Küresel Isınma Kaderimiz Değil

10 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Güncel, manset, Çevre

9 Eylül 2009 günü tüm gazeteler, tüm yurdu etkisi altına alan yağışların tufana dönüştüğü haberlerini baş manşetlere taşımışlardı. Yurdun birçok bölgesinde su baskınlarına neden olan seller, Marmara ve Karadeniz bölgesinde son birkaç yıldır özellikle Temmuz ayında etkilisini gösteriyordu. Can ve mal kaybı her geçen yıl artıyor. Sellerin bu düzeyde etkili olmasında, Karadenizlinin denizle arasına bir engel gibi çekilen Karadeniz Otoyolu olduğu kadar küresel ısınmanın da önemli payı bulunuyor.

Günümüzde küresel ısınma terimi daha çok kuraklıkla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Oysa gerçek hiç te öyle değil. Küresel ısınmanın asıl etkisi, yeryüzündeki su çevrim düzeninin (su buharı, bulutlanma, yağmur, kar) bozulması olarak ortaya çıkıyor.

Yeryüzündeki su miktarı ilk oluşumundan bu yana hiç değişmedi. Havadaki karbondioksit oranının, insan etkilikleriyle katlanarak artması sonucu oluşan küresel ısınma, dünyanın yağış dengesini etkiliyor. Küresel ısınmanın etkisiyle, yeryüzündeki kimi bölgeler, her zamankinden çok daha fazla yağış alırken, bazı bölgeler olması gereken yağışı alamıyor. Bunun sonucu fazla yağış alan bölgelerde seller ve toprak kaymaları can ve mal kaybına neden olurken, az yağış alan yerler kuraklıkla başetmek zorunda kalıyor.

Küresel ısınma konusunda toplum, geçmiş yıllarda yanlış bir yönlendirmenin etkisi altında kaldı. Su tasarrufu yaparak, küresel ısınmayla baş edilebileceği yanılgısı yaratıldı. Oysa ki su tasarrufunun, barajlarda biriken suyun insanlar tarafından daha uzun süre kullanılmasından başka bir etkisi olamaz. Bu yanlış bilinçlendirmeyle, evini gereksiz malzemelerle doldurmuş, hergün işine kendi özel arabasıyla giderek gereksiz enerji kullanımına neden olan bireyleri, evinde/işyerinde su tasarrufu yaptığı için kendini huzurlu hisseder duruma geldiler. Oysa satın alınan her ürünün üretimi aşamasında tahmin edilemeyecek boyutlarda su kullanılıyor.

* 1 Varil ham petrolü rafine etmek için 7 ton su tüketiliyor

* 4 Adet otomobil lastiği üretimi için 7500 ton su tüketiliyor

* 1 Otomobil üretmek için 150 ton su tüketiliyor

* 1 Ton çelik üretmek için 240 ton su tüketiliyor

* 1 Kg kumaş için (baskısız boyasız) 120 litre su tüketiliyor

* 1 Kg kumaşı boyamak için 80 litre su tüketiliyor

* 1 Kg plastik üretmek için 200 litre su tüketiliyor

* 1 Kg pamuk ya da yün üretimi için 850 litre su tüketiliyor

Evimizde su tasarrufu yaparak küresel ısınma sorununun çözemeyeceğimiz ortada. Sorunun çözümü başka bir alanda, bireysel olarak yaptığımız tüketimlerde yatıyor.

Satın aldığımız herşey, enerji kullanılarak üretiliyor. Elektrik dahil üretim ve dağıtım sırasında kullanılan her tür enerji, fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğalgaz) kullanılarak üretiliyor. İşte küresel ısınmanın temel nedeni olan havadaki karbondioksit fazlalığı da, bu fosil yakıtların enerji üretmek için yakılmasıyla ortaya çıkıyor.

Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Kuraklık olsun, sel ve toprak kayması olsun, küresel ısınmanın olumsuz sonuçları bizleri etkiliyor. Ancak küresel ısınma da, bizlerin tüketimine sunulan ürünlerin üretimi aşamasında kullanılan enerji kaynaklarının etkisiyle kendini gösteriyor. O halde bizler, tükettiğimiz her ürünle küresel ısınmaya önemli bir katkıda bulunuyoruz. Hiç tüketmeden yaşayamayız. Ancak günümüzde tüketim öyle bir çılgınlık haline geldi ki, gerekli olsun olmasın kendimizi bu çılgınlığa kaptırıyoruz.

Tüketim bu çılgınlık boyutunda sürdükçe, küresel ısınmanın etkisi katlanarak artacak. Birey olarak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz. Küresel ısınma konusunda yapılacak en temel şey, tüketimimizi sınırlandırmak olacaktır.

Egemen sistem Kapitalizm, bizlerin daha çok tüketmemizi istiyor. Oysa bizler tükettikçe kirlilik ve beraberinde küresel ısınmayı katlıyarak arttıracak. Çok uzun olmayan bir süre sonra, küresel ısınma konusunda artık geri dönüşü olmayan bir noktaya geleceğiz. Bizler birey olarak gereksiz ve aşırı tüketimimizi engelleyerek bu olumsuz gidişe dur diyebiliriz.

Özel araba kullanmak yerine toplu ulaşım, bozuldu/modası geçti diye yenisini almak yerine var olanı onarmak/kullanmak, tek kullanımlık kullan-at ürünler kullanmak yerine bu ürünlerden uzak durmak, yaşamı sürdürmek adına birey olarak yapabileceğimiz şeyler arasında yer alıyor. İşte bizler, bunları yaptığımızda ancak küresel ısınmaya karşı olumlu bir çaba içinde yer almış olacağız.

DOĞADER – Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

İlgili yazılar:

  • ilgili yazı yok

TARAF’ta neler oldu?

