Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi

30 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi
İlköğretim ve ortaöğretim okulları yine açıldı. 15 milyon öğrenci yaklaşık 600 bin öğretmenle öğretim yılına başladı. Nüfusumuz yaklaşık 72 milyon ve öğrenci sayımız 18 Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazla.
Nüfus oranıyla olanaklarımız ise biraz ters orantılı. Tek başına ikili öğretim bile fiziki altyapının yetersiz olduğunu gösteriyor. Donanımlar bazen eksik, bazen atıl. En ücra köşede bile göstermelik bir bilgisayar olmasına rağmen öğrencilerin yarısından fazlası bilgisayarı görmeden dersini aldığını belirtiyor.egitim
Türkiye gibi nüfusunun önemli bir kısmı genç olan bir toplumun geleceği yakalaması için nitelikli eğitim çok önemli bulunuyor. İlköğretim içler açısı. Eğitim 8 yıla çıkarılmış olmasına rağmen halen istenilen düzeyde nitelik kazandırılamamıştır. SBS sınavı ve yaşananlar tam bir tradeji, her yıl 30-40 bin öğrenci sıfır alıyor.
Dünyada sayısı bilinmeyen türde bizde lise türü var. Ne işe yaradıkları ise meçhul. Meslek okulları hayata pratik iş yapacak ara eleman yetiştirmesi gerekirken tamamen üniversite sınavına girmeye yönelmiştir. Eğitimin amacı olan yaşama sevinci kazandırmak, düşünme yöntemi ve etrafta olup biteni analiz etme yeteneğinin kazandırılması için ders çeşitliliği yerine varsa yoksa üniversiteye hazırlanmak her şey olmuştur. Resim, müzik, el işi, beden eğitimi dersleri kâğıt üstünde ders, ancak sınavda soru gelmediği için öğrenci için angarya olarak kabul edilmektedir.
Eğitim sistemimizde öğretmen yetersizliğin oranla geçici öğretmenlik gibi artık hiçbir ülkede olmayan bir yapı ile eğitimin gerçekleştiği belki de tek ülke Türkiye. Bir tarafta on binlerce öğretmen adayı üniversiteli işsiz gezerken, yalnızca İstanbul’un öğretmen ihtiyacının 30 bin kişi olduğu, 100 bin ana okulu öğretmenine ihtiyaç duyulduğu bir tezat yaşanmaktadır.
Genel eğitim durumumuza baktığımızda, neden üniversiteye istenilen nitelikte öğrenci gelmiyor sorusunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Üniversite öğretim üyeleri olarak ilk ve ortaöğretim bizi çok ilgilendiriyor, çünkü lise eğitimini iyi bir şekilde tamamlamadan üniversiteye gelen öğrenciler gerçekten ciddi bir sorun haline geldi. Yıldan yıla daha zayıf öğrencilerin üniversiteye gelmesi ile derslerin işleyişi ve kalitesinin de düştüğünü söylemek zorundayız.
Diğer yandan üniversitelerin de çözüm olmadığını anlayan on binlerde öğrenci bu yıl bazı lisans programlarını tercih etmedi.

Eğitim Kalitesi Yetersiz
Eğitim kalitesinin yetersizliği artık en yetkili ağızlar tarafından konuşuluyor. Milyonlarca okuduğunu anlamayan, yabancı dil becerisi kazanmamış, kültürel yapısı zenginleşemeyen, matematik bilmediği için soyut düşüncenin gelişmediği, analiz sentez yapma düzeyi düşük olan, bütünsel düşünme yeteneği gelişmeyen öğrenci kitlesi ile karşı karşıyayız. Cumhuriyetin ilk yılarında çizilen eğitim hedefi maalesef son yıllarda sulandırılmış, eğitim birliği yerine sayısı belirsiz ihtiyaç dışı öğrenci alan lise türleri oluşmuştur. Bölgelerarası dengesiz altyapı ve nitelikli öğretmen dengesizliği eğitimi içinden çıkılamaz duruma getirmiştir. İlk ve ortaöğretim okullarında eğitim parası olanın iyi imkân bulduğu konumlar haline gelmiştir. Ailelerin gelir durumlarına göre özel ilk ve ortaöğretim kurumlarına yöneldikleri görülmüştür. Fen ve Anadolu Liseleri dışındaki devlet okulları ve liseleri artık neredeyse üniversiteye çok sınırlı sayıda öğrenci kazandırabilmektedirler.

