TARAF’ta neler oldu?
Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Demirdöğen, 15 Temmuz 2009 tarihinde sudan gerekçelerle savunma istenip kendisi savunma vermeyeceğini belirtince beş dakika sonra faksla görevden alındı.
Gazete yönetimi, aynı gün bu görevin Erdem Gül, kabul etmemesi halinde bürodan başka bir kişi tarafından vekaleten yürütülmesini istedi.
Ankara Büro çalışanları, Demirdöğen’in görevden alınma şekline tepki olarak temsilcinin görevlerini kabul etmeyeceğini gazete yönetimine aşağıdaki yazıyla bildirdi.
***
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeliği’ne
Ankara Temsilcimiz İsmet Demirdöğen, dün itibariyle bu görevinden alınmıştır. Gazete yönetiminin bu tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte, bunun yöntemi büro çalışanları olarak bizi rahatsız etti.
Habercilik anlayışı ile diğer medyadan ayrılma iddiasını bugüne kadar kanıtlayan, bizim de gazeteye bağlanmamızı böylece sağlayan gazetemiz, Ankara Büronun kuruluşunda görev yapan temsilci arkadaşımızı da, medyanın bilindik yöntemleriyle görevden almamalıydı.
Gazete yönetiminin tasarrufuna karışmamakla birlikte, büro çalışanları olarak itiraz hakkımızı kullanıyoruz.
İtirazımız, büro temsilcisinin kim olacağıyla ilgili değil, ilkeseldir. Bu nedenle, tüm çalışanlar olarak kendi alanlarımızla ilgili haber izleme faaliyetlerini sürdürüyoruz. Ancak, gündem adıyla başlıklar geçmiyoruz.
Bunun bir nedeni de görevden alınan arkadaşımızın yerine herhangi birimizin geçici de olsa bu görevi kabul etmemesidir. 16.07.2009
Ankara Büro Çalışanları
***
Bunun üzerine gazete yönetimi, aynı gün Ankara Temsilciliği’ne İstanbul’da görevli Mustafa Cesur’un atandığını yine faksla bildirdi. Ancak Cesur, Ankara’da birkaç saat kaldıktan sonra İstanbul’a geri döndü.
Bu arada gazete kurulduğu günden beri yaşanan, son dönemde daha da ağırlaşan ve bir türlü çözülmeyen sorunlar, gazete yönetimine 21 Temmuz 2009 tarihli şu yazıyla iletildi.
***
Taraf Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü’ne,
Geçen hafta Ankara Temsilcimizin bu görevinden alınması üzerine büro çalışanları olarak tarafınıza bir yazı iletmiştik.
Bu yazıda, yönetimin bu yönde tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte bunun yöntemine çalışanlar olarak itiraz etme hakkımızı kullandığımızı dile getirmiştik.
Taraf’ın yayın çizgisinde farklı olma iddiasına destek vermiş; bunu kanıtlamasının bizi bu gazetede çalışmaya bağlayan ana neden olduğunu dile getirirken, gazetenin içişlerinde de yaygın medyadan ayrılması gerektiğine işaret etmiştik.
Özetlediğimiz bu gerekçeye bağlı olarak da herhangi bir arkadaşımızın temsilcilik başta, yöneticilik görevini üstlenmeyeceğini aktarmış; buna karşın her çalışanın kendi alanıyla ilgili haber üretimine devam edeceğini bildirmiştik. Biz, bugüne kadar buna uygun davrandık, yönetici sıfatıyla gündem toplantılarına katılmamakla birlikte kendi izlediklerimiz dışında istenenleri de haberleştirip tarafınıza ilettik.
Gazete yönetiminin ağırlıkla Erdem Gül üzerinden yaptığı görüşmelerde iletilen mesaj, sorunu konuşarak aşmaktan ziyade ‘bunu yapamazsınız, sonuçları iyi olmaz’ tonunda oldu. Bu görüşmelerde sizlere, ‘bize kötü davranıyorsunuz, temel yakınmamız bu, karşı çıkışımız ilkesel’ diyerek kendimizi ifade etmeye çalıştık.
Ancak ‘bu yönteme itirazımız var’ yazımız üzerine yönetiminizden ‘arkadaşlar sorun nedir, konuşalım’ tutumu beklerken sanki bu eleştiriyi yaparak suç işlediğimiz kabul edilmiş; hızla ve yine aynı elektronik yöntemle ‘Ankara temsilciliğine vekaleten Mustafa Cesur atanmıştır’ bildirimiyle bu suç güya cezalandırılmıştır.
Bize göre bu yöntem de yanlıştı, hem yönetim için, hem yeni görevlendirilen arkadaş için, hem de bizler için sorunu çözmeye yaramamış; tersine zorlaştırmıştı.
Oysa biz, ‘itirazımız var’ derken kimin temsilci olacağıyla öncelikle ilgili değildik. Öncelikle kurulacak iletişimde neden bu noktaya geldiğimize ilişkin görüşlerimizi aktarıp diğer medyada olmayan daha paylaşımcı, daha demokratik ilişki kurulması gerektiğini aktarabiliriz umudunda idik. Henüz bu olmuş değil.
Bu yüzden ilk tutumumuzu korumakla birlikte neden bu aşamaya gelmiştik; ‘itirazımız var’ derken neleri kastetmiştik; son yaşanan temsilci sorunuyla patlayan birikim nelerden oluşmuştu kimi örnekler vermek isteriz.
Evet. Taraf gibi bir gazeteye kamuoyunun olduğu gibi biz gazetecilerin de gereksinimi vardı.
Evet. Taraf, temel olarak kurulu düzene itiraz için vardı; bu misyona uygun davranmayı sürdürüyor.
Evet. Taraf, herkes için evrensel hukuk talep ediyor; hukuku zorlayanlara cesaretle karşı çıkıyor.
Evet. Taraf, güçlü olanın değil zayıf olanın, iktidarın değil ağırlıkla yönetilenlerin sesi olmayı önemsiyor.
Evet. Taraf’ta çalışmak bir ayrıcalık. Zor ama vicdan rahatlatıyor.
Evet. Taraf diğer gazetelerden önde olmayı, ama özellikle daha dikkatli, daha özverili, daha cesaretli olmayı önemsiyor.
Evet. Taraf, herkes için adalet talep ediyor.
Evet. Taraf, karşı çıkmanın, eleştirinin en tabii hak olduğunu biliyor ve bildiriyor.
Evet. Taraf, bizler için bir ekmek kapısı. Hepimizin tek tek bir işte çalışmaya ihtiyacı var.
Ama ne yazık ki Taraf, arzuladığı dünyaya ve medyaya ilişkin taleplerinin pek çoğunu çalışanlarından esirgiyor.
Çünkü Taraf, diğer medyanın çoğu kez faşizan motifler de içeren yönetim anlayışından ayrılmak için bir fark, çaba ortaya koymuyor.
Çünkü Taraf, ‘gazetemizde kurulu düzen budur, böyle yönetileceksiniz’ dayatması içinde.
Çünkü Taraf yönetimi, kendi dışındaki gazete emekçilerine hiçlik duygusu yaşatmak istiyor.
Çünkü Taraf yönetimi, çalışanlarını kimi zaman da ‘Ankara Büro’ tanımıyla toptan aşağılayabiliyor.
Çünkü Taraf yönetimi, geç ve eksik (Ankara çalışanları için daha geç ve daha eksik) ödenen ücretlerini yüksek sesle talep dahi etmeyi beceremeyen çalışanlarına ‘buna şükredilmesi gerektiğini’ hissettiriyor.
Çünkü Taraf yönetimi-sahipliği, bu konuda zamanında açıklama yapmasının öncelikle hukuk devletlerindeki çağdaş işçi-işveren ilişkisinin gereği olduğunu bilmek istemiyor.
Çünkü Taraf yöneticileri, sanki çalışanlarına hakaret de edilebileceğini düşünüyor.
Çünkü Taraf, çalışanların vergi iadelerini ödemeyip kendisinde tutma hakkı bile görebiliyor.
Çünkü Taraf, savunduğu AB standardında çalışma yaşamı değil sanki köle düzeni istiyor.
Çünkü Taraf, İstanbul’daki çalışanlarına aylık 130 TL yemek ücreti ödediği halde, bunu Ankara Bürosu çalışanlarından 15 ay esirgeme hakkını kendinde görüyor. Bunun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir zorunluluk olduğunu unutup kendisinin en çok kızdığı ‘ayrımcılık’ için açıklama yapma gereği dahi duymuyor.
Çünkü Taraf, çalışanlarını 20 ay önceki çoğu düşük ve kendi içinde çok adaletsiz ücretlerle çalıştırmayı sürdürebiliyor. Değil 6 ay, hiç değilse 1 yıl dolduğunda yeni ücret belirlemek gerektiğini düşünmüyor.
Çünkü Taraf, diğer medya yöneticileri gibi çalışanlarını sert çıkarak, işsiz bırakmak tehdidiyle haber üretiminin nitel ve nicel olarak artırılabileceği yanılgısından kurtulmak istemiyor. Çünkü Taraf, yayın çizgisinde korku egemenliğine karşı çıkarken çalışanlarıyla korku üzerine iletişimde fayda görüyor.
Tüm bunları, daha fazlasını da bugüne kadar tartışmak mümkündü. Ama olmadı. Bu gecikmede biz de kabahatliyiz. Çünkü bunları konuşacak bir kanal açık değildi. Ancak bizim buna çok önceden yüksek sesle itiraz etmemiz gerekirdi.
Hülasa bu gazeteyi seviyorduk, seviyoruz. Evet, bu gazeteye diğer gazetelere kıyasla ihtiyaç daha fazla. Bu daha fazla fedakarlık gerektirir. Evet, bu dönemde işsiz kalmak pek de sevimli değil, aksine yıkıcı.
Biz, üretime daha fazla katılmak kaygısıyla da hareket ettik. Çünkü evet, biz en cevval, en hızlı, en büyük gazeteciler değiliz. Zaten olmak gerektiğini de düşünmüyoruz. Ama kendimize kefiliz. Biz daha iyi iletişimi hak eden; haklarını bilen düzgün gazetecileriz.
Son söz; yukarıda ‘çünkü’ diye başlayan ve artırılabilecek konularda iyileştirme olmasını istiyoruz.
Gazetecinin karşı çıkan insan olmak zorunda olduğuna inanıyoruz. Tıpkı Taraf gibi. Ve bize göre Ankara büroda yüksek sesle konuşmak isteyen ve ‘itirazımız var’ diyen çalışanların olması, gazete sahipliği ve siz yöneticiler için de bir kazançtır.
***
Bu iki yazıya rağmen geçen sürede gazete yönetiminden ne sözlü ne yazılı bir yanıt alınabildi. Yazılar yok sayılarak ilişki sürdürülmek istendi. Ankara Bürosu’nun gündem geçmeme-toplantıya katılmama ancak haber üretimine devam yönündeki tutumu, tehditle bitirilmek istendi.
Bu amaçla 31 Temmuz Cuma günü Ahmet Altan, diafonla Ankara’ya bağlanıp tehditkar üslubuyla büroda kim varsa hazır ola geçmesini ve kendi gündemini sunmasını istedi.
Altan’ın protestoyu yok sayan, iletişimi reddeden tavrı üzerine Ankara Büro adına Adnan Keskin, Ahmet Altan’ın ‘hadi anlatın, ne haber var’ tutumuna karşı çıkmış; devamında kendisiyle yaklaşık yarım saat tartışmıştır. Soner Arıkanoğlu’nun zaman zaman katıldığı ve her iki büronun da dinlediği tartışmada, önceki talepkar yazılar hatırlatılmış; bunlarla ilgili gelişme olmadığında aynı tutumun sürdürüleceği kararlılığını yinelenmiştir.
Ahmet Altan’ın bu tartışmadaki genel tutumu yine tehditkar, çalışanları yok sayan tarzda olmuş; “Ben böyle gördüm. Gazetecilik ayrı iş, hak ve alacaklar ayrı iştir. Para yoksa da çalışmak durumundasınız. Beğenmeyen gider” çıkışı, bu tarzını kuvvetlendirmiştir. Ankara Büro çalışanları ise, hak ve alacaklar için gazete yönetimine ihtarname çekeceğini bildirmiştir.
Tartışma sürerken Ahmet Altan’ın tutumuna tepki olarak Nazmi Belge ile Songül Çiçek gazete ile yollarını ayırmışlardır.
Nitekim Ankara Büro’da çalışan yedi kişi, birikmiş hak ve alacaklarının (maaş ve maaş farkları, ödenmemiş yemek paraları, fazla mesai, vergi iadeleri) ödenmesi için gazete yönetimine aynı gün ayrı ayrı ihtarname gönderdi.
Ahmet Altan, 1 Ağustos Cumartesi günü, Ankara Büro’da görevli dört muhabirden (Adnan Keskin, Erdem Gül, Ezgi Akın ve Coşkun İncekara) toplantıya katılmadıkları gerekçesiyle yazılı savunma istedi. Altan’ın yazılı savunma talebi, izleyen günlerde de sürdü. Altan, 3 ve 4 Ağustos tarihlerinde yine dört muhabirden aynı gerekçeyle yazılı savunma istedi. Ancak toplantılara katılmadıkları halde Soner Arıkanoğlu ve Aylan Uncu’yu bu sürecin dışında tuttu. Arıkanoğlu ve Uncu’dan hiç yazılı savunma istemedi. Fakat Altan’ın savunma talepleri, bu iki ismin de imzasıyla yanıtlandı.
Taleplerine olumlu yanıt alamayan Ankara Büro çalışanları, 7 Ağustos’ta haber üretimi durdurma kararı alarak bu kararlarını gazete yönetimine bildirdi. Ahmet Altan aynı gün Ankara büroya faks mesajı çekerek, bürodaki herkesin işine son verdi. Ahmet Altan imzalı faks mesajı şöyle:
***
Ankara Büro’ya
Gördüğüm kadarıyla iş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz.
Artık haber yazmayacağınızı bildirmişsiniz, ama istifa etmemişsiniz. Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbette herkesin ölçüleri farklıdır.
Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu.
Umarım her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış; beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğiniz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz.
Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz ‘çıkış’ kağıtlarınızı gönderip özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım.
Şimdi evinize gidin.
Burada binbir meşakkatle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza karşı haksızlık olacak çünkü.
***
Ankara Büro çalışanlarının Ahmet Altan’a yanıtı ise şöyle oldu:
İstanbul Büro’ya, Ahmet Altan’a,
‘Şimdi Evinize gidin’ tavsiyesini içeren yazınızı cümle cümle yanıtlıyoruz.
1-‘Gördüğüm kadarıyla İş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz’ demişsiniz.
* İş kanunlarını bildiğimizi görmeniz iyi. Bu ayıp değil, kendileri de bir işçi olan gazeteciler için gerekli. Ancak bunu gazetecilikten daha iyi bildiğimizi söyleyerek bizi aşağılama hakkını nerden alıyorsunuz. İşveren olmak, başyazar olmak size bu hakkı veriyor mu?
* Bizim size itirazımız tam da bu değil miydi? İlk yazılarımızda, sizinle sözlü tartışmamızda ‘bizi aşağılamaktan, değersiz hissettirmeye çalışmaktan vazgeçin’ demedik mi ? Siz de ‘siz değerlisiniz, iyi gazetecilersiniz ‘ yanıtını vermediniz mi ? Ayrıca biz size ‘en cevval gazeteciler biz değiliz. Buna gerek de yok. Ancak biz düzgün insanlarız-gazetecileriz’ demedik mi? Bu size yetmiyor mu?
* Taraf’ın bir ihtiyaç olduğunu, mevcutlarından daha iyi ve yaşaması gereken gazete olduğunu, bizim burada olma nedenimizin de bu olduğunu yazmadık mı?
* İş hukuku kadar gazetecilik bilmemekle aşağılamak istediğiniz bu bürodan seçili dört-beş kişinin, sizin büronuzdan seçeceğiniz dört- beş kişiyle birlikte temel gazetecilik, gazetecilik etiği vb. konularda tarafsız bir heyetçe sınava alınmasına var mısınız?
* Taraf iyi etkili cesur bir gazete evet, ama bu ‘gazeteciliği biz, özellikle de biz icat ettik’ egosunu haklı çıkarır mı? Taraf yokken de iyi haber yapan düzgün gazeteciler olduğunu hatırlatmak için ne yapmamız gerekiyor? Muhtemelen bizden daha başarılı bulduğunuz gazetecilerin bazıları daha topa bop derken tam da sizin önemsediğiniz türden haber yapmış gazeteciler olduğu aklınıza gelir mi?
2- ‘Artık haber geçmeyeceğinizi bildirmişsiniz. Ama istifa etmemişsiniz..Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbet herkesin ölçüsü farklıdır” demişsiniz.
* Size yazdığımız yazılarda ve sözlü tartışmamızda bizi aşağılamayın demedik mi?
* İstifa etmeyip, ‘bize insan gibi davranmak, emeğimizin karşılığını vermek zorundasınız’ demek neden haysiyetsizlik?
* Yoksa bize, ücretini alamayan üstüne aşağılanan işçiler itiraz edemez, direnemez, talep edemez. İstifa etmek zorundadır mı demek istiyorsunuz?
* O zaman niye Sosyalizm diye bir şey vardı. Niye işçi hareketi işçi dayanışması vardı. Niye 1 Mayıs var. Niye sendikalar var. Niye direniş grev hakkı var? Yani size göre, işverene şimdi Ahmet Altan’a ‘istifa etmiyorum hakkımı istiyorum’ diyen bütün işçiler çalışanlar haysiyetsiz insanlar mıydı? İşçi mücadele tarihinde ‘Ahmet Altan’ın gazetesinde işçilik yapamazsınız, kölesiniz’ diye bir kayıt vardı da biz mi atladık?
* Komşumuz Yunanistan’da hakları için neredeyse ayda bir grev yapan bütün gazeteciler haysiyetsiz mi?
* Yoksa ‘Ya sev ya terket’ diyen faşistler gibi ‘ya gazeteyi beğenirsin, ya çeker gidersin’ demek ki haysiyetli davranış. Peki gazeteciliğini bile beş paralık gördüğün bu insanları sen neden işten atmadın? Bu mu haysiyet? Param yok, ya çalışın ya gidin demek ne zamandan beri haysiyet?
* O zaman tüm patronlar ve devlet işvereni memurlara-işçilere haysiyetsiz damgası vurabilir mi? ‘Ücret artışı talep etmeyin, sendika kurmayın gösteri yapmayın, iş bırakmayın, işvereninizi protesto etmeyin’ talimatına uymayan her işçiyi-memuru sizin gibi ‘hadi evinize gidin-çıkış kağıtlarınız arkadan gelecek’ diye yönetme hakkına sahip miydi?
* O zaman Kürtlere, Alevilere yönelik derin Ergenekoncu devletin ‘bu ülkenin sahibi biziz. Ya bizim dediğimiz olacak, ya da bizim dediğimiz’ söylemleri dahi haklı olabilir mi? Çünkü tartışmamızda siz bize ‘ben böyle gördüm. Beğenen kalır beğenmeyen gider’ demiştiniz ‘Biz de hayır üçüncü yol var. İtiraz etmek ve talep etmektir. Bunu yapıyoruz’ dememiş miydik?
* Çok daha önemlisi, ‘paramız yok’ dediğiniz gün, matbaa şirketi kurulması, onun için arsa avına çıkılması sorulduğunda ‘onu kredi ile alıyoruz’ demek ne kadar haysiyetli bir davranış. Bu haysiyeti, onlarca çalışanın yol-yemek parasını vermek için kullanmayışınız çok mu onurlu bir tercih?
* Gazetenin Ankara Bürosu’nda çalışanların isimlerini dahi zikretmeden, ‘evinize gidin’ deyip toptan işten atmak, ama atıyorum bile diyememek haysiyet açısından ölçülebilir mi acaba?
3- ‘Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu’ diyorsunuz.
* İş hukukunu keşke hukukçularından alınacak yardımla biraz çalışsa idiniz. Bize üç ayrı savunma yazısı yazarken, iş hukuku silahını kullanmasaydınız?
* Çünkü bunu yapsaydınız, bu itirazı ‘biraz tazminat’ almak için yapmadığımızı anlardınız.
* Zira üç haftadır bu eziyeti çekmez 10 ay bir yıl önce, maaşımızı zamanında ve tam yatırmadığınızda iş akdimizi fesheder ve ‘biraz tazminatı’ yine alırdık. Bugün de istifa eder ve yine alırız.
* Ama tüm direnişiniz, bizi yok saymanız ‘biraz tazminat’ içinse birçok arkadaş olarak bu parayı bize verdiğinizde, kendimize alıkoymayıp gazeteye bağış, Kumkapı’da rakı içmek dahil harcamaya varız. Söz.
* Ama bileceksiniz ki siz Ahmet Altan olarak iyi bir yazar olsanız da işveren veya işveren temsilcisisiniz ve biz de işçiyiz. ‘biraz tazminat’ için dahi talep hakkımız var? Yoksa yok mu?
* Ama onu yapmadık, yapmayacağımızı uzun uzun anlattık. Ama siz bizi okumadınız ve dinlemediniz ya da öyle davranıyorsunuz ya biz ona yandık.
* Ama bunu okurken not alın, sizden taleplerimiz arasında akçalı konular sadece bir bölümü oluşturuyordu. Ama velev ki sadece hak-alacaklarımız olsun. ‘biraz tazminat’ bu kalemler içinde en küçük ve heba edilebilir kalemdir. Size asıl diğer kalemleri (ücret vb haklarda gecikmenin günlük yüzde 5 faiz gerektirdiğini- (yıllık yüzde 1800) söyler isek matematik uyarı yerine geçer.
* Dahasını sayalım mı? 2 yıldır bizleri aynı ücretle çalıştırma hakkını nasıl buldunuz. Biz 6 ayda bir sembolik de olsa zam alan devlet memurlarından daha mı haysiyetsiz insanlarız? Neden bize bir yılın sonunda 1 kuruş zam yapmak zorunda hissetmediniz.
*Acaba ‘Mecbursunuz böyle çalışırsınınız. Bu ücreti dahi hak etmediniz. Nerede ücret artışı. Hem buna layık olmadığınız gibi, ‘dua edin’ bu gazetede çalıştığınıza demiş olmayasınız. Bunun için iş hukuku bilmeye değil ama vicdana sahip olmanız daha insani olmaz mıydı?
4- “Umarım, her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış, beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğimiz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz?
* ‘Aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış gazete’ gazete tanımı doğrudur. Ama bu o gazetenin çalışanlarına ‘sizler aşağılık insanlarsınız’ duygusunu yaşatma hakkını mı veriyor? Her kuşatılmış, gerçekliğini test edemediğimiz her ticari sıkıntıda olan şirkette neden kabak hep aşağıdakilerin başına patlıyor. IMF’ye borcumuz var’ diyen hükümetlerin işçi-memurlara para vermeme tutumu, ‘bölünme-şeriat tehlikesi var’ diyerek tüm hak ve özgürlükleri gasp etme hakkını kendinde görenler de haklı mı?
* Diyelim, bu kuşatmaya beraber direnmemiz gerekiyor? O zaman madem parasız yapılacak bu iş, yol parasız kimi zaman icralık aç gazeteciler gazete yönetiminde neden yok. Neden siz patronsunuz, neden biz işçi. Madem bir siyasi dergi gibi çalışacağız. O zaman ‘gelin gazeteyi beraber yapalım’ demek çözüm olabilir miydi? Neden biz işverenle empati kurmak zorundayız da gazetenin sahipleri işçisiyle empati kurmuyor?
* Tazminat koparmak sözünü reddettik. Bu hakkımızdı, halen öyle.
* sizin deyiminizle –ki artık bize göre de öyle- Şanlı mücadelemizi’ tazminat koparmak için yapmadık, velev ki öyle olsun. Siz de şanlı bir şey yapıp ‘attım sizi. Direnişinizi kırdım’ deseydiniz. Niye yapmadınız. Niye yapamadınız?
* Evet bunu çocuklarımıza (var olanlar için) ve yakınlarımıza arkadaşlarımıza övünerek anlatabileceğiz? Onlara diyeceğiz ki Taraf’ın o çok cesur haberlerine biz de çekinmeden imza attık, çorbada bizim de tuzumuz oldu? Ama biz köle olmadık. Taraf, kurulu düzene karşı çıkıyordu, egemen medyaya benzemek istemiyordu, ama bizi tıpkı onlar gibi böcek gibi görüyordu. Bunu yapmayın etmeyin dedik. Ama dinletemedik. Mevcutlarına kıyasla görece iyi bir gazetede çalışmak, işverenin Ahmet Altan’ın bize tanıdığı bir lütuf değildi. Lütuf olmadığı için de biz eleştiririz, biz reddedebiliriz, biz işsiz kalmak pahasına sözümüzü söyler gideriz dedik.
* Defalarca gönderilen ‘o büroyu kapatırım-atarım’ tehdidi yaparken ‘gelin konuşalım’ deme ihtiyacı duymayan insandan korkmayız, işsiz kalmaktan korksak da tercih ederiz.
* Çocuklarımıza daha önce de dedik, sonra da diyeceğiz “Her şey iş-para değildir. Bazen reddet. Ama hiç kendini köleliliğe mecbur hissetme. Dünyanın en iyi gazetesi gazetecisi de olsa ona ‘hayır buna hakkın yok’ diyebil”
5- ‘Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz “çıkış’ kağıtlarını gönderip, özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım” diyorsunuz.
* İsabetli olur. Ama lütfen, ‘biraz’ değil ‘tümünü’ bulun ve bu ‘çıkış kağıtlarını’ derhal gönderin. Bizi ‘istifa etmeyerek ‘haysiyetsiz’ davranmakla itham ettiniz. Biz tersini düşündük ve halen öyleyiz. Ama Lütfen bunu derhal siz yapın –çıkış kağıtlarımızı- acele gönderin ve haysiyet sizde kalsın.
* Yine iş hukuku diyeceğiz, ama siz ‘ankara büro’ya evinize gidin’ dediniz. Ama tek tek bize ‘sizi işten atttım’ yazısı gönderin ki işten atıldığımızı işsizlik sigortası için gideceğimiz İŞKUR’a kanıtlayabilelim. Bu yasal-ahlaki gereklilik dışında bize son kıyağınız olsun.
* Yoksa, hukuken işten atılmamış kötü gazeteciler olarak zorda kalacağız. İşten atılmamış hissiyle işe gelip gidebiliriz. Bu da sizi üzer.
6 – ‘Şimdi evinize gidin” . Burada binbir meşakketle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza haksızlık olacak çünkü” dediniz.
* Gidiyoruz. Ancak bir üst maddedeki (5) talebimizi dikkate almanızı talep de ediyoruz.
* Gidiyoruz. Ama biz size ‘Seviyorduk be. Gitmek de istemiyoruz’ demiştik. Ama anlatamadık demek ki.
* Gidiyoruz, ama çıkış kağıtlarımız gelene kadar büroya dikkat kesileceğiz.
* Gidiyoruz. Ama giderken söylediklerimiz ‘binbir meşakketle çalışan arkadaşlarımıza’ haksızlık değildi. Bu sözlerimiz onlar adına da söylenmişti.
Hülasa gidiyoruz. Hoşçakalın.
Sizin şüphenizin aksine çocuklarımız ve diğer tüm yakınlarımız da bizi ‘iyi yaptınız’ diye karşılayacak ‘onurlu davrandınız’ diye kucaklayacak. Bize yeter. ‘biraz tazminat’ olmasın da derler. Belki de.
Hoşçakalın Gözüm.
****
Ankara Büro’da çalışan altı kişi (Adnan Keskin, Erdem Gül, Aylan Uncu, Soner Arıkanoğlu, Ezgi Akın, Dilek Karaaslan) 10 Ağustos Pazartesi günü gazete yönetimine ikinci bir ihtar çekerek iş akitlerinin feshedilip edilmediğinin bir gün içinde açıkça kendilerine bildirmesini, aksi halde iş akitlerinin işverence zımnen feshedildiğini kabul edeceklerini bildirmişlerdir.
Ancak işveren bu ihtara da yanıt vermemiş, dolayısıyla bu çalışanlarla iş ilişkisini sona erdirdiğini kabul etmiştir.
Bunun üzerine de bu çalışanlar, bu hukuki sonuç nedeniyle işyerinden eşyalarını toplayarak evlerine dönmüş, bir daha işbaşı yapmamışlardır.
Bu arada görevden alınan İsmet Demirdöğen de haklı fesih yoluna giderek gazeteyle yolunu ayırmıştır.
İlgili yazılar:
Başarısızlıktan Kurtulun
18 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ
Yapmamız gereken ileri ertelediğimizde, atalet içine düştüğümüzde hayallerimizi gömüyoruz demektir. Ya da Victor Clam’ın dediği gibi: “Atalet fırsatların katilidir .”
Hiç hoşumuza gitmese de, bazen ölümlü olduğumuzu hatırlamalıyız. Ancak bu şekilde, hayallerimizi gerçekleştirmek için harekete geçmemiz gereken zamanın tam da “bu an” olduğunu hissedebiliriz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yapmanız gerekenleri neden sürekli olarak gelip gelmeyeceği bile belirsiz bir zamana erteliyorsunuz. Sizi durduran ne? Sürekli hayatın kısa olduğunu vurgularken, neden zamanı ataletin bir hırsız gibi çalıp gitmesine izin veriyoruz.
Ataletin nedenlerinden biri hayata hatalı bir perspektifden bakmaktır. Örneğin “iş” kelimesini ele alalım. İş deyince çoğumuz negatif duygulara kapılırız. Hatta çoğumuzun işe “Tanrı tarafından verilen bir ödül” değil “Tanrının insanları cezalandırması” olarak gördüğüne eminim. İnsan doğası gereği “acı veren” şeylerden kaçar. Bu nedenle işten kaçmak insanın doğasında vardır diyebiliriz.
İşten kaçmak taraftarlarındansanız Picasso’yu, Michelangelo’yu ya da Mozart’ı hayal edin. Sizce onlar sabah kalktıklarında “işe gidiyorum” mu diyorlardı? Onlar sanat yapıyorlardı ve mutlaka ki bundan iş olarak söz etmiyorlardı. Siz de kendinizi yaptığınız iş ne olursa olsun bir sanatçı olarak düşünün ve ürettiğiniz işe “eseriniz” gözüyle bakmaya çalışın.
Bir arabayı yürütmek için nasıl benzin gerekliyse, başarı için de kararlılık ve azim gereklidir. Azminiz ve kararlı tutumunuz olmazsa, başarıya gidecek yolda arabanın motorunu bile çalıştıramazsınız.
Azmin ve kararlılığın zıt kavramı ise atalettir. Azim asla vazgeçmemek demektir. Atalet ise asla başlayamamaktır. Başladığınız işleri bitirmemek de ataletin diğer bir örneğidir.
Atalet içindeki kişilerin genellikle şöyle dediğini duyarsınız: “Ben mükemmeliyetçiyim. Ben bir işe başlamadan önce şartlar benim çalışmam için uygun olmalı. Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmamalı, çok fazla ses olmamalı, telefonlar mümkünse çalmasın, telefon çalınca dikkatim dağılır. Elbette fiziksel olarak kendimi iyi hissetmeliyim, başım ağrıyorsa nasıl çalışabilirim ki ?” bu kişiler atalet içinde olduklarından bir işe asla başlayamayanlardır.