26 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Basın, Güncel

Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Demirdöğen, 15 Temmuz 2009 tarihinde sudan gerekçelerle savunma istenip kendisi savunma vermeyeceğini belirtince beş dakika sonra faksla görevden alındı.
Gazete yönetimi, aynı gün bu görevin Erdem Gül, kabul etmemesi halinde bürodan başka bir kişi tarafından vekaleten yürütülmesini istedi.
Ankara Büro çalışanları, Demirdöğen’in görevden alınma şekline tepki olarak temsilcinin görevlerini kabul etmeyeceğini gazete yönetimine aşağıdaki yazıyla bildirdi.

***

Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeliği’ne

Ankara Temsilcimiz İsmet Demirdöğen, dün itibariyle bu görevinden alınmıştır. Gazete yönetiminin bu tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte, bunun yöntemi büro çalışanları olarak bizi rahatsız etti.
Habercilik anlayışı ile diğer medyadan ayrılma iddiasını bugüne kadar kanıtlayan, bizim de gazeteye bağlanmamızı böylece sağlayan gazetemiz, Ankara Büronun kuruluşunda görev yapan temsilci arkadaşımızı da, medyanın bilindik yöntemleriyle görevden almamalıydı.
Gazete yönetiminin tasarrufuna karışmamakla birlikte, büro çalışanları olarak itiraz hakkımızı kullanıyoruz.
İtirazımız, büro temsilcisinin kim olacağıyla ilgili değil,  ilkeseldir. Bu nedenle, tüm çalışanlar olarak kendi alanlarımızla ilgili haber izleme faaliyetlerini sürdürüyoruz. Ancak, gündem adıyla başlıklar geçmiyoruz.
Bunun bir nedeni de görevden alınan arkadaşımızın yerine herhangi birimizin geçici de olsa bu görevi kabul etmemesidir. 16.07.2009
Ankara Büro Çalışanları

***

Bunun üzerine gazete yönetimi, aynı gün Ankara Temsilciliği’ne İstanbul’da görevli Mustafa Cesur’un atandığını yine faksla bildirdi. Ancak Cesur, Ankara’da birkaç saat kaldıktan sonra İstanbul’a geri döndü.
Bu arada gazete kurulduğu günden beri yaşanan, son dönemde daha da ağırlaşan ve bir türlü çözülmeyen sorunlar, gazete yönetimine 21 Temmuz 2009 tarihli şu yazıyla iletildi.