Başarı Düzeyimiz Çok Düşük
Bilimcimin yetiği son 30 yıldır sürekli her yetkili eğitimin arzulanan yerde olmadığını ve önemini vurgular. Ancak her yıl yaşanan OKS, SBS ve ÖSS sınav sonuçları her yıl rakamları itibarı ile bir önceki yılı aratmaktadır. 2009 yılı ÖSS sınav sonuçları 30 bin kişinin puanı hesaplanmayacak kadar düşük olduğu ve 700 bin kişinin hiç bir fen sorusuna cevap vermediği açıklandı. ÖSS sınav sonuçları küçük bir grubun çok iyi puan alırken geniş bir yığının (yüz binlerce) üniversiteyi okuyamayacak düzeyde olduğunu gösteriyor.
SBS sınav sonuçları da ülkemizin bölgeler arası gelir dağılımı ve eğitim farklılığını ortaya koymaktadır. PISA 2003 ve 2006 yılı sonuçlarına göre Türkiye matematik, fen ve okuma becerileri yönünden OECD ülkeleri arasında en son sırada 57 ülke içinde sırasıyla 45, 47 ve 39 sıralarda bulunuyor. PISA sonuçları ile ÖSS sınav sonuçları arasındaki ilişkinin gerçek eğitim düzeyimizi ortaya koyması bakımından çok dikkat çekici. Ayrıca diğer uluslararası değerlendirme testlerinde ülkemizden katılan öğrencilerin okuma becerilerini başaramadığı ve fen ve matematikte döküldüğünü gösteriyor. Uluslararası DÜZEYDE “ÖRGÜN EĞİTİMDE ÖLÇME VE DEĞERLENDRİME” çalışmaları yürüten CITO şirketinin yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de ilkokul birinci sınıfta okuyan öğrencilerine %59′u dinlediğini anlamıyor, İkinci sınıf öğrencilerinin ise halen %24′ü dinlediğini anlamıyor, %31′ ise okuduğunu anlamıyor. Ayrıca öğrencilerin % 46′sı matematikten başarısız. Aynı kuruluşun araştırmasına göre devlet okulları ile özel okullar arasında da

Eğitim Sitemimiz Ezberci
Ne yazık ki gerekli önlemler de alınmıyor. Yapılan kamuoyu yoklamaları toplumun eğitim sistemini ezberci gördüğü, Milli Eğitim okullarının istenilen ölçüde eğitim vermediği, bunun yerine özel okullara imkânlar ölçüsünde öğrencilerini kaydettirmek istedikleri görülmektedir. Özel okullar da, sınav başarısına odaklanmış bulunmakta, öğrenciyi yeterince geliştirememektedir. Öğrencilerinde büyük çoğunluğu da zaten eğitimi ezberci buluyor. Bunun sonucu doğal olarak ulusal ve uluslararası sınav sonuçlarına yansımaktadır.

Öğretmenlerin Eğitimi ve Motivasyonu Çok Düşük.
Maaşların düşüklüğü ve yaşam koşullarının olumsuzlukları öğretmenin isteklerini düşürmüştür. Öğretmen niteliği ve özlük hakları yönünden sorunlu ve eğitmenlerimizin başta geçim sıkıntısı ile başlayan kitap ve gazete okuma sorunu ciddi bir sorun. Öğretmenlerin %30′a varan oranda ek veya ikinci iş yapması nedeniyle öğretmenin kendisini geliştirmesini olanak vermemektedir.
Son yıllarda öğretmenlerin maaşlarının iyileştirilmesi ve daha çok iş bulması nedeniyle dört yıllık eğitim fakültelerine olan ilgi artmış ve ÖSS sınav sonuçlarına göre daha başarılı öğrenciler öğretmen olmayı tercih etmiştir. Mezun olan öğretmen adaylarının yeniden KPSS değerlendirmesinden geçmesinden dolayı son yıllarda göreve atanan öğretmenlerin altyapısı iyi ancak Milli Eğitimdeki yöneticilerin ne yazık ki pedagojik bilgisi öğretmenlerden daha iyi olmadığı eleştirisi yapılmaktadır. Bu durumun göz ardı edilememesi gerekir. Gerçi alt üst, liyakat sorunu Türkiye’nin genel sorunu durumunda. Öğretmen eğitiminin yeniden ele alınması ve gerekirse geçmişte olduğu gibi bağımsız kurumlar olarak bir meslek okulu olarak öğretmen okullarının yeniden açılması sağlanmalıdır.

Öğrencilerin Genel Kültür Düzeyi Çok Düşük
Çocukların hiçbir alanda dünya görüşü gelişmiyor eleştirisi sık sık yapılmaktadır. Çok haklı olarak sınav sonuçlarının ötesinde üniversiteye gelen öğrencilerin genel kültür düzeyinin düşüklüğü sıkça hocalar tarafından eleştiri konusu edilmektedir. Yabancı dil bilgisi eksikliği yanında yazı ve anlatım bozukluğu sık yaşanmaktadır. Yoğun ders yükü, sınav kaygısı ve dershanecilik öğrencilerin tüm zamanını aldığı için öğrencinin sanat, estetik ve kendini geliştirecek zamanının olmadığı biliniyor. Lise mezunu en az 18 yaşındaki bir öğrencinin en azında ülkesinin tarihi geçmişini ve coğrafyasını bilebilmeli. Bir yabancı dil kavramış olmalı. En azından kendinsin geleceği ile ilgili yol haritasını çizebilecek düzeyde olmalı. Her hangi bir konuyu medeni ölçüler içinde tartışabilir düzeyde bilgi sahibi olarak yaşam yolculuğuna yön verebilmelidir.

