Basın Özgürlüğü ve İletişim Hukuku – II
15 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Medya Seminerleri, İletişim Hukuku
(İkinci bölüm)
Hukuki sorumluluktan söz ederken; biraz da hangi faaliyetleri yaptığımızda, bir yazıyı kaleme aldığımızda, bu ister bir haber olsun, ister köşe yazısı olsun, isterse bir karikatür ya da fotoğraf olsun, yayın ne zaman hukuka aykırı hale gelir veya hangi şartların varlığı halinde hukuki aykırılık ortadan kalkar konusu üzerinde durmak gerekir. Yalnız, bu konuya geçmeden önce iki kavrama açıklık getirelim; bunlardan biri, “kişilik hakları” kavramıdır. Nedir kişilik hakları dediğimiz şey? Kişinin saygınlığını ve kişiliğini serbestçe geliştirmesine katkı yapan bütün değerler üzerindeki haklarıdır. Başta yaşamı, vücut bütünlüğü, sağlığı, ismi, sırları, duyguları, sosyal yaşamda bağları, hatıraları, mektupları hepsi üzerinde kişilik hakları vardır. Bu kişilik haklarından biri de “özel hayat alanı” dediğimiz alandır. Burada da özel hayat alanını üçe ayırıyoruz: Hukuki anlamda bunlar; “ortak yaşam alanı”, “dar anlamda özel yaşam alanı” ve “gizli ya da sır alanı”dır. Kişinin gizli ve sır alanı, en yakınlarıyla paylaştığı, kendisinde saklı tutmak istediği duygu, düşünce ve değerleri kaplayan alandır ve bu alan, tüm basına kapalıdır. Dar anlamda özel yaşam alanı dediğimiz alan ise, daha yakın çevrenin dışında olan eş-dost, akraba, arkadaş, iş yerindeki meslektaşları olmak üzere o geniş kuşağı içine alan alandır. Bu alanda basına tümüyle açık bir alan değildir. Yani basın dünyasının rahatlıkla girebileceği bir alan değildir. Bu alanda yaşanan olayları, katılanların ağzından, ama kişilerin fotoğraflarını, isimlerini, kimlikleri öne çıkarmadan aktarmak mümkündür. Fakat rıza her zaman bir şeyi hukuka aykırı olmaktan çıkarmaz, bunun örneğini birazdan vereceğim. Bir de ortak yaşam alanı var. Bu alan, kamusal yaşam alanıdır ya da toplumsal yaşam alanı da deriz. Nedir peki? Evden sokağa adımımızı attığımızdan itibaren sokakta, caddede, parkta, sinemada, tiyatroda, otobüste, başkalarıyla ilişkiye ve etkileşime girdiğimiz, başkalarıyla, tanımadığımız insanlarla bir araya geldiğimiz, düşünce, görüş, duygu alışverişi yaptığımız, tartıştığımız hatta yer yer kavga ettiğimiz bütün bu mekânlar kamusal alanlardır. İşte bu kamusal mekân veya ortak yaşam dediğimiz alan, kural olarak basına açık bir alandır. Ama basına sonsuza kadar açık bir alan mıdır bu, bazı yanlış anlamalar oluyor, deniyor ki, eğer bir kişi politikacı, sporcu, sanatçı gibi kamuya mal olmuş kişilerdense ki, biz buna sosyolojide şöhret kişiler diyoruz, onlar hakkında her şey yazılıp çizilebilir. Maalesef, modernleşme sürecinde geldiğimiz aşamada insanlar, geleneksel bağlarından ve yapılarından koptukça hayatta tutunacakları ve özdeşim kuracakları alanlar azaldı, onun için de gençlerimiz daha ziyade şöhret şahsiyetlerle özdeşim kurmaktadırlar. Günümüz kültüründe ve yatay toplum dediğimiz şartlarda, bunun bu duruma gelmesi, yine de bu şöhret şahsiyetlerin bütün yaşam alanını bize inceleme hakkı vermez. Eğer görevi gereği bir yerde bulunuyorsa, örneğin, bir yarışmaya katılıyor, konferansa katılıyor, bir filmin galasında veya bir suç işlemişse, elbette ki burada o kişinin fotoğrafları da yayınlanabilir ve onun kişisel yaşamına ilişkin bilgiler de kamuya sunulabilir. Aslında kişinin, ortak yaşam alanı içinde anonim kalma dediğimiz bir hakkı vardır. Mesela ben sokağa çıkarım ama o sokağın kalabalığı içinde kendi başıma yalnız kalmak da isterim, o da benim özel alanımdır, yani kişi eşiyle, çocuklarıyla bir sinemaya gidebilir. Bu, medya mensubuna, onu evinden çıktığı saatten gittiği yere kadar arkasından izleme ve tüm detayına kadar yazma hakkı vermez. Ama burada dikkat edilmesi gereken bazı kriterler vardır. Nedir bu kriterler? Kişi, özel yaşamını basın üzerinden kamuya açarken rıza gösteriyor mu? Rıza gösteriyorsa, rıza genellikle hukuka aykırılığı ortadan kaldırır. Rıza yoksa, kişilerin bilhassa sır alanına müdahale etmemiz, onun kişilik haklarına ve özel hayatına bir saldırı teşkil eder. Ama kişi, gizli alanını bile kendisi açabilir. Biliyorsunuz, günümüz insanlarında böyle bir süreç başladı, evine bir tane web kamera koyuyor ve 24 saatlik yaşantısını internet üzerinden kamuyla paylaşıyor. Burada sadece kişinin rızası ve iradesi, her zaman hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Bence günümüzde en çok tartışılması gereken meselelerden birisi budur. Bu şekilde kendisini ifşa etmek, kendisini kamuya açmak, genel ahlak kurallarına uymuyorsa, bu durum, toplumun dürüst, makul, ortalama bir vatandaştan bekleyebileceği davranış standartlarını karşılamıyorsa, buradaki rıza hukuka aykırılığı ortadan kaldırmaz. Bu işin ahlaki yanı, ama hukuki yanını da Medeni Kanun 23. maddesinde hükme bağlamıştır, kişi özgürlüklerinden vazgeçemez, genel ahlak ve adaba aykırı olarak özgürlüklerini sınırlandıramaz“. Denmektedir. Bunun daha somut bir örneği vardır. Biliyorsunuz, “Biri Bizi Gözetliyor” diye bir televizyon programı vardı, bu program hakkında RTÜK, sık sık program durdurma veya kapatma yaptırımı uyguluyordu. Buna karşı görsel medyanın her zaman savunması şuydu; “kişi kendi rızasıyla geliyor”. Aslında orada bir mizansen söz konusudur. Kameraların bulunduğu ortamda insanlar ne kadar doğal davranırlar o ayrı bir konu, ancak onların özel yaşamlarını kameralar önünde bütün kamuoyuna açmaları, genel adap ve ahlak kurallarına aykırılık taşıyorsa, felsefi olarak da insanın insani değerlerini yücelten ya da yükselten değil de; aşındıran bir özellik taşıyorsa herhalde bu tür programlar, sadece kendi rızalarıyla katılıyorlar diye, hukuka uygun bir hale gelmezler.
Basın mensubunun köşe yazısı yazarken, fotoğrafı çekerken, karikatür çizerken, dikkate alması gereken bazı özellikler vardır. Fotoğrafını çektiği, haberini yaptığı olayın bir gerçekliğinin olması gerekmektedir, ancak gerçeği, kendine düşen özen ölçüsünde araştırması gerekir. Burada gerçeği araştırmak derken; bir Cumhuriyet Savcısı gibi veya bir sosyal bilimci gibi bir olguyu birçok boyutuyla derinlemesine araştırmasını basın mensubundan bekleyemeyiz, çünkü bu, onun mesleki şartlarıyla bağdaşır bir durum değildir. Burada anlatılmak istenen, gazetecinin somut ya da maddi gerçeği bulması değil, görünürdeki gerçekliği yakalamasıdır. Gazeteci, bir haberi yaparken, örneğin bir yolsuzluk haberi yaparken, gerçekten üzerine düşen araştırma görevini yerine getirmiş mi getirmemiş mi buna bakmak gerekir. Yıllar önce, bilirkişi olarak bana gelen bir dosyadan bir örnek: Adana’da yaşanan bir olayı gazete manşet yapmış ‘’sahte diploma poliste’’ . Konu bir okul müdürüyle ilgili. Gerçekten bir sahte diplomanın düzenlendiği yazıdan anlaşılıyor; bu konuda emniyet, vali, milli eğitim arasında yazışmalar var, sahte diplomaların örnekleri var, gazeteci hiç de incitici sayılamayacak bir manşet atmış ortaya ‘’sahte diploma poliste” diye ve ardından yazışmaların kupürlerini koymuş ve kullandığı dil de “iddia edilmektedir”, “bildirilmektedir” biçiminde; mutlak yargılayıcı ifadeler yok. Bilirkişi olarak bana gelen dosya için, gazetecinin yazıp çizdiklerinin gerçeğe uygun olduğunu, burada kamu yararı bulunduğunu, çünkü yapılan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin kamuoyu tarafından bilinmesinde toplumsal menfaat bulunduğunu, bu niteliği ile olayın güncel de olduğunu, ayrıca konu ve ifade arasındaki dengenin de bulunduğunu, sonuç olarak söz konusu yayının hukuka aykırılık teşkil etmediğini raporda yazmıştım. Ancak , her zaman bunun böyle olmadığını da biliyoruz.
Bir yayının hukuka aykırılık teşkil edip etmediğini değerlendirirken dikkate alınması gerekli bir kriter olarak gerçeklik, basın mensubunun görünüşte de olsa gerçeği araştırma ödevini yerine getirip getirmediği ile ilgilidir. Yapılan yayında dayanılan deliller, sunulan belgeler karşısında, ortalama, makul, dürüst bir vatandaş bunu yeterli ve tatmin edici buluyorsa, bu gazetecinin üstüne düşen gerçeği arama görevini yapmış olduğu anlamına gelir. Bunun kanunlarda standart belli bir ölçütü yoktur.
İkinci önemli kriter, yapılan işte kamu yararı var mı, yani o yayın yapılırken, gazeteci belirli medya kurumlarını korumak için mi, -bazen biliyoruz yaygın medyada daha çok oluyor, iki medya grubu çarpışıyor ve gerek gazetelerinde gerekse televizyon ekranlarında birbirlerine ilişkin yoğun suçlamalarda bulunuyorlar- ya da kin, husumet, öç alma duygusu için mi yapmaktadır yoksa gerçekten kamuoyunu bilgilendirmek, kamuoyunu oluşturmak için mi? Burada ölçü kamu yararı olmalıdır. Eğer kamu yararı yoksa, yayın, gerçek bile olsa, hukuka aykırı hale gelmiş olur.
Üçüncüsü, güncellik ölçütüdür. Yaptığınız yayınla; kişinin 25-30 yıl önce yaşanmış özel hayatına ilişkin bir hususu kamuyla paylaşılır hale getiriyorsunuz. Tümüyle gizli alana veya sır alanına ait değilse, dar anlamda özel hayat alanına ilişkin bir hususu şartları varsa yayın konusu yapabilirsiniz. Çünkü bu alan, basına kısmen kapalıdır, tümüyle de kapalı değildir. Kamu yararı gerektiriyorsa, tabii ki de özel hayata girilecektir. Kamu yayarı varsa, kişilik haklarına saldırı teşkil eden yayınlar yapılabilir, ancak bunu, kamu yararı hukuka uygun hale getirir. Kamu yararının olması lazım ve konunun güncel olması lazım, mesela bir kişi milli eğitimde genel müdürü oluyor. Bu şahıs, 25 yıl önce çocuklarını terk etmişti, boşanma davası olmuştu, çocuklarını ihmal etmişti, bunun günümüzde genel müdür olmasıyla bir ilgisi yoktur. Siz bu şahsı aile araştırma kurumunun başkanı yapıyorsanız, olay 25 yıl önceden kalsa bile, olay günceldir. Neden? Çünkü, geçmişteki olayla o andaki güncel durum arasında bir bağ vardır. Veya kişi geçmişte kara para aklamaktan yargılanmış ya da soruşturma geçirmiş ve ondan sonra Mali Suçları Araştırma Kurulu, kısaca MAK dediğimiz kurulun başkanı yapmışsınız, 30 yıl önce olsa bile, burada güncellik söz konusudur. 20 yıl önce kaçakçılıktan mahkum kişiyi, gümrük müsteşarı yapıyorsunuz. Burada da güncellik vardır.
Konuyla ifade arasındaki denge veya sunumdaki ölçülülük de bir başka ölçüttür. Sunumdaki denge, özellikle de yerel medya bakımından çok önemlidir. Açılan davaların çoğunu, yerel medya, gerekli kriterlere uymuş olsa bile, sunumdaki dengeyi yeterince gözetmediği için kaybetmektedir. Yerel medya niçin önemlidir? Gerek haber kaynağına yakınlığı bakımından gerekse okuyucuya yakınlığı bakımından önemlidir ve bu anlamda çifte bir denetim altındadır. Onun içindir ki, yerel medya, demokratik rejimin ve siyasal kültürün oluşması bakımından çok önemli bir yere sahiptir. Dilerim ki, bundan sonrada yerel medyanın bu anlamdaki gücü daha da fazla artsın. Yerel medyaya karşı, en çok basın yayın yoluyla hakaretlerden dava açılır. Genel olarak yerel medyaya bakarsınız; yayın konusu yaptığı olayda bir gerçeklik oluyor, yaptığı haberde kamu yararı da var, ama konuyla ifade arasındaki uyum ya da dengede ölçüyü kaçırmış oldukları görülür . Ne gibi? Normal yolsuzluk haberini, yolsuzluk olarak vermekle yetinmeden, henüz kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmaksızın kişiyi “dolandırıcı”, “riyakar”, “sahtekar” ilan etmek. Oysa, kişinin dolandırıcılık suçunu işlemekle itham edildiğini anlatmaya çalışmak gerekmektedir fakat yargısız infaz anlamına gelebilecek ifade ve tabirlerden kaçınılmalıdır. Henüz mahkeme kararıyla onun dolandırıcı olduğu sabit değilse, Anayasamızda da vardır, hukukun genel evrensel ilkesi vardır, masumiyet karnesi diye, yani kişinin suçlu olduğu hükmen sabit oluncaya kadar kişi masum sayılır, Bu durumda doğrudan kişileri dolandırıcı, ikiyüzlü, sapık, katil gibi değerlendirmelerden kaçınmak gerekmektedir. Bu konuda genellikle yazılı basın, görsel medyanın yanında biraz daha insaflıdır ayrıca geçmişe göre bir azalma da söz konusudur. Eskiden televizyon yorumcuları çıkıp bir parti için “hırsızlar partisi” demiş, ertesi günde çıkıp, ben bunu sordum öğrendim, bunun tazminatı 3-5 milyonmuş, ben bunu söylemeye devam ederim diyebilmiştir. Ya da belirli kişiler hakkında “sülükler, lağım fareleri, örümcek kafalılar” gibi sözcükler kullanıldığı bilinmektedir. Hâlbuki yapılan yayın, ne kadar doğru olursa olsun, ne kadar kamu yararı bulunursa bulunsun, ne kadar güncel olursa olsun, davaların büyük bir kısmının basın mensupları aleyhine sonuçlanmasının önemli nedenlerinden birisi, konuyla ifade arasındaki dengenin korunmamış olmasıdır. Bir de değerlendirme yaparken mutlak yargılar dile getirilmektedir. Mutlak yargılardan kaçınmalı, mümkün olduğu kadar ihtimali, yumuşak ve esnek bir dil kullanılmalıdır. Yazıyı kaleme alırken; duyum alınmaktadır, söylenmektedir, iddia edilmektedir gibi yumuşak ifadeler seçilmelidir.
Yıllar önce, yerel medyadan bir olumsuz örnek daha; Kişinin birisi bir partiden ayrılmış seçim öncesi başka bir partiye geçmiş. Türkiye’de ister milletvekili olsun, isterse belediye başkanı veya meclis üyesi olsun, bunların parti değiştirmesi, bunun genel olarak ne anlama geldiğini hepimiz biliriz. Adı geçen kişinin fotoğrafını koymuş 2. sayfaya, bununla yetinmemiş, şu kişi şuradan ayrıldı, buraya geçti demiş, fotoğrafın yanına eşit işareti koymuş karşısına da dolar simgesi koymuş. Onunla da yetinmemiş, altına geçmiş “kaç dolars” diye yazmış. Burada bu kişi tamamen parayla alınıp satılan ticari bir metaya dönüştürülmüştür. Hâlbuki daha uygun ifadelerle aynı amacı ve sonucu elde etmek mümkündür. Bu biraz da kültürümüzden ve zihniyet dünyamızdan kaynaklanan bir olaydır. Bir durumu sert, net, mutlak ifadelerle dile getirmediğimiz zaman, sanki derdimizi ifade etmemiş oluyoruz, çünkü gazetecimiz de bu kültürün dışında değildir. ,Son olarak olayın biraz etik boyutuna değinmek istiyorum. Etik boyutunda da yerel medyanın önemli bir özelliği vardır. Basın dünyası, ne kadar bürokratik, hiyerarşik yapıya kavuşursa ve halkla olan temasını keserse, yaygın medyada olduğu gibi, gerek çalıştığı yer, gerek eğlendiği yer bakımından ayrıldığı zaman, halkla, okuyucuyla, kaynakla arasına büyük kademeler ve mesafeler girdiği zaman, bu evrensel bir şeydir, ahlaki sorumluluk ve duyarlılık zayıflar. Yerel medyanın en büyük şansı budur. Çünkü yerel medya, bir şeyi abartarak yazdığı zaman, okuyucusu ona hemen ulaşıp “Ahmet bey, Ayşe hanım, böyle şey olur mu” diye sorabilmektedir ama yaygın basına okuyucunun ulaşması mümkün değildir. Bizde bir de hukuk her şeyi çözer diye bir anlayış vardır, ben bir hukukçu olarak iddia ediyorum ki, ahlakın desteğini almayan hukuk fazla bir mesafe kat edemez. Öncelikli olan etik midir, hukuk mudur deseler, etik derim, ahlak derim. Ahlak dediğimiz şey de uzayda oluşan veya fanusta oluşan bir durum değildir, ahlakın da toplumsal, insani, duygusal, sosyal, kültürel bir çerçevesi vardır, eğer insanlar eve ekmek götürme kaygısını yoğun bir şekilde yaşıyorsa, gazeteciler, medyadaki tekelleşmeler ve yoğunlaşmalar nedeniyle basın iş yasasının getirdiği güvencelerden büyük bir şekilde yoksun bırakılmışlarsa, sadece iyi niyetle hazırlanan meslek etik kodlarıyla sonuç alamazsınız. Eğer hukuki yapı, sosyo-ekonomik kültürel yapı birbirini desteklemiyorsa, sadece bir konuyu etik kod haline getirmek bir çözüm olmuyor. Zaten eğer çözüm olsaydı, ilk olarak 1960’lı yıllarda, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bünyesinde kurulan Basın Şeref Divanı tarafından belirlenen ve bugün basın ahlak yasası diye bilinen ilkeler, Türkiye’de 50 yıldır bilinen ilkelerdir, ama bizim medyadaki yakınmalarımız da yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Mehmet Yüksel’in 12 Nisan 2008 tarihinde verdiği “İletişim Hukuku” konulu seminer.













Yorumlar
Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.