Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi
30 Eylül 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi
İlköğretim ve ortaöğretim okulları yine açıldı. 15 milyon öğrenci yaklaşık 600 bin öğretmenle öğretim yılına başladı. Nüfusumuz yaklaşık 72 milyon ve öğrenci sayımız 18 Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazla.
Nüfus oranıyla olanaklarımız ise biraz ters orantılı. Tek başına ikili öğretim bile fiziki altyapının yetersiz olduğunu gösteriyor. Donanımlar bazen eksik, bazen atıl. En ücra köşede bile göstermelik bir bilgisayar olmasına rağmen öğrencilerin yarısından fazlası bilgisayarı görmeden dersini aldığını belirtiyor.
Türkiye gibi nüfusunun önemli bir kısmı genç olan bir toplumun geleceği yakalaması için nitelikli eğitim çok önemli bulunuyor. İlköğretim içler açısı. Eğitim 8 yıla çıkarılmış olmasına rağmen halen istenilen düzeyde nitelik kazandırılamamıştır. SBS sınavı ve yaşananlar tam bir tradeji, her yıl 30-40 bin öğrenci sıfır alıyor.
Dünyada sayısı bilinmeyen türde bizde lise türü var. Ne işe yaradıkları ise meçhul. Meslek okulları hayata pratik iş yapacak ara eleman yetiştirmesi gerekirken tamamen üniversite sınavına girmeye yönelmiştir. Eğitimin amacı olan yaşama sevinci kazandırmak, düşünme yöntemi ve etrafta olup biteni analiz etme yeteneğinin kazandırılması için ders çeşitliliği yerine varsa yoksa üniversiteye hazırlanmak her şey olmuştur. Resim, müzik, el işi, beden eğitimi dersleri kâğıt üstünde ders, ancak sınavda soru gelmediği için öğrenci için angarya olarak kabul edilmektedir.
Eğitim sistemimizde öğretmen yetersizliğin oranla geçici öğretmenlik gibi artık hiçbir ülkede olmayan bir yapı ile eğitimin gerçekleştiği belki de tek ülke Türkiye. Bir tarafta on binlerce öğretmen adayı üniversiteli işsiz gezerken, yalnızca İstanbul’un öğretmen ihtiyacının 30 bin kişi olduğu, 100 bin ana okulu öğretmenine ihtiyaç duyulduğu bir tezat yaşanmaktadır.
Genel eğitim durumumuza baktığımızda, neden üniversiteye istenilen nitelikte öğrenci gelmiyor sorusunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Üniversite öğretim üyeleri olarak ilk ve ortaöğretim bizi çok ilgilendiriyor, çünkü lise eğitimini iyi bir şekilde tamamlamadan üniversiteye gelen öğrenciler gerçekten ciddi bir sorun haline geldi. Yıldan yıla daha zayıf öğrencilerin üniversiteye gelmesi ile derslerin işleyişi ve kalitesinin de düştüğünü söylemek zorundayız.
Diğer yandan üniversitelerin de çözüm olmadığını anlayan on binlerde öğrenci bu yıl bazı lisans programlarını tercih etmedi.
Eğitim Kalitesi Yetersiz
Eğitim kalitesinin yetersizliği artık en yetkili ağızlar tarafından konuşuluyor. Milyonlarca okuduğunu anlamayan, yabancı dil becerisi kazanmamış, kültürel yapısı zenginleşemeyen, matematik bilmediği için soyut düşüncenin gelişmediği, analiz sentez yapma düzeyi düşük olan, bütünsel düşünme yeteneği gelişmeyen öğrenci kitlesi ile karşı karşıyayız. Cumhuriyetin ilk yılarında çizilen eğitim hedefi maalesef son yıllarda sulandırılmış, eğitim birliği yerine sayısı belirsiz ihtiyaç dışı öğrenci alan lise türleri oluşmuştur. Bölgelerarası dengesiz altyapı ve nitelikli öğretmen dengesizliği eğitimi içinden çıkılamaz duruma getirmiştir. İlk ve ortaöğretim okullarında eğitim parası olanın iyi imkân bulduğu konumlar haline gelmiştir. Ailelerin gelir durumlarına göre özel ilk ve ortaöğretim kurumlarına yöneldikleri görülmüştür. Fen ve Anadolu Liseleri dışındaki devlet okulları ve liseleri artık neredeyse üniversiteye çok sınırlı sayıda öğrenci kazandırabilmektedirler.
Başarı Düzeyimiz Çok Düşük
Bilimcimin yetiği son 30 yıldır sürekli her yetkili eğitimin arzulanan yerde olmadığını ve önemini vurgular. Ancak her yıl yaşanan OKS, SBS ve ÖSS sınav sonuçları her yıl rakamları itibarı ile bir önceki yılı aratmaktadır. 2009 yılı ÖSS sınav sonuçları 30 bin kişinin puanı hesaplanmayacak kadar düşük olduğu ve 700 bin kişinin hiç bir fen sorusuna cevap vermediği açıklandı. ÖSS sınav sonuçları küçük bir grubun çok iyi puan alırken geniş bir yığının (yüz binlerce) üniversiteyi okuyamayacak düzeyde olduğunu gösteriyor.
SBS sınav sonuçları da ülkemizin bölgeler arası gelir dağılımı ve eğitim farklılığını ortaya koymaktadır. PISA 2003 ve 2006 yılı sonuçlarına göre Türkiye matematik, fen ve okuma becerileri yönünden OECD ülkeleri arasında en son sırada 57 ülke içinde sırasıyla 45, 47 ve 39 sıralarda bulunuyor. PISA sonuçları ile ÖSS sınav sonuçları arasındaki ilişkinin gerçek eğitim düzeyimizi ortaya koyması bakımından çok dikkat çekici. Ayrıca diğer uluslararası değerlendirme testlerinde ülkemizden katılan öğrencilerin okuma becerilerini başaramadığı ve fen ve matematikte döküldüğünü gösteriyor. Uluslararası DÜZEYDE “ÖRGÜN EĞİTİMDE ÖLÇME VE DEĞERLENDRİME” çalışmaları yürüten CITO şirketinin yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de ilkokul birinci sınıfta okuyan öğrencilerine %59′u dinlediğini anlamıyor, İkinci sınıf öğrencilerinin ise halen %24′ü dinlediğini anlamıyor, %31′ ise okuduğunu anlamıyor. Ayrıca öğrencilerin % 46’sı matematikten başarısız. Aynı kuruluşun araştırmasına göre devlet okulları ile özel okullar arasında da
Eğitim Sitemimiz Ezberci
Ne yazık ki gerekli önlemler de alınmıyor. Yapılan kamuoyu yoklamaları toplumun eğitim sistemini ezberci gördüğü, Milli Eğitim okullarının istenilen ölçüde eğitim vermediği, bunun yerine özel okullara imkânlar ölçüsünde öğrencilerini kaydettirmek istedikleri görülmektedir. Özel okullar da, sınav başarısına odaklanmış bulunmakta, öğrenciyi yeterince geliştirememektedir. Öğrencilerinde büyük çoğunluğu da zaten eğitimi ezberci buluyor. Bunun sonucu doğal olarak ulusal ve uluslararası sınav sonuçlarına yansımaktadır.
Öğretmenlerin Eğitimi ve Motivasyonu Çok Düşük.
Maaşların düşüklüğü ve yaşam koşullarının olumsuzlukları öğretmenin isteklerini düşürmüştür. Öğretmen niteliği ve özlük hakları yönünden sorunlu ve eğitmenlerimizin başta geçim sıkıntısı ile başlayan kitap ve gazete okuma sorunu ciddi bir sorun. Öğretmenlerin %30′a varan oranda ek veya ikinci iş yapması nedeniyle öğretmenin kendisini geliştirmesini olanak vermemektedir.
Son yıllarda öğretmenlerin maaşlarının iyileştirilmesi ve daha çok iş bulması nedeniyle dört yıllık eğitim fakültelerine olan ilgi artmış ve ÖSS sınav sonuçlarına göre daha başarılı öğrenciler öğretmen olmayı tercih etmiştir. Mezun olan öğretmen adaylarının yeniden KPSS değerlendirmesinden geçmesinden dolayı son yıllarda göreve atanan öğretmenlerin altyapısı iyi ancak Milli Eğitimdeki yöneticilerin ne yazık ki pedagojik bilgisi öğretmenlerden daha iyi olmadığı eleştirisi yapılmaktadır. Bu durumun göz ardı edilememesi gerekir. Gerçi alt üst, liyakat sorunu Türkiye’nin genel sorunu durumunda. Öğretmen eğitiminin yeniden ele alınması ve gerekirse geçmişte olduğu gibi bağımsız kurumlar olarak bir meslek okulu olarak öğretmen okullarının yeniden açılması sağlanmalıdır.
Öğrencilerin Genel Kültür Düzeyi Çok Düşük
Çocukların hiçbir alanda dünya görüşü gelişmiyor eleştirisi sık sık yapılmaktadır. Çok haklı olarak sınav sonuçlarının ötesinde üniversiteye gelen öğrencilerin genel kültür düzeyinin düşüklüğü sıkça hocalar tarafından eleştiri konusu edilmektedir. Yabancı dil bilgisi eksikliği yanında yazı ve anlatım bozukluğu sık yaşanmaktadır. Yoğun ders yükü, sınav kaygısı ve dershanecilik öğrencilerin tüm zamanını aldığı için öğrencinin sanat, estetik ve kendini geliştirecek zamanının olmadığı biliniyor. Lise mezunu en az 18 yaşındaki bir öğrencinin en azında ülkesinin tarihi geçmişini ve coğrafyasını bilebilmeli. Bir yabancı dil kavramış olmalı. En azından kendinsin geleceği ile ilgili yol haritasını çizebilecek düzeyde olmalı. Her hangi bir konuyu medeni ölçüler içinde tartışabilir düzeyde bilgi sahibi olarak yaşam yolculuğuna yön verebilmelidir.
Finlandiya Neden Başarılı
Temmuz 2009 tarihinde bilimsel bir kongre için ziyaret ettiğim Finlandiya’da eğitim öğretim ve üniversite sistemi ile ülkemizin eğitim sistemini karşılaştırınca, aradaki farkın derinliği konusundaki duygularımı paylaşmayı gerekli gördüm.
Bilindiği gibi Finlandiya ilk ve ortaöğretimde halen dünyada en iyi eğitimi veren ülke olarak bütün değerlendirmelerde ilk sırada görülüyor. PISA ve diğer uluslararası değerlendirme sınavlarında ilk sırada yer alıyor.
Ülkemizde halen dersliklerin bile yetersiz olduğu, çoğunlukla ikili öğretimin yapıldığı sınıfların kalabalık olduğu ilköğretimde ortalama olarak kentlerde bir sınıfta 40 öğrenci, kırsalda 25 öğrenci ders görüyor. Öğretmen başına 27-30 öğrencinin (bazı yerlerde 50′ye kadar çıkabilmektedir) eğitim gördüğü Türkiye’ye karşın Finlandiya’da 15-20 öğrencili sınıflarda eğitim görmektedir. Ülkemizde kırsal kesimde halen ilkel düzeyde kalma birleştirilmiş sınıfların (%5-6) var olduğu, şehirlerde ise ikili öğretimin yüzde 50-55 düzeyinde olduğu belirtiliyor.
Öğrencilerin beslenmesi için yemekler okul tarafından sağlanmaktadır. Finlandiya’da özel okul neredeyse yok denecek derecede azdır. Dershane yok. Ders derste öğreniliyor. Çocukların el ve zihin becerilerinin geliştirilmesine büyük önem veriliyor.
Finlandiya’nın eğitime ayırdığı kaynak bütçenin en büyük kaynağını oluşturuyor. Ülkemizin GSYİH dan eğitime ayrılan pay ile 25 Avrupa ülkesinin ayırdığı pay arasında önemli farklılıklar bulunuyor.
Türkiye’nin sorunları ve olanakları ile Finlandiya’nınki aynı değil. Ancak Finlandiya’nın insana yatırım yapan sisteminin yakından incelenmesinde yarar vardır.
Eğitimde Nitelik ve Eşit Fırsat Sağlanmalı
Ülkemiz artık bugünkü Milli Eğitim politikası ile gençliğini hayata hazırlama ve üniversiteye nitelikli öğrenci ve insan yetiştirmekten yetersiz kaldığı her yıl yapılan sınavlar ile sabittir. Bu sorun, bir günlük bir tek iktidarın sorunundan çok uzun süredir uygulanan ve bir türlü anlaşılamayan yapının sonucudur. Bunu da iyi sorgulamak zorundayız.
-Eğitim ülkenin birinci gündemi olmalı ve GSYİM dan ayrılan pay AB standartlarına getirilmeli.
-Milli Eğitim ve Bilim Şurası toplanmalı ve eğitim ve bilim politikası önyargı ve ideolojik etkilerden arî olarak yeniden hazırlanmalı. Her şeyden önce eğitimin kamu eli ile yönetilmesine özen gösterilmeli.
-Özel ilk ve ortaöğretim okulları çık sınırlı düzeyde özel eğitim gerektiren birkaç okul dışında kamu okulları olarak işlev görmelidir.
-Dershaneler kapatılmalı, Öğretmenler kamu okullarına yeniden geçişi sağlamalı. Öğretmenlerin dershanelerde aldığı para kadarını hatta daha fazlasını kamu okullarında alabilmeli.
-Öğretmenlerin özlük hakları yeniden düzenlenerek insanca yaşam düzeyine getirilmelidir.
-Bölgeler arası eğitim farklılığı eğitim alt yapısı ve öğretmen yönünden dengelenmeli. Herkese eşit eğitim fırsatı yaratılacak ortam sağlanmalıdır.
-İdareciler liyakate dayalı olarak belirlenmeli, tarafgirlikten çok bilgi, deneyim ve girişimcilik önceliği dikkate alınarak yöneticiler belirlenmelidir.
-Öğretmene okulları yeniden açılmalıdır.
-SBS sınavı her yıl değil son sınıfta yapılmalı. Ortaöğretim başarı durumu öğrencinin yetenek ve becerilerine göre belirlenmeli ve öğrencinin yönlendirilmesi zaman içinde tedricen yapılmalıdır.
-Lise eğitimi yeniden düzenlenmeli ve üniversiteye öğrenci yetiştirecek şekilde formatlanmalıdır. Lise bitirme ve olgunluk sınavları yapılarak kişilerin hayata hazırlığı da dikkate alınmalıdır.
-Felsefe, mantık, sosyoloji ve kompozisyon dersleri yeniden müfredata alınmalı ve üniversiteye öğrenci hazırlamak yerine hayata hazırlanma ve iyi bilgi sahibi, estetik değerleri olan, hayattan zevk alan ve hayata anlam katacak aydın nitelikli insan yetiştirilmelidir.
-Meslek liseleri ve çıraklık okulları öncelikli konuma getirilmeli ve ülkenin ihtiyacı olan ara eleman ihtiyacı lise düzeyinde sağlanmalıdır.
Türkiye’nin bu eğitim yapısı ile arzuladığı gelişmişliği yakalayamayacağı aşikârdır. Kafa ve paradigma değişimine ihtiyaç aciliyet arz etmektedir. Herkese nitelikli eğitim konusu, ülkenin geleceği konusudur.
İlgili yazılar:
Davis Üniversitesi Neden Bir Numara
10 Eylül 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Prof. Dr. Ibrahim ORTAS,
UC Davis olarak bilinen üniversite çalıştığım tarım bilimlerinde dünyanın bir numarası olarak biliniyor. Geçmişten beri duymuşumdur namını. Doktora yapacağım zaman başvurmak istedim ancak İngiltere’den daha önce kabul belgesi aldığım için gidememiştim. Ancak içimde hep bir boşluk kalmıştı. Sonradan keşke bir post-doc yapsaymışım diyorum. Son Bitki Besleme Kongresine katılan çoğu seçkin kişinin özgeçmişinde uzun bir post-doc geçmişi olduğunu ve çoğunun da Davis ve benzeri üniversitelerde doktora sonrası araştırma yaptıklarını görünce Davis’i üniversitelilik gözü ile incelemek istedim. Kısa süreliğine 2009 Ağustos 24-31 tarihleri arasında katıldığım 16 Bitki Besleme Konferansı sırasında bir kaç kez ziyaret etiğim California Davis üniversitesini tanımak için üniversitedeki birçok insana sorduğum sorulara aldığım cevaplar ve kendi gözlemlerimi sizler ile paylaşmak istedim. Umarım ülkemiz üniversiteleri için yararlı bir gözlem olmuştur.
Üniversite ve Davis Kasabası
Bilinçli Olarak Büyütülmüyor
Davis küçük bir üniversite kasabası. Kasabanın nüfusu 34 bin, 20 bini öğrenci diğerleri üniversite hizmetinde çalışan hoca ve diğer ilgililer. Pahalı olduğu için de fakir fukara bu bölgede yaşamıyor. Genelde gördüğüm dünyadaki gelişmiş üniversiteler büyük kentlerin esi olmadan kendi küçük kasaba alanında derin araştırma yapmaktadır. Davis kasabası çok büyütülmüyor. Yeni tek binaya izin verilmiyor, yeni bir şey yapılacaksa da eskisi yıkılır yerine yapılıyormuş.
Üniversitede Ulaşım Bisiklet ile Yapılıyor
Üniversite de bu bağlamda korumaya alınmış, yapınsın bozulmasına izin verilmiyor. Kampus temiz içeride gürültü yok. Öğrencilerin araba yarışı ve motosiklet yarışı hiç yok. Üniversite kampusuna araba ile girmek yasak. Hocaların dahi arabası ile üniversiteye girmesi yasak. Ancak resmi işler ve bir şeyin taşınması için kapı açılıyor. Üniversitenin içinde çok sayıda üniversitenin otobüsü var. Öğrenciler kullanıyor. Parasız olarak öğrenciler taşınıyor. Hocalar da bedava servisten yararlanabiliyor. Mütevazı bisiklet aracı öğrenci ve öğretim üyesinin hizmetinde her yerde en çok bulunan atmosferi ve çevreyi kirletmeyen ulaşım aracı. Üniversitenin rektörü dahi bisikleti ile geliyor. Arabası bile varsa dışarıda park parasını ödediği yere park edip işine gidiyormuş. Bizdeki gibi Mercedes veya benzeri sınıfta lük makam arabaları yoktur. Hocaların lojmanı yok. Rektörün lojmanı yok. Herkes gibi rektör de sıradan bir bilim insanı olarak işine bisikleti ile geliyor, dersi olduğunda dersine gidiyor. Korumasız ve korkusuz üniversitede tek başına gezebiliyormuş. Üniversitenin etrafındaki park alanlarında park parasının önceden ödediyseniz yeriniz var.
Üniversite kampusu ihtiyaca uygun olarak inşa edilmiş yer yer yeni birimler ekleniyor ancak belili bir mastır planına göre yapılıyormuş.
Üniversitenin İki İlgi Çeken Merkezi Kütüphane ve Kitap Satış Merkezi
Üniversitenin kitap satış yeri öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Ders notları, birinci, ikinci el kitaplar, diğer zorunlu giderler yanında üniversitenin marka ürünleri satılıyor. Üniversite kitap satış yerinin yakınında birkaç dükkân hariç bizdekine benzer her bölümün altında bir kantin, üniversitenin her köşesinde derme çatma kafe benzeri yiyecek içecek satan bir yer görmedim. Üniversitenin en büyük özelliği kütüphanesidir. İçeriye giren çıkan koltuklarının altında kitap olan öğrenciler. Kütüphanede ne kadar kitap olduğunu soramadım. Ancak kısa sürede gördüğüm hatırı sayılır sayıda ülkemizde hiçbir kütüphanede görmediğim kadar kitap vardı. Doğaldır ki başarılı bir üniversite ancak yayın ile ayakta durabilir. Yoksa okumadan, çalışmadan her halde bu düzeyde saygınlık göremezdi.
Yaz Okuluna Sınıfta Kalanlar Değil, Üniversiteyi Erken Bitirmek İsteyen Çalışkan Öğrenciler Başvuruyor
Davis’i gezerken kısa süre içinde üniversiteyi tanımaya ve çalışma sitemini öğrenmeye çalıştım. Yolda karşılaştığım bazı öğrencilere hem bir adres sormak hem de yazın ne yaptıklarını sordum. Yaz okuluna gidiyorlar. Şaka yollu sizde mi tembellerdensiniz dedim. Yok, biz bir an önce bitirmek istiyoruz. Bizdeki gibi dersi veremeyen veya başarısız olup yeniden dersi alarak geçen değil tam tersine çalışkan ve bir an önce mezun olmak isteyen öğrenciler derse geliyor. Öğrenciler genel lise başarısı ve diğer sınav sonuçlarına göre üniversiteye alınıyor. Son derece zor bir okul. Her gelenin mezun olduğu, kalanların devreye yakınlarını ve yetkilileri soktukları bir durum hiç değil. Öğrenciler lisansta iyi yetiştikleri gibi sosyal olarak da öğrenciler sosyal projelerde yer alalara sosyalleşiyorlar. Lisansüstü ve doktora eğitimi daha seçici. Dünyanın her tarafından öğrenciler başvuruyor, Referans ve mezuniyet notu, bizdeki ALES benzeri sınavdan aldıkları not önemseniyor. Ancak herkesi de almıyorlar. Alınacak öğrenciler profesörler kurulunda tek tek değerlendiriliyor. Öz geçmişleri, aldıkları dersler, mezun oldukları üniversite ve fakülte uzun uzun araştırılıyor. Kongre başkanı tarafından görevlendirilen ve bize kampusu gezdiren Meksikalı öğrenci doktoraya kabul edilirken ayrıca hocası tarafından önerilen koşul üç adet birinci sınıf dergide yayın yapmakmış. Onun için de geceli gündüzlü çalışmak zorundayım diyor. Gerçekten öğrenciler ders çalışmaktan başını kaldırmıyorlar. Bizde öğrenci olmak ile karşılaştırdığımda arada dağlar kadar fark var.
Öğretim Üyesi Üniversiteye Nasıl Alınıyor?
Üniversitenin yaklaşık 3000 öğretim üyesi varmış: tabii post-doc ve diğer yüksek lisanslı araştırıcılar harç. Davis üniversitesi bilimsel olarak çok güçlü bir kadroya sahip. Davis öğrenci alımından tutun da akademisyen alımına kadar çok seçicidirler. Öğrenci de öğretim üyesi de inanılmaz ölçüde çalışıyorlar. Zamanında Davis’te bulunan ve çalışkan bir Profesör hocam oradan bana yazdığı bir mektupta “burada profesörler bizden kat ve kat daha fazla çalışıyorlar” dediğini hatırlıyorum.
Akademik aşma tamamen rekabete dayalı. Birinci koşul kendi üniversitesinde Doktorasını almış kişiyi almıyor. Kendi eşdeğerindeki bir üniversitede doktora yapmış, birkaç post-dok deneyimi olmuş ve hatırı sayılır sayıda makalesi olan, proje üretmiş kişi üniversiteye yine dosya üzerinden rekabet ile alınmaktadır. Kelimenin tam anlamı ile en iyiyi almaya çalışıyorlar. Mutlaka akademisyen olarak alınacak kişi bölüme ve ilgili fakülteye bir seminer ile o güne kadar yaptığı bilimsel çalışmalarını ve geleceğe ilişkin ön görülerini uzun uzun anlatır. Seminere katılan profesörler kurulu ve diğer ilgililerin görüşü ile kişinin üniversiteye bizdeki Yar. Doç kadrosuna alınması sağlanıyor. Yakın geçmişe kadar Davis’te post-dok yapmış bir arkadaşım çok başarılı olmasına rağmen ve de çok sayıda birinci sınıf yayını ve patenti olmasına rağmen üniversitede kadro bulamadığı için devlet kurumlarında çalışmaya geçmiş.
Profesörler Çok Ayrıcalıklı
Profesör olmak gerçekten çok zormuş. Çünkü maaşı önemli ölçüde artıyor. Adayın hazırladığı dosya ülke içinde ve dışında o konuda en iyi 10 bağımsız kişiye gönderilmektedir. Bizdeki gibi hemen arkasında telefonlar veya iyi çocuktur sözlerinin burada bilinmediği belirtiliyor.
Profesör Amerika’da ayrı bir kategoride kabul ediliyor. Üniversite senatosu ağırlıklı olarak seçilmiş profesörler kurulundan oluşuyor. Profesörlerin çok güçlü oldukları ve yayın sayısı yönünden çok çok ileride oldukları biliniyor. Gerçekten her biri kendi çapında yetenek ve bilgileri ile gerek yayınları ve gerekse verdikleri konferanslardan anlaşılıyor. Birinci sınıf dergilerdeki yayın sayısı, atıf alma durumu, üniversiteye kazandırdığı proje, getirdiği para, yetiştirdiği öğrenci, kitap ve veya kitap bölümü önemsenen ölçütlerdir. Uluslararası konferanslarda CU Davis üniversitesinden gelen konuşmacıların hep ilgi ile dinlendiklerini biliyorum. Davis’teki profesörler ile kendi durumumu karşılaştırdığımda yardımcı doçent bile olamayacağım görülüyor. Emekli hocaları o kadar kendilerini bilime vermişler halen normal birer araştırmacı gibi düzenli çalışıyorlar. Bizim alanda çalışan dünyaca ünü ve makalelerinin impact faktörü 83 olan Emanuel Epstein yaşı 90’nın üzerinde olmasına rağmen halen her gün bisiklet ile üniversiteye geldiği ve araştırma yaptığını belirtiler. Kendisi ile Bitki besleme kongresi nedeniyle tanışma ve konuşma fırsatı buldum.
Öğretim Üyeleri Denetleniyor
Her yıl öğretim üyeleri bağımız bir komisyon tarafından iç akreditasyon niteliğinde dersleri dinlenerek not alıyorlar. Öğrenci değerlendirmesi kadar üniversite içinden ve üniversite dışından gelen denetçiler hocanın ders anlatma şekli, kullandığı teknikler ve öğrenci merkezli olup olmadığını denetliyor. Hangi hocanın ne zaman denetleneceği de bilinmiyormuş. Her öğretim üyesi her yıl çalışmalarını raporla bölüm başkanına iletiyor. Bölüm başkanı hocayı odasına çağırmıyor. Kendisi veya seçtiği bir heyet hoca ile 2 saat görüşerek hoca hakkında kendi raporunu belirtiyor.
Öğretim Üyesi Maaşları Kişisel Başarıya Bağlı Olarak Değişiyor
Üniversitede herkesin bizde ki gibi bir sabit maaşı var. Üzerine kişinin üniversite ile yaptığı anlaşma ve her yılkı başarı durumuna göre kimsenin çok telaffuz etmediği farklı maaşı bulunmaktadır. Ayrıca kişinin başarısı maaşın farklılaşmasında da etkin rol oynuyor. Profesör olarak bölüme geldiyseniz mutlaka geldiğiniz yerden daha yüksek bir ücret talep teklifi ile gelmişsinizdir. Gerisi sizin ile üniversite yöneticileri arasındaki pazarlığa bağlıdır.
İkinci Öğretim Ek Ders Ücreti Yok, Ancak Herkesin Üniversite İle Anlaşması Gereği Araştırma ve Ders Verme Durumu Tespitli
Bizdeki gibi yayın başına ikramiye veya ek ders ikinci öğretim yerine kişinin dosyası üzerinden bu durumlar telafi edilmektedir. Bunun için üniversitede ikinci öğretim ve ek ders yok. İkinci öğretim bazı büyük kentlerde varmış. Kalitesi yüksek üniversitelerde genelde ikinci öğretim yok muş. O da üniversiteye giremeyenler için değil, çalışıp da okumak isteyenler içinmiş.
Öğrenciler hem seçilerek alınıyor hem de belirli bir ücret ödüyorlarmış. California eyaleti dışında gelen ve yabancı öğrenciden daha yüksek bir ücret alınıyormuş.
Öğretim üyesinin üniversite ile ne oranda ders vereceği belli olduğu için anlaşması kadar derse giriyor. Bunun için ek ders ücreti almıyor. Ancak araştırma yapan öğretim üyelerinin maaşı ders verelerinkinden çok fazla oluğu belirtildi. Genelde öğretim üyeleri, % 60 araştırma % 40 öğretme veya %80 araştırma % 20 öğretmeyi tercih etikleri belirtiliyor.
Her Öğretim Üyesinin Belirli Bir Bütçesi Var
Amerika genelinde olduğu gibi bölüm bütçesi öğretim üyelerinin işlevlerine göre ayrılıyor. Her öğretim üyesinin dosya üzerinden başarısına göre 10-100 bin dolara kadar fatura esasına göre serbest harcama parası bulunuyor. Çok proje üreten, çok yayın çıkaran doğal olarak üniversite bütçesinden daha çok pay alıyormuş. Her araştırıcının resmi harcama kartında harcamalarını amaca uygun harcadığını göstermesi gerekiyor.
Dersler Nasıl İşleniyor
Her dönem dersler yeni baştan inceleniyor. Öğretim üyeleri ve yöneticiler her dersin işleyiş mekanizması, yöntem ve değerlendirme şeklini tartışarak karar veriyorlar. Her öğrenci her derste mutlaka kütüphaneyi kullanarak yoğun ödev hazırlığı yapmaktadır. Ödev öğrencilerin en ciddi ve zaman alan işlevi olarak görülüyor. Her ödev mutlaka inceleniyor ve ödev notu önemsenmektedir.
Seminerler çok ciddi yapılıyor.
Başta öğretim üyeleri olmak üzere araştırma öğrencileri ve davetlilerin seminerleri önemle izlenmektedir. Araştırma öğrencilerinin seminerleri kredili olduğu için her öğretim üyesinin kanaati önemsenmektedir.
Yönetici Belirleme Şekli
Bölüm Başkanı açık ilanla dosya üzerinden rekabete dayalı olarak belirleniyor. Bir yere bir bölüm başkanı alınacaksa gazete-dergi ve uluslararası dergilerde koşulları belirlenmiş uygun aday aranır. Davis’te bölüm başkanı olmak gerçekten çok zor. Ciddi bir hamallık olarak değerlendiriliyor. Bölümü yönetecek, para bulacak, araştırmaları koordine edecek.
Bölüm başkanı bir şekilde bölümün bilimsel olarak en yetkin kişisi. Çünkü başkası hakkında karar veren kişi olduğu için bilimsel olarak en yetkin kişidir. Bölüm başkanı her yıl bölümün stratejisini ve geleceğe ilişkin stratejisini açıklar. Araştırmaları koordine eder. Bölümün bilimsel işleyişi ve eğitim öğretimin sağlıklı işlemesi için çalışır. Aynı zamanda bölümün bütçesini hazırlamaktan sorumludur. Bölüm başkanlığı gerçekten çok zor bir iş olarak anılıyor ve çoğu bilim adamı bu anlamda yönetici olmak istemiyor. Çünkü bilim ve araştırma yapmak daha çok getirisi olan bir işlev olarak benimsenmiş. Bizdeki gibi makam mevki sahibi olmak veya lojmana girmek için bölüm başkanlığı yapılmıyor.
Davis’te Rektör seçimi yakında tamamlanmış. Bir bayan profesör seçilmiş. Amerika üniversiteler bağımsız. Hükümet ile ilişkileri yalnızca ölçütler üzerinden bütçe için görüşüyorlar. Atama formaliteden ibaret. Davis’e seçilen rektörün yalnızca 16 patenti var 100’e yakın hakemli uluslararası dergilerde makalesi var. Yayınları da para ile yayınlanmış üçüncü sınıf ülke dergilerinde değil. Ayrıca iyi bir yönetici olduğunu ispatlamış.
Rektör yetki olarak bilmiyorum ancak bilimsel olarak gerçekten çok güçlü kişidir. Üniversitenin bilimsel işleyişinden sorumludur. Aynı derecede üniversite sekreteri anlamındaki yöneticide üniversitenin diğer idari işlerinin yürütülmesinde sorumlu yeteneğini ve yöneticiliğini ispatlamış diğer güçlü bir erktir.
Yeni Rektörün hedefi üniversiteyi ileriye atılım yapmak üzere yeniden harekete geçirmekmiş. Darısı ülkemizdeki üniversitelere diyelim.
Üniversite Kendi Kendisini Yönetiyor
Üniversite öğrenci alamda, kaynak yaratmada, akademik kadro oluşturmada, kendi eğitim programlarını kendisi yapabilmekte ve kendi üstünde bir otoritenin onayına başvurmadığı için daha özerk yapıdadırlar. Üniversite devlet ilişkisi tamamen mali yılda bütçe ile ilgilidir. Devletin bütçe prensibi başarı eksenine göre olduğu için pek sorun yaşamıyorlarmış. Kendi üniversite sistemimiz ile karşılaştırıldığında bizden çok çok daha özerk bir yapıya sahiptirler.
Özet olarak; her ülkenin koşulları farklı. Davis’te ciddi ve acımasız bir rekabet var, insanlar birbirlerini eziyorlar. Sistem geride kalana şans tanımıyor. Öğrenciler hem başarılı hem de ciddi bir para ödüyorlar ve de gerçekten sömürülüyor. Hocalar daha fazla yayın yapmış olmak için daha çok araştırma öğrencilerine yükleniyorlar. Sonuçta Dünya bilimine katkılarını Bitki Besleme Kongresinde Afrika ve Asya’daki bitkisel üretim ile Amerika ve Avrupa’daki üretim ile karşılaştırıldığında bilimin önemini bir kez daha görmüş oldum. CU Davis Amerika’da bir marka. Denem yanılma ile de olsa üniversiteyi yönetmek için kişisel tercihten çok sistem geliştirmişler. Üniversiteler kendi kendilerini yönettikleri için bizden daha özerktirler. En iyi doktora öğrencisini yetiştiriyor ancak kendi üniversitesinde akademik kadroya almıyorlar. Belli ki bir bildikleri var. Kendi kendilerini iyi disipline etmişler. Üretme ekseni üzerine bir yapı kurmuşlardır. Davis’i Davis yapan nedir dediğimde ilkeleri dediler. Kendi kurallarını koymuşlar. Ve de kaliteden taviz vermemek için kurallarını bozmuyor ve bozdurtmuyor. Kişiye göre işlem yapılmıyor. Umarım bir gün Davis düzeyinde olmasa bile ülkemizde de kendi değerleri olan dünyada belirli bir yeri olan üretken insanlardan oluşan bir üniversitede insanlığa katkı yapacak bilimsel araştırma yapılır. Benim anladığım kadarı ile bunu yaratmak hiç de zor değil. Türkiye’de bunu başaracak sınırlı da olsa bilim insanı potansiyeli bulunmaktadır. Ancak bu günkü koşularda oy alma kaygısının bulunduğu seçim sistemi ile böyle kuralların üniversitelere kazandırılması mümkün görülmüyor. Oy eksenine dayalı üniversite yönetimi anlayışı ana bilim dalından rektörlük seçimine kadar üniversitelerimizin kalitesini düşürmüştür. Bütün arzum ülkemiz üniversitelerinin en kısa sürede bu yerel yönetici belirleme sistemini andıran bu anlaşılmaz seçim-atama yapısından kurtulur ve gerçek üniversite ve bilim ekseninde yönetilecek sistemler geliştirerek, dünyada hak ettiği düzeye gelir.
İlgili yazılar:
Küresel Isınma Kaderimiz Değil
9 Eylül 2009 günü tüm gazeteler, tüm yurdu etkisi altına alan yağışların tufana dönüştüğü haberlerini baş manşetlere taşımışlardı. Yurdun birçok bölgesinde su baskınlarına neden olan seller, Marmara ve Karadeniz bölgesinde son birkaç yıldır özellikle Temmuz ayında etkilisini gösteriyordu. Can ve mal kaybı her geçen yıl artıyor. Sellerin bu düzeyde etkili olmasında, Karadenizlinin denizle arasına bir engel gibi çekilen Karadeniz Otoyolu olduğu kadar küresel ısınmanın da önemli payı bulunuyor.
Günümüzde küresel ısınma terimi daha çok kuraklıkla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Oysa gerçek hiç te öyle değil. Küresel ısınmanın asıl etkisi, yeryüzündeki su çevrim düzeninin (su buharı, bulutlanma, yağmur, kar) bozulması olarak ortaya çıkıyor.
Yeryüzündeki su miktarı ilk oluşumundan bu yana hiç değişmedi. Havadaki karbondioksit oranının, insan etkilikleriyle katlanarak artması sonucu oluşan küresel ısınma, dünyanın yağış dengesini etkiliyor. Küresel ısınmanın etkisiyle, yeryüzündeki kimi bölgeler, her zamankinden çok daha fazla yağış alırken, bazı bölgeler olması gereken yağışı alamıyor. Bunun sonucu fazla yağış alan bölgelerde seller ve toprak kaymaları can ve mal kaybına neden olurken, az yağış alan yerler kuraklıkla başetmek zorunda kalıyor.
Küresel ısınma konusunda toplum, geçmiş yıllarda yanlış bir yönlendirmenin etkisi altında kaldı. Su tasarrufu yaparak, küresel ısınmayla baş edilebileceği yanılgısı yaratıldı. Oysa ki su tasarrufunun, barajlarda biriken suyun insanlar tarafından daha uzun süre kullanılmasından başka bir etkisi olamaz. Bu yanlış bilinçlendirmeyle, evini gereksiz malzemelerle doldurmuş, hergün işine kendi özel arabasıyla giderek gereksiz enerji kullanımına neden olan bireyleri, evinde/işyerinde su tasarrufu yaptığı için kendini huzurlu hisseder duruma geldiler. Oysa satın alınan her ürünün üretimi aşamasında tahmin edilemeyecek boyutlarda su kullanılıyor.
* 1 Varil ham petrolü rafine etmek için 7 ton su tüketiliyor
* 4 Adet otomobil lastiği üretimi için 7500 ton su tüketiliyor
* 1 Otomobil üretmek için 150 ton su tüketiliyor
* 1 Ton çelik üretmek için 240 ton su tüketiliyor
* 1 Kg kumaş için (baskısız boyasız) 120 litre su tüketiliyor
* 1 Kg kumaşı boyamak için 80 litre su tüketiliyor
* 1 Kg plastik üretmek için 200 litre su tüketiliyor
* 1 Kg pamuk ya da yün üretimi için 850 litre su tüketiliyor
Evimizde su tasarrufu yaparak küresel ısınma sorununun çözemeyeceğimiz ortada. Sorunun çözümü başka bir alanda, bireysel olarak yaptığımız tüketimlerde yatıyor.
Satın aldığımız herşey, enerji kullanılarak üretiliyor. Elektrik dahil üretim ve dağıtım sırasında kullanılan her tür enerji, fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğalgaz) kullanılarak üretiliyor. İşte küresel ısınmanın temel nedeni olan havadaki karbondioksit fazlalığı da, bu fosil yakıtların enerji üretmek için yakılmasıyla ortaya çıkıyor.
Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Kuraklık olsun, sel ve toprak kayması olsun, küresel ısınmanın olumsuz sonuçları bizleri etkiliyor. Ancak küresel ısınma da, bizlerin tüketimine sunulan ürünlerin üretimi aşamasında kullanılan enerji kaynaklarının etkisiyle kendini gösteriyor. O halde bizler, tükettiğimiz her ürünle küresel ısınmaya önemli bir katkıda bulunuyoruz. Hiç tüketmeden yaşayamayız. Ancak günümüzde tüketim öyle bir çılgınlık haline geldi ki, gerekli olsun olmasın kendimizi bu çılgınlığa kaptırıyoruz.
Tüketim bu çılgınlık boyutunda sürdükçe, küresel ısınmanın etkisi katlanarak artacak. Birey olarak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz. Küresel ısınma konusunda yapılacak en temel şey, tüketimimizi sınırlandırmak olacaktır.
Egemen sistem Kapitalizm, bizlerin daha çok tüketmemizi istiyor. Oysa bizler tükettikçe kirlilik ve beraberinde küresel ısınmayı katlıyarak arttıracak. Çok uzun olmayan bir süre sonra, küresel ısınma konusunda artık geri dönüşü olmayan bir noktaya geleceğiz. Bizler birey olarak gereksiz ve aşırı tüketimimizi engelleyerek bu olumsuz gidişe dur diyebiliriz.
Özel araba kullanmak yerine toplu ulaşım, bozuldu/modası geçti diye yenisini almak yerine var olanı onarmak/kullanmak, tek kullanımlık kullan-at ürünler kullanmak yerine bu ürünlerden uzak durmak, yaşamı sürdürmek adına birey olarak yapabileceğimiz şeyler arasında yer alıyor. İşte bizler, bunları yaptığımızda ancak küresel ısınmaya karşı olumlu bir çaba içinde yer almış olacağız.
DOĞADER – Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği
İlgili yazılar:
Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması
08 Eylül 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. Ramazan Demir
Prof. Dr. Ramazan Demir
Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.
Bunu nasıl yapar?
Toplumun gelişmiş şekli olan “millet” olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.
Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?
Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.
Anadolu’da var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında “milletleşme” aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.
Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nadir ve ne kadardır?
Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadolu’da yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadolu’da var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.
Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?
Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında “resmi” anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930′lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.
Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih O’nun tarafından yazılan tarihtir.
Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadolu’da “ön Türkler” olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin “Krak” Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de “Türk ırkı”nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de “Türk” diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına “Türk” sıfatı verilerek “üstün değer” kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.
Sonra, yani İsa ile birlikte Anadolu’da büyük devrimler olmuş, din adına… Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadolu’da…
İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadolu’da var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece “ümmet dönemi” diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.
Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep “resmi tarih” töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939′da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, “işin özü değişmediği” gerekçesiyle devam etti.
Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve “ulus devlet” felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolu’nun tarih boyunca birçok kültür ve halka “yurtluk” yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.
Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü “millet” varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolu’nun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadolu’da “Türk” egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.
Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir “aidiyet” ve “vatandaşlık” duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir “öz” olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.
Bu bağlamda “Türk”, “Kürt” ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da… Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir “etnisite” önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, “Türkiye” vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.
Bunun için Anadolu’daki son yapılanma olan “Türkiye Cumhuriyeti” tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:
1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.
2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.
Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında… Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.
Anadolu’da Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?
Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın) adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda “etnisist” düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak…
Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadolu’da yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.
Anadolu’nun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin “Kürtler” olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar) göre Türkler Anadolu’ya 1071′den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu’yu “işgal” ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu “köşe kapıcısı” yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadolu’da farklı toplulukların “buluşması” gözüyle değil, “çatışması” gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.
Eğer Anadolu’da sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadolu’daki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolu’nun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölü’nün aşağılarında ve Batı İran’da dağlık bölgesi olan “Carduchi” coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan “Kürdistan” eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü “Hemedan” yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.
Anadolu’nun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.
Eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071’li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı.
Peki, eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadolu’da “Kürtçe” yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser olurdu. Bu bölgede “Kürtçe” tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda…
Bu iddialar “piyon” olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?
7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadolu’ya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadolu’ya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadolu’ya geldiler.
Anadolu’da var olan topluluklarla birlikte yaşayan “Ön Türkler”, hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.
Türklerin Anadolu’ya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirt’te Alparslan’ın ordusunda 10 bin gönüllü Kürt’ün bulunmasıdır. Bunun anlamı şudur; Bizans’a karşı Türk-Kürt halkının “İslam” şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirt’te Alparslan’ın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.
11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolu’nun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede “Haçlı Kontluğu” nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.
Anadolu’nun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadolu’ya “Turcomania” denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fırat’ın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.
Göçler ve Demografik Değişimler…
Türkler Anadolu’ya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri “tuzlu derya” idi. Nitekim kuzeyden Karadeniz’e ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupa’ya ya da Afrika’ya ulaşmamıştır.
Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur.
Doğu Anadolu’dan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Ege’ye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlat’ta Türk kültürünün bugüne kadar “abideler” halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Van’ın Ahlat’ta kazasında bulunan ve Anadolu’daki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlat’taki bu Anadolu’daki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granada’da Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan “Elhamra” sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolu’nun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.
Diğer yandan Eyyübiler döneminde İran’dan, Kuzey Irak’tan Anadolu’ya, özellikle Fırat’ın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.
Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda Sünni Türkmen ile Şii Türkmen’in birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadolu’ya İran’dan Sünni Kürt göçü, Anadolu’dan da İran’a Alevi Türkmen göçü oldu. Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.
“Kürtleşen” Türkmenler…
Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadolu’da asimilasyonlar oldu. Doğu Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda “Kürtleştiler”. Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de “Kürtleşen” Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine “Kürtleşen” Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.
Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik “Huriler” ve “Mitanniler” in devamı değil, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur.
Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadolu’da. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmir’de, İstanbul’da artan “Kürt” kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.
“Kürtçü” mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefname’de belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygamber’e gönderdiği elçinin Kürt asıllı olduğu iddiasıdır. Şerefname’deki bu varsayım her ne kadar “efsane” olarak kabul edilse de verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.
Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu “otantik yurt” onun da “işgal” edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş “genç” nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.
Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle “pişmanlık” bir anlam taşımaz.
Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadolu’da Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu “yok etme” plânına İstiklâl savaşıyla “hayır” dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu “açılım”, saçılım”, “kaçınım” komedisinin de bu “hazımsızlığın” sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.
**
Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadolu’da bu kültürlerin “İslamlaşma” şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri “geri bıraktırmış” mıdır?
Şayet Anadolu’da bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı “Kürtçü” kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?
İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır…
25.08.2009
www.r-demir.com
Kaynakça:
1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.
2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.
3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.
5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005
6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.
7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.
8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.
9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.
İlgili yazılar:
TARAF’ta neler oldu?
Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Demirdöğen, 15 Temmuz 2009 tarihinde sudan gerekçelerle savunma istenip kendisi savunma vermeyeceğini belirtince beş dakika sonra faksla görevden alındı.
Gazete yönetimi, aynı gün bu görevin Erdem Gül, kabul etmemesi halinde bürodan başka bir kişi tarafından vekaleten yürütülmesini istedi.
Ankara Büro çalışanları, Demirdöğen’in görevden alınma şekline tepki olarak temsilcinin görevlerini kabul etmeyeceğini gazete yönetimine aşağıdaki yazıyla bildirdi.
***
Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeliği’ne
Ankara Temsilcimiz İsmet Demirdöğen, dün itibariyle bu görevinden alınmıştır. Gazete yönetiminin bu tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte, bunun yöntemi büro çalışanları olarak bizi rahatsız etti.
Habercilik anlayışı ile diğer medyadan ayrılma iddiasını bugüne kadar kanıtlayan, bizim de gazeteye bağlanmamızı böylece sağlayan gazetemiz, Ankara Büronun kuruluşunda görev yapan temsilci arkadaşımızı da, medyanın bilindik yöntemleriyle görevden almamalıydı.
Gazete yönetiminin tasarrufuna karışmamakla birlikte, büro çalışanları olarak itiraz hakkımızı kullanıyoruz.
İtirazımız, büro temsilcisinin kim olacağıyla ilgili değil, ilkeseldir. Bu nedenle, tüm çalışanlar olarak kendi alanlarımızla ilgili haber izleme faaliyetlerini sürdürüyoruz. Ancak, gündem adıyla başlıklar geçmiyoruz.
Bunun bir nedeni de görevden alınan arkadaşımızın yerine herhangi birimizin geçici de olsa bu görevi kabul etmemesidir. 16.07.2009
Ankara Büro Çalışanları
***
Bunun üzerine gazete yönetimi, aynı gün Ankara Temsilciliği’ne İstanbul’da görevli Mustafa Cesur’un atandığını yine faksla bildirdi. Ancak Cesur, Ankara’da birkaç saat kaldıktan sonra İstanbul’a geri döndü.
Bu arada gazete kurulduğu günden beri yaşanan, son dönemde daha da ağırlaşan ve bir türlü çözülmeyen sorunlar, gazete yönetimine 21 Temmuz 2009 tarihli şu yazıyla iletildi.
***
Taraf Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü’ne,
Geçen hafta Ankara Temsilcimizin bu görevinden alınması üzerine büro çalışanları olarak tarafınıza bir yazı iletmiştik.
Bu yazıda, yönetimin bu yönde tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte bunun yöntemine çalışanlar olarak itiraz etme hakkımızı kullandığımızı dile getirmiştik.
Taraf’ın yayın çizgisinde farklı olma iddiasına destek vermiş; bunu kanıtlamasının bizi bu gazetede çalışmaya bağlayan ana neden olduğunu dile getirirken, gazetenin içişlerinde de yaygın medyadan ayrılması gerektiğine işaret etmiştik.
Özetlediğimiz bu gerekçeye bağlı olarak da herhangi bir arkadaşımızın temsilcilik başta, yöneticilik görevini üstlenmeyeceğini aktarmış; buna karşın her çalışanın kendi alanıyla ilgili haber üretimine devam edeceğini bildirmiştik. Biz, bugüne kadar buna uygun davrandık, yönetici sıfatıyla gündem toplantılarına katılmamakla birlikte kendi izlediklerimiz dışında istenenleri de haberleştirip tarafınıza ilettik.
Gazete yönetiminin ağırlıkla Erdem Gül üzerinden yaptığı görüşmelerde iletilen mesaj, sorunu konuşarak aşmaktan ziyade ‘bunu yapamazsınız, sonuçları iyi olmaz’ tonunda oldu. Bu görüşmelerde sizlere, ‘bize kötü davranıyorsunuz, temel yakınmamız bu, karşı çıkışımız ilkesel’ diyerek kendimizi ifade etmeye çalıştık.
Ancak ‘bu yönteme itirazımız var’ yazımız üzerine yönetiminizden ‘arkadaşlar sorun nedir, konuşalım’ tutumu beklerken sanki bu eleştiriyi yaparak suç işlediğimiz kabul edilmiş; hızla ve yine aynı elektronik yöntemle ‘Ankara temsilciliğine vekaleten Mustafa Cesur atanmıştır’ bildirimiyle bu suç güya cezalandırılmıştır.
Bize göre bu yöntem de yanlıştı, hem yönetim için, hem yeni görevlendirilen arkadaş için, hem de bizler için sorunu çözmeye yaramamış; tersine zorlaştırmıştı.
Oysa biz, ‘itirazımız var’ derken kimin temsilci olacağıyla öncelikle ilgili değildik. Öncelikle kurulacak iletişimde neden bu noktaya geldiğimize ilişkin görüşlerimizi aktarıp diğer medyada olmayan daha paylaşımcı, daha demokratik ilişki kurulması gerektiğini aktarabiliriz umudunda idik. Henüz bu olmuş değil.
Bu yüzden ilk tutumumuzu korumakla birlikte neden bu aşamaya gelmiştik; ‘itirazımız var’ derken neleri kastetmiştik; son yaşanan temsilci sorunuyla patlayan birikim nelerden oluşmuştu kimi örnekler vermek isteriz.
Evet. Taraf gibi bir gazeteye kamuoyunun olduğu gibi biz gazetecilerin de gereksinimi vardı.
Evet. Taraf, temel olarak kurulu düzene itiraz için vardı; bu misyona uygun davranmayı sürdürüyor.
Evet. Taraf, herkes için evrensel hukuk talep ediyor; hukuku zorlayanlara cesaretle karşı çıkıyor.
Evet. Taraf, güçlü olanın değil zayıf olanın, iktidarın değil ağırlıkla yönetilenlerin sesi olmayı önemsiyor.
Evet. Taraf’ta çalışmak bir ayrıcalık. Zor ama vicdan rahatlatıyor.
Evet. Taraf diğer gazetelerden önde olmayı, ama özellikle daha dikkatli, daha özverili, daha cesaretli olmayı önemsiyor.
Evet. Taraf, herkes için adalet talep ediyor.
Evet. Taraf, karşı çıkmanın, eleştirinin en tabii hak olduğunu biliyor ve bildiriyor.
Evet. Taraf, bizler için bir ekmek kapısı. Hepimizin tek tek bir işte çalışmaya ihtiyacı var.
Ama ne yazık ki Taraf, arzuladığı dünyaya ve medyaya ilişkin taleplerinin pek çoğunu çalışanlarından esirgiyor.
Çünkü Taraf, diğer medyanın çoğu kez faşizan motifler de içeren yönetim anlayışından ayrılmak için bir fark, çaba ortaya koymuyor.
Çünkü Taraf, ‘gazetemizde kurulu düzen budur, böyle yönetileceksiniz’ dayatması içinde.
Çünkü Taraf yönetimi, kendi dışındaki gazete emekçilerine hiçlik duygusu yaşatmak istiyor.
Çünkü Taraf yönetimi, çalışanlarını kimi zaman da ‘Ankara Büro’ tanımıyla toptan aşağılayabiliyor.
Çünkü Taraf yönetimi, geç ve eksik (Ankara çalışanları için daha geç ve daha eksik) ödenen ücretlerini yüksek sesle talep dahi etmeyi beceremeyen çalışanlarına ‘buna şükredilmesi gerektiğini’ hissettiriyor.
Çünkü Taraf yönetimi-sahipliği, bu konuda zamanında açıklama yapmasının öncelikle hukuk devletlerindeki çağdaş işçi-işveren ilişkisinin gereği olduğunu bilmek istemiyor.
Çünkü Taraf yöneticileri, sanki çalışanlarına hakaret de edilebileceğini düşünüyor.
Çünkü Taraf, çalışanların vergi iadelerini ödemeyip kendisinde tutma hakkı bile görebiliyor.
Çünkü Taraf, savunduğu AB standardında çalışma yaşamı değil sanki köle düzeni istiyor.
Çünkü Taraf, İstanbul’daki çalışanlarına aylık 130 TL yemek ücreti ödediği halde, bunu Ankara Bürosu çalışanlarından 15 ay esirgeme hakkını kendinde görüyor. Bunun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir zorunluluk olduğunu unutup kendisinin en çok kızdığı ‘ayrımcılık’ için açıklama yapma gereği dahi duymuyor.
Çünkü Taraf, çalışanlarını 20 ay önceki çoğu düşük ve kendi içinde çok adaletsiz ücretlerle çalıştırmayı sürdürebiliyor. Değil 6 ay, hiç değilse 1 yıl dolduğunda yeni ücret belirlemek gerektiğini düşünmüyor.
Çünkü Taraf, diğer medya yöneticileri gibi çalışanlarını sert çıkarak, işsiz bırakmak tehdidiyle haber üretiminin nitel ve nicel olarak artırılabileceği yanılgısından kurtulmak istemiyor. Çünkü Taraf, yayın çizgisinde korku egemenliğine karşı çıkarken çalışanlarıyla korku üzerine iletişimde fayda görüyor.
Tüm bunları, daha fazlasını da bugüne kadar tartışmak mümkündü. Ama olmadı. Bu gecikmede biz de kabahatliyiz. Çünkü bunları konuşacak bir kanal açık değildi. Ancak bizim buna çok önceden yüksek sesle itiraz etmemiz gerekirdi.
Hülasa bu gazeteyi seviyorduk, seviyoruz. Evet, bu gazeteye diğer gazetelere kıyasla ihtiyaç daha fazla. Bu daha fazla fedakarlık gerektirir. Evet, bu dönemde işsiz kalmak pek de sevimli değil, aksine yıkıcı.
Biz, üretime daha fazla katılmak kaygısıyla da hareket ettik. Çünkü evet, biz en cevval, en hızlı, en büyük gazeteciler değiliz. Zaten olmak gerektiğini de düşünmüyoruz. Ama kendimize kefiliz. Biz daha iyi iletişimi hak eden; haklarını bilen düzgün gazetecileriz.
Son söz; yukarıda ‘çünkü’ diye başlayan ve artırılabilecek konularda iyileştirme olmasını istiyoruz.
Gazetecinin karşı çıkan insan olmak zorunda olduğuna inanıyoruz. Tıpkı Taraf gibi. Ve bize göre Ankara büroda yüksek sesle konuşmak isteyen ve ‘itirazımız var’ diyen çalışanların olması, gazete sahipliği ve siz yöneticiler için de bir kazançtır.
***
Bu iki yazıya rağmen geçen sürede gazete yönetiminden ne sözlü ne yazılı bir yanıt alınabildi. Yazılar yok sayılarak ilişki sürdürülmek istendi. Ankara Bürosu’nun gündem geçmeme-toplantıya katılmama ancak haber üretimine devam yönündeki tutumu, tehditle bitirilmek istendi.
Bu amaçla 31 Temmuz Cuma günü Ahmet Altan, diafonla Ankara’ya bağlanıp tehditkar üslubuyla büroda kim varsa hazır ola geçmesini ve kendi gündemini sunmasını istedi.
Altan’ın protestoyu yok sayan, iletişimi reddeden tavrı üzerine Ankara Büro adına Adnan Keskin, Ahmet Altan’ın ‘hadi anlatın, ne haber var’ tutumuna karşı çıkmış; devamında kendisiyle yaklaşık yarım saat tartışmıştır. Soner Arıkanoğlu’nun zaman zaman katıldığı ve her iki büronun da dinlediği tartışmada, önceki talepkar yazılar hatırlatılmış; bunlarla ilgili gelişme olmadığında aynı tutumun sürdürüleceği kararlılığını yinelenmiştir.
Ahmet Altan’ın bu tartışmadaki genel tutumu yine tehditkar, çalışanları yok sayan tarzda olmuş; “Ben böyle gördüm. Gazetecilik ayrı iş, hak ve alacaklar ayrı iştir. Para yoksa da çalışmak durumundasınız. Beğenmeyen gider” çıkışı, bu tarzını kuvvetlendirmiştir. Ankara Büro çalışanları ise, hak ve alacaklar için gazete yönetimine ihtarname çekeceğini bildirmiştir.
Tartışma sürerken Ahmet Altan’ın tutumuna tepki olarak Nazmi Belge ile Songül Çiçek gazete ile yollarını ayırmışlardır.
Nitekim Ankara Büro’da çalışan yedi kişi, birikmiş hak ve alacaklarının (maaş ve maaş farkları, ödenmemiş yemek paraları, fazla mesai, vergi iadeleri) ödenmesi için gazete yönetimine aynı gün ayrı ayrı ihtarname gönderdi.
Ahmet Altan, 1 Ağustos Cumartesi günü, Ankara Büro’da görevli dört muhabirden (Adnan Keskin, Erdem Gül, Ezgi Akın ve Coşkun İncekara) toplantıya katılmadıkları gerekçesiyle yazılı savunma istedi. Altan’ın yazılı savunma talebi, izleyen günlerde de sürdü. Altan, 3 ve 4 Ağustos tarihlerinde yine dört muhabirden aynı gerekçeyle yazılı savunma istedi. Ancak toplantılara katılmadıkları halde Soner Arıkanoğlu ve Aylan Uncu’yu bu sürecin dışında tuttu. Arıkanoğlu ve Uncu’dan hiç yazılı savunma istemedi. Fakat Altan’ın savunma talepleri, bu iki ismin de imzasıyla yanıtlandı.
Taleplerine olumlu yanıt alamayan Ankara Büro çalışanları, 7 Ağustos’ta haber üretimi durdurma kararı alarak bu kararlarını gazete yönetimine bildirdi. Ahmet Altan aynı gün Ankara büroya faks mesajı çekerek, bürodaki herkesin işine son verdi. Ahmet Altan imzalı faks mesajı şöyle:
***
Ankara Büro’ya
Gördüğüm kadarıyla iş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz.
Artık haber yazmayacağınızı bildirmişsiniz, ama istifa etmemişsiniz. Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbette herkesin ölçüleri farklıdır.
Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu.
Umarım her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış; beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğiniz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz.
Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz ‘çıkış’ kağıtlarınızı gönderip özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım.
Şimdi evinize gidin.
Burada binbir meşakkatle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza karşı haksızlık olacak çünkü.
***
Ankara Büro çalışanlarının Ahmet Altan’a yanıtı ise şöyle oldu:
İstanbul Büro’ya, Ahmet Altan’a,
‘Şimdi Evinize gidin’ tavsiyesini içeren yazınızı cümle cümle yanıtlıyoruz.
1-‘Gördüğüm kadarıyla İş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz’ demişsiniz.
* İş kanunlarını bildiğimizi görmeniz iyi. Bu ayıp değil, kendileri de bir işçi olan gazeteciler için gerekli. Ancak bunu gazetecilikten daha iyi bildiğimizi söyleyerek bizi aşağılama hakkını nerden alıyorsunuz. İşveren olmak, başyazar olmak size bu hakkı veriyor mu?
* Bizim size itirazımız tam da bu değil miydi? İlk yazılarımızda, sizinle sözlü tartışmamızda ‘bizi aşağılamaktan, değersiz hissettirmeye çalışmaktan vazgeçin’ demedik mi ? Siz de ‘siz değerlisiniz, iyi gazetecilersiniz ‘ yanıtını vermediniz mi ? Ayrıca biz size ‘en cevval gazeteciler biz değiliz. Buna gerek de yok. Ancak biz düzgün insanlarız-gazetecileriz’ demedik mi? Bu size yetmiyor mu?
* Taraf’ın bir ihtiyaç olduğunu, mevcutlarından daha iyi ve yaşaması gereken gazete olduğunu, bizim burada olma nedenimizin de bu olduğunu yazmadık mı?
* İş hukuku kadar gazetecilik bilmemekle aşağılamak istediğiniz bu bürodan seçili dört-beş kişinin, sizin büronuzdan seçeceğiniz dört- beş kişiyle birlikte temel gazetecilik, gazetecilik etiği vb. konularda tarafsız bir heyetçe sınava alınmasına var mısınız?
* Taraf iyi etkili cesur bir gazete evet, ama bu ‘gazeteciliği biz, özellikle de biz icat ettik’ egosunu haklı çıkarır mı? Taraf yokken de iyi haber yapan düzgün gazeteciler olduğunu hatırlatmak için ne yapmamız gerekiyor? Muhtemelen bizden daha başarılı bulduğunuz gazetecilerin bazıları daha topa bop derken tam da sizin önemsediğiniz türden haber yapmış gazeteciler olduğu aklınıza gelir mi?
2- ‘Artık haber geçmeyeceğinizi bildirmişsiniz. Ama istifa etmemişsiniz..Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbet herkesin ölçüsü farklıdır” demişsiniz.
* Size yazdığımız yazılarda ve sözlü tartışmamızda bizi aşağılamayın demedik mi?
* İstifa etmeyip, ‘bize insan gibi davranmak, emeğimizin karşılığını vermek zorundasınız’ demek neden haysiyetsizlik?
* Yoksa bize, ücretini alamayan üstüne aşağılanan işçiler itiraz edemez, direnemez, talep edemez. İstifa etmek zorundadır mı demek istiyorsunuz?
* O zaman niye Sosyalizm diye bir şey vardı. Niye işçi hareketi işçi dayanışması vardı. Niye 1 Mayıs var. Niye sendikalar var. Niye direniş grev hakkı var? Yani size göre, işverene şimdi Ahmet Altan’a ‘istifa etmiyorum hakkımı istiyorum’ diyen bütün işçiler çalışanlar haysiyetsiz insanlar mıydı? İşçi mücadele tarihinde ‘Ahmet Altan’ın gazetesinde işçilik yapamazsınız, kölesiniz’ diye bir kayıt vardı da biz mi atladık?
* Komşumuz Yunanistan’da hakları için neredeyse ayda bir grev yapan bütün gazeteciler haysiyetsiz mi?
* Yoksa ‘Ya sev ya terket’ diyen faşistler gibi ‘ya gazeteyi beğenirsin, ya çeker gidersin’ demek ki haysiyetli davranış. Peki gazeteciliğini bile beş paralık gördüğün bu insanları sen neden işten atmadın? Bu mu haysiyet? Param yok, ya çalışın ya gidin demek ne zamandan beri haysiyet?
* O zaman tüm patronlar ve devlet işvereni memurlara-işçilere haysiyetsiz damgası vurabilir mi? ‘Ücret artışı talep etmeyin, sendika kurmayın gösteri yapmayın, iş bırakmayın, işvereninizi protesto etmeyin’ talimatına uymayan her işçiyi-memuru sizin gibi ‘hadi evinize gidin-çıkış kağıtlarınız arkadan gelecek’ diye yönetme hakkına sahip miydi?
* O zaman Kürtlere, Alevilere yönelik derin Ergenekoncu devletin ‘bu ülkenin sahibi biziz. Ya bizim dediğimiz olacak, ya da bizim dediğimiz’ söylemleri dahi haklı olabilir mi? Çünkü tartışmamızda siz bize ‘ben böyle gördüm. Beğenen kalır beğenmeyen gider’ demiştiniz ‘Biz de hayır üçüncü yol var. İtiraz etmek ve talep etmektir. Bunu yapıyoruz’ dememiş miydik?
* Çok daha önemlisi, ‘paramız yok’ dediğiniz gün, matbaa şirketi kurulması, onun için arsa avına çıkılması sorulduğunda ‘onu kredi ile alıyoruz’ demek ne kadar haysiyetli bir davranış. Bu haysiyeti, onlarca çalışanın yol-yemek parasını vermek için kullanmayışınız çok mu onurlu bir tercih?
* Gazetenin Ankara Bürosu’nda çalışanların isimlerini dahi zikretmeden, ‘evinize gidin’ deyip toptan işten atmak, ama atıyorum bile diyememek haysiyet açısından ölçülebilir mi acaba?
3- ‘Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu’ diyorsunuz.
* İş hukukunu keşke hukukçularından alınacak yardımla biraz çalışsa idiniz. Bize üç ayrı savunma yazısı yazarken, iş hukuku silahını kullanmasaydınız?
* Çünkü bunu yapsaydınız, bu itirazı ‘biraz tazminat’ almak için yapmadığımızı anlardınız.
* Zira üç haftadır bu eziyeti çekmez 10 ay bir yıl önce, maaşımızı zamanında ve tam yatırmadığınızda iş akdimizi fesheder ve ‘biraz tazminatı’ yine alırdık. Bugün de istifa eder ve yine alırız.
* Ama tüm direnişiniz, bizi yok saymanız ‘biraz tazminat’ içinse birçok arkadaş olarak bu parayı bize verdiğinizde, kendimize alıkoymayıp gazeteye bağış, Kumkapı’da rakı içmek dahil harcamaya varız. Söz.
* Ama bileceksiniz ki siz Ahmet Altan olarak iyi bir yazar olsanız da işveren veya işveren temsilcisisiniz ve biz de işçiyiz. ‘biraz tazminat’ için dahi talep hakkımız var? Yoksa yok mu?
* Ama onu yapmadık, yapmayacağımızı uzun uzun anlattık. Ama siz bizi okumadınız ve dinlemediniz ya da öyle davranıyorsunuz ya biz ona yandık.
* Ama bunu okurken not alın, sizden taleplerimiz arasında akçalı konular sadece bir bölümü oluşturuyordu. Ama velev ki sadece hak-alacaklarımız olsun. ‘biraz tazminat’ bu kalemler içinde en küçük ve heba edilebilir kalemdir. Size asıl diğer kalemleri (ücret vb haklarda gecikmenin günlük yüzde 5 faiz gerektirdiğini- (yıllık yüzde 1800) söyler isek matematik uyarı yerine geçer.
* Dahasını sayalım mı? 2 yıldır bizleri aynı ücretle çalıştırma hakkını nasıl buldunuz. Biz 6 ayda bir sembolik de olsa zam alan devlet memurlarından daha mı haysiyetsiz insanlarız? Neden bize bir yılın sonunda 1 kuruş zam yapmak zorunda hissetmediniz.
*Acaba ‘Mecbursunuz böyle çalışırsınınız. Bu ücreti dahi hak etmediniz. Nerede ücret artışı. Hem buna layık olmadığınız gibi, ‘dua edin’ bu gazetede çalıştığınıza demiş olmayasınız. Bunun için iş hukuku bilmeye değil ama vicdana sahip olmanız daha insani olmaz mıydı?
4- “Umarım, her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış, beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğimiz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz?
* ‘Aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış gazete’ gazete tanımı doğrudur. Ama bu o gazetenin çalışanlarına ‘sizler aşağılık insanlarsınız’ duygusunu yaşatma hakkını mı veriyor? Her kuşatılmış, gerçekliğini test edemediğimiz her ticari sıkıntıda olan şirkette neden kabak hep aşağıdakilerin başına patlıyor. IMF’ye borcumuz var’ diyen hükümetlerin işçi-memurlara para vermeme tutumu, ‘bölünme-şeriat tehlikesi var’ diyerek tüm hak ve özgürlükleri gasp etme hakkını kendinde görenler de haklı mı?
* Diyelim, bu kuşatmaya beraber direnmemiz gerekiyor? O zaman madem parasız yapılacak bu iş, yol parasız kimi zaman icralık aç gazeteciler gazete yönetiminde neden yok. Neden siz patronsunuz, neden biz işçi. Madem bir siyasi dergi gibi çalışacağız. O zaman ‘gelin gazeteyi beraber yapalım’ demek çözüm olabilir miydi? Neden biz işverenle empati kurmak zorundayız da gazetenin sahipleri işçisiyle empati kurmuyor?
* Tazminat koparmak sözünü reddettik. Bu hakkımızdı, halen öyle.
* sizin deyiminizle –ki artık bize göre de öyle- Şanlı mücadelemizi’ tazminat koparmak için yapmadık, velev ki öyle olsun. Siz de şanlı bir şey yapıp ‘attım sizi. Direnişinizi kırdım’ deseydiniz. Niye yapmadınız. Niye yapamadınız?
* Evet bunu çocuklarımıza (var olanlar için) ve yakınlarımıza arkadaşlarımıza övünerek anlatabileceğiz? Onlara diyeceğiz ki Taraf’ın o çok cesur haberlerine biz de çekinmeden imza attık, çorbada bizim de tuzumuz oldu? Ama biz köle olmadık. Taraf, kurulu düzene karşı çıkıyordu, egemen medyaya benzemek istemiyordu, ama bizi tıpkı onlar gibi böcek gibi görüyordu. Bunu yapmayın etmeyin dedik. Ama dinletemedik. Mevcutlarına kıyasla görece iyi bir gazetede çalışmak, işverenin Ahmet Altan’ın bize tanıdığı bir lütuf değildi. Lütuf olmadığı için de biz eleştiririz, biz reddedebiliriz, biz işsiz kalmak pahasına sözümüzü söyler gideriz dedik.
* Defalarca gönderilen ‘o büroyu kapatırım-atarım’ tehdidi yaparken ‘gelin konuşalım’ deme ihtiyacı duymayan insandan korkmayız, işsiz kalmaktan korksak da tercih ederiz.
* Çocuklarımıza daha önce de dedik, sonra da diyeceğiz “Her şey iş-para değildir. Bazen reddet. Ama hiç kendini köleliliğe mecbur hissetme. Dünyanın en iyi gazetesi gazetecisi de olsa ona ‘hayır buna hakkın yok’ diyebil”
5- ‘Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz “çıkış’ kağıtlarını gönderip, özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım” diyorsunuz.
* İsabetli olur. Ama lütfen, ‘biraz’ değil ‘tümünü’ bulun ve bu ‘çıkış kağıtlarını’ derhal gönderin. Bizi ‘istifa etmeyerek ‘haysiyetsiz’ davranmakla itham ettiniz. Biz tersini düşündük ve halen öyleyiz. Ama Lütfen bunu derhal siz yapın –çıkış kağıtlarımızı- acele gönderin ve haysiyet sizde kalsın.
* Yine iş hukuku diyeceğiz, ama siz ‘ankara büro’ya evinize gidin’ dediniz. Ama tek tek bize ‘sizi işten atttım’ yazısı gönderin ki işten atıldığımızı işsizlik sigortası için gideceğimiz İŞKUR’a kanıtlayabilelim. Bu yasal-ahlaki gereklilik dışında bize son kıyağınız olsun.
* Yoksa, hukuken işten atılmamış kötü gazeteciler olarak zorda kalacağız. İşten atılmamış hissiyle işe gelip gidebiliriz. Bu da sizi üzer.
6 – ‘Şimdi evinize gidin” . Burada binbir meşakketle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza haksızlık olacak çünkü” dediniz.
* Gidiyoruz. Ancak bir üst maddedeki (5) talebimizi dikkate almanızı talep de ediyoruz.
* Gidiyoruz. Ama biz size ‘Seviyorduk be. Gitmek de istemiyoruz’ demiştik. Ama anlatamadık demek ki.
* Gidiyoruz, ama çıkış kağıtlarımız gelene kadar büroya dikkat kesileceğiz.
* Gidiyoruz. Ama giderken söylediklerimiz ‘binbir meşakketle çalışan arkadaşlarımıza’ haksızlık değildi. Bu sözlerimiz onlar adına da söylenmişti.
Hülasa gidiyoruz. Hoşçakalın.
Sizin şüphenizin aksine çocuklarımız ve diğer tüm yakınlarımız da bizi ‘iyi yaptınız’ diye karşılayacak ‘onurlu davrandınız’ diye kucaklayacak. Bize yeter. ‘biraz tazminat’ olmasın da derler. Belki de.
Hoşçakalın Gözüm.
****
Ankara Büro’da çalışan altı kişi (Adnan Keskin, Erdem Gül, Aylan Uncu, Soner Arıkanoğlu, Ezgi Akın, Dilek Karaaslan) 10 Ağustos Pazartesi günü gazete yönetimine ikinci bir ihtar çekerek iş akitlerinin feshedilip edilmediğinin bir gün içinde açıkça kendilerine bildirmesini, aksi halde iş akitlerinin işverence zımnen feshedildiğini kabul edeceklerini bildirmişlerdir.
Ancak işveren bu ihtara da yanıt vermemiş, dolayısıyla bu çalışanlarla iş ilişkisini sona erdirdiğini kabul etmiştir.
Bunun üzerine de bu çalışanlar, bu hukuki sonuç nedeniyle işyerinden eşyalarını toplayarak evlerine dönmüş, bir daha işbaşı yapmamışlardır.
Bu arada görevden alınan İsmet Demirdöğen de haklı fesih yoluna giderek gazeteyle yolunu ayırmıştır.