***

Taraf Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü’ne,

Geçen hafta Ankara Temsilcimizin bu görevinden alınması üzerine büro çalışanları olarak tarafınıza bir yazı iletmiştik.
Bu yazıda, yönetimin bu yönde tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte bunun yöntemine çalışanlar olarak itiraz etme hakkımızı kullandığımızı dile getirmiştik.
Taraf’ın yayın çizgisinde farklı olma iddiasına destek vermiş; bunu kanıtlamasının bizi bu gazetede çalışmaya bağlayan ana neden olduğunu dile getirirken, gazetenin içişlerinde de yaygın medyadan ayrılması gerektiğine işaret etmiştik.
Özetlediğimiz bu gerekçeye bağlı olarak da herhangi bir arkadaşımızın temsilcilik başta, yöneticilik görevini üstlenmeyeceğini aktarmış; buna karşın her çalışanın kendi alanıyla ilgili haber üretimine devam edeceğini bildirmiştik. Biz, bugüne kadar buna uygun davrandık,  yönetici sıfatıyla gündem toplantılarına katılmamakla birlikte kendi izlediklerimiz dışında istenenleri de haberleştirip tarafınıza ilettik.
Gazete yönetiminin ağırlıkla Erdem Gül üzerinden yaptığı görüşmelerde iletilen mesaj, sorunu konuşarak aşmaktan ziyade ‘bunu yapamazsınız, sonuçları iyi olmaz’ tonunda oldu. Bu görüşmelerde sizlere, ‘bize kötü davranıyorsunuz, temel yakınmamız bu, karşı çıkışımız ilkesel’ diyerek kendimizi ifade etmeye çalıştık.
Ancak ‘bu yönteme itirazımız var’ yazımız üzerine yönetiminizden ‘arkadaşlar sorun nedir, konuşalım’ tutumu beklerken sanki bu eleştiriyi yaparak suç işlediğimiz kabul edilmiş; hızla ve yine aynı elektronik yöntemle ‘Ankara temsilciliğine vekaleten Mustafa Cesur atanmıştır’ bildirimiyle bu suç güya cezalandırılmıştır.
Bize göre bu yöntem de yanlıştı, hem yönetim için, hem yeni görevlendirilen arkadaş için, hem de bizler için sorunu çözmeye yaramamış; tersine zorlaştırmıştı.
Oysa biz, ‘itirazımız var’ derken  kimin temsilci olacağıyla öncelikle ilgili değildik. Öncelikle kurulacak iletişimde neden bu noktaya geldiğimize ilişkin görüşlerimizi aktarıp diğer medyada olmayan daha paylaşımcı, daha demokratik ilişki kurulması gerektiğini aktarabiliriz umudunda idik. Henüz bu olmuş değil.
Bu yüzden ilk tutumumuzu korumakla birlikte neden bu aşamaya gelmiştik; ‘itirazımız var’ derken neleri kastetmiştik; son yaşanan temsilci sorunuyla patlayan birikim nelerden oluşmuştu kimi örnekler vermek isteriz.
Evet. Taraf gibi bir gazeteye kamuoyunun olduğu gibi biz gazetecilerin de gereksinimi vardı.
Evet. Taraf, temel olarak kurulu düzene itiraz için vardı; bu misyona uygun davranmayı sürdürüyor.
Evet. Taraf, herkes için evrensel hukuk talep ediyor; hukuku zorlayanlara cesaretle karşı çıkıyor.
Evet. Taraf, güçlü olanın değil zayıf olanın, iktidarın değil ağırlıkla yönetilenlerin sesi olmayı önemsiyor.
Evet. Taraf’ta çalışmak bir ayrıcalık. Zor ama vicdan rahatlatıyor.
Evet. Taraf diğer gazetelerden önde olmayı, ama özellikle daha dikkatli, daha özverili, daha cesaretli olmayı önemsiyor.
Evet. Taraf, herkes için adalet talep ediyor.
Evet. Taraf, karşı çıkmanın, eleştirinin en tabii hak olduğunu biliyor ve bildiriyor.
Evet. Taraf, bizler için bir ekmek kapısı. Hepimizin tek tek bir işte çalışmaya ihtiyacı var.
Ama ne yazık ki Taraf, arzuladığı dünyaya ve medyaya  ilişkin taleplerinin pek çoğunu çalışanlarından esirgiyor.
Çünkü Taraf, diğer medyanın çoğu kez faşizan motifler de içeren yönetim anlayışından ayrılmak için bir fark, çaba ortaya koymuyor.
Çünkü Taraf, ‘gazetemizde kurulu düzen budur, böyle yönetileceksiniz’ dayatması içinde.
Çünkü Taraf yönetimi, kendi dışındaki gazete emekçilerine hiçlik duygusu yaşatmak istiyor.
Çünkü Taraf yönetimi, çalışanlarını kimi zaman da ‘Ankara Büro’ tanımıyla toptan aşağılayabiliyor.
Çünkü Taraf yönetimi, geç ve eksik (Ankara çalışanları için daha geç ve daha eksik) ödenen ücretlerini yüksek sesle talep dahi etmeyi beceremeyen çalışanlarına ‘buna şükredilmesi gerektiğini’ hissettiriyor.
Çünkü Taraf yönetimi-sahipliği, bu konuda zamanında açıklama yapmasının öncelikle hukuk devletlerindeki çağdaş işçi-işveren ilişkisinin gereği olduğunu bilmek istemiyor.
Çünkü Taraf yöneticileri, sanki çalışanlarına hakaret de edilebileceğini düşünüyor.
Çünkü Taraf, çalışanların vergi iadelerini ödemeyip kendisinde tutma hakkı bile görebiliyor.
Çünkü Taraf, savunduğu AB standardında çalışma yaşamı değil sanki köle düzeni istiyor.
Çünkü Taraf, İstanbul’daki çalışanlarına aylık 130 TL yemek ücreti ödediği halde, bunu Ankara Bürosu çalışanlarından 15 ay esirgeme hakkını kendinde görüyor. Bunun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir zorunluluk olduğunu unutup kendisinin en çok kızdığı ‘ayrımcılık’ için açıklama yapma gereği dahi duymuyor.
Çünkü Taraf, çalışanlarını 20 ay önceki çoğu düşük ve kendi içinde çok adaletsiz ücretlerle çalıştırmayı sürdürebiliyor. Değil 6 ay,  hiç değilse 1 yıl dolduğunda yeni ücret belirlemek gerektiğini düşünmüyor.
Çünkü Taraf, diğer medya yöneticileri gibi çalışanlarını sert çıkarak, işsiz bırakmak tehdidiyle haber üretiminin nitel ve nicel olarak artırılabileceği yanılgısından kurtulmak istemiyor. Çünkü Taraf, yayın çizgisinde korku egemenliğine karşı çıkarken çalışanlarıyla korku üzerine iletişimde fayda görüyor.
Tüm bunları, daha fazlasını da bugüne kadar tartışmak mümkündü. Ama olmadı. Bu gecikmede biz de kabahatliyiz. Çünkü bunları konuşacak bir kanal açık değildi. Ancak bizim buna çok önceden yüksek sesle itiraz etmemiz gerekirdi.
Hülasa bu gazeteyi seviyorduk, seviyoruz. Evet, bu gazeteye diğer gazetelere kıyasla ihtiyaç daha fazla. Bu daha fazla fedakarlık gerektirir. Evet, bu dönemde işsiz kalmak pek de sevimli değil, aksine yıkıcı.
Biz, üretime daha fazla katılmak kaygısıyla da hareket ettik. Çünkü evet, biz en cevval, en hızlı, en büyük gazeteciler değiliz. Zaten olmak gerektiğini de düşünmüyoruz. Ama kendimize kefiliz. Biz daha iyi iletişimi hak eden; haklarını bilen düzgün gazetecileriz.
Son söz; yukarıda ‘çünkü’ diye başlayan ve artırılabilecek konularda iyileştirme olmasını istiyoruz.
Gazetecinin karşı çıkan insan olmak zorunda olduğuna inanıyoruz. Tıpkı Taraf gibi. Ve bize göre Ankara büroda yüksek sesle konuşmak isteyen ve ‘itirazımız var’ diyen çalışanların olması, gazete sahipliği ve siz yöneticiler için de bir kazançtır.

***

Bu iki yazıya rağmen geçen sürede gazete yönetiminden ne sözlü ne yazılı bir yanıt alınabildi. Yazılar yok sayılarak ilişki sürdürülmek istendi. Ankara Bürosu’nun gündem geçmeme-toplantıya katılmama ancak haber üretimine devam yönündeki tutumu, tehditle bitirilmek istendi.
Bu amaçla 31 Temmuz Cuma günü Ahmet Altan, diafonla Ankara’ya bağlanıp tehditkar üslubuyla büroda kim varsa hazır ola geçmesini ve kendi gündemini sunmasını istedi.
Altan’ın protestoyu yok sayan, iletişimi reddeden tavrı üzerine Ankara Büro adına Adnan Keskin, Ahmet Altan’ın ‘hadi anlatın, ne haber var’ tutumuna karşı çıkmış; devamında kendisiyle yaklaşık yarım saat tartışmıştır. Soner Arıkanoğlu’nun zaman zaman katıldığı ve her iki büronun da dinlediği tartışmada, önceki talepkar yazılar hatırlatılmış; bunlarla ilgili gelişme olmadığında aynı tutumun sürdürüleceği kararlılığını yinelenmiştir.
Ahmet Altan’ın bu tartışmadaki genel tutumu yine tehditkar, çalışanları yok sayan tarzda olmuş; “Ben böyle gördüm. Gazetecilik ayrı iş, hak ve alacaklar ayrı iştir. Para yoksa da çalışmak durumundasınız. Beğenmeyen gider” çıkışı, bu tarzını kuvvetlendirmiştir. Ankara Büro çalışanları ise, hak ve alacaklar için gazete yönetimine ihtarname çekeceğini bildirmiştir.
Tartışma sürerken Ahmet Altan’ın tutumuna tepki olarak Nazmi Belge ile Songül Çiçek gazete ile yollarını ayırmışlardır.
Nitekim Ankara Büro’da çalışan yedi kişi, birikmiş hak ve alacaklarının (maaş ve maaş farkları, ödenmemiş yemek paraları, fazla mesai, vergi iadeleri) ödenmesi için gazete yönetimine aynı gün ayrı ayrı ihtarname gönderdi.
Ahmet Altan, 1 Ağustos Cumartesi günü, Ankara Büro’da görevli dört muhabirden (Adnan Keskin, Erdem Gül, Ezgi Akın ve Coşkun İncekara) toplantıya katılmadıkları gerekçesiyle yazılı savunma istedi. Altan’ın yazılı savunma talebi, izleyen günlerde de sürdü. Altan, 3 ve 4 Ağustos tarihlerinde  yine dört muhabirden aynı gerekçeyle yazılı savunma istedi. Ancak toplantılara katılmadıkları halde Soner Arıkanoğlu ve Aylan Uncu’yu bu sürecin dışında tuttu. Arıkanoğlu ve Uncu’dan hiç yazılı savunma istemedi. Fakat Altan’ın savunma talepleri, bu iki ismin de imzasıyla yanıtlandı.
Taleplerine olumlu yanıt alamayan Ankara Büro çalışanları, 7 Ağustos’ta haber üretimi durdurma kararı alarak bu kararlarını gazete yönetimine bildirdi. Ahmet Altan aynı gün Ankara büroya faks mesajı çekerek, bürodaki herkesin işine son verdi. Ahmet Altan imzalı faks mesajı şöyle:

***

Ankara Büro’ya

Gördüğüm kadarıyla iş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz.
Artık haber yazmayacağınızı bildirmişsiniz, ama istifa etmemişsiniz. Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbette herkesin ölçüleri farklıdır.
Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu.
Umarım her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış; beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğiniz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz.
Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz ‘çıkış’ kağıtlarınızı gönderip özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım.
Şimdi evinize gidin.
Burada binbir meşakkatle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza karşı haksızlık olacak çünkü.

***

Ankara Büro çalışanlarının Ahmet Altan’a yanıtı ise şöyle oldu:

İstanbul Büro’ya, Ahmet Altan’a,

‘Şimdi Evinize gidin’ tavsiyesini içeren yazınızı cümle cümle yanıtlıyoruz.
1-‘Gördüğüm kadarıyla İş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz’ demişsiniz.
*  İş kanunlarını bildiğimizi görmeniz iyi. Bu ayıp değil, kendileri de bir işçi olan gazeteciler için gerekli. Ancak bunu gazetecilikten daha iyi bildiğimizi söyleyerek bizi aşağılama hakkını nerden alıyorsunuz. İşveren olmak, başyazar olmak size bu hakkı veriyor mu?
* Bizim size itirazımız tam da bu değil miydi? İlk yazılarımızda, sizinle sözlü tartışmamızda ‘bizi aşağılamaktan, değersiz hissettirmeye çalışmaktan vazgeçin’ demedik mi ? Siz de ‘siz değerlisiniz, iyi gazetecilersiniz ‘ yanıtını vermediniz mi ? Ayrıca biz size ‘en cevval gazeteciler biz değiliz. Buna gerek de yok. Ancak biz düzgün insanlarız-gazetecileriz’ demedik mi? Bu size yetmiyor mu?
* Taraf’ın bir ihtiyaç olduğunu, mevcutlarından daha iyi ve yaşaması gereken gazete olduğunu,  bizim burada olma nedenimizin de bu olduğunu yazmadık mı?
* İş hukuku kadar gazetecilik bilmemekle aşağılamak istediğiniz bu bürodan seçili dört-beş kişinin, sizin büronuzdan seçeceğiniz dört- beş kişiyle birlikte temel gazetecilik, gazetecilik etiği vb. konularda tarafsız bir heyetçe sınava alınmasına var mısınız?
* Taraf iyi etkili cesur bir gazete evet, ama bu ‘gazeteciliği biz, özellikle de biz icat ettik’ egosunu haklı çıkarır mı? Taraf yokken de iyi haber yapan düzgün gazeteciler olduğunu hatırlatmak için ne yapmamız gerekiyor? Muhtemelen bizden daha başarılı bulduğunuz gazetecilerin bazıları  daha topa bop derken tam da sizin önemsediğiniz türden  haber yapmış gazeteciler olduğu aklınıza gelir mi?
2- ‘Artık haber geçmeyeceğinizi bildirmişsiniz. Ama istifa etmemişsiniz..Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbet herkesin ölçüsü farklıdır” demişsiniz.
* Size yazdığımız yazılarda ve sözlü tartışmamızda bizi aşağılamayın demedik mi?
* İstifa etmeyip, ‘bize insan gibi davranmak, emeğimizin karşılığını vermek zorundasınız’ demek neden haysiyetsizlik?
* Yoksa bize, ücretini alamayan üstüne aşağılanan işçiler itiraz edemez, direnemez, talep edemez. İstifa etmek zorundadır mı demek istiyorsunuz?
* O zaman niye Sosyalizm diye bir şey vardı. Niye işçi hareketi işçi dayanışması vardı. Niye 1 Mayıs var. Niye sendikalar var. Niye direniş grev hakkı var? Yani size göre, işverene şimdi Ahmet Altan’a ‘istifa etmiyorum hakkımı istiyorum’ diyen bütün işçiler çalışanlar haysiyetsiz insanlar mıydı? İşçi mücadele tarihinde ‘Ahmet Altan’ın gazetesinde işçilik yapamazsınız, kölesiniz’ diye bir kayıt vardı da biz mi atladık?
* Komşumuz Yunanistan’da hakları için neredeyse ayda bir grev yapan bütün gazeteciler haysiyetsiz mi?
* Yoksa ‘Ya sev ya terket’ diyen faşistler gibi ‘ya gazeteyi beğenirsin, ya çeker gidersin’ demek ki haysiyetli davranış. Peki gazeteciliğini bile beş paralık gördüğün bu insanları sen neden işten atmadın? Bu mu haysiyet? Param yok, ya çalışın ya gidin demek ne zamandan beri haysiyet?
* O zaman tüm patronlar ve devlet işvereni memurlara-işçilere haysiyetsiz  damgası vurabilir mi? ‘Ücret artışı talep etmeyin, sendika kurmayın gösteri yapmayın, iş bırakmayın, işvereninizi protesto etmeyin’ talimatına uymayan her işçiyi-memuru  sizin gibi ‘hadi evinize gidin-çıkış kağıtlarınız arkadan gelecek’ diye yönetme hakkına sahip miydi?
* O zaman Kürtlere, Alevilere yönelik derin Ergenekoncu devletin ‘bu ülkenin sahibi  biziz. Ya bizim dediğimiz olacak, ya da bizim dediğimiz’ söylemleri dahi haklı olabilir mi? Çünkü tartışmamızda siz bize ‘ben böyle gördüm. Beğenen kalır beğenmeyen gider’ demiştiniz ‘Biz de hayır üçüncü yol var. İtiraz etmek ve talep etmektir. Bunu yapıyoruz’ dememiş miydik?
* Çok daha önemlisi, ‘paramız yok’ dediğiniz gün, matbaa şirketi kurulması, onun için arsa avına çıkılması sorulduğunda ‘onu kredi ile alıyoruz’ demek ne kadar haysiyetli bir davranış. Bu haysiyeti, onlarca çalışanın yol-yemek parasını vermek için kullanmayışınız çok mu onurlu bir tercih?
* Gazetenin Ankara Bürosu’nda çalışanların isimlerini dahi zikretmeden, ‘evinize gidin’ deyip toptan işten atmak, ama atıyorum bile diyememek haysiyet açısından ölçülebilir mi acaba?
3- ‘Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu’ diyorsunuz.
* İş hukukunu keşke hukukçularından alınacak yardımla biraz çalışsa idiniz. Bize üç ayrı savunma yazısı yazarken, iş hukuku silahını kullanmasaydınız?
* Çünkü bunu yapsaydınız, bu itirazı ‘biraz tazminat’ almak için yapmadığımızı anlardınız.
* Zira üç haftadır bu eziyeti çekmez 10 ay bir yıl önce, maaşımızı zamanında ve tam yatırmadığınızda iş akdimizi fesheder ve ‘biraz tazminatı’ yine alırdık. Bugün de istifa eder ve yine alırız.
* Ama tüm direnişiniz, bizi yok saymanız ‘biraz tazminat’ içinse birçok arkadaş olarak bu parayı bize verdiğinizde, kendimize alıkoymayıp gazeteye bağış, Kumkapı’da rakı içmek dahil harcamaya varız. Söz.
* Ama bileceksiniz ki siz Ahmet Altan olarak iyi bir yazar olsanız da işveren veya işveren temsilcisisiniz ve biz de işçiyiz. ‘biraz tazminat’ için dahi talep hakkımız var? Yoksa yok mu?
* Ama onu yapmadık, yapmayacağımızı uzun uzun anlattık. Ama siz bizi  okumadınız ve dinlemediniz ya da öyle davranıyorsunuz ya biz ona yandık.
* Ama bunu okurken not alın, sizden taleplerimiz arasında akçalı konular sadece bir bölümü oluşturuyordu. Ama velev ki sadece hak-alacaklarımız olsun. ‘biraz tazminat’ bu kalemler içinde en küçük ve heba edilebilir kalemdir. Size asıl diğer kalemleri (ücret vb haklarda gecikmenin günlük yüzde 5 faiz gerektirdiğini- (yıllık yüzde 1800) söyler isek matematik uyarı yerine geçer.
* Dahasını sayalım mı? 2 yıldır bizleri aynı ücretle çalıştırma hakkını nasıl buldunuz. Biz 6 ayda bir sembolik de olsa zam alan devlet memurlarından daha mı haysiyetsiz insanlarız? Neden bize bir yılın sonunda 1 kuruş zam yapmak zorunda hissetmediniz.
*Acaba ‘Mecbursunuz böyle çalışırsınınız. Bu ücreti dahi hak etmediniz. Nerede  ücret artışı. Hem buna layık olmadığınız gibi, ‘dua edin’ bu gazetede çalıştığınıza demiş olmayasınız. Bunun için iş hukuku bilmeye değil ama vicdana sahip olmanız daha insani olmaz mıydı?
4- “Umarım, her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış, beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğimiz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz?
* ‘Aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış gazete’ gazete tanımı doğrudur. Ama bu o gazetenin çalışanlarına ‘sizler aşağılık insanlarsınız’ duygusunu yaşatma hakkını mı veriyor? Her kuşatılmış, gerçekliğini test edemediğimiz her ticari sıkıntıda olan şirkette neden kabak hep aşağıdakilerin başına patlıyor. IMF’ye borcumuz var’ diyen hükümetlerin işçi-memurlara para vermeme tutumu, ‘bölünme-şeriat tehlikesi var’ diyerek tüm hak ve özgürlükleri gasp etme hakkını kendinde görenler de haklı mı?
* Diyelim, bu kuşatmaya beraber direnmemiz gerekiyor? O zaman madem parasız yapılacak bu iş, yol parasız kimi zaman icralık aç gazeteciler gazete yönetiminde neden yok. Neden siz patronsunuz, neden biz işçi. Madem bir siyasi dergi gibi çalışacağız. O zaman ‘gelin gazeteyi beraber yapalım’ demek çözüm olabilir miydi?  Neden biz işverenle empati kurmak zorundayız da gazetenin sahipleri işçisiyle empati kurmuyor?
* Tazminat koparmak sözünü reddettik. Bu hakkımızdı, halen öyle.
* sizin deyiminizle –ki artık bize göre de öyle- Şanlı mücadelemizi’ tazminat koparmak için yapmadık, velev ki öyle olsun. Siz de şanlı bir şey yapıp ‘attım sizi. Direnişinizi kırdım’ deseydiniz. Niye yapmadınız. Niye yapamadınız?
* Evet bunu çocuklarımıza (var olanlar için) ve yakınlarımıza arkadaşlarımıza övünerek anlatabileceğiz? Onlara diyeceğiz ki Taraf’ın o çok cesur haberlerine biz de çekinmeden imza attık, çorbada bizim de tuzumuz oldu? Ama biz köle olmadık. Taraf, kurulu düzene karşı çıkıyordu, egemen medyaya benzemek istemiyordu, ama bizi tıpkı onlar gibi böcek gibi görüyordu. Bunu yapmayın etmeyin dedik. Ama dinletemedik. Mevcutlarına kıyasla görece iyi bir gazetede çalışmak, işverenin Ahmet Altan’ın bize tanıdığı bir lütuf değildi. Lütuf olmadığı için de biz eleştiririz, biz reddedebiliriz, biz işsiz kalmak pahasına sözümüzü söyler gideriz dedik.
* Defalarca gönderilen ‘o büroyu kapatırım-atarım’ tehdidi yaparken ‘gelin konuşalım’ deme ihtiyacı duymayan insandan korkmayız, işsiz kalmaktan korksak da tercih ederiz.
* Çocuklarımıza daha önce de dedik, sonra da diyeceğiz “Her şey iş-para değildir. Bazen reddet. Ama hiç kendini köleliliğe mecbur hissetme. Dünyanın en iyi gazetesi gazetecisi de olsa ona ‘hayır buna hakkın yok’ diyebil”
5- ‘Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz “çıkış’ kağıtlarını gönderip, özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım” diyorsunuz.
* İsabetli olur. Ama lütfen, ‘biraz’ değil ‘tümünü’ bulun ve  bu ‘çıkış kağıtlarını’ derhal gönderin. Bizi ‘istifa etmeyerek ‘haysiyetsiz’ davranmakla itham ettiniz. Biz tersini düşündük ve halen öyleyiz. Ama Lütfen bunu derhal siz yapın –çıkış kağıtlarımızı- acele gönderin ve haysiyet sizde kalsın.
* Yine iş hukuku diyeceğiz, ama siz ‘ankara büro’ya evinize gidin’ dediniz. Ama tek tek bize ‘sizi işten atttım’ yazısı gönderin ki işten atıldığımızı işsizlik sigortası için gideceğimiz İŞKUR’a kanıtlayabilelim. Bu yasal-ahlaki gereklilik dışında bize son kıyağınız olsun.
* Yoksa, hukuken işten atılmamış kötü gazeteciler olarak zorda kalacağız. İşten atılmamış hissiyle işe gelip gidebiliriz. Bu da sizi üzer.
6 – ‘Şimdi evinize gidin” . Burada binbir meşakketle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza haksızlık olacak çünkü” dediniz.
* Gidiyoruz. Ancak bir üst maddedeki (5) talebimizi dikkate almanızı talep de ediyoruz.
* Gidiyoruz. Ama biz size ‘Seviyorduk be. Gitmek de istemiyoruz’ demiştik. Ama anlatamadık demek ki.
* Gidiyoruz, ama çıkış kağıtlarımız gelene kadar büroya dikkat kesileceğiz.
* Gidiyoruz. Ama giderken söylediklerimiz ‘binbir meşakketle çalışan arkadaşlarımıza’ haksızlık değildi. Bu sözlerimiz onlar adına da söylenmişti.
Hülasa gidiyoruz. Hoşçakalın.
Sizin şüphenizin aksine çocuklarımız ve diğer tüm yakınlarımız da bizi ‘iyi yaptınız’ diye karşılayacak ‘onurlu davrandınız’ diye kucaklayacak. Bize yeter. ‘biraz tazminat’ olmasın da derler. Belki de.
Hoşçakalın Gözüm.
****

Ankara Büro’da çalışan altı kişi (Adnan Keskin, Erdem Gül, Aylan Uncu, Soner Arıkanoğlu, Ezgi Akın, Dilek Karaaslan)  10 Ağustos Pazartesi günü gazete yönetimine ikinci bir ihtar çekerek iş akitlerinin feshedilip edilmediğinin bir gün içinde açıkça kendilerine bildirmesini, aksi halde iş akitlerinin işverence zımnen feshedildiğini kabul edeceklerini bildirmişlerdir.
Ancak işveren bu ihtara da yanıt vermemiş, dolayısıyla bu çalışanlarla iş ilişkisini sona erdirdiğini kabul etmiştir.
Bunun üzerine de bu çalışanlar, bu hukuki sonuç nedeniyle işyerinden eşyalarını toplayarak evlerine dönmüş, bir daha işbaşı yapmamışlardır.
Bu arada görevden alınan İsmet Demirdöğen de haklı fesih yoluna giderek gazeteyle yolunu ayırmıştır.

İlgili yazılar:

Hazır giyim ve tekstil kan kaybediyor

24 Temmuz 2009 Yazan admin  
Kategori Ekonomi, Güncel, manset

Yeşim Tekstil CEO’su ve aynı zamanda Uludağ İhracatçılar Birliği Konfeksiyon Hazır Giyim Başkanı olan Şenol Şankaya, ISO 500 listesinde ilk 100 firma arasında sadece bir tane tekstil firmasının ve hiç hazır giyim firmasının bulunmadığına işaret ederek, sektörün gittikçe küçüldüğüne dikkat çekti.
Yeşim Tekstil CEO’su ve Uludağ İhracatçılar Birliği Konfeksiyon Hazır Giyim Başkanı Şenol Şankaya, hazır giyim ve tekstil sektörünün her geçen gün ciro ve ihracat bazında kan kaybettiğini belirterek “ISO 500 listesini incelediğimizde, hazırgiyim firmalarının sayısının çok azaldığını, ilk 500’de yer alan firmaların büyük bir kısmının da geçtiğimiz yıllara göre sıralamada daha gerilerde kaldığını görüyoruz” dedi.
Yeşim Tekstil’in IS0 500 Büyük Firma listesinde hazır giyim firması olarak ilk sırada yer alırken, genel sıralamada 172. olduğunu belirten Şankaya, Yeşim’in krizin tüm olumsuz etkilerine rağmen sektördeki liderliğini devam ettirdiğini söyledi.senolsankayagenel
“Hazır giyim ve tekstil sektörü sıralamada gittikçe düşüyor”
Şankaya, ilk 100 firmada sadece bir tane tekstil firmasının bulunmasının hiç hazır giyim firması bulunmamasının ihracatın lokomotifi olarak görülen sektör için düşündürücü olduğunu vurgulayarak, listedeki tekstil ve hazır giyim firmaları incelendiğinde büyük bir kısmının geçmiş yıllara göre daha alt sıralarda yer aldığını kaydetti.
Sektörün 2009 yılındaki ilk 6 ayını da değerlendiren Şankaya, rakamların çok da parlak olmadığını söyledi. Şankaya, resmi rakamlara göre, Türkiye’nin yıllık ihracatının ilk 6 ay itibariyle yüzde 15,51′lik düşüş gösterdiğini, tekstil, hazır giyim ve konfeksiyon sektörleri genelinde de yüzde 25,8 oranında daralma olduğunu belirterek, bu duruma paralel olarak sektördeki istihdam kaybının da yüzde 30’ları bulduğuna dikkat çekti.
Şankaya ayrıca hazır giyim birlik başkanı olduğu Uludağ İhracatçı Birlikleri kayıtlarına göre de, Ocak-Haziran döneminde Türkiye’nin en önemli tekstil ve konfeksiyon merkezlerinden olan Bursa’da, yılın ilk yarısında yapılan ihracatın, tekstilde yüzde 27,2, hazır giyim ve konfeksiyonda ise yüzde 32,5 oranında düştüğünü belirtti.
“Teşvik paketi yetersiz”
Şankaya son açıklanan teşvik paketiyle ilgili şunları söyledi: “Geçtiğimiz günlerde açıklanan teşvik paketinin özellikle yeni yatırımları, yeni kredi ve istihdam olanaklarını estekliyor. Küresel ekonomik koşullar göz önüne alındığında, bu teşviklerden faydalanabilecek hazır giyim firma sayısının çok fazla olmayacağını düşünüyorum. Pakette 1 ve 2. bölgelerde yer alan tekstil ve hazırgiyim firmaları için ise teşvik yer almıyor. Açıklanan teşvik paketinden hükümetimizin hazır giyim sektörünü doğu bölgesine kaydırmak istediği anlaşılıyor. Hazır giyimde sadece 3 ve 4. bölgelerdeki firmalara teşvik verildiğini görüyoruz. Bursa gibi tekstil ve hazır giyim sektörünün yoğun olduğu 1 ve 2. bölgelerdeki büyük yatırımların verilen teşviklerle bu bölgelere taşınma olasılığı yok denecek kadar az. Özellikle zamanla yarışılan ve rekabet şartlarını kaybetmemek için büyük bir çaba gösterilen bir dönemde bu taşınmanın olması mümkün değil. ”
Kriz döneminde bir çok köklü tekstil ve hazır giyim firmasının eleman çıkarmak zorunda kaldığına dikkat çeken Şankaya işsizliğin önüne geçmek istiyorsak üretim şartlarını tekrar rekabet edebilir şartlara getirmeliyiz dedi. Tekstil ve hazır giyim sektöründeki 1 ve 2. bölgedeki firmaların canlandırılması halinde istihdam sorununun çözüleceğini söyleyen Şankaya bu sektörlerin hala Türkiye için çok önemli olduğunu söyledi. Krizin etkilerini azaltmak üzere bu bölgelerdeki firmaların maliyetlerinin düşürülebilmesi için en azından bir yıl boyunca sigorta primlerinin ve muhtasarlarının ertelenmesinin bu bölgelerdeki firmalar için son derece önemli olduğunu ifade etti.
Bursa’daki tekstil ve hazırgiyim firmalarının birçoğunun uzun yıllar boyunca oluşturulan bir sistem ve insan kaynağı ile bugünkü rekabet gücüne sahip olduğunu dikkat çeken Şankaya sistemin sadece makineler ve binalardan oluşmadığını, bu sistemi kusursuz bir şekilde işleterek üretimi gerçekleştirecek kalifiye insan gücü ve yetişmiş insan kaynağına da ihtiyaçları olduğunu söyledi. Bu yüzden 3 ve 4. bölgelerde 5 yıl boyunca verilecek teşviklerin de en az 10 yıl için verilmesinin daha anlamlı olacağını ifade eden Şankaya, teşvik süresi uzamalı dedi. Doğuya taşınan bir firmanın en az 3 yılda sistemini tam olarak kurarak randıman almaya başlayacağını belirten Şankaya sistemin sürekliliğini sağlamak için 10 yıl boyunca teşvik verilmesinin bu bölgelerdeki yapılanmanın doğru bir şekilde olması ve devamlılığı için son derece önemli olduğunu söyledi.

İlgili yazılar:

Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı

23 Temmuz 2009 Yazan admin  
Kategori Basın, Güncel

Genel Sekreterlik görevini sürdürdüğüm Bursa Gazeteciler Cemiyeti’nin Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Nuri Kolaylı, basından sansürün kaldırılışının 101. yıldönümü nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı.
24 Temmuz 1908’de, gazetecilerin onurlu direnişi sonucu kalkan sansürün, ne yazık ki yaşadığımız çağa ayak uydurarak açıkça devam ettiğini vurgulayan gazeteci büyüğümüz Nuri Kolaylı, yazılı açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
“Günümüzde medyada yaşanan uygulamalara baktığımızda, sansürün kalkmadığı görülmektedir.  Düşüncelerini yazdıkları, röportaj yaptıkları gerekçesiyle meslektaşlarımız yargılanmakta, gazeteciler kesin kanıtlara dayanılmadan gözaltına alınmakta, medyaya ve basın mensuplarına yönelik baskılar ve saldırılar sürmektedir.
Çalışanların sendikasızlaştırıldığı, iş ve can güvenliklerinin olmadığı, TCK’da yer alan maddelerle basına çok ağır cezaların getirildiği bir ortamda ne basın özgürlüğünden, ne de sansürün kalktığından söz edilebilir.
Oysa hızla gelişen dünyamızda basın özgürlüğü, iletişim özgürlüğünü de kapsayarak ulusal boyuttan, evrensel boyuta taşınmıştır. Basın özgürlüğü artık, bir iletişim hakkıdır. Basın özgürlüğü basınla ilgili kurumların ve kuruluşların özgürlük alanı olmasının ötesinde, bireysel hak ve özgürlük alanı haline gelmiştir. Bilgi edinme ve bilgilenme hak ve özgürlüklerini kapsamaktadır. Bu nedenle, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller mutlaka kaldırılmalıdır. Bugün demokrasimizin sınırları genişletilmiş çağdaş anlamda bir haber alma ve bilgi edinme özgürlüğüne ihtiyacı vardır.
Özetlemeye çalıştığım gerçekler doğrultusunda 24 Temmuz’u Basın Bayramı olarak değil, geçtiğimiz yıllarda da vurguladığımız gibi dayanışma günü olarak görüyoruz.
Halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkının aracı olan basın özgürlüğünün önündeki engeller kalkmadıkça, 24 Temmuzlar bizler için bayram olmayacaktır.”

İlgili yazılar:

Çin tekstili tasarımı da öğrendi

14 Temmuz 2009 Yazan admin  
Kategori Ekonomi, Güncel, manset

cinmodasiic3

Türk tekstili, tekstilcilerin markalaşma çabalarına rağmen kan kaybetmeye devam ederken, Çin tekstili ucuz üretim avantajına “tasarım” yeteneğini de ekledi.
Bu gelişmenin ne anlama geldiğini en iyi tekstilciler bilir. Seslerini bir türlü duyuramayan, duyurduklarında da sonuç alamayan tekstilcimizin halini rakamlar çok net ortaya koyuyor:
. 2003-2008 yılları arasında kapanan firma sayısı 490 bin,
. Krizde sektörden 3 bin firma kapandı, 3 bin firma daha kapanmanın eşiğinde,
. Hazır giyim ihracatı 2009’un ilk 6 ayında yüzde 25 geriledi.
. İç pazarda hazır giyim harcamaları yüzde 13 azaldı.
. Ağustos 2008′de 346 bin olan kayıtlı tekstil çalışan sayısı Mart 2009 itibariyle 309 bine, Ağustos 2008′de 434 bin olan kayıtlı hazır giyimde çalışan sayısı 362 bine geriledi.
. Sektör için hazırlanan ve 1 Ocak 2009’da uygulanacağı söylenen “Tekstil, Hazır giyim ve Deri Sektörü Strateji Eylem Planı” lafta kaldı.
Türk tekstilinde ortaya çıkan tablo böyle. Türk tekstilinin mevcut üretim kapasitesini, istihdamını ve kredilerini korumak için destek ihtiyacının sürdüğü ortada.
Sektörün yeniden güç kazanması için hem ulusal tekstil stratejilerinin belirlenmesi ve bu stratejiler paralelinde yenilikçi ürünler geliştirilmesi, hem de otomotiv ve beyaz eşyada olduğu desteklenmesi gerekiyor.
Peki, rakibimiz Çin’de neler oluyor.
Düşük maliyet avantajına “tasarım” gücünü de ekleyen Çin, tekstilde dünyanın zirvesine oynamaya devam ediyor. Bir çok Çinli tasarımcının ismini öğrenmeye başladık bile. Örneğin Guo Pei , Wu Yong, Jiang Zhuo ve Xuan Yu, şimdiden isimlerini tüm dünyaya duyurdular. Tekstil ürünlerinde Batı stili çizgilere yer veren, bunun yanında Çin kültüründen süslemeleri kullanan Çinli tasarımcılar, krize rağmen tekstil gelirlerinin yaklaşık yüzde 25 artmasını sağladılar.
Her yıl düzenlenen Çin Uluslararası Moda Haftası da, Çinli tasarımcıları dünya devleriyle aynı platforma taşıyor.
Bundan 4-5 yıl önce moda dünyasında Çin stilinden söz edilmezken, günümüzde takip edilen konuma ulaştılar.
Sırada ne var hepimiz biliyoruz. Elbette ki markalaşma. Hızla gelişen Çin tekstili tasarımın ardından markalaşmada da söz sahibi olduğunda, dünya tekstili Çin’in tekeline girmiş olacak.
Allah, Türkiye’de yatırım ve üretim yapan, istihdam yaratan Türk tekstilcisinin yardımcısı olsun! Çünkü Allah’tan başkasının yardım edeceği yok gibi görünüyor.
Sinan Tunç
cinmodasiic2

İlgili yazılar: