Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği

08 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

3gİletişim çağında cep telefonunda yaşanan devrimler ile başlayan kimlerine göre 3G İngilizce ifadesi ile ‘third generation’ cep telefonunu bugünlerde en çok kullanılan kavramlardan biri. Ben 3G yerine Türkçe tabiri ile N3 (üçüncü nesil) demeyi daha uygun görüyorum.
3N telefonlar yalnızca görüntülü görüşme değil bir çok yönden yeni iletişim olanakları sağlayan, bir çok işin uzaktan yönetilmesini sağlaması bakımından önemlidir. 3N ile hızlı internete bağlanabilir, resim çeker, eşimize dostumuza örüntü ve belge iletebiliriz. Umarım eğitim ve düşünsel düzeyi çok oturmamış toplumlarda bu teknoloji amacına uygun kullanır. Diğer türlüsü sorun ve bağımlılık yaratır.

İletişimin Önemini İlk Çocukluğumda Hissetim
Çocukluğumda iletişimin in önemini köy yerinde ölen akrabalardan birinin ölüm haberinin yaylada koyun yaylatan amcamıza haber vermek için bir gencin at sırıtanda iki günlük yolculuk ile ulaşması süreci ile anlamıştım. Sonraları Almanya’ya giden gurbetçilerin yine yurtdışından getirttikleri teyplere yakınlarının teybe okudukları sesin posta ile iletilmesine şahit oldum. İlerleyen yıllarda (1970′lı yıllarda) büyük kente gidip telefon bağlatılması bunu takip eden süreçte köyde bakkal dükkânındaki tek telefon ve evlere telefon bağlanması süreci derken bugün köylerin ücra köşelerinde görüntülü telefon ile köylülerimiz yıllardır göremedikleri yakınları ile yüz yüze canlı olarak görüşüyorlar.

İnternet İletişimin En İleri Teknolojisidir
Tabii internetin yaşamımıza girmesi ile yaşam çok kolaylaştı. İlk defa bilgisayar ile üniversitemize Almanya’dan Hohenheim anlaşması çerçevesinde getirtilen bir bilgisayar ile tanışmıştık. Bilgisayardan sorumlu bir hocamız görevlendirmişti. Rahmetli hocamız Prof. Dr. Şefik Yeşilsoy eski Toprak-Su teşkilatında toprak su içeriğini hesaplamak için altı ayda hazırladığı tezinin verilerinin bilgisayarda birkaç saniyede hesaplanması ve grafikleri ile birlikte dökümünün kâğıda aktarılması sonucu “ben de Allahın kulu değil miyim” diyerek sevincini ve tepkisini dile getirmesi bende derin bir sorgulama yaratmıştı. Çok sınırlı sayıda kişinin kullanabildiği bilgisayar o zaman bazı akademisyen hocalarımız bizden geçti, gençler öğrensin dediler. Halen bilgisayara dokunmadan emeklilik noktasına gelen hocalarımız olduğu gibi bilgisayarı ileri yaşında öğrenen ve kullanan hocalarımız da var.
Tabii bilgisayar bilgi işleyen ve elektronikli hafızalı daktilo olmaktan çok sonradan internet ile daha da önemli konuma geçti. İngiltere’de 1991 yılında ilk defa e-posta iletimine geçtik. Türkiye’deki arkadaşlar ile sanırım 1993 yılından itibaren e-posta ile görüşebiliyorduk.
Yakın geçmişe kadar bir akdemiysen olarak makale veya bir yerden bir yere bir dosyayı göndermek için posta parası ile baş edemiyorduk. Bugün dergilere göndereceğimiz makaleler ve proje başvuruları internet üzerinden alınmaktadır. Bir zamanlar dört ayda posta ile alamadığımız makaleleri şimdi istenilen bilgiye anlık iletişim yolu ile ulaşıyoruz. İletişim teknolojisi çoğumuzun hayatına çok büyük kolaylıklar katmıştır.

İletişimde Uydu Teknolojisinin Önemi Kişinin Hâkimiyetini Artırıyor
Bugüne gelince yerde uzay bilimi ve iletişim çağı öyle olanaklar sağladı ki gideceğiniz bir yeri büronuzdan görerek veya alanın fotoğrafını önceden görerek ve çıktısını alarak gedeceğiniz yeri elinizle bulmuş gibi sağlayabilirsiniz. Araçlara yerleşen Negivator sistemi ile gitmek istediğiniz yerin GPS sistemi ile adresini yükleyerek aracınız görüntülü ve sesli uyarı ile yönlendirerek götürdüğü biliniyor. 2004 yılında ilk defa İsviçre’de gördüğüm teknoloji büyülemişti. Bütün yolların haritası mevcut ve uydu yönlendirmesi ile adresler artık rahatlıkla bulunmaktadır.  Yeni algoritmalara sahip navigasyon sistemleri geliştirilerek arzulanan adrese ulaştırmaktadır. Araçlardaki navigasyon sistemi GPS uydusu aracılığı ile güçlendirilerek portatif cihaz ile radyo servisi ile bağlantı kurularak trafik bilgisini de alabiliyor. Yeni sistem yardımı ile sürücü planında bir değişiklik anında kısa sürede sistem yeni rota hesaplanması yaparak sürücüyü uyarmaktadır.  Her dilden yüklenen bir cep telefonu büyüklüğündeki ekran y

Teknoloji Sürekli Yenileniyor, Bizde Kendimizi Yenilemeliyiz
Dün birinci nesil, bugün 3N ve ileride muhtemel N4 nesil cep telefonları ve buna bağlı olarak evlerde uygulanan bilgisayarlı sistemler artık teknolojinin yaşamın bir parçası olduğunun göstergesidir. Dün lüks olan teknoloji bugün ihtiyaç konumuna gelmiştir. Benim halen bırakın 3N, birinci 1N düzeyinde ilk çıkan bir Nokia telefonum var. Ancak halen ihtiyaçlarımı karşılayan telefonumun bazı fonksiyonlarının zaman zaman sorun çıkması nedeniyle değiştirme sırasının geldiğini düşünüyorum. Yalnız 3 N uyumlu telefon alır mıyım bilmiyorum. Yoksulluk sınırında maaş alan ve maaşı dışında geliri olmayan bir profesör olarak yaşam standardımla ve ihtiyaçlarım ekseninde davranacağım.
Teknoloji günden güne yenileniyor. Yenilikleri izlemeliyiz. Kendimizi de çağa uygun hale getirecek bilgi ve donanıma hazır hale getirmeliyiz. Ancak yaşam kalitemizi düşürüp paramızı ihtiyaç üstü araçlar için de harcamayalım.

Teknoloji Sarhoşu Olmayalım, Teknolojiyi Anlayalım
İlk defa cep teflonu çıktığında bir çok kişinin telefonu bir araç olarak görmekten çok gösterişe dönüştürdükleri çok konuşulmuştu. Telefon bir alet ve işimizin kolaylaşmasını sağlamaktadır. Kesinlikle amaç değildir. Ancak telefonu hele 3N uyumlu olan amaç dışında ve ihtiyaç dışı amaçlar için kullanılması toplumun teknolojiye karşı tepkisini oluşturur.
3N bize dünyayı avucumuzun içine taşıyabilir. İstediğimiz TV programını izleyebiliriz. Bu bir özgürlüktür. Her özgürlüğün bir bedele bağlı olduğunu bilmek gerekir. Ancak bu özgürlüğün nasıl sağlandığının sorulması gerekir. Bu aletlerin nasıl yapıldığının bugüne kadar insanlığın ne tür bir süreçten geçtiğinin sorulması anlamlı. Ayrıca hangi ülkeler bu tür teknolojiyi yapabiliyor biz ve bizim gibi ülkeler neden bu teknolojiyi yapamıyor? Bu toplumların temel esprisi nedir? Bizim toplum olarak eksiğimiz nedir, eksikliğimizi nasıl kapatabiliriz? Ülke olarak neleri ne tür bir eğitim sürecinden geçirmemiz gerektiğini sormamız yararlı olacaktır.
Teknoloji, meslek ve uzmanlık alanlarından sonra ürün üretimi ile sonuçlanmaktadır. Bu sürecin toplumların aydınlanmasına katkısı da bulunmaktadır.

Bilim Tarihi Teknolojinin Felsefesiz Olamayacağını Gösteriyor
Bilim tarihinin geçmişine bakıldığında teknoloji üretebilen toplumların başarısında, bilimsel çalışmalar ve felsefi tartışmalar aydınlama sürecini başlattı. Felsefi tartışmalar ve sorgulamalar aydınlanmayı getirdi. Aydınlanma berberinde bilimin daha iyi anlaşılmasına ve topluma mal edilmesine neden oldu. Bilimsel bilgi teknolojiye dönüştürebilen toplumlar günden güne az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden farklılaşmaktadır. Teknoloji ve onun yaratığı etki ekonomik düzeyli bir yapı oluşmaktadır. Bugün dünyanın gerçeği bu eksende ilerlemektedir. Bugün dünyanın batı yarımküresindeki %15′lik dünya nüfusu dünya gelirinin %87′ini kontrol edebilmektedirler.

Teknoloji Satın Alan Değil Üreten Ülke Olalım
Yakın geçmişte bilimsel bir toplantıya katıldığım Finlandiya cep veya taşınabilir telefonun keşfedildiği ülke. Finlandiya’nın kenti Nokia’nın ana üssünün bulunduğu kentin geçimi Nokia üzerine oturmuştur.
Ayrıca teknolojiyi ve iletişim araçlarını bir eğlence aracı gibi görürsek ve de teknolojinin önemini kavramayıp onu geliştirmesek ülke olarak sürekli teknoloji satın alan ve bağımlılıktan kurtulamayan bir ülke oluruz. Yoksa sürekli teknoloji satın alan ve teknoloji mezarlığı olmaktan kurutulamaz ülkemiz. Yoksa Afganistanlı savaşçıların sırtında dünyanın en ileri stinger füzelerinin yalnızca düğmesine basarak yine milyon dolarlık uçakları düşüren insanlar konumuna düşmeyelim. Füzenin hangi fizik ve matematik bilgisi ile sağlandığını, tonlarca ağırlığındaki uçağın nasıl sesten hızlı uçurtulabildiğini bilmeden onu başkalarının çıkarı için alaşağı edebilen insanlar durumuna düşmeyelim.
Başkaları sürekli zenginleşir ve kişi başına milli gelirini artırırken bizler eğitim kalitesini kaybetmiş sürekli teknoloji satın alan, lüks tüketimi teşvik edilmiş bir toplum oluruz. İşte bu durumda teknolojinin bize sunduğu özgürlük yeniden bizi bağımlı hale getirir ve özgürlük sorgulanır olur.

Üniversiteler Teknoloji ve Teknoloji Okuryazar Bölümleri Açabilmelidir
Teknolojinin gelişmesi ile bazı mesleklere duyulan ihtiyacın azalmasına karşın yeni meslek alanlarının doğmasına neden olmaktadır. Teknoloji mühendislik bilimlerini geliştirmekle kalmadı, biyoloji ve ilgili alanlarda yeni alanların oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu gelişmeler teknoloji okuryazarlığı artık yaygınlaştırarak her alanda gereksinim duyulur hale gelmiştir. İnsan bu ekipmanlar ile daha çok bilgi elde edecektir. Daha çok merak eden insanlar oluşacağı muhakkak. Ancak bu sayı sınırlı birkaç meraklının ötesine geçmesi yararlı olacaktır.
Bütün bu olanaklar insanlığın evrenselleşmesi ile birlikte artan iletişim teknolojisi ile küçülen dünyanın bir anda bütünleşmesi ile sağlandı. Sebep sonuç ilişkisi içinde iletişim teknolojisinden kopmamak gerekir ancak ülke olarak sürekli iletişim araçları satın alan ve beklenenin ötesinde yüksek miktarda dövizi dışarıya aktarma konusunda da düşünmemiz gerekir.

Üniversiteler Uzay Bilimleri Çalışmalarını Gündemlerine Almalıdır
Gelişmeler bize üniversitelerin artık uzay teknolojileri alanlarına girilmesini önemini vurgulamaktadır. Günümüz teknolojisi ayrıca uzay teknolojisi alanına yatırım yapamayan üniversitelerin ileride gelişmeleri izlemekten zorlanabileceğini gösteriyor. Bu arada konunun nano-teknoloji ve diğer ileri teknoloji konuları ile bütünleştirilmesi bugünden planlanmalı ve hayata geçirilmelidir. Geleceğe ilişkin olarak 4N alanındaki gelişmeleri şimdiden görmeliyiz. Çağı yakalamak için çağı ve gelişmeleri iyi bilmek ve hazırlıklı olmak gerekir. Temel bilimler olmadan teknoloji olamayacağı için, temel bilimler her yönü ile iyi kavranmalı ve buradan teknolojiye geçilmelidir. Gelişmenin yol haritasının ve felsefesinin temel bilimler üzerinde inşa edilmelidir.

Teknoloji Okur Yazarlığı Önemlidir
Evde kullanılan en küçük cihazdan ev yönetiminde tutun da araçlarımıza kadar her taraf teknoloji ve elektronik olarak yönetilmektedir. Elektronik bilgisi artık zorunluluk haline gelmiştir. Enformasyon bilgisine sahip insanların artması, teknolojiyi kullananların artması bunun eğitimde kullanılması ve bu konuda öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir kazanım olacaktır.
Bu arada hayatımızın her alanına giren teknolojinin anlaşılması için teknoloji okuryazarlığı önemlidir. Bilgisayar öğrenmek yetmiyor. Teknolojinin mantığını bilmek gerekir. Teknoloji geliştikçe, teknoloji kullanımı doğal olarak insanların ihtiyaçlarını da farklılaştırıyor. Fen okuryazarlık gibi teknoloji okuryazar olarak kendi teknolojimizi biz yaratmalıyız. Teknoloji ve onun oluşturulduğu etki insanda merak oluşturmalı. Merak edenlerin sayısını artırmak ve buna uygun eğitim sistemi geliştirmeliyiz.
Teknolojinin yenilenmesi doğal olarak eski bilginin eskimesi ve yenileme ihtiyacı doğurmaktadır. Bir zamanlar 3 yıllık ilk okul mezunu olmak yetiyordu, sonra lise mezunu şimdi üniversite mezunu olmak yetmiyor; çünkü teknolojinin yenilenmesi ve bilgi katlanarak gelişmesi üniversite bilgilerinin de kısa sürede eskimesine ve daha fazla eğitim yanında teknoloji okur yazarlığı da önemli olacaktır. Bugün bir çoğumuzun evindeki ekipmanların elektronik ve bilgisayarlı olması nedeniyle çalıştırması veya en küçük bir sorunda teknik personel çağırılmasını gerektirmektedir. Artık her vatandaşın biraz teknoloji okur yazar olması gerekiyor.

Sonuç olarak bilginin hızla yenilendiği ve kümülâtif olarak katlandığı iletişim teknolojileri çağında yaşıyoruz. Çağı yakalamak için insanımızın her yönü ile hazırlıklı olmak gerekir. Toplumun eğitime, bilime ve teknolojiye önem vermesi gerekir. Önemli olan teknoloji satın almak ve bunu bir aksesuar olarak kullanmak değil, amaca uygun olarak kullanmak ve bundan yararlanarak ülkemizin eğitimini ve ekonomimizi geliştirmek ve insanımızın sağlık ve kültürel kalitesini artırmaktır. Yoksa başkasının ürettiği teknolojiyi satın almak için koşturur dururuz.
Ülkemiz üniversitelerinde teknoloji okuryazarlığını programlarına yerleştirmeli. Bu konuda yeni bölümler ve fakülteler açılmalıdır. Üniversiteler ve araştırma kurumaları bilimsel olarak desteklenmelidir. Ancak önce fen bilgisi öğrenimi gelişmiş öğrencilerin üniversiteye hazırlanması gerekir. Her ne kadar son 700 bin kişi fen sorularına dokumamış olsa da yinede gençlerden gelecekten umutluyum.

Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi

İlgili yazılar:

Üniversitelerde Seçim Sistemleri

01 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Üniversitelerimizin en tartışmalı konularından biri olan rektör belirleme ile ilgili olarak Sabancı Üniversitesi yeni bir model uygulamaya başlatmaktadır. Rektörlük görev süresi 1 Ağustos’ta dolan Prof. Tosun Terzioğlu yerini Ocak 2009 tarihinde belirlenen Prof. Dr. Nihat Berker’e bırakıyor. Model biraz da büyük şirket anlayışına benziyor. Prof. Dr. Nihat Berker, 2009′da Koç Üniversitesi’nden, Hürriyet Gazetesinden Vahap MUNYAR’ın ifadesi ile  ”rektör adayı planıyla transfer edilmiş”. Klasik üniversite anlayışında transfer anlayışı kulağa pek hoş gelmiyor. Çünkü bilim kişiliği para ve servet ile ölçülemeyecek kadar ulvi bir payedir.
Sabancı Üniversitesi bir vakıf üniversitesi olarak bir sahiplik konumundadır. Mütevelli heyeti ile yönetiliyor ve heyette belirli kişilerden oluşuyor. Mütevelli heyeti kendi yöneticilerini birinci elden belirliyor. Ancak kamu üniversitelerinden bu modelin uygulanması tartışmalı ve zor görülüyor. Ancak kamu üniversitelerinin başta YÖK ve Cumhurbaşkanlığı makamının üniversite yöneticileri belirlemesi ve atanması konusunda uygulanabilir yöntem ve model geliştirmesi gerekir. Kamu üniversitelerinin mütevelli heyet yerine mutlaka kendi kriterlerini ve ölçütlerini oluşturması ve denetleme mekanizmasını da geliştirmelidir.

Rektör Göreve Başlamadan Belirli Bir Süre Önce Seçilmiş ve Eski Rektör İle Çalışıyor Olması Gerekir
Ülkemizde üniversitelerde yaşananlardan edindiğimiz tecrübe, rektörlük seçimi ve ardından yaşanan halef selef durumu maalesef üniversitelerinin geleneksel kültürlerinin yürütülmesi yerine, kişiselleştirilmiş ve rektörlerin kendi anlayışlarına göre yönetimi öncelik kazanmıştır. Üniversite gibi kurumsal kültürü ve bilimsel erki gerektiren akademik kurumlarda kişisel tercihlerin ön plana çıkması üniversiteleri önemli ölçüde liyakatten uzaklaştırmış, bu durum beraberinde verimsizliği ve iç sürtüşmeleri artırmıştır. Bu bağlamda üniversitelerin kişilerden arındırılarak ve önceden belirlenmiş ölçütler ile üst yöneticilerinin belirlenmesi ve kurumsal düzeyde yönetim modeli geliştirmesi önemli olmaktadır.
Sabancı Üniversitesi’nin geleceğin rektör adayını arama konferansı ile ölçütlere bağlı olarak araması ve görev süresinden önce belirlenen rektörün, mevcut rektörle hazırlık dönemi geçirmesi sürdürülebilir üniversite yönetimi için önemli bir başlangıçtır. Ayrıca üniversite gibi kurumlarda bilimsel yetkinlik daha önemli olması gerektiği için üniversitenin bilim politikasının kesintisiz yürütülmesi için eski ve yeni yöneticilerin birlikte çalışması önemlidir. Bu modelin kamu üniversitelerinde de uygulanması bir çok yönden yararlı olacaktır. Eski yönetici ve yeni yöneticilerin birlikte çalışabilmesi bugünkü rektör belirleme yöntemi ile sağlanamaz. Bunun bir çok temel ve sistemden kaynaklana nedeni bulunmaktadır. Çünkü üniversitede üniversite bileşenleri (öğretim üyesi, öğretim görevlisi, çalışan ve öğrenciler) tam olarak yönetici belirleme ve atama şeklini benimsemiş değildir. Üniversitelerde yapılan eğilim yoklaması sonucuna göre atanan çoğu rektör öğretim üyelerinin %20′sinin desteğine bile sahip değildirler.
Üniversite gibi sürekliliği olan kurumların devir teslim öncesi mutlaka yöneticiler görev süresinden en azından 6 ay-1 yıl kadar önceden seçilmeli ve eski rektör ile çalışarak süreci tanımalı, performansını ortaya koyma becerisini gösterebilmedir. Hatta bir önceki rektörlerin üniversite yönetim kurullarında bulunması bu bağlamda yararlı olacaktır. Yönetim modelinin temelinde eski yöneticilerin de içinde olduğu bağımsız bir kurulun iç denetim yapma hakkı tanınmalıdır. Baştan aşağı bağımsız bilgi sunma özelliğine sahip olacak olan kurullar aracılığı ile ancak üniversite üniversite niteliği kazanır. Bilim kurumlarının yönetiminin seçim, tarafgirlik ve benzeri uygulamalardan uzak, bilimsel yeterlilik ve sürdürülebilirlik ilkesi ile yönetilmeli uygun olacaktır.

Üniversitenin Kendisini Yönetmesi Zorunlu
Platon “kendini yöneten dünyayı yönetir” diyor. Dünyayı yönetmeye talip olan üniversiteler kendilerini yönetemese ne topluma ne de çağa yön verebilir.
Seçim sistemlerinde, birinin tercihi değil; hak-hukuk esasında düşünebilme, üretebilme, eleştirebilme, katılma ve denetleme niteliğini merkeze alan demokrasidir. Yükseköğretim reformu da bu anlamda nitel bir reform olmalıdır.
Sorun üniversite üst yönetimini belirlemek değil, daha temelden üniversiteyi yönetmeye talip olan adayların üniversiteye ilk alınmalarında doğru seçimi yapmaktır. Üniversiteler akademisyenlerini doğru seçer, iyi yetiştirir ve liyakati ön planda tutarsa, eminim ki kendi bölüm başkanını, dekanını ve rektörünü de doğru seçecektir. Maalesef doğru bilim adamı seçemediğimiz için doğru üst yönetim seçiminde de zorlanmaktayız.

Demokrasi Hak Kavramına Dayanır, Seçim Bir Araçtır
Seçim Türkiye’de yalnızca oy vermek olarak algılanmaktadır. Örneğin herkes toplansa ve bir kişinin öldürülmesine karar verse bu, demokratik bir eylem olarak mı görülecektir? Elbette hayır! Çünkü demokrasinin birinci kuralı “hak” ve “eşitlik” kavramıdır; aynı yöntemlerin herkes için geçerli olmasıdır. Bilime, akademisyenliğe, öğrencisine, topluma ve insanlığa katkı sunma amacını taşımayan herhangi bir yönetim veya reform arayışı anti-demokratiktir.
Maalesef günümüzde anti-demokratik bir anlayışla reform tartışması yapılmaktadır. Demokrasinin basit bir seçim (çoğunluk rejimi) değil, azınlıklar da dahil hak edenin yükselebileceği bir rejim olduğunu kabul etmek zorundayız.  Kaldı ki, demokrasilerde katılım sistemin sadece bir kısmıdır. Esas olan diğer kısım ise denetlemedir. Bunun için yurttaşın katılımı, özgürlüğü, kurulların özerkliği şarttır. Özerklik olmadan katılım ve denetleme, yani demokrasi olamaz!
Demokrasi yalnızca çoğunluk tarafından seçilmiş olmak değildir; başta Sayıştay ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu ve sivil toplum örgütlerinin denetimine açık olmayı gerektirir. Bu gereklilik mevcut YÖK sisteminin en büyük zaaflarından birini oluşturmaktadır.

Seçilme ve Atama Kriterleri Yeniden Belirlenmelidir
Üniversitelerin birinci sorunu haline gelen rektör belirleme sisteminin zafiyeti üniversitelerde ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Bugünkü hali ile üniversitelerin yönetim anlayışı ve üst yönetimi belirleme şekli, mahalli idare şekline benzemektedir. Üniversite öğretim üyeleri tarafından belirlenen adayların birinci sırada olan dahi çoğu zaman çoğunluğu temsil etmedikleri de görülmektedir. 6 adayın YÖK’e isim bildirmesi nedeniyle çoğu üniversitede adayların aldığı oy dağılımına göre %20-30 aralığında oy alarak birinci olan adayın üniversitenin tam desteğine sahip olmadığı görülmektedir. Mutlaka çoğunluğun güvenini ve desteğini alan adayların yönetici olması sağlanmalıdır. Bir defalığına iki dereceli seçim yararlı bir yöntem olabilir. Atanacak aday en az üniversitenin %50 sinden fazlasını arkasına almalıdır. Üniversite dışında adaylar gelişmiş üniversitelerde olduğu gibi ilan süreci ile dosyaları ve projeleri ile üniversiteyi ikna ederek seçime katılabilmelidir. Üniversitelerin tek adam hâkimiyet
Asıl olanın bilim adamlığı olduğu ilkesinden hareketle adayların yönetici hastalığına yakalanmaması için bir defalığına seçilmesi üniversite sağlığı için yararlı olmaktadır.
Bazı ülkelerde olduğu gibi rektörlük merkezi rektör ve yardımcı ekibi ile birlikte üniversiteyi paylaşarak yönetilebilir. Bu bağlamda üniversiteler kendi dışındaki kurumlara da model alacağı nitelikte nitel seçimler ve yönetim şekilleri geliştirmelidir.

Aday Belirleme Şekli Önemli
Mevcut hali ile genelde cesaret gösterip aday olan kişiler sürece üniversitede oy kullanma hakkı olan kişileri ziyaret etmesi ile başlar. Belirlenen günde her profesör doğal aday olduğu için kullanılan oyların dağılımında ilk altı sıraya giren adaylar YÖK’e rektör adayı olarak bildirilir.
Aday belirlenmesi sürecine çok adayla katılmak her zaman iyidir. Ancak adayların aday olma biçimi de önemli olmaktadır. Bu bağlamda kişilerin adaylığını açıklaması iyi, ancak esası yeni önerilerin ve üniversite politikalarının geliştirilebilmesi konusunda tabandan gelecek öneriler ile adayların belirlenmesi gerekir.
Bu bağlamda artık adayların tek tek adaylıklarını açıklaması yanında hatta belki de daha da önemlisi üniversite dinamiklerinin kendi içinde geliştirecekleri yöntemler ile ne aradıklarını belirleyebilirler. Asıl olanı üniversite, yönetim anlayışını belirleyerek buna uygun adayların kimler olabileceği konusunu gündeme getirmelidir. Ayrıca belirli ilkeler de netleştirilerek üniversitenin bilgisine sunulmalıdır. Böylece sözde değil de uygulanabilir ilkeler geliştirilmelidir.
Çoğunlukla oy kullananların örgütsüz olması veya yukarıda belirtildiği gibi rektör belirleme sürecindeki belirsizlik nedeniyle pasif kalmakta ve çoğunlukla sürecin dışında kalmayı tercih etmektedirler. Oylamaya katılanların çoğu bu şekildeki seçimde ehveni şer tercih etliklerini belirtmektedirler. Ülkemizde ziyaret ettiğim üniversitelerde ve aldığım yüzlerce e-postadan edindiğim izlenim, üniversite üst yönetimlerine nitelikli adayların sürecin belirsizliklerinden dolayı talip olmaktan kaçındıkları yönündedir.

Üniversite de Seçim Üniversiteyi Ayrıştırmaktadır
Prof. Dr. Osman Demircan, 5 Ekim 2007 tarihli CBT sayı 1072′de “Bir rektörlük seçiminin ardından” adlı yazısında, üniversitelerde rektör belirleme seçimin de yaşananları değerlendirdi. Sonuç olarak üniversite gibi bir entelektüel ortamda dedikodu, karalama, ortalıkta dolaşan isimsiz mailler, harcanan emek ve boşa giden zamanın önemini vurguluyor. Dr. Demircan üniversiteleri bu hengâmeden kurtarmak için bir şeyler yapılması gerektiğini belirtmektedir. Öneri olarak açık ilanla rektör aranmasını ve belirli kriterlerin getirilmesini önermektedir. Gerçekten sayın Demircan hocanın dediklerine katılmamak elde değil. YÖK’ün kuruluşu ve sonrasında yapılan Rektör belirleme ve atama sürecinin akademik dünyanın yapısına uygun olmayan şekli maalesef bugün üniversitelere büyük zarar vermiş, yaratılan ayrışmalarla iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiştir.
Ne yazık ki yaşananlardan, seçim sürecinde adayların ister istemez yandaşlarını seçimi kazanan adayın atanması veya atanmaması durumunda kendisini desteklemeyen veya destekleyen öğretim üyelerine karşı olan muhtemel tutumu öğretim üyelerini kaygılandırmakta, çalışma barışını tehdit edebilecek duruma kadar gelebilmektedir. Üniversitelerde yapılan seçimlerin üniversiteleri kamplaştırdığı, verimini düşürdüğü ve kendi içinde çalışılamaz duruma geldiği açıktır.

Üniversiteler Üst Yönetimlerini Kendileri İç Dinamikleri İle Belirlemeli
Doğal olarak her seçim öncesi herkesin kafasında nasıl bir aday uygun olur sorusu bulunmaktadır. Fakat bunu harekete geçirecek ortak aklı kullanarak, üniversitelerin yönetim anlayışını siyasi partilerin hizmet yarışı anlayışından çıkaracak sürece getirmek gerekir. Üniversitelerin üst yönetimlerinin belirlenmesi süreci bir hizmet yarışı süreci olmakla beraber, tansiyonların yükseldiği ancak tam bir seçim de olmadığı için sonuçta üniversitelerin iç enerjilerinin olumsuz yönde heba olmasına neden olmaktadır. Bugüne kadar yaşananlardan da bazı dersler çıkarılarak geleceğe yönelik bazı mekanizmaların da oluşması gerekir.
Maalesef bugüne kadar çok büyük vaatler ile yönetime gelen yöneticiler, ilk günden gelecek seferin hesabını yapmaya ve ne yazık ki ona göre de ödünler vermeye başladıkları en sık konuşulan konuların başında gelmektedir. Bundan mutlaka kurulmak için herkesin üzerinde anlaşabileceği objektif yöntemlerin bulunması için çalışmalar yapılmalıdır.

Ne Yapılabilir?
Yeni bir özerk yüksek öğretim yasasının çıkarılması ve üniversitenin bilimsel yeterlilik ve nitelik esasına dayalı yöneticilerini belirlemesi gerekiyor. Ancak, kısa sürede böyle bir yasanın gündemde olmamamsı nedeniyle acilen üniversitelerin kendi sistemlerini ortaya koymaları gerekir. Bunun için öncelikli üniversitenin ne istediğini veya yaşananlardan ders çıkararak neyi istemediğini net olarak bilmesi gerekir. Ne yazık ki rektör atanması konusunda net olmayan atama kriterleri ve kamuoyunda oluşan siyasetin müdahale ettiği algısı bir çok insanın, özellikle de beklentisi olanların düşüncelerini açıklamaktan uzak tutuyor. Her şeye rağmen toplumun üniversitelerden beklediği ülkenin sorunları konusunda üniversitelerin sessiz kalmamasıdır. Üniversitelerin küçük çıkarları için değil, ülke yararına kendilerine yüklenen sorumluluk bilinci ile davranarak en azından kendi yönetimlerini kendilerinin belirlemesi konusunda bilimsel yöntem ve model önermeleri beklenilmektedir.
Öncelikle üniversitelerin;
1. Nasıl bir üniversite istiyoruz sorusunu sormamız ve kafamızın berrak olması gerekir. Veya nasıl bir rektör istiyoruz? Tersinden, yaşanan tecrübe ile nasıl bir rektör istemiyoruz sorularının net olarak kendimize sormamız gerekiyor. Bu soruların sürekli sorulduğu ortamlarda sağlıklı adayların çıkacağı beklenilmektedir.
2. Aradığımız üniversiteyi yönetecek rektörde ne tür özellikler olmalı?
3.  Bu niteliklere uygun adaylar nasıl belirlenir?
4.  Üniversite iç enerjisini tüketmeden nasıl seçime hazırlanır? Sorularını sorarak kendi içinde beyin fırtınası yaratabilir. Örneğin özerk üniversitenin birinci koşulu olan ve Afrika ülkelerinde bile uygulanan öğrenci ve diğer çalışanların eğilimi ve ne düşündüğü küçük anket çalışması ile sağlanabilir. Üniversite yasada olmamasına karşın, demokratik davranarak gayrı resmi olarak öğrenci, asistan ve çalışanların nabzı bir şekilde tutulabilir.
5. Üniversiteye yakışır, zekâsı, karakteri, insani nitelikleri, yönetme becerisi, üniversitelilik bilinci, projeleri, niteliği olan adayların kendilerini ve projelerini üniversite kamuoyuna açıklayabilmesi için kendilerine fırsat sağlanabilir.
Üniversite yönetimlerinin süreklilik içinde eski ve yeni yönetimlerinin birlikte çalışarak yönetimi devrettikleri ve kurulların çalıştığını ve tek adam hegomanyasının olmadığını göstererek diğer kurumlar içinde model gösterebilirler.
Üniversitelerin en azından kendi kendilerini yönetme konusunda bilimsel bilgi ve araştırmaya dayalı, liyakate önem vererek ve ön yargılardan arınmış düşünce oluşturarak topluma kendi kendilerini yönettiklerini göstermeleri gerekir.
Gerekirse iki veya daha fazla ön seçimle en azından üniversitenin %50′sinin takdirini alan adayların önceden belirlenmesi sağlanabilir. Böylece üniversitelerin kendi içinde ağırlıklı olarak arkasında durabilecekleri bir adayını YÖK’e bildirebilir. Böyle bir durumda YÖK veya cumhurbaşkanlığının da daha düşük oy alan bir adayın atanması yerine üniversitenin tercihine değer vereceği, hatta YÖK veya cumhurbaşkanlığının da elini güçlendirecektir.
Kamu üniversitelerinin kendi yöneticilerinin çok önceden belirlemesi ve eski yöneticiler ile yeni yöneticilerin birlikte çalışması için üniversitelerin kendi modellerini geliştirmesi gerekir.
Mütevelli heyeti modeli kamu üniversiteleri için bu bağlamda tartışmalı ve çok zor görülüyor. Mutlak Üniversite eğilim yoklaması, YÖK değerlendirmesi ve Cumhurbaşkanı ataması için ölçütler geliştirilmeli ve belirlenen ölçütlerin liyakate ve niteliğe dayalı uygulanması da önerilebilir.

Kamu Üniversitelerinin En Ciddi Sorunu İç Denetimin Mekanizmalarının Olmamasıdır
Üniversite yöneticilerinin seçimi ve atanması kadar denetlenmesi de önemlidir. Yöneticilerin seçilmesi kadar nasıl denetlendiği ve görevini yerine getiremeyen yöneticilerin gerektiğinde yine ölçütlere göre görevden el çektirilmesi de gelecek açısından şimdiden düşünülmesi gerekir. Sanırım şu anda kamu üniversitelerinin bir diğer sorunu da rektörlerin tek başına yönetimi ve buna karşı üniversite bileşenlerinin yönetimlere etki edecek denetim mekanizmalarının olmamasıdır. Üniversitelerin sağlıklı yönetimi için iç denetim mekanizması şart.

Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi

İlgili yazılar: