Basın Özgürlüğü ve İletişim Hukuku – I
15 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Medya Seminerleri, İletişim Hukuku
Basın özgürlüğünün önemi nereden geliyor? Bildiğiniz gibi, Anayasamızın düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğumuzu hükme bağlamıştır. Düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahip olmak; beraberinde bilgi ve habere ulaşma ve elde etme, bunları yayma ve başkalarına iletme hakkını da getirmektedir. Ancak, günümüzde bu hak nasıl kullanılabilecektir? Günümüzün giderek karmaşıklaşan, kalabalıklaşan, çeşitlenen, farklılaşan dünyasında ancak kitle iletişim araçları/medya aracılığıyla mümkün olduğu söylenebilir. Burada medya yerine “basın” sözcüğünü tercih edeceğim ve basından sadece dar anlamda yazılı basın olarak değil; görsel ve işitsel basını da kapsayacak şekilde geniş anlamda söz edeceğim.
Şunu özellikle vurgulamak isterim ki, günümüzde basın olmadan, kitle iletişim araçları olmadan, bunların sağladığı imkânlardan yararlanmadan ilişki ve iletişim kuramayacak hale gelinmiştir. Bu durum, gerek toplumun ekonomik yaşamı bakımından, gerekse toplumsal, kültürel ve siyasal hayatı açısından ve uluslararası ilişkiler açısından çok büyük bir önem arz etmektedir.
Düşünce özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne Anayasa tarafından sahip kılınmış olmak, bu hakkın kişilere tanınmış olması, bu özgürlük, basın özgürlüğü ile desteklenmemişse gerçek bir ifade özgürlüğü anlamı taşımayacaktır. Çünkü düşünce özgürlüğü, biz onu başkaları ile paylaştığımız, başkalarıyla etkileşime girdiğimiz anda değer kazanır. İşte bu anda “basının kamusal görevleri” denilen görevler ortaya çıkar. Nedir basının kamusal görevleri? Bilindiği gibi, basının bilgi ve habere ulaşmak, onu halka iletmek gibi kamusal görevleri vardır. Ayrıca denetim ve eleştiride bulunma görevi vardır. Basının bu işlevleri bilhassa hukuk devleti ve demokratik rejim açısından son derece büyük öneme sahiptir. Kamuoyunu yansıtma, bazı konularda kamuyu düşündürme, tartışmaya sevk etme, kamuoyunun oluşumuna katkıda bulunma gibi grevleriyle de insan hakları ve demokratik rejim bakımından önemli bir rol görür. Basın, genel olarak gençlerimizin ve çocuklarımızın sosyalleşmesi sürecinde; toplumsal değerlerimizin, siyasal kültürümüzün ve demokratik değerlerin aktarılmasında ve bunların benimsetilmesinde hayati bir rol oynar.
Toplumsal yaşam çerçevesinde baktığımız zaman, basın özgürlüğünün olmadığı, çeşitli düşüncelerin, görüşlerin, duyguların ve değerlerin basın yoluyla aktarılmadığı veya paylaşılmadığı bir ortamda toplum, büyük ölçüde değişik fikirlerden ve onların bize sağlayabileceği zenginlikten yoksun kalacaktır. Basın yoluyla farklı fikirlerin çarpışmasına, farklı fikirlerin etkileşimine izin verilmediği zaman, kendi düşüncelerimizi, en doğru, yanılmaz, mutlak görüşler olarak görmeye başlarız ve bir anda, biz farkında bile olamadan, dogmatik ya da fanatik bir konuma sürüklenmiş oluruz. Çünkü düşüncelerimizin farklı fikirlerle test edilmesine, tartışılmasına fırsat tanımamış oluyoruz. Dolayısıyla basın özgürlüğünü sınırlandırmak, aynı zamanda düşünce ve ifade özgülüğünü sınırlandırmak anlamına gelir. Düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandırdığımızda, düşüncelerimizin, görüşlerimizin ve fikirlerimizin kalıplaşmış değişmezler halinde dogmatikleşmesi giderek kaçınılmaz hale gelir. Ayrıca kendi düşüncelerimizin çok doğru olduğunu düşünebilir, başkalarının görüş ve düşüncelerinin, baştan yanlış olduğu yargısına varabiliriz. Fakat kendimizi, başkalarıyla etkileşime açtığımız zaman, görüş alışverişine girdiğimiz zaman, hayatın gerçekleri hakkında daha esnek tutumlar ve davranışlar göstermeye başlarız.
Basın özgürlüğünün demokratik yaşam bakımından önemi nedir? Demokrasi, sadece, bazılarının zannettiği gibi, seçimlere girip en fazla oyu alanın yönetimi anlamına gelmez. Bu, demokrasisinin karikatürize edilmiş, çok basit ve biraz da çarpıtılmış bir anlaşılışını yansıtmaktadır. Demokrasinin temelindeki en önemli ilke, insanların önüne birden fazla seçeneğin, birden fazla tercihin, birden fazla adayın, birden fazla programın konulmasıdır. Bunlar arasında sağlıklı seçimler yapmak gereklidir. Bu sağlıklı seçimleri yapabilmek için de çoğulcu ve özgürlükçü bir iletişim ortamı bulunmalıdır. Böyle bir ortam içinde düşünce zenginliğini, görüş alışverişini, farklı fikirlerin çoğulluğunu yaşayabildiğimiz takdirde; sağlıklı düşünce ve kanaatler oluşturup bunları siyasi tercihlere dönüştürmek mümkün olabilecektir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün geniş şekilde düzenlenmediği ülkelerde sağlıklı bir demokratik bir rejimi yerleştirmek ve demokratik siyasal kültürü geliştirmek pek mümkün değildir. Özellikle ülkemizdeki son beş-altı aylık yoğun tartışma ortamını dikkate alırsak, aslında bu alanda ne kadar büyük eksiklik olduğunu anlaşılacaktır.
Hukuk devleti açısından basının önemi nedir? Hukuk devletinden söz edildiğinde; genel olarak, temel hak ve özgürlüklerin tanındığı ve güvenceye bağlandığı, yürütmenin, yönetimin ve yasamanın yargısal denetime tabi tutulduğu, güçler ayrılığı ilkesinin egemen kılındığı bir devlet yapısı vurgulanır. Hukuk devleti, en basit ve yalın şekilde, devletin en tepesindeki cumhurbaşkanından en sade vatandaşına kadar hepsinin aynı kurallara ve uygulamalara tabi olduğu devlet olarak tanımlanabilir. Bu, Anayasamızın 2. maddesinde güzel bir şekilde ifade edilmiştir. Bu maddede, Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına saygılı laik, demokratik sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamıştır. Biz Anayasamızın 2. maddesini tartışmayız da Kopenhag kriterlerinden söz ederiz. Aslında Kopenhag kriterlerinin siyasi ve hukuki boyutunu oluşturan insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde zaten hükme bağlanmıştır. Kanımca bize düşen asıl görevin, 2. maddeye daha fazla atıfta bulunup, bu 2. maddenin anlamını yorumlamak ve onu geliştirmektir. Hukuk Devletine tekrar dönecek olursak, hukuk devletinin en önemli yanı, yönetim mevkiinde bulunanların, ister yargı, isterse yasama ve yürütme alanlarında olsunlar, hiçbirinin denetim dışı kalmamasıdır. Denetimin de türleri vardır: Siyasi denetim, Meclisin hükümet üzerindeki denetimidir. Bu, Meclisteki yazılı ve sözlü sorular, meclis soruşturması, meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve güven oylanması gibi yollarla gerçekleşen denetimdir. Hiyerarşik denetim, hepimizin bildiği gibi, bürokraside hiyerarşide üstte bulunanın alttakileri denetlemesidir. Bunun Türkiye de çok sağlıklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Teftiş kurullarımız vardır, giderler raporlarını hazırlarlar ama raporlar gelip icra yetkisine sahip bakan ve bürokratların önünde bekler. Sonra, uygun bir zamanda rafa kaldırılmış olur. Yargı denetimi, günümüzde en çok vurgulanan ve öne çıkarılan, medet umulan denetim türüdür. Ancak her şey yargı önüne gitmez, ayrıca her şeyin yargıya gitmesi doğru da değil, gerekli de değil. Çünkü yargı, hepsine birden yetişemez. Aslında bir demokrasinin yaşayabilmesi, insan haklarının zenginleşebilmesi ve hukuk devletinin kökleşmesi bakımından en önemli denetim, kamuoyu denetimidir: Kamuoyu denetimini gerçekleştirmek ve bu konuda bir duyarlılık oluşturmak, kamuoyunu harekete geçirmek bakımından basın hayati bir yere sahiptir. Basın, siyasal yaşamda olsun, toplumsal ekonomik yaşamda olsun, gördüğü usulsüzlükleri, yolsuzlukları ve yetersizlikleri mercek altına alarak ve bunları işleyerek, kamuoyunu bu konularda bilgilendirerek kamusal görevini yapmış olur. Böylece, kamuoyunun ilgili olduğu konularda hassasiyetinin gelişmesine katkıda bulunur.Gerek insan hakları, gerek demokratik rejim, gerekse hukuk devleti açısından basın bu kadar hayati ve önemli işlev göründüğünden, basın özgürlüğünün çerçevesini mümkün olduğu kadar geniş çizmek gerekir.
Basın özgürlüğünün sınırları nelerdir, nasıl çizilmelidir? Bu konuda aslında insanlık tarihine bakmak gerekmektedir. Basın özgürlüğü konusunda temel düzenlemeleri, hiç kuşkusuz matbaanın icat edilmesinden önceki döneme götürmek mümkün değildir. Çünkü düşünceler matbaa yoluyla kitlelere hızlı ve yaygın bir şekilde ulaştırıldığından, söz konusu basın özgürlüğü de, ifade özgürlüğünü de anlamını böylelikle bulabilecektir. Biliyoruz ki yazılı basın faaliyeti, 17. yüzyılın başlarından itibaren başlamıştır. Ama ilk matbaalar kurulurken idari makamlardan ruhsat almak, ayrıca basılacak her malzemeyi, sarayın ve kilisenin denetiminden geçirmek gerekmiştir. Yani sansür veya ön denetim süreci böyle gerçekleşmiş, kamuoyuna neyin sunulup sunulamayacağına ilgili makamlar karar vermiştir.
18. yüzyıla gelindiğinde, bugün demokrasinin beşiği olarak tanımlanan İngiltere’de, 1792 yılında ünlü İngiliz düşünürlerinden Thomas Paine, “İnsan Hakları” adlı eserinde; Fransız ve Amerikan devrimlerinden biraz daha sitayişkâr şekilde söz eder ama 1688 İngiliz devrimi üzerinde fazlaca durmadığı için “fitneci iftira” suçunu işlediği iddiasıyla yargılanır. Dava sürecinde savunmasında dile getirdiği hususlar çok önemlidir. “İnsanların bilgi oksijenine ihtiyacı var, hiçbir insan bilgi oksijeninden yoksun bırakılamaz ve insanların beyinlerine, dillerine, gözlerine kilit vurulamaz” diyerek savunmasını yapar. O aşamalardan günümüze gelinceye kadar, basın özgürlüğünün önünü açacak bazı düzenlemelerin hayat bulduğunu biliyoruz.
Ülkemize gelince; bu konudaki ilk düzenleme, 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi’dir. Matbuat Nizamnamesi’ne göre, bir gazetenin veya süreli yayının çıkabilmesi için mutlaka idari makamlardan bir izin, yani ruhsat almak gerekmiştir. Ayrıca padişahlık makamına, yabancı devlet elçilerine ilişkin, askeri ve güvenlik konularında herhangi bir yayın yapılmasına izin verilmemiştir. 1876 Anayasasına göre, “Matbuat kanun dairesinde serbesttir.” 1877 yılında bir Basın Kanunu çıkarılır ama yürürlüğe girmez, sonrasında, 1909 yılında bir Basın Kanunu daha çıkarılır. Bu kanun, basın özgürlüğü açısından ileri bir aşamayı temsil etmiş, Beyanname verme sistemi getirmiştir. Beyanname sistemi nedir? İdari bir makamdan izin almadan yayının niteliğine ve özelliklerine ilişkin ilgili makama bilgi verilmesidir. İdari makamın burada herhangi bir takdiri söz konusu değildir. Bu anlamda 1909’da 1864’e göre büyük bir ilerleme yaşanmıştır ama bu, Türkiye’de dört yıl sürmüş, ardından Balkan Savaşları, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelmesi, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı derken, 1931’e kadar gelinmiştir. 1931’de kabul edilip yürürlüğe konan Basın Kanunu’nda beyanname sistemine bir geçiş olur ama 1938’de tekrar ruhsat almak, mali teminat yatırmak gibi basın özgürlüğünü oldukça sınırlandıran bir yapıya dönülür.
Demokrat Parti dönemine gelindiğinde, 1950 tarihli 5680 sayılı Basın Kanunu’nun, esasında liberal bir kanun olduğu söylenebilir ama bütün özgürlükçülüğü dört yıl sürmüştür. Dört yıl sonra, 1954 yılında “ Neşir yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun” adıyla bir kanun çıkarılmıştır. Daha sonra, 1956’da “Neşir Yoluyla ve Radyo ile yahut Toplantılarda işlenen Bazı Cürümler Hakkında kanun” yürürlüğe konmuştur. Bu düzenlemelerle yeni suçlar ihsas edilmiştir. 1961 Anayasası’nın biraz daha özgürlükçü bir perspektiften hareketle basın özgürlüğünün çerçevesini çizdiğini görüyoruz ama bunun da, 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan darbe yediğini ve 1982’de daha da yoğun bir darbeye maruz kaldığını görüyoruz. Çünkü Anayasamızın gerek düşünce özgürlüğünü düzenleyen 26. maddesinde, gerekse basın özgürlüğünü düzenleyen 28. maddesinde, hiçbir akla hizmet etmeyen ve hangi akılla konduğunun anlaşılması güç olan, ‘yasaklanan dillerle yayın yapılamaz’ diye bir hüküm konmuştur. Bu hükümlerden bizler ancak 2000’li yıllarda kurtulabildik. Yasaklanmış bir dil kavramını getiren bir anayasanın, özgürlükçü bir anayasa olduğu söylemek mümkün değildir.
Bunları söylemekle basın özgürlüğü tamamen sınırsız olduğunu söylemiş olmuyoruz. Bütün özgürlüklerin bir sınırı vardır. Zaten siz, bir anayasa yaparak, bir özgürlük alanını alıp, tanıyıp, çerçevesini çizdiğiniz zaman, felsefi anlamda özgürlük olan şeyi, hukuki anlamında bir hak haline getirmiş olursunuz. Her hukuki düzenleme, kendi içinde bir sınırlandırmayı da getirir, ama konu düşünce ve basın özgürlüğü olduğu zaman, bu çerçeveyi mümkün olduğu kadar geniş çizmeniz gerekmektedir. Bu konuda evrensel ölçüde oluşan sınırlandırmalar vardır. Bu konudaki sınırlandırmalar sadece bizim Anayasamıza, bizim basın yasamıza özgü değildir. Nitekim 2004’de yürürlüğe giren “Basın Kanunu”nda, basının özgür olduğunu belirmiştir ve bunun bilgi edinme, yayma, iletme gibi bütün hakları içerdiğini hükme bağlamış ama sınırlarını da göstermiştir. Gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerekse şu anda bizim mevzuatımızda genel olarak kabul gören sınırlar nelerdir? Kamu düzenini korumak, kamu düzenini sağlamak, kişilerin kişilik haklarını korumak, yargıyı etkilerden arındırmak gibi sınırlar çizilmiştir. Ayrıca söz kamu düzeni olunca; suça teşvik, suça tahrik, suç örgütünün propagandasını yapmak, suçluyu ve suçu övmek, elbette ki düşünce özgürlüğünün kapsamında değildir. Ancak hoşumuza gitmeyen her düşünce açıklamasını da yasaklamak, düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğü ile bağdaşır bir tutum değildir. Mesela Amerikan uygulaması, burada “açık ve mevcut tehlike” kriteri getirmiştir. Nedir bu? Gerçekten bir düşüncenin ifadesi, basın üzerinden açıklaması, o günün ortamı ve şartlarında çok açık ve kesin bir nitelikte tehlike oluşturuyorsa o zaman sınırlandırılabilir. Düşünce özgürlüğünün de bir sınırı vardır. Ancak bunun, açık ve mevcut bir tehlike yaratması söz konusuysa, basın özgürlüğüne bazı sınırlandırmalar getirilebilir. Kimileri, bizim hiç benimsemediğimiz tamamen karşı çıktığımız duygu ve düşünceler, bizi ciddi şekilde rahatsız edecek fikirler ve görüşler ileri sürebilir. Yeter ki, ‘ey ahali kalkın silahlanalım, şurayı basalım veya eyleme geçelim‘ şeklinde olmasın. Hukukun burada yaptırıma bağladığı husus, düşünce veya fikir açıklaması değil; eylem ve davranışlardır. Eğer böyle bir çağrıda, suça teşvik veya övgü yoksa, o düşünce açıklamaları bize oldukça ters gelse bile suç sayılmamalıdır. Fransız düşünürlerinden Voltaire’in çok ünlü bir sözü vardır: “Sizin düşüncelerinize asla katılmıyorum ama sizin düşünce özgürlüğünüzü ölümüm pahasına savunmaya hazırım” der. Biz bunu yapabiliyor muyuz? Esas problemlerimizden bir tanesi de budur.
Türk hukukunda basında ceza sorumluluğu ve hukuki sorumluluk nasıl düzenlenmiş, burada hukuka aykırılığı ortadan kaldıran şartlar nelerdir, biraz da onun üzerinde durmak gerekmektedir. Basın Kanunu’nun basında ceza sorumluluğu hususunda daha özgürlükçü bir havası vardır. Ancak Avrupa Birliği’ne gidiş sürecinde hazırlanan ve bence zevahiri kurtaran ve görünüşte ceza hukukunda ciddi bir reform getirdiği söylenen yeni Türk Ceza Kanunun, aslında iki üç yıldır kamuoyunda yoğun tartışılan başta TCK’nın 301. maddesi olmak üzere, basın ceza hukukunun eski düzenini fazla da yerinden eden veya değiştiren bir karaktere sahip olmadığını söylemek mümkün. Birçok maddede, “eğer bir suç basın yayın yoluyla işlenirse, bu ağırlaştırıcı bir sebeptir” denilmektedir. Bilindiği gibi, bizim 1982 Anayasamızın da böyle bir anlayışı vardır. İlk maddeyi okursunuz biraz ferahlarsanız, gayet güzel ama, biraz sonra Anayasamız “ama”, “ancak”, “fakat” demeye, başlar, zaten onun için de 1982 Anayasası’nın bir adı da “ama, ancak, fakat Anayasası”dır. Ceza yasamızda da aynı özelliği görmek mümkündür. Bir an için heveslenirsiniz, bir özgürlük verildiğini görür gibi olursunuz sonra, “ancak basın yoluyla işlenirse” diye arkasından bir cümle gelir ve suç olarak nitelenen bir eylemin, basın yoluyla işlenmesi halinde ağırlaştırılmış olarak karşınıza çıktığını görürsünüz.
TCK 301 dışında basını yakından ilgilendiren diğer önemli madde “hakaret” suçunu düzenleyen 125. maddedir. Hakaret suçunu hükme bağlayan bu madde son derece önemlidir. Çünkü, bugün basın mensuplarına açılan davaların ağırlıklı bir çoğunluğunu “basın ve yayın yoluyla hakaret” ten açılanlar oluşturmaktadır. 301. maddenin dağa yoğun olarak gündeme gelmesi, hakkında soruşturma yürütülen veya dava açılan kimselerin, genellikle kamuoyu tarafından bilinen şahıslar olması ve bilhassa yaygın ulusal düzeydeki medyanın bu konuya el atması nedeniyle olmaktadır. Halbuki, yerel basın mensuplarımızın en çok muzdarip olduğu maddelerden bir tanesi, basın yoluyla hakarete ilişkin hükümdür. Aslında basın ve yayın yoluyla hakaret suçlarına ilişkin olarak, artık dünyada şöyle bir eğilim vardır: Bazı ülkeler, ceza mevzuatlarında basın yayın yoluyla hakaret suçunu tamamen bir suç olmaktan çıkarmışlardır. Bunu, sadece tarafları ilgilendiren bir husus olarak değerlendirip cevap ve düzeltme hakkının varlığı ile basında hukuk sorumluluğuna ilişkin düzenlemelerin yeterli olduğunu savunmaktadırlar. Cevap ve düzeltme hakkını, daha fazla işlerliğe kavuşturarak, basında hukuk sorumluluğu dediğimiz maddi ve manevi sorumluluk yoluna gitmeyi kolaylaştırdığımız takdirde; aslında basın yayın yoluyla hakaretten beklediğimiz amacı gerçekleştirebiliriz. Bugün, bence artık hakaretin ceza hukuku bakımından bir suç sayılıp sayılmaması gerektiği tartışılmalıdır.
(devam edecek)
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Mehmet Yüksel’in 12 Nisan 2008 tarihinde verdiği “İletişim Hukuku” konulu seminer.













Yorumlar
Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.