Finlandiya Neden Başarılı
Temmuz 2009 tarihinde bilimsel bir kongre için ziyaret ettiğim Finlandiya’da eğitim öğretim ve üniversite sistemi ile ülkemizin eğitim sistemini karşılaştırınca, aradaki farkın derinliği konusundaki duygularımı paylaşmayı gerekli gördüm.
Bilindiği gibi Finlandiya ilk ve ortaöğretimde halen dünyada en iyi eğitimi veren ülke olarak bütün değerlendirmelerde ilk sırada görülüyor. PISA ve diğer uluslararası değerlendirme sınavlarında ilk sırada yer alıyor.
Ülkemizde halen dersliklerin bile yetersiz olduğu, çoğunlukla ikili öğretimin yapıldığı sınıfların kalabalık olduğu ilköğretimde ortalama olarak kentlerde bir sınıfta 40 öğrenci, kırsalda 25 öğrenci ders görüyor. Öğretmen başına 27-30 öğrencinin (bazı yerlerde 50′ye kadar çıkabilmektedir) eğitim gördüğü Türkiye’ye karşın Finlandiya’da 15-20 öğrencili sınıflarda eğitim görmektedir. Ülkemizde kırsal kesimde halen ilkel düzeyde kalma birleştirilmiş sınıfların (%5-6) var olduğu, şehirlerde ise ikili öğretimin yüzde 50-55 düzeyinde olduğu belirtiliyor.
Öğrencilerin beslenmesi için yemekler okul tarafından sağlanmaktadır. Finlandiya’da özel okul neredeyse  yok denecek derecede azdır. Dershane yok. Ders derste öğreniliyor. Çocukların el ve zihin becerilerinin geliştirilmesine büyük önem veriliyor.
Finlandiya’nın eğitime ayırdığı kaynak bütçenin en büyük kaynağını oluşturuyor. Ülkemizin GSYİH dan eğitime ayrılan pay ile 25 Avrupa ülkesinin ayırdığı pay arasında önemli farklılıklar bulunuyor.
Türkiye’nin sorunları ve olanakları ile Finlandiya’nınki aynı değil. Ancak Finlandiya’nın insana yatırım yapan sisteminin yakından incelenmesinde yarar vardır.

Eğitimde Nitelik ve Eşit Fırsat Sağlanmalı
Ülkemiz artık bugünkü Milli Eğitim politikası ile gençliğini hayata hazırlama ve üniversiteye nitelikli öğrenci ve insan yetiştirmekten yetersiz kaldığı her yıl yapılan sınavlar ile sabittir. Bu sorun, bir günlük bir tek iktidarın sorunundan çok uzun süredir uygulanan ve bir türlü anlaşılamayan yapının sonucudur. Bunu da iyi sorgulamak zorundayız.
-Eğitim ülkenin birinci gündemi olmalı ve GSYİM dan ayrılan pay AB standartlarına getirilmeli.
-Milli Eğitim ve Bilim Şurası toplanmalı ve eğitim ve bilim politikası önyargı ve ideolojik etkilerden arî olarak yeniden hazırlanmalı. Her şeyden önce eğitimin kamu eli ile yönetilmesine özen gösterilmeli.
-Özel ilk ve ortaöğretim okulları çık sınırlı düzeyde özel eğitim gerektiren birkaç okul dışında kamu okulları olarak işlev görmelidir.
-Dershaneler kapatılmalı, Öğretmenler kamu okullarına yeniden geçişi sağlamalı. Öğretmenlerin dershanelerde aldığı para kadarını hatta daha fazlasını kamu okullarında alabilmeli.
-Öğretmenlerin özlük hakları yeniden düzenlenerek insanca yaşam düzeyine getirilmelidir.
-Bölgeler arası eğitim farklılığı eğitim alt yapısı ve öğretmen yönünden dengelenmeli. Herkese eşit eğitim fırsatı yaratılacak ortam sağlanmalıdır.
-İdareciler liyakate dayalı olarak belirlenmeli, tarafgirlikten çok bilgi, deneyim ve girişimcilik önceliği dikkate alınarak yöneticiler belirlenmelidir.
-Öğretmene okulları yeniden açılmalıdır.
-SBS sınavı her yıl değil son sınıfta yapılmalı. Ortaöğretim başarı durumu öğrencinin yetenek ve becerilerine göre belirlenmeli ve öğrencinin yönlendirilmesi zaman içinde tedricen yapılmalıdır.
-Lise eğitimi yeniden düzenlenmeli ve üniversiteye öğrenci yetiştirecek şekilde formatlanmalıdır. Lise bitirme ve olgunluk sınavları yapılarak kişilerin hayata hazırlığı da dikkate alınmalıdır.
-Felsefe, mantık, sosyoloji ve kompozisyon dersleri yeniden müfredata alınmalı ve üniversiteye öğrenci hazırlamak yerine hayata hazırlanma ve iyi bilgi sahibi, estetik değerleri olan, hayattan zevk alan ve hayata anlam katacak aydın nitelikli insan yetiştirilmelidir.
-Meslek liseleri ve çıraklık okulları öncelikli konuma getirilmeli ve ülkenin ihtiyacı olan ara eleman ihtiyacı lise düzeyinde sağlanmalıdır.
Türkiye’nin bu eğitim yapısı ile arzuladığı gelişmişliği yakalayamayacağı aşikârdır. Kafa ve paradigma değişimine ihtiyaç aciliyet arz etmektedir. Herkese nitelikli eğitim konusu, ülkenin geleceği konusudur.

İlgili yazılar:

Davis Üniversitesi Neden Bir Numara

10 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Prof. Dr. Ibrahim ORTAS,

UC Davis olarak bilinen üniversite çalıştığım tarım bilimlerinde dünyanın bir numarası olarak biliniyor. Geçmişten beri duymuşumdur namını. Doktora yapacağım zaman başvurmak istedim ancak İngiltere’den daha önce kabul belgesi aldığım için gidememiştim. Ancak içimde hep bir boşluk kalmıştı. Sonradan keşke bir post-doc yapsaymışım diyorum. Son Bitki Besleme Kongresine katılan çoğu seçkin kişinin özgeçmişinde uzun bir post-doc geçmişi olduğunu ve çoğunun da Davis ve benzeri üniversitelerde doktora sonrası araştırma yaptıklarını görünce Davis’i üniversitelilik gözü ile incelemek istedim. Kısa süreliğine 2009 Ağustos 24-31 tarihleri arasında katıldığım 16 Bitki Besleme Konferansı sırasında bir kaç kez ziyaret etiğim California Davis üniversitesini tanımak için üniversitedeki birçok insana sorduğum sorulara aldığım cevaplar ve kendi gözlemlerimi sizler ile paylaşmak istedim. Umarım ülkemiz üniversiteleri için yararlı bir gözlem olmuştur.

Üniversite ve Davis Kasabasıiletisim Bilinçli Olarak Büyütülmüyor

Davis küçük bir üniversite kasabası. Kasabanın nüfusu 34 bin, 20 bini öğrenci diğerleri üniversite hizmetinde çalışan hoca ve diğer ilgililer. Pahalı olduğu için de fakir fukara bu bölgede yaşamıyor. Genelde gördüğüm dünyadaki gelişmiş üniversiteler büyük kentlerin esi olmadan kendi küçük kasaba alanında derin araştırma yapmaktadır. Davis kasabası çok büyütülmüyor. Yeni tek binaya izin verilmiyor, yeni bir şey yapılacaksa da eskisi yıkılır yerine yapılıyormuş.

Üniversitede Ulaşım Bisiklet ile Yapılıyor

Üniversite de bu bağlamda korumaya alınmış, yapınsın bozulmasına izin verilmiyor. Kampus temiz içeride gürültü yok. Öğrencilerin araba yarışı ve motosiklet yarışı hiç yok. Üniversite kampusuna araba ile girmek yasak. Hocaların dahi arabası ile üniversiteye girmesi yasak. Ancak resmi işler ve bir şeyin taşınması için kapı açılıyor. Üniversitenin içinde çok sayıda üniversitenin otobüsü var. Öğrenciler kullanıyor. Parasız olarak öğrenciler taşınıyor. Hocalar da bedava servisten yararlanabiliyor. Mütevazı bisiklet aracı öğrenci ve öğretim üyesinin hizmetinde her yerde en çok bulunan atmosferi ve çevreyi kirletmeyen ulaşım aracı. Üniversitenin rektörü dahi bisikleti ile geliyor. Arabası bile varsa dışarıda park parasını ödediği yere park edip işine gidiyormuş. Bizdeki gibi Mercedes veya benzeri sınıfta lük makam arabaları yoktur. Hocaların lojmanı yok. Rektörün lojmanı yok. Herkes gibi rektör de sıradan bir bilim insanı olarak işine bisikleti ile geliyor, dersi olduğunda dersine gidiyor. Korumasız ve korkusuz üniversitede tek başına gezebiliyormuş. Üniversitenin etrafındaki park alanlarında park parasının önceden ödediyseniz yeriniz var.

Üniversite kampusu ihtiyaca uygun olarak inşa edilmiş yer yer yeni birimler ekleniyor ancak belili bir mastır planına göre yapılıyormuş.

Üniversitenin İki İlgi Çeken Merkezi Kütüphane ve Kitap Satış Merkezi

Üniversitenin kitap satış yeri öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Ders notları, birinci, ikinci el kitaplar, diğer zorunlu giderler yanında üniversitenin marka ürünleri satılıyor. Üniversite kitap satış yerinin yakınında birkaç dükkân hariç bizdekine benzer her bölümün altında bir kantin, üniversitenin her köşesinde derme çatma kafe benzeri yiyecek içecek satan bir yer görmedim. Üniversitenin en büyük özelliği kütüphanesidir. İçeriye giren çıkan koltuklarının altında kitap olan öğrenciler. Kütüphanede ne kadar kitap olduğunu soramadım. Ancak kısa sürede gördüğüm hatırı sayılır sayıda ülkemizde hiçbir kütüphanede görmediğim kadar kitap vardı. Doğaldır ki başarılı bir üniversite ancak yayın ile ayakta durabilir. Yoksa okumadan, çalışmadan her halde bu düzeyde saygınlık göremezdi.

Yaz Okuluna Sınıfta Kalanlar Değil, Üniversiteyi Erken Bitirmek İsteyen Çalışkan Öğrenciler Başvuruyor

Davis’i gezerken kısa süre içinde üniversiteyi tanımaya ve çalışma sitemini öğrenmeye çalıştım. Yolda karşılaştığım bazı öğrencilere hem bir adres sormak hem de yazın ne yaptıklarını sordum. Yaz okuluna gidiyorlar. Şaka yollu sizde mi tembellerdensiniz dedim. Yok, biz bir an önce bitirmek istiyoruz. Bizdeki gibi dersi veremeyen veya başarısız olup yeniden dersi alarak geçen değil tam tersine çalışkan ve bir an önce mezun olmak isteyen öğrenciler derse geliyor. Öğrenciler genel lise başarısı ve diğer sınav sonuçlarına göre üniversiteye alınıyor. Son derece zor bir okul. Her gelenin mezun olduğu, kalanların devreye yakınlarını ve yetkilileri soktukları bir durum hiç değil. Öğrenciler lisansta iyi yetiştikleri gibi sosyal olarak da öğrenciler sosyal projelerde yer alalara sosyalleşiyorlar. Lisansüstü ve doktora eğitimi daha seçici. Dünyanın her tarafından öğrenciler başvuruyor, Referans ve mezuniyet notu, bizdeki ALES benzeri sınavdan aldıkları not önemseniyor. Ancak herkesi de almıyorlar. Alınacak öğrenciler profesörler kurulunda tek tek değerlendiriliyor. Öz geçmişleri, aldıkları dersler, mezun oldukları üniversite ve fakülte uzun uzun araştırılıyor. Kongre başkanı tarafından görevlendirilen ve bize kampusu gezdiren Meksikalı öğrenci doktoraya kabul edilirken ayrıca hocası tarafından önerilen koşul üç adet birinci sınıf dergide yayın yapmakmış. Onun için de geceli gündüzlü çalışmak zorundayım diyor. Gerçekten öğrenciler ders çalışmaktan başını kaldırmıyorlar. Bizde öğrenci olmak ile karşılaştırdığımda arada dağlar kadar fark var.

Öğretim Üyesi Üniversiteye Nasıl Alınıyor?

Üniversitenin yaklaşık 3000 öğretim üyesi varmış: tabii post-doc ve diğer yüksek lisanslı araştırıcılar harç. Davis üniversitesi bilimsel olarak çok güçlü bir kadroya sahip. Davis öğrenci alımından tutun da akademisyen alımına kadar çok seçicidirler. Öğrenci de öğretim üyesi de inanılmaz ölçüde çalışıyorlar. Zamanında Davis’te bulunan ve çalışkan bir Profesör hocam oradan bana yazdığı bir mektupta “burada profesörler bizden kat ve kat daha fazla çalışıyorlar” dediğini hatırlıyorum.

Akademik aşma tamamen rekabete dayalı. Birinci koşul kendi üniversitesinde Doktorasını almış kişiyi almıyor. Kendi eşdeğerindeki bir üniversitede doktora yapmış, birkaç post-dok deneyimi olmuş ve hatırı sayılır sayıda makalesi olan, proje üretmiş kişi üniversiteye yine dosya üzerinden rekabet ile alınmaktadır. Kelimenin tam anlamı ile en iyiyi almaya çalışıyorlar. Mutlaka akademisyen olarak alınacak kişi bölüme ve ilgili fakülteye bir seminer ile o güne kadar yaptığı bilimsel çalışmalarını ve geleceğe ilişkin ön görülerini uzun uzun anlatır. Seminere katılan profesörler kurulu ve diğer ilgililerin görüşü ile kişinin üniversiteye bizdeki Yar. Doç kadrosuna alınması sağlanıyor. Yakın geçmişe kadar Davis’te post-dok yapmış bir arkadaşım çok başarılı olmasına rağmen ve de çok sayıda birinci sınıf yayını ve patenti olmasına rağmen üniversitede kadro bulamadığı için devlet kurumlarında çalışmaya geçmiş.

Profesörler Çok Ayrıcalıklı

Profesör olmak gerçekten çok zormuş. Çünkü maaşı önemli ölçüde artıyor. Adayın hazırladığı dosya ülke içinde ve dışında o konuda en iyi 10 bağımsız kişiye gönderilmektedir. Bizdeki gibi hemen arkasında telefonlar veya iyi çocuktur sözlerinin burada bilinmediği belirtiliyor.

Profesör Amerika’da ayrı bir kategoride kabul ediliyor. Üniversite senatosu ağırlıklı olarak seçilmiş profesörler kurulundan oluşuyor. Profesörlerin çok güçlü oldukları ve yayın sayısı yönünden çok çok ileride oldukları biliniyor. Gerçekten her biri kendi çapında yetenek ve bilgileri ile gerek yayınları ve gerekse verdikleri konferanslardan anlaşılıyor. Birinci sınıf dergilerdeki yayın sayısı, atıf alma durumu, üniversiteye kazandırdığı proje, getirdiği para, yetiştirdiği öğrenci, kitap ve veya kitap bölümü önemsenen ölçütlerdir. Uluslararası konferanslarda CU Davis üniversitesinden gelen konuşmacıların hep ilgi ile dinlendiklerini biliyorum. Davis’teki profesörler ile kendi durumumu karşılaştırdığımda yardımcı doçent bile olamayacağım görülüyor. Emekli hocaları o kadar kendilerini bilime vermişler halen normal birer araştırmacı gibi düzenli çalışıyorlar. Bizim alanda çalışan dünyaca ünü ve makalelerinin impact faktörü 83 olan Emanuel Epstein yaşı 90’nın üzerinde olmasına rağmen halen her gün bisiklet ile üniversiteye geldiği ve araştırma yaptığını belirtiler. Kendisi ile Bitki besleme kongresi nedeniyle tanışma ve konuşma fırsatı buldum.

Öğretim Üyeleri Denetleniyor

Her yıl öğretim üyeleri bağımız bir komisyon tarafından iç akreditasyon niteliğinde dersleri dinlenerek not alıyorlar. Öğrenci değerlendirmesi kadar üniversite içinden ve üniversite dışından gelen denetçiler hocanın ders anlatma şekli, kullandığı teknikler ve öğrenci merkezli olup olmadığını denetliyor. Hangi hocanın ne zaman denetleneceği de bilinmiyormuş. Her öğretim üyesi her yıl çalışmalarını raporla bölüm başkanına iletiyor. Bölüm başkanı hocayı odasına çağırmıyor. Kendisi veya seçtiği bir heyet hoca ile 2 saat görüşerek hoca hakkında kendi raporunu belirtiyor.

Öğretim Üyesi Maaşları Kişisel Başarıya Bağlı Olarak Değişiyor

Üniversitede herkesin bizde ki gibi bir sabit maaşı var. Üzerine kişinin üniversite ile yaptığı anlaşma ve her yılkı başarı durumuna göre kimsenin çok telaffuz etmediği farklı maaşı bulunmaktadır. Ayrıca kişinin başarısı maaşın farklılaşmasında da etkin rol oynuyor. Profesör olarak bölüme geldiyseniz mutlaka geldiğiniz yerden daha yüksek bir ücret talep teklifi ile gelmişsinizdir. Gerisi sizin ile üniversite yöneticileri arasındaki pazarlığa bağlıdır.

İkinci Öğretim Ek Ders Ücreti Yok, Ancak Herkesin Üniversite İle Anlaşması Gereği Araştırma ve Ders Verme Durumu Tespitli

Bizdeki gibi yayın başına ikramiye veya ek ders ikinci öğretim yerine kişinin dosyası üzerinden bu durumlar telafi edilmektedir. Bunun için üniversitede ikinci öğretim ve ek ders yok. İkinci öğretim bazı büyük kentlerde varmış. Kalitesi yüksek üniversitelerde genelde ikinci öğretim yok muş. O da üniversiteye giremeyenler için değil, çalışıp da okumak isteyenler içinmiş.

Öğrenciler hem seçilerek alınıyor hem de belirli bir ücret ödüyorlarmış. California eyaleti dışında gelen ve yabancı öğrenciden daha yüksek bir ücret alınıyormuş.

Öğretim üyesinin üniversite ile ne oranda ders vereceği belli olduğu için anlaşması kadar derse giriyor. Bunun için ek ders ücreti almıyor. Ancak araştırma yapan öğretim üyelerinin maaşı ders verelerinkinden çok fazla oluğu belirtildi. Genelde öğretim üyeleri, % 60 araştırma % 40 öğretme veya %80 araştırma % 20 öğretmeyi tercih etikleri belirtiliyor.

Her Öğretim Üyesinin Belirli Bir Bütçesi Var

Amerika genelinde olduğu gibi bölüm bütçesi öğretim üyelerinin işlevlerine göre ayrılıyor. Her öğretim üyesinin dosya üzerinden başarısına göre 10-100 bin dolara kadar fatura esasına göre serbest harcama parası bulunuyor. Çok proje üreten, çok yayın çıkaran doğal olarak üniversite bütçesinden daha çok pay alıyormuş. Her araştırıcının resmi harcama kartında harcamalarını amaca uygun harcadığını göstermesi gerekiyor.

Dersler Nasıl İşleniyor

Her dönem dersler yeni baştan inceleniyor. Öğretim üyeleri ve yöneticiler her dersin işleyiş mekanizması, yöntem ve değerlendirme şeklini tartışarak karar veriyorlar. Her öğrenci her derste mutlaka kütüphaneyi kullanarak yoğun ödev hazırlığı yapmaktadır. Ödev öğrencilerin en ciddi ve zaman alan işlevi olarak görülüyor. Her ödev mutlaka inceleniyor ve ödev notu önemsenmektedir.

Seminerler çok ciddi yapılıyor.

Başta öğretim üyeleri olmak üzere araştırma öğrencileri ve davetlilerin seminerleri önemle izlenmektedir. Araştırma öğrencilerinin seminerleri kredili olduğu için her öğretim üyesinin kanaati önemsenmektedir.

Yönetici Belirleme Şekli

Bölüm Başkanı açık ilanla dosya üzerinden rekabete dayalı olarak belirleniyor. Bir yere bir bölüm başkanı alınacaksa gazete-dergi ve uluslararası dergilerde koşulları belirlenmiş uygun aday aranır. Davis’te bölüm başkanı olmak gerçekten çok zor. Ciddi bir hamallık olarak değerlendiriliyor. Bölümü yönetecek, para bulacak, araştırmaları koordine edecek.

Bölüm başkanı bir şekilde bölümün bilimsel olarak en yetkin kişisi. Çünkü başkası hakkında karar veren kişi olduğu için bilimsel olarak en yetkin kişidir. Bölüm başkanı her yıl bölümün stratejisini ve geleceğe ilişkin stratejisini açıklar. Araştırmaları koordine eder. Bölümün bilimsel işleyişi ve eğitim öğretimin sağlıklı işlemesi için çalışır. Aynı zamanda bölümün bütçesini hazırlamaktan sorumludur. Bölüm başkanlığı gerçekten çok zor bir iş olarak anılıyor ve çoğu bilim adamı bu anlamda yönetici olmak istemiyor. Çünkü bilim ve araştırma yapmak daha çok getirisi olan bir işlev olarak benimsenmiş. Bizdeki gibi makam mevki sahibi olmak veya lojmana girmek için bölüm başkanlığı yapılmıyor.

Davis’te Rektör seçimi yakında tamamlanmış. Bir bayan profesör seçilmiş. Amerika üniversiteler bağımsız. Hükümet ile ilişkileri yalnızca ölçütler üzerinden bütçe için görüşüyorlar. Atama formaliteden ibaret. Davis’e seçilen rektörün yalnızca 16 patenti var 100’e yakın hakemli uluslararası dergilerde makalesi var. Yayınları da para ile yayınlanmış üçüncü sınıf ülke dergilerinde değil. Ayrıca iyi bir yönetici olduğunu ispatlamış.

Rektör yetki olarak bilmiyorum ancak bilimsel olarak gerçekten çok güçlü kişidir. Üniversitenin bilimsel işleyişinden sorumludur. Aynı derecede üniversite sekreteri anlamındaki yöneticide üniversitenin diğer idari işlerinin yürütülmesinde sorumlu yeteneğini ve yöneticiliğini ispatlamış diğer güçlü bir erktir.

Yeni Rektörün hedefi üniversiteyi ileriye atılım yapmak üzere yeniden harekete geçirmekmiş. Darısı ülkemizdeki üniversitelere diyelim.

Üniversite Kendi Kendisini Yönetiyor

Üniversite öğrenci alamda, kaynak yaratmada, akademik kadro oluşturmada, kendi eğitim programlarını kendisi yapabilmekte ve kendi üstünde bir otoritenin onayına başvurmadığı için daha özerk yapıdadırlar. Üniversite devlet ilişkisi tamamen mali yılda bütçe ile ilgilidir. Devletin bütçe prensibi başarı eksenine göre olduğu için pek sorun yaşamıyorlarmış. Kendi üniversite sistemimiz ile karşılaştırıldığında bizden çok çok daha özerk bir yapıya sahiptirler.

Özet olarak; her ülkenin koşulları farklı. Davis’te ciddi ve acımasız bir rekabet var, insanlar birbirlerini eziyorlar. Sistem geride kalana şans tanımıyor. Öğrenciler hem başarılı hem de ciddi bir para ödüyorlar ve de gerçekten sömürülüyor. Hocalar daha fazla yayın yapmış olmak için daha çok araştırma öğrencilerine yükleniyorlar. Sonuçta Dünya bilimine katkılarını Bitki Besleme Kongresinde Afrika ve Asya’daki bitkisel üretim ile Amerika ve Avrupa’daki üretim ile karşılaştırıldığında bilimin önemini bir kez daha görmüş oldum. CU Davis Amerika’da bir marka. Denem yanılma ile de olsa üniversiteyi yönetmek için kişisel tercihten çok sistem geliştirmişler. Üniversiteler kendi kendilerini yönettikleri için bizden daha özerktirler. En iyi doktora öğrencisini yetiştiriyor ancak kendi üniversitesinde akademik kadroya almıyorlar. Belli ki bir bildikleri var. Kendi kendilerini iyi disipline etmişler. Üretme ekseni üzerine bir yapı kurmuşlardır. Davis’i Davis yapan nedir dediğimde ilkeleri dediler. Kendi kurallarını koymuşlar. Ve de kaliteden taviz vermemek için kurallarını bozmuyor ve bozdurtmuyor. Kişiye göre işlem yapılmıyor. Umarım bir gün Davis düzeyinde olmasa bile ülkemizde de kendi değerleri olan dünyada belirli bir yeri olan üretken insanlardan oluşan bir üniversitede insanlığa katkı yapacak bilimsel araştırma yapılır. Benim anladığım kadarı ile bunu yaratmak hiç de zor değil. Türkiye’de bunu başaracak sınırlı da olsa bilim insanı potansiyeli bulunmaktadır. Ancak bu günkü koşularda oy alma kaygısının bulunduğu seçim sistemi ile böyle kuralların üniversitelere kazandırılması mümkün görülmüyor. Oy eksenine dayalı üniversite yönetimi anlayışı ana bilim dalından rektörlük seçimine kadar üniversitelerimizin kalitesini düşürmüştür. Bütün arzum ülkemiz üniversitelerinin en kısa sürede bu yerel yönetici belirleme sistemini andıran bu anlaşılmaz seçim-atama yapısından kurtulur ve gerçek üniversite ve bilim ekseninde yönetilecek sistemler geliştirerek, dünyada hak ettiği düzeye gelir.

İlgili yazılar:

Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması

08 Eylül 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. Ramazan Demir

Prof. Dr. Ramazan Demir

Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.

Bunu nasıl yapar?

Toplumun gelişmiş şekli olan “millet” olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.

Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?

Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.

Anadolu’da var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında “milletleşme” aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.

Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nadir ve ne kadardır?

Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadolu’da yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadolu’da var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.

Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?

Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında “resmi” anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930′lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.

Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih O’nun tarafından yazılan tarihtir.

Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadolu’da “ön Türkler” olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin “Krak” Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de “Türk ırkı”nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de “Türk” diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına “Türk” sıfatı verilerek “üstün değer” kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.

Sonra, yani İsa ile birlikte Anadolu’da büyük devrimler olmuş, din adına… Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadolu’da…

İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadolu’da var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece “ümmet dönemi” diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.

Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep “resmi tarih” töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939′da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, “işin özü değişmediği” gerekçesiyle devam etti.

Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve “ulus devlet” felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolu’nun tarih boyunca birçok kültür ve halka “yurtluk” yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.

Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü “millet” varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolu’nun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadolu’da “Türk” egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.

Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir “aidiyet” ve “vatandaşlık” duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir “öz” olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.

Bu bağlamda “Türk”, “Kürt” ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da… Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir “etnisite” önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, “Türkiye” vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.

Bunun için Anadolu’daki son yapılanma olan “Türkiye Cumhuriyeti” tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:

1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.

2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.

Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında… Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.

Anadolu’da Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?

Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın)  adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda “etnisist” düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak…

Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadolu’da yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.

Anadolu’nun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin “Kürtler” olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar)  göre Türkler Anadolu’ya 1071′den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu’yu “işgal” ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu “köşe kapıcısı” yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadolu’da farklı toplulukların “buluşması” gözüyle değil, “çatışması” gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.

Eğer Anadolu’da sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadolu’daki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolu’nun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölü’nün aşağılarında ve Batı İran’da dağlık bölgesi olan “Carduchi” coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan “Kürdistan” eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü “Hemedan” yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.

Anadolu’nun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.

Eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071’li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı.

Peki, eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadolu’da “Kürtçe” yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser olurdu. Bu bölgede “Kürtçe” tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda…

Bu iddialar “piyon” olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?

7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadolu’ya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadolu’ya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadolu’ya geldiler.

Anadolu’da var olan topluluklarla birlikte yaşayan “Ön Türkler”, hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.

Türklerin Anadolu’ya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirt’te Alparslan’ın ordusunda 10 bin gönüllü Kürt’ün bulunmasıdır. Bunun anlamı şudur; Bizans’a karşı Türk-Kürt halkının “İslam” şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirt’te Alparslan’ın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.

11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolu’nun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede “Haçlı Kontluğu” nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.

Anadolu’nun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadolu’ya “Turcomania” denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fırat’ın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.

Göçler ve Demografik Değişimler…

Türkler Anadolu’ya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri “tuzlu derya” idi. Nitekim kuzeyden Karadeniz’e ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupa’ya ya da Afrika’ya ulaşmamıştır.

Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur.

Doğu Anadolu’dan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Ege’ye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlat’ta Türk kültürünün bugüne kadar “abideler” halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Van’ın Ahlat’ta kazasında bulunan ve Anadolu’daki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlat’taki bu Anadolu’daki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granada’da Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan “Elhamra” sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolu’nun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.

Diğer yandan Eyyübiler döneminde İran’dan, Kuzey Irak’tan Anadolu’ya, özellikle Fırat’ın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.

Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda Sünni Türkmen ile Şii Türkmen’in birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadolu’ya İran’dan Sünni Kürt göçü, Anadolu’dan da İran’a Alevi Türkmen göçü oldu. Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.

“Kürtleşen” Türkmenler…

Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadolu’da asimilasyonlar oldu. Doğu Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda “Kürtleştiler”. Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de “Kürtleşen” Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine “Kürtleşen” Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.

Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik “Huriler” ve “Mitanniler” in devamı değil, Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur.

Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadolu’da. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmir’de, İstanbul’da artan “Kürt” kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.

“Kürtçü” mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefname’de belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygamber’e gönderdiği elçinin Kürt asıllı olduğu iddiasıdır. Şerefname’deki bu varsayım her ne kadar “efsane” olarak kabul edilse de verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.

Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu “otantik yurt” onun da “işgal” edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş “genç” nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.

Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle “pişmanlık” bir anlam taşımaz.

Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadolu’da Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu “yok etme” plânına İstiklâl savaşıyla “hayır” dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu “açılım”, saçılım”, “kaçınım” komedisinin de bu “hazımsızlığın