Bir de başladıkları işi bitirmeyenler vardır, başladıkları işi hep yarım bırakırlar ama onların da mükemmeliyetçilik kılıfıyla örtülmüş bahaneleri daima hazırdır. Şöyle derler: “ben her şeyin tam ve mükemmel olmasını isterim. Hiçbir işten tatmin olmam. Bunun “i” harflerinin noktaları mükemmel bir benek şeklinde olmalı, bütün “t” harfleri birbirinin aynı olmalı. Yoksa o iş bitmiş sayılmaz. Ben kendimin en büyük eleştirmeniyim, ne yapayım ben böyleyim. Mükemmeliyetçi olduğum işler bitmiyor. Ama değişemem ki…”
Burada neler olduğunu görebiliyor musunuz? “Yanlış” bir davranış, “erdemli” bir davranışmış gibi gösteriliyor. Mükemmeliyetçi “kendi standartlarının içinde yaşadığı bu dünya için çok yüksek olduğunu” söylüyor. Hata-erdem sendromu adını verebileceğimiz bu davranış biçimi, aslında kişilerin zayıflıklarını örtmek için geliştirdikleri bir savunma kalkanıdır. Sahte bahaneler bulma çabasıdır. Elbette ki bu davranış şekli ataletin gerçek nedenlerini açıklamaz. Çünkü ataletin gerçek nedenleri çok daha derinlerde saklıdır.
Ataletin temelinde “başarısızlık korkusu” yatar. Korku sizi paralize etmiştir ve ilerlemekten alıkoymaktadır. Hiç başlayamamak ile başladığınız işi bitirememek arasındaki fark nedir? Aslında hiç fark yoktur. Her iki durumda da bir noktada takılıp kalırsınız. Her iki durumda da hiçbir yere varamazsınız. Yapmanız gereken görev ya da iş ne olursa olsun, karşısında yenik duruma düşmüşsünüzdür.
Bu davranışın gerçek nedeni ise sizin gelecekle ilgili oluşturduğunuz hatalı vizyonlarınızdır. Bu işi başaramadığınızda neler olacağını düşünmek, sizi o işi bitirmekten alıkoyan davranışı doğurur… Yani ataleti. Belki başarısızlığınız karşısında insanların size güleceklerinden korkarsınız, belki alacağınız eleştirileri kaldıramayacağınızı düşünür ondan korkarsınız ya da korkunuzun nedeni, işi beklenen şekilde tamamlayamadığınızda, cezalandırılacağınız düşüncesi olabilir.
Kısaca geleceğinizle ilgili oluşturduğunuz “negatif vizyonlar” sizi ilerlemekten alıkoyar, takılır kalırsınız. Bu pek çok kişinin zihninin kendi yarattığı bir araçtır.
Öyleyse bizi ilerlemekten alıkoyan ataleti yenmek için ne yapmalıyız? Şimdi size ataleti, azme dönüştürmenizi sağlayacak bir teknik göstereceğim. Ataleti ve pasifliği, üretkenliğe ve kararlılığa dönüştürmek için temel prensip şudur.
Parçalara Ayırma Prensibi
Tamamlamaya çalıştığınız işin niteliği, bu prosesin işleyişini değiştirmez. Belki bir kitap yazmak istiyorsunuz, bir dağa tırmanmak istiyorsunuz, ya da evinizi badana yapacaksınız. Başarmak istediğiniz şey ne olursa olsun, başarının anahtarı, yapacağınız işi küçük parçalara ayırabilmenizdir. Her küçük parça işin, kolaylıkla tamamlayabileceğiniz, idare edebileceğiniz, bir bölümü olmalıdır. Tam şu anda işin ne kadarlık bölümünü bitirmeniz gerekiyorsa o kadarlık kısmına odaklanın. Daha ilerisinin düşünmeyi bırakın. Geleceği negatif bir şekilde gözünüzün önüne getirmekten vazgeçerek, tam da bulunduğunuz an için pozitif bakış açısı geliştirin. Bu teknik ataleti yenmedeki en önemli tekniklerin başında gelir. Şimdi bunu bir örnekle biraz daha açıklayalım:
Diyelim ki sizden 400 sayfalık bir roman yazmanızı istedim. Eğer siz de çoğunluk gibiyseniz, bunun tamamlanması imkansız bir görev olduğunu düşünebilirsiniz. Ama şimdi size daha farklı bir soru sorduğumu farz edin; bu kez diyorum ki: “bir yıl boyunca her gün 1.5 sayfa yazı yazmanı istiyorum” Yapabileceğinizi düşünür müsünüz? 400 sayfalık kitap yazma fikri imkansız gibi görünürken, bu yeni teklif size biraz daha kolay gelmedi mi? En azından yapması imkansız gibi görünmüyor olsa gerek.
Burada yaptığımız “400 sayfalık kitap yazma işini parçalara ayırmak oldu. Peki iş kolaylaştı mı, belki evet… Ama inanın bana, hala bazılarınızın gözünün korktuğunu görür gibi oluyorum. Neden mi? Çünkü burada “bir yıl” boyunca sürecek bir çalışmadan bahsettim, her gün 1.5 sayfa yazın dedim. 1.5 sayfa yazma kısmı kolay. Ama bunu 1 yıl boyunca yapmanız söylendiğinde bu pek çok kişinin gözünü korkutur. İnsanlardan bir yıl boyunca sürekli aynı şeyi sürdürmesini istediğinizde, kişiler ileriye bakma ve negatif bir ruh hali geliştirme eğilimine girerler. Öyleyse ne yapmalıyız. Haydi işi biraz daha parçalara ayıralım:
Bu kez sizden, “bugün” 1.5 sayfa yazı yazmanızı istiyorum. Bunu isterken bir yıl, bir ay, bir hafta boyunca demiyorum. “Bugün 1.5 sayfa yazı yaz” diyorum, daha ötesine bakmanızı istemiyorum. Pek çok kişi bunu rahatlıkla kabul edecektir. Hatta 400 sayfalık bir kitap yazmanın kendileri için imkansız olduğunu düşünenler bile.
Yarın olduğunda bu kişilerden yine aynı şeyi isteyeceğim ve onlara şöyle diyeceğim “düne bakma, yarına da, asıl olan bu gündür ve bugün yapman gerek 1.5 sayfa yazı yazmaktır”. Sizce yapabilirler mi?
Buradaki teknikte yapılması gereken işin yanı sıra zamanı da parçalara ayırmış oluyoruz. Önemli bir işin için gereken zamanı bir günlük zaman dilimlerine bölüyoruz. Aynı anda yapılması gereken işin kendisini de parçalara ayırmış bulunuyorsunuz. İnanın bana bu tekniği bir yıl boyunca uygularsanız, sonunda hepinizin 400 sayfalık bir kitabı olacaktır!
Eğer gözünüzü korkutan bir işle karşılaştığınızda, içinde bulunduğunuz günü esas alır, geriye ve ileriye bakmadan günlük görevlerinizi yerine getirirseniz başaramayacağınız iş yoktur.
Unutmayın en uzun maraton koşusu bile “tek bir adım ile başlar”. Kalkın ve ilk adımınızı hemen şimdi atın.
Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek “ben senin yerinde olsam, dünya ağır sıklet boks şampiyonu olurdum” dedi. Bunu duyan kuzeni dönerek şu cevabı verdi: “Seni dünya hafif sıklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?”
Hepimizin, fıkradaki genç gibi, kendi şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, “başkalarının yerinde olsaydık” neler yapacağımıza odaklandığımız zamanlar olmuştur. Bizi böyle düşünmeye yönlendiren nedir?
Başarmak istediğiniz bir hedefi düşünün. Bu hedef ayda 3 kitap okumak, sigarayı bırakmak, aylık faaliyetlerinizi raporlamak ya da üniversite sınavını kazanmak olabilir. Hedefinize ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bu yapmanız gerekenleri niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. İsterseniz nereden başlayabileceğinizi ve işleri nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi, yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. O işi yapmayı istediğinizi de düşünüyorsunuz. Ama yine de yapmıyorsunuz. Bir türlü ilk adımı atamıyor, eyleme geçemiyorsunuz. Yâda eyleme geçtikten sonra yarı yoldan vazgeçiyorsunuz.
Hiç düşündünüz mü; sizi durduran ne?
Sizi durduran faktör “atalet”tir.
Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali”, kişisel gelişim terminolojisinde “amaca yönelik eyleme geçmeme” demektir. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuduğu halde, o kitaplarda anlatılanları uygulamayanların sorunu atalet içerisinde olmalarıdır. Yıllardır başarılı olmak için hayalller kuran, hedefler koyan, planlar yapan ama bir türlü ilk adımı atamayan kişilerin sorunu da atalet halinde yaşıyor olmalarıdır.
“Ataletli” insanları nereden tanıyabilirsiniz? Atalet halinde yaşayan kişiler genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, yeis, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya gelmeden harekete geçmemek, bezginlik, sevksizlik karakteristik özellikleridir. Görevlerini yaparken sık sık işleri erteler, mazeret beyan ederler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama sevinçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Onları çağırdığınızda genelde başlarını kaldırmadan kaşlarını kaldırarak size bakarlar!
Türkiye’de en yaygın kişisel atalet örnekleri nelerdir? Yaptığımız bir ankette katılımcılardan “yapmamanız gerektiği halde yaptığınız ya da yapmanız gerektiği halde yapmadığınız 3 şeyi yazar mısınız?” diye sorduk. En çok gelen 10 cevap şunlardı: Yabacı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve çocuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, aşırı televizyon seyretmek, tasarruf yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak, yaptığı günlük veya yıllık planlara uymamak.
İnsanlar neden eyleme geçemezler? Neden atalet halinde yaşarlar? Bu sorunun cevabı kişilere göre değişmektedir. Bununla birlikte temel nedenler şunlardır: hedef yokluğu, iç disiplin (irade) zayıflığı, kısa vadeli düşünmek ya da uzağı görememek, alınganlık ve pasif direnç duygusu içerisinde yaşamak, motivasyon yetersizliği, negatif kurum kültürü, konformist ve hedonist bir dünya görüşüne sahip olmak, başarısızlık korkusu, standart ve kriter algısının olmaması, öğrenilmiş çaresizlik duygusu, hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak, zaman kullanma bilincinin olmaması, objektif bir performans değerlendirme sisteminin olmaması, yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı, açık değil imalı iletişim kültürüne sahip olmak, sert gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığı için bu tür verileri görmezden gelmek vb.
Atalet halinde yaşayan kişiler ikiye ayrılır:
1. İç disiplini ve motivasyonu zayıf olduğu için hedeflerinin gereklerini ya da görev tanımlarında yazanları yapmak için harekete geçemeyenler.
2. Aşırı iş yükü altında boğuşmaktan önemli işlere öncelik veremeyenler. Bu kişilerin sorunu kişisel organizasyon sistemlerinin yetersiz olmasıdır.
İlk grup tembel ve iradesiz, ikinci grup gayretli ama metotsuzdur. Ataletin sonuçlarını yaşama açısından iki grup eşit durumdadır.
İnsanlar ataletten neden kurtulamıyor? Birinci neden, kişilerin atalet halinde yaşadıklarının farkında olmamalarıdır. İkinci neden, kişilerin ataletin nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arama eğilimine sahip olmasıdır. Üçüncü neden ataleti yenmek için de ataletten kurtulmuş olmanın gerekmesidir.
Ataletin oluşumu iki aşamada gerçekleşir. Birinci aşama, çevredeki değişiklikleri görmemek ya da yapması gerekenleri görememek (körlük) İkinci aşama, yapması gerekenleri gördüğü halde hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemektir.
Ataleti ve kanseri tehlikeli yapan tedrici (aşamalı) şekilde oluşmalarıdır.
Şok değişimlere karşı kişiler, kurumlar yada toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa tedricen (kademeli) oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz. Bu durumun tipik örneği meşhur “ suyu ısınan kurbağa” deneyidir. Bir kurbağa sıcak suya direkt atılır. Yaşadığı “şok değişim”in etkisiyle kurbağa zıplayarak atıldığı kaptan çıkar. İkinci denemede kurbağamız bu defa içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konur. Kap bir ısıtıcının üzerine konur ve kurbağanın suyu ısınmaya başlar! Su ısındıkça kurbağa gevşemeye, rehavete ve atalete düşmeye başlar. Suyun sıcaklığı “yakıcı” seviyeye ulaştığında kurbağa zıplayıp kaptan dışarı çıkmaya çalışır ama artık bacak reflekslerinin “çalışmadığını” görür. Ataletin insanı etki altına alma şekli de yaklaşık olarak böyledir.
İnsanların hayat karşısındaki “duruşları” da kurbağanınki ile pek çok noktada benzerlik gösterir. Pek çok kişi, ya hiç eyleme geçmez yada artık eyleme geçmenin dahi sorunu çözemeyeceği noktada bir şeyler yapmaya başlar. İnsanları eyleme geçme şekillerine göre 4 gruba ayırabiliriz:
1. Bilen ve yapanlar (profesyonelce başaranlar)
2. Bilen ama yapmayanlar (ataletliler)
3. Yapan ama bilmeyenler (amatörler)
4. Yapmayan ve bilmeyenler (başarısız kişiler)
Eğer 1. grupta yer almak istiyorsanız aşağıdaki “ipuçlarını” izleyebilirsiniz.
1. Ataletten kurtulmanın ilk adımı atalet halinde yaşadığını fark etmektir. Bu kadar yoğun ve yaygın olarak atalet içerisinde yaşadığımız halde atalet algılamamızın olmaması ataletlerimize kalıcılık kazandırmaktadır.
2. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in deyişiyle “üşenmeyin, ertelemeyin, vazgeçmeyin”. Atalete düşmek istiyorsanız, önce hedefler belirleyip planlar yapın, sonra da üşenin, erteleyin, vazgeçin!
İbrahim DEMİRCİ
Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü
İlgili yazılar:
Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri
17 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ
• Öğrencinin oturduğu yer, kalabalık sınıf gibi uygun olmayan sınıf içi düzenlemeler ve ısı, ışık, ses yalıtımı gibi sınıfın fiziki koşullarının yetersiz oluşu,
• Okulun katı, kuralcı, yaratıcı ve özgür düşünceye imkan tanımayan disiplin anlayışı,
• Ders programlarının kısa zamana çok fazla ünite sığdıracak şekilde planlanması, ders sürelerini zaman bakımından öğrenci ilgilerine cevap veremeyecek kadar kısıtlı hale getirmiştir. Öğretmen programın konularını belli bir yapısal doku içinde ve açıklayıcı bazı ders araçlarından yararlanarak, belli metotlar kullanarak ve bunları öğrencilere belli bir sıra ile sunarak görevini yerine getirdiği inancı içindedir. Bu çaba içinde öğretmen 40-50 kişilik sınıflarda öğrencilerin sorunlarına ve ilgilerine gereken önemi verememektedir.
• Ders programlarında sadece öğretmeni dinlemeye ve tahtaya yazdıklarını okumaya dayanan eğitim yönteminin ağırlıklı olması, yaşayarak öğrenme ilkesinin (öğrencilerin deney yaparak, slayt ya da film izleyerek, gezilere katılarak öğrenmeleri) gerçekleştirilmesine fırsat verilmeyişi,
• Gereksiz, sadece öğrenciye bıkkınlık duygusu yaşatmaya ve öğrenmeden soğutmaya yarayan ödev verme tarzı, araştırma yapma ve proje geliştirme konularında öğrencilere imkan ve zaman tanınmaması,
• İlgilerin gerisinde çoğunlukla geliştirilmeye elverişli olan belli bir yetenek bulunmaktadır. Bu yeteneklere işlerlik kazandırmak için öğretmenin öğrencinin kendi çabasına dayalı çözüm yolları göstermede yapacağı rehberlik konuların hepsini eksiksiz olarak sınıfta tek tek sunmaktan daha az yorucu olduğu gibi, daha verimli sonuçlar da ortaya koymaktadır.
• Okulda sessiz ve edilgen bir sınıf topluluğu, aktif ve gürültülü bir sınıfa yeğlenmektedir. Böyle bir toplulukta öğretmen aktiftir ve çok konuşur. Çok konu işler durumda iken öğrenci pasif ve sessiz ama öğrenme azdır. Bunun tersi bir durum öğretmen ve idarecileri rahatsız etmekte, öğretmeni sınıfta disiplini kuramama durumuna düşürmektedir. Oysa öğretmenin otoriter disiplini öğrencide kaygı yaratıcı ve öğrenmeyi ketleyici olmaktadır.
• Okulda alışılmışlık ve geleneksellik başarı, yaratıcılık ise başarısızlık olarak nitelenmektedir. Her insanda bir ölçüde yaratıcılık vardır. Ancak bu, toplum içinde ve okulda yavaş yavaş söndürülmektedir. Her zaman her şeyin tek ve doğru bir cevabının olduğu kabul edilmekte ve pek çok zeki öğrenci tek doğru cevabın baskısı altında yanlış yapma korkusu içinde öğretmenin fikirlerine katılmasa bile bunu ifade edememektedir.
• Okulda öğrenciler işbirliğinden çok yarışmayı öğrenmektedir. Bu yarışta yetenekli öğrenciler motive olabilmekte, ama kazanması umutsuz olan öğrencilerin bu yarışın içine çekilmesi sınıfı kaygı ve güvensizlik yaratan bir çevre haline getirmektedir. Sınıftaki bu yarışma ortamında beklenilen başarıyı gösteremeyen öğrenciler başarısızlık inancı geliştirip derslerden uzaklaşabilmektedir. Oysa işbirliği ortamında insanlar ortak bir amaca ulaşmak için yeteneklerini daha kolay ortaya koyabilirler. İşbirliğinin güvenli ortamı yarışma ortamında olduğu gibi yorucu, hırpalayıcı ve kaygı yaratıcı olmadığı için öğrenmeye daha elverişlidir.
• Öğretmenler ders dışı etkinliklere yeterince zaman ayırmamakta, eğitimden çok öğretime ağırlık vermektedir. Bunun sonucu olarak okullarda akademik gizil güçlerin geliştirilmesi ön plana alınmış resim, müzik, spor ve diğer artistik yetenekler gibi akademik olmayan güçlerin geliştirilmesi ihmal edilmiştir. Spor, resim ve müzik gibi konular okul programında yer alsa da fazla önemsenmemekte, bu konular üzerinde yapılan ders dışı çalışmalar öğrencinin akademik programını aksatacağı düşüncesiyle engellenmekte, ancak akademik konularda başarılı olma koşuluyla bu alanlarla ilgilenme şansı verilmektedir. Bu konular eğer öğrencinin ilgisini çeken konularsa bunun gerisinde bir özel yeteneğin olduğunu kabul ederek akademik yönden başarısız olsa bile bu konulara zaman ayırma şansı verilmelidir. Gerçek yaşama baktığımızda akademik konuların ürünü olmayan ihtiyaçlar akademik konuların ürünü olanlardan daha az değildir. Bunlar yaşamı renklendiren insanı mutlu eden ihtiyaçlardır.
• Okullarda öğretim ayrıntılı konular üzerinde yoğunlaşırken bunlardan genellemelere ulaşma ihmal edilmektedir. Öğrencinin ilgi ve ihtiyaçları ayrıntılı bilgileri öğrenmede ısrarlı olsa da ayrıntılar kısa sürede unutulurken genellemeler unutulmamaktadır. Bunlar üzerinde yeterince durmak için ayrıntılı olguları, bunlarla ilgili genelmelere ulaşırken ulaşılmış genellemeleri de yeni durumlara uygularken kullanmak öğrenmeyi daha kalıcı kılmaktadır.
• Öğretimde bilgi kazandırılmaya önem verilmekte ancak o bilginin öğrenci için ne anlama geldiği üzerinde durulmamaktadır. Oysa bilgiler yüzeysel ve duygulardan yalıtılmış biçimde öğrencilerin dışında yer aldığı sürece köklü davranış değişiklikleri olamamaktadır.
• Okul programları ve sınıf etkinlikleri çocuk zihninin psikolojik yapısına göre değil, yetişkin mantığının işleyişine göre düzenlenmektedir.
• Öğretmenlerin sınıflarda daha çok başarılı öğrencilerle ilgilenme eğilimi, kendi branşlarından farklı branşlardaki derslere eğitici olarak girmesi, boş geçen dersler, öğrenciyi bir üst eğitim programına hazırlayıcı eğitim ve rehberliğin verilemeyişi gibi faktörlerinde başarısızlık üzerinde çok etkili olduğu düşünülmektedir.
• Öğretmenin beklentisinin az veya düşük olması, öğrenciye daha az övgü ve dikkatle yaklaşarak öğrencinin başarı konusundaki beklentisini düşürmesine ve öğrencinin daha az çaba harcayarak kötü notlar almasına neden olur ve öğrenciyi giderek daha da başarısız kılan bir kısırdöngü ortaya çıkarır.
• Okulun fiziki imkanlarındaki yetersizlikler, öğrenci sayısının kapasite üstünde olması, gerekli ders araç gereçlerinin yetersizliği, okuldaki öğretmen açığı gibi nedenler okul başarısını olumsuz etkiler.
• Okulda dayak ve aşağılanma gibi davranışlara maruz kalmış çocuklarda uyum problemlerinin yanısıra akademik başarısızlık da yüksek oranda görülmektedir.
• Okul değiştirme ve devamsızlık düşük okul başarısına yol açmaktadır. Okula devamsızlık ilk yıl içerisinde diğer yıllara oranla daha zararlı olsa da tüm sınıf düzeylerinde yapılan uzun süreli devamsızlıklar öğrenciyi hem derslerden hem de okul ortamından uzaklaştırdığı için başarısızlık ve uyum sorunları ortaya çıkabilir. Bununla birlikte okul değiştirme çocuğun yeniden uyum sağlamak zorunda kalmasını gerektirmekte, alışıncaya kadar geçen zaman da çocuğun derslerden geri kalmasına neden olmaktadır.
• Okul yöneticisinin geleneksel, demokratik olmayan ve çağdaş eğitim anlayışından uzak yönetim anlayışı, okulu öğretmen için yaşanmaz hale getirir. Bir çok okulda bugün yüksek düzeyde bürokratik ve biçimsel bir yapıyla birlikte katı bir hava vardır. İdareciler mevzuata hakim oldukları kadar etkili yöneticiliğe, çocuk gelişimi ve eğitiminin temel noktalarına hakim değildir. İdareciler yönetimde yetersiz ve kişilik özellikleri bakımından yönetici olmaya elverişli olmadıklarında, yönetimin ilke ve kurallarını kötüye kullanıp, öğretmeni etkisiz kılabilmektedir. Bu durum çalışan öğretmenler için önemli ölçüde stres yaratır. Çünkü öğretmen ve okul idarecileri arasındaki ilişki okulun havası ve öğretmenin morali üzerinde büyük etkiye sahiptir. Araştırmalar göstermektedir ki ekonomik gereksinimlerin karşılanması bile, kendine saygı gereksinmesi karşılanmadan fazla etkili olamamakta ve verimi düşürmektedir.
• Bazı düşük sosyo-kültürel çevre çocukları için okul zor bir çevre olabilmektedir. Tüm çabalara karşın genelde okullar orta sınıf kurumlardır. Bunun anlamı orta sınıftan gelen çocuğun okul ve ev çevresi özellikle değerler sistemi ve dilin kullanımı açısından büyük ölçüde birbirine benzerlik gösterir. Oysa yetersiz çevre koşullarından gelen çocuklar için okul ve aile yaşantısı arasındaki farklılıklar onları öğrenme sürecinden uzaklaştıran faktörlerdir. Evde edindikleri düşünme ve davranış biçimleri, okulun değer ve ödül sisteminden farklılık gösterdiği ölçüde başarısız olma olasılıkları artmaktadır. Bu çocuklarla okul arasındaki uçurum öğrenciler kadar öğretmen ve aileleri de etkilemektedir. Aile okulun amaç ve metotlarını, öğretmenler de çocuğun ev şartlarını ve çevresini anlamakta güçlük çekebilmektedirler. Öğretmenler kültürel açıdan dezavantajlı olarak niteledikleri bu çocuklardan daha az şey beklemekte, dikkatlerinin büyük çoğunluğunu diğer öğrencilere yoğunlaştırmaktadırlar. Öğretmen beklentisinin düşüklüğü öğrencide başarı için güdülenmede başlı başına engeldir.
• Öğretimin bireysel özelliklere göre gerçekleştirilmesi başarı ve başarısızlık nedeni olan başka bir etkendir. Uygulanmakta olan eğitim orta düzeydeki eğitim orta düzeydeki öğrencinin kapasitesi dikkate alınarak düzenlenmiştir. Dersler bazı öğrencilere güç bazılarına kolay gelmektedir. Bunun sonucu olarak da öğrencilerin bir kısmı dersler kolay geldiği için çalışmamakta tembelliğe alışmakta, bir bölümü de zor geldiği için zorlanmaktadır.
• Öğretmenin başarı durumunda oldukça etkili bir görevi vardır. Okulda bilgi aktarma ve öğrenim sürecini yöneten, sınıf içi düzen ve disiplin sağlayan kişi olarak çocukların olumlu benlik ve kişilik kazanmalarında onlara bir model olma ve yönlendiricilik görevi de vardır. Grubun uyumunu sağlamak ve her öğrenciyi bu uyum içinde yaratıcı, mutlu ve başarılı bir birey olmaya yönlendirmek öğretmenin eğitimcilik yeteneğine, anlayışına ve sevecenliğine bağlıdır.
BAŞARISIZLIĞIN BELİRTİLERİ
• Genellikle okul başarısızlığı görülen çocukların başarıları, gerçek yeteneklerinin altında seyreder.
• Okul başarısızlığı gösteren çocuklarda, çoğunlukla amaç ve değer eksikliği, aşağılanma sonucu oluşan duygusal örselenme, olgunlaşmamış ilişkiler, endişe ve huzursuzluk gibi belirtiler görülür.
• Bu çocuklar, yetersiz çalışma alışkanlığı, dikkati yoğunlaştıramama, hayal kurma, aşırı hareketlilik, ödevlerini tamamlayamama ve organize olamama gibi özelliklere sahiptirler.
• Genellikle sınıfta ya çok sessiz ve uslu ya da çok gürültücü ve yaramazdırlar, sınıf arkadaşlarıyla sürekli tartışır ve otoriteyi kabul etmek istemezler.
Ödevlerini hazırlarken dikkatsiz ve vurdumduymazdırlar.
• Sınıfta ya hiç derse katılmaz ya da çok az katılırlar. Zamanlarını başta kalem yontma ve kemirme olmak üzere her çeşit eşya ile oynayarak, çevresindekilerle konuşarak ve onları rahatsız ederek geçirirler.
Bunların dışında çocuğunuzla ilgili olarak;
• Öğretmenden çocuğunuzun derste başarısız olduğuna dair uyarılar alıyorsanız,
• Kitabı önünde saatler boyunca çalıştıktan sonra bile, hala anlamadığından şikayet ediyorsa,
• Nasıl çalışacağını bilmediğini söylüyorsa, düzensiz bir tarzı olduğu fark ediliyorsa,
• Çalışmaya harcadığı zamanın karşılığı olacak notlar almıyorsa,
• Ana noktalardan çok önemsiz noktalar için vakit harcıyorsa çocuğunuzun yardıma ihtiyacı olabilir.
İbrahim DEMİRCİ
Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü
İlgili yazılar:
Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri
14 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ
• Anne babanın arasında sağlıklı bir iletişimin olmaması, huzursuz ve kaygı verici bir ev ortamı,
• Anne babanın, kendi hayatlarındaki sıkıntılarından dolayı eleştirel ve sabırsız olması, çocuğun hatalarını tolere edememesi, baskıcı tutumu, çocuğu zorlamaları, çocuğun iyi yanlarından ziyade yetersiz yanlarına yoğunlaşması, çocukta kendine güvensizliğe ve kaygıya bu da başarısızlığa yol açmaktadır.
• Anne babanın çok kaygılı olması çocuğunda kaygılanmasına neden olur. Anne babalardaki başarısızlık kaygısı başarısızlık var olmadan hatta daha çocuk okula başlamadan önce de görülür ve bazen tüm okul yaşamı boyunca sürer. Çocuğa da bulaşan bu kaygı çocuğun gerçek performansını ortaya koymasını engelleyerek başarısızlığa sebep olur.
• Çocuk üzerine gerçekçi olmayan beklentiler ve çocuğa güven duymama önemli bir nedendir. Ebeveynlerin çocuğun potansiyelinin üzerinde olan beklentilerini çocuklara yansıtmaları çocukta kaygı ve başarısız olma korkusu geliştirir. Çocuktan başarılı olması konusunda çok fazla beklenti içinde olmak, onun kişilik değerinin sadece başarıyla değerlendirilmesi anlamına geldiği için, değerini anne babasının gözünde başarılı olmaya bağlanması çocukta kaygı yaratmaktadır. Başarıda en önemli engellerden biri olan kaygı veya korku böylece ailede yaratılmış olur.
• Evde çocuğun kendine ait bir çalışma mekânının (oda, masa, bunlar mümkün değilse en azından bir köşe) olmaması,
• Anne babanın zamanı etkili kullanma, okuma, sorumluluklarını yerine getirme konularında olumsuz model olup, bir taraftan çocuğun çok fazla televizyon izlemesine, gezmesine kızarken diğer taraftan zamanlarını hep bu şekilde geçirmeleri.
• İyi niyetle sunulan bilgisayar, TV oyunları gibi teknolojik olanakların kullanımına sınır getirilmemesi sonucu çocukta bağımlılık yaratması,
• Ödül verme yöntemini doğru kullanamayarak çocuğun, başarıyı başlı başına bir ödül olarak görmesinin engellenmesi,
• Çocuğun ders çalışmaktan başka sorumluluğu yokmuş gibi davranarak aslında gelişimi için gerekli olan arkadaşlarıyla oyun oynama, sportif faaliyetlere katılma, resim yapma, müzik dinleme, yetişkinlerle vakit geçirme gibi etkinliklerin anne baba tarafından gereksiz görülmesi hatta çocuğa bunları gerçekleştirmesi için izin verilmemesi. Bu tutumların yol açtığı yüksek kaygının sadece kendisi bile başarısızlığın oluşmasında önemli bir etkendir.
• Aileden çocuğa genler üzerinden aktarılan özellikler, onun bedensel ve zihinsel yapısında önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla çocuğun başarısında anne babadan aldığı bu genler belirleyici rol oynamaktadır. Aile aktardığı genlerle olduğu gibi çocuğu yetiştirme tarzı ve çocuğa sağladığı olanaklarla da çocuğun başarısında etkilidir.
• Ailenin eğitim hataları, ana baba tutumundaki kararsızlık, anne babanın eğitim anlayışındaki farklılık başarıyı engelleyici olabilmektedir. Çocuğun gereğinden fazla koruyup güvensiz bir birey haline getirmek yada aşırı baskı ve otorite yoluyla eğitmek hatalı davranış modelleridir. Bunun yanı sıra anne babanın geçimsizliği gibi nedenlerde aileden kaynaklanan başarısızlık faktörleridir.
• Ailenin öğrenim durumuna bakıldığında, başarısız gruptaki çocukların anne ve babalarının başarılı gruptakilere oranla daha eğitimsiz oldukları görülmektedir.
• Aile içi iletişimin gencin başarısını etkileyişine bakıldığında çocukların okul başarılarının huzurlu aile ortamlarında arttığı bulunmuş, buna karşın büyük anlaşmazlıkların yaşandığı huzursuz aile ortamlarında yetişen çocukların hem kişilik gelişimlerinde hem de sosyal uyumlarında sorun olduğu görülmektedir.
• Benliğe saygı ile başarı arasındaki ilişki incelendiğinde yeteneği ölçüsünde başarı göstermeyen erkek öğrencilerin başarılı erkek arkadaşlarına kıyasla daha olumsuz benlik tasarımına sahip doldukları bulunmuştur. Ebeveynin kabul ve reddedişiyle zeka ve akademik başarı ve benlik kavramı arasındaki ilişkiye bakılmış, babasını “reddediyor” diye algılayan çocukların akademik zekasının ve benlik kavramının olumsuz yönde etkilendiği görülmüştür.
• Araştırma bulgularına göre aile içindeki disiplinin de okul başarısında önemli bir etken olduğu kanıtlanmıştır. Başarısız gruptaki çocukların %30´u bedensel cezalara çarptırılırken başarılı grupta bu oranın %16´ya düştüğü görülmektedir. Buna göre aile içindeki ilgi ve sevginin okul başarısını etkileyen önemli bir faktör olduğu, başarısız gruptaki çocukların daha çok kardeşlerinin sevildiğini ileri sürerken, başarılı gruptaki çocuklar kendilerinin de kardeşleri kadar sevildiğini ifade etmişlerdir.
• Farklı sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin problem alanları ve başarı düzeyleri arasındaki ilişkilere bakıldığında öğrencilerin derslerden aldıkları notların aritmetik ortalamaları alt sosyo-ekonomik düzeyden üst sosyo-ekonomik düzeye gidildikçe arttığı görülmektedir.
• Kardeş sayısı ile öğrencilerin okul başarısı arasında önemli fark bulunmuştur. Buna göre tek çocuk veya iki kardeş olan öğrencilerin okul başarıları, dört, beş ve daha fazla olan öğrencilerin okul başarılarından yüksek olmaktadır.
• Anne babaların kültürel yoksunluk içinde olması ve çocuklarını nasıl eğitmeleri konusunda yeterince bilinçlenmemiş olmaları başarısızlıkta önemli bir nedendir. Anne ve babanın eğitim düzeyi yükseldikçe öğrencinin başarı düzeyi yükselmektedir. İyi eğitim görmüş anne ve babalar çocuklarıyla iyi ilişki kurabilmekte onların başarı güdüsünü arttırabilmektedir. Anne babanın eğitim düzeyinin düşük olması aile içi ortamı eğitim açısından elverişsiz kılarak çocukların zihinsel gelişimini engellemektedir. Çocukların okul başarısını arttırmada zihinsel yetenekler kadar, ailenin sosyal etkinliklere katılma imkanı, sosyal yaşantı, bilgi ve becerisinin çeşitliliği, anne ve babanın tutum ve davranışları da etkili olmaktadır.
• Başarısızlık bir işte çalışan çocuklarda çok görülmektedir. Bu çocuklar ders çalışmaya zaman ayıramamakta, yeteri kadar dinlenememekte, maddi sıkıntılar nedeniyle duygusal, zihinsel ve bedensel gelişimleri olumsuz etkilenmektedir.
• Kişiliğin öznel yanı, insanın özellik, yetenek, ideal ve değer yargıları gibi konularda kendisine ilişkin görüşlerinin dinamik örüntüsü benlik tasarımı olarak adlandırılır. Ebeveynlerin yansıttıkları değer ve davranışlarla çocukta benlik kavramı oluşur. Benliğin olumlu veya olumsuz gelişiminde ana babanın çocukla olan ilişki ve yaklaşımları oldukça önemlidir. Başarıyla benlik saygısı etkileşim içerisindedir. Öğrenme etkinliklerine bireyin katılımını engelleyen düşük benlik saygısı sonuçta düşük performansa yol açar.
• Ölçülülük ve kısıtlılığa yol açan ebeveyn davranışları çocukta kendine güven duygusunun gelişimini engeller. Güven duygusu, kişinin kendini onaylama ya da onaylamama tavrını ve ne ölçüde yetenekli, başarılı ve değerli olduğuna dair kişinin inancını yansıtır. Kendine güvenen çocuklar kararlı, bağımsız ve zihinsel fonksiyonlarda iyidirler. Diğer yandan birçok çocuk kendine yeterli güveni olmadığı için yapabileceklerinin daha azını yapar.
• Ebeveynler çocukların yakın çevrelerindeki modeller olarak ilk özdeşim kuracakları kişilerdir. Anne baba ve kardeşlerin eğitim düzeyi ve sosyal statüleri çocukların eğitiminde ve hedef belirlemelerinde önemlidir. Çocukların okuldaki etkinliklerine gösterilen ilgi ve yardım isteğinin karşılanması, sorularına açıklayıcı cevaplar verilmesi, anne babanın eğitim düzeyi ile ilişkilidir. Alt sosyo-ekonomik düzey ailelerin ilgi ve eğitim düzeylerinin düşüklüğü nedeniyle çocuğun yardım istekleri yeterince karşılanmamaktadır. Özellikle annenin eğitim düzeyi yükseldikçe çocuğun okul başarısının arttığı görülmektedir.
• Düşük sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynlerin çocuklarından beklentileri, iç kontrolü, girişimi, merak duygusunu, konuşma ve ifade yeteneğini, kendine güven ve özerkliğin gelişimini engelleyecek nitelikte itaat ve bağlılık değerlerine yönelik olabilmektedir. Orta ve yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynlerde ise çocuğun benlik gelişimine uygun beklentiler söz konusudur. Ebeveynin çocuktan beklentilerini çocuklarını yetiştirmedeki tutum ve davranışları belirler. Düşük sosyo-ekonomik ailelerde anne baba ve çocuklarla ilişkilerde baba otoritesi hakimdir. Çocuk eğitiminde fiziksel ceza, azar gibi olumsuz tekniklere sıkça başvurulur. Bu disiplin yöntemi çocuğun benlik saygısını zedeler ve düşük benlik saygısı sonuçta okulda düşük performansa yol açar.
• Evdeki kültürel atmosfer çocuğun okul başarısıyla dolaylı olarak ilişkilidir. Anne babanın birbiriyle ve çocukla sohbet ortamları çocukta dil ve düşünce gelişimini sağlar. Anne baba çocuk arasındaki iletişim alt sosyo-ekonomik düzey ailelerde yetersizdir. Anne baba birbirleriyle toplumsal güncel olaylar hakkında nadiren sohbet etmekte ve çocuğun söze karışmasına izin verilmemektedir. Anne babanın çocuklarının okuldaki durumları konusundaki ilgi düzeyleri ile çocuğun başarısıyla ilişkilidir. Alt sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynler okulla iletişimlerinin yetersiz olduğu genellikle öğretmenle görüşme talebinde bulunmadıkları veli toplantılarına öğretmeninin yaptırım gücüyle geldikleri ve toplantılarda pasif, sorunlara çözüm bulmakta yetersiz oldukları görülmektedir. Benzer durum orta sosyo-ekonomik düzeyden gelen başarısız öğrencilerin ebeveynlerinde de görülmektedir.
• Anne baba geçimsizliğinin olduğu ailelerde çocuk istismarı ve ihmalinin daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. Çocuk istismarı ve ihmalinin okul başarısını doğrudan etkilediği ve başarısız öğrenciler arasında istismarın daha fazla olduğu görülmektedir.
• Aile bireylerinden birini hastalanması veya ölmesi, ana babanın ayrılması, yeni kardeşin doğması gibi değişiklikler başarı üzerinde etkili olabilmektedir.
• Ailenin sosyo-ekonomik konumu çocuğun aile dışındaki çevresini; tanışabileceği insanları, girebileceği okulları, sağlayabileceği meslek olanaklarını belirler. Alt sosyo-ekonomik aileden gelen çocukların çevrelerinin sınırlı olması başarılarını ve meslek sahibi olma olasılıklarını olumsuz etkilemektedir.
• Gencin anne babasına karşı duyduğu, ancak doğrudan ifade edemediği kızgınlığı anne baba otoritesini reddetmek için kullanarak başarısız olması ve bu yolla anne babasından intikam almaya çalışması başarısızlığın nedenlerinden biri olabilmektedir. Ailenin tutumu gerçekte çocuğun algıladığı biçimde olmayabilir. Arzulanan başarıyı gösteremeyen genç aile otoritesinin bu doğrultuda algılayabilir.
• Başarısız çocukların yarıdan çoğunun babalarının kendilerine zaman ayıramayacak kadar meşgul oldukları, yarıya yakınının ailesinde anne baba ilişkisinin iyi olmadığı görülmektedir. Ailedeki bu ilgisiz ve sorunlu ortam sadece çocuğun okul başarısını etkilememekte bununla birlikte duygusal gelişiminde de sorunlar yaratmaktadır. Başarısız çocukların yarıya yakınında dikkatsizlik ve dalgınlık, 3/1´inde arkadaş ilişkilerinde sorunlar, otoriteyle çatışma, yalan söyleme ve tırnak yeme gibi belli davranış problemleri gözlenmektedir. Okul başarısızlığıyla birlikte çocukta davranış problemi de görülüyorsa başarısızlığın kaynağının anne babanın hatalı tutumu olduğu inancı güçlenmektedir.
• Çocuk ebeveynin eğitim konusundaki düşünce ve duygularını kendine mal eder. Eğitimsel süreçlere değer veren, öğretmenin çabasına saygı duyan ebeveynler çocuğun okula karşı tutumlarını olumlu etkilerken, öğretmene saygısı olmayan yada uzun bir eğitim görmediği halde yaşamda başarılı olan aileler genellikle olumsuz etkilemektedir. Benzer şekilde eğitimin önemli olduğunu söylemesine rağmen okuma ve öğrenmeye hiçbir kişisel ilgi göstermeyen ebeveyn, çocuğun okula duyduğu ilgiye engel olabilmektedir.
• Bazı anne babalar çocuklukları küçük yaşlarda iken çocuklarında zeka belirtisi ararlar. Her gülümseme, her davranış, her düşünce, her soru onlar için zeka belirtisidir. Daha sonra çocuklarına bunları sergiletmeye başlarlar. En küçük bir hataya bile müdahale ederler. Alınan notlar, sıralamadaki düşüş, öğretmenlerin uyarısı ana babaların şiddetli tepkilerine yol açar. Bunun çocuk için zararlı olabileceğini akıllarından geçirmezler. Gelecekteki engelleri bir türlü düşüncelerinden silemezler ve çocuklarını bunlardan haberdar etme gereğini duyarlar. “İyi çalışmıyorsun, böyle giderse sefalet içinde yaşayacaksın”, “hayatını kurtarmazsan ömür boyu pişmanlık çekersin” gibi yoğun endişe dolu konuşmalarla çocuklarının duygusal dengelerini bozabilmektedirler. Onlardaki bu karamsarlık çocukları da olumsuz etkiler. Başarısızlık duygusu anne babaların çocukların güçlüklerine doğrudan katılmalarına neden olur. Çocuklarının her ödeviyle ilgilenerek kontrol ederek, adım adım izleyerek yardım ettiklerini zannederler.
• Başarısızlıktan tümüyle kendilerini sorumlu tutan ebeveynler, kendilerini suçlu hissettikçe başarısızlık karşısında hatalı hareket ederler. Oysa problemi çözmek için öncelikle bu duygudan kurtulmaları gerekir. Kendileri tek sebep değildir, okul yaşamı, sistemin katılığı, bilgilerin verilişi, öğretmenin davranışları da hesaba katılmalıdır. Diğer yandan okulla öğretmeni suçlayarak başarısızlığın tek nedeninin onlardan kaynaklandığını düşünmekte aile yaşamının düzensizliği, ana baba arasındaki anlaşmazlıklar gibi ailevi nedenlerin göz ardı edilmesine yol açabilir.
• Aile çocuğun gelişiminde ilk eğitimcisi ve etkili olan ilk çevre olduğu kadar okul başarısında da çok önemlidir. Aile içi ilişkilerin dengeli ve düzenli olması çocuğun başarısını olumlu etkiler. Sağlıklı bir aile ortamında karşılıklı anlayış sağlanırsa çocuk kendine güven veren, sorunlarıyla yakından ilgilenen bir anne baba bulur. Çocuklarla kurulan başarılı iletişim sayesinde çocuğun başarısı desteklenirken, başarısızlığı durumunda çocuk anlayışla karşılanıp, nedenleri araştırılıp birlikte mantıklı çözümler bulunur.
• Anne babanın okula karşı tutumları çocuğu etkilemektedir. Bazı anne babalar öğretmen ve okula karşı olumsuz tutum takınırlar. Bu durum benzer tutumları bir süre sonra çocuğun da geliştirmesine yol açar. Ailenin okul başarısına karşı gösterdiği ilginin yetersizliği ile okul başarısızlığı sorunları arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.
• Okul başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biri de çocuğun sorumluluk almaya ve başladığı işi bitirmeye alışmasıdır. Bu hemen gelişen bir durum değildir. Bebeklikten itibaren gelişen ve anne babanın kazandırdığı bir süreçtir. Eğer anne baba bu duyguyu kazandırmak için fırsatlar yaratmamışsa ve okul zamanı geldiğinde derslerinin sorumluluğunu almasını istiyorsa bu konuda bir sorun yaşamaları ihtimali kuvvetlidir.
İbrahim DEMİRCİ
Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü
İlgili yazılar:
Başarısızlığın Bireysel Nedenleri
13 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ
• Bilişsel, fiziksel ve duygusal olgunluk açısından yetersizlik,
• Beden imajı düşük olan öğrencilerin özsaygıları ve akademik başarılarının da düşük olması,
• Başarısızlığın devamlılığına yol açmada gelişim görevlerini gerçekleştirememek de etkilidir. Gelişim görevi kişinin yaşamının belli bir döneminde ortaya çıkan öyle bir ödevdir ki bunun o sırada başarılması insanı mutlu kılarken, başarılamaması mutsuzluğa ve ileri ki ödevlerini gerçekleştirmesinde güçlüklerle karşılaşmasına neden olur. Bu durum, başlangıçta başarısızlığın benliğe mal olan yanını, daha sonra da kişinin ilerdeki başarısızlıklarını nasıl etkileyeceğini gösterir.
• Ortaokul ve lise yıllarına rastlayan ergenlik döneminde yoğunluk kazanan duygusal nedenler, ilgi alanlarının değişmesi ve çeşitlenmesi önemli başarısızlık nedenlerinden biridir. Bu dönemde hızlı bir gelişme ve değişim sonucu ergenin dikkatinin zayıfladığı ve duygusal gerginlik nedeniyle içe çekildiği, kendisiyle ilgilenmenin arttığı ve belirli noktalarda yoğunlaşmayla düşünce alanının daraldığı, bütün bunların da çalışma ve başarıyı olumsuz etkilediği görülmektedir.
• Ergenlik döneminde gencin sözel olarak ifadesi daha çok gelişmiştir. Artık sadece olanı değil olabilecek olanı da anlayabilmektedir. Olasılıkları, hipotezleri, gerçekler ve gerçekdışı mantığı kavrayabilme gücüne sahiptir. Ergenin soyut düşünce yeteneğinin bu düzeye gelmiş olması beklendiğinden müfredat programı da bu doğrultuda hazırlanır. Ancak bilişsel açıdan henüz bu olgunluğa ermemiş öğrenciler başarısız olabilmektedir.
• Yaşıtlarına oranla fiziksel olarak geç olgunlaşma da gencin kendine güvenini zedelemekte, kişisel ve sosyal uyumunu bozmaktadır. Bunun getirdiği özgüvensizlik başarıyı olumsuz etkilemektedir.
• Çocuğun başarısızlığının çevresi tarafından küçümsenmesi, çocuk tarafından içselleştirilmekte ve birey başarıyı hayat boyu benliğini değerlendirmekte bir ölçüt olarak kullanmaktadır. Sonuçta başarısızlıkla kendi benliğini özdeşleştiren bireye yardımcı olmaya çalışırken kaygı ve başarısızlık sorunlarının pek çoğuna bir benlik sorunu olarak bakma zorunluluğu ortaya çıkar.
• Kaygının çok yüksek yada çok düşük olması gibi motivasyon eksikliği de başarısızlığa neden olabilmektedir.
• Çocuğun ön bilgilerinin yetersiz olması, diğer bir ifadeyle bulunduğu sınıf düzeyine gelinceye kadar almış olduğu eğitimle oluşturduğu akademik temelin gereken becerileri ortaya koymasına engel olması,
• Anlayamadığı konularda soru sormaktan çekinen, utangaç, kendine güveni düşük ve sınavlarda çok heyecanlandığı için bildiği soruları dahi yapamayan, kaygılı kişilik yapısı,
• Araştırmalar sınav kaygısı ile akademik başarı arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Yüksek sınav kaygılı öğrencilerin başarıları düşük sınav kaygılı öğrencilerin başarısından daha düşüktür. Sınav kaygısının özellikle kuruntu boyutunun performansı kötü etkilediği belirtilmektedir.
• Geçmişte aynı dersten başarısız olma veya o ders, konuyla tanışık olmama nedeniyle “Nasıl olsa başarısız olacağım” önyargısıyla çocuğun yeterince çalışmaması,
• Görme, işitme kaybı, bulaşıcı hastalıklar gibi nedenler ders çalışmayı engellediği ve dikkat dağılmasına neden olduğu için başarısızlığa zemin oluşturur.
• Okul olgunluğuna sahip olmama, aşırı hareketlilik, yerinde duramama ve hareketlerde kararsızlık gibi durumlarda çocuğun dikkatinin toplanması güç olduğu için başarısızlık ortaya çıkmaktadır.
• Öğrencinin kaldığı yerin okul başarısına etkisi incelendiğinde, ailesinin yanında kalan öğrencilerin yatılı okuyan ya da yurtta kalan öğrencilere göre daha başarılı oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte ailedeki birey sayısı fazla olan öğrencilerin, birey sayısı az olan öğrencilere oranla başarı seviyeleri daha düşüktür.
• Ders çalışma alışkanlıkları ile akademik başarı karşılaştırıldığında, öğrencilerin ders çalışma alışkanlıklarının (zamanı iyi planlama ve kullanma, öğrenme motivasyonu vb.) akademik başarıyı olumlu etkilediği görülmektedir. Ders çalışma süresi uzun olan öğrenciler diğerlerine oranla daha başarılı olmaktadır.
• Çocukta öğrenme güçlüğü olması başarısızlığın çocuktan kaynaklanan en önemli nedenidir. Başarının ön koşullarını oluşturan yetenekler açısından bazı çocuklar diğerlerine kıyasla daha dezavantajlıdır.
• Öğrencinin doğuştan getirdiği özelliklerin yani sıra onun başarısını etkileyen bir faktörde öğrencinin sorumluluk alma gücünü kazanmış olmasıdır. Bunun diğer bir anlamı çalışma alışkanlığının olmasıdır.
• Bunalım ve endişe halleri çocuğun okul başarısında engelleyici rol oynar. Psikolojik düzensizliğin belirli bazı halleri (depresyon) başarısızlık olasılığını yükseltir. Düşünce süreci sağlıklı olmayan çocuk doğal olarak başarısız olur ve bu başarısızlık çoğu kez var olan düzensizliği daha da yoğunlaştırabilir.
• İlkokul çocuk için yeni bir sosyal çevredir. Okulun uyulması gereken kuralları çocuğun diğer çocuklar ve öğretmeni ile tanışıp anlaşması ve başarmak zorunda olduğu öğrenim görevleri vardır. Bütün bunlar çocuğun çevreye uyumunu güçleştirebilir. Okuldaki sosyal çevreye uymakta zorluk çeken çocuklar ise daha çok okul öncesinde aile dışına çok az çıkmış sosyal ilişkilerden mahrum bırakılan çocuklardır.
• İlköğretimin son dönemleri ile lise dönemine rastlayan ergenlik döneminin özellikleri de başarıda önemli bir etkendir. Bu dönemde hızlı gelişim ve değişim sonucu ergenin dikkati zayıflamakta, daha çok kendi başına kalma isteği artmakta, belli noktalara yoğunlaşması ile ilgili düşünce alanı daralmakta, hayal dünyası içine girmekte ve bütün bunlar çalışmasını ve başarısını olumsuz etkilemektedir.
İbrahim DEMİRCİ
Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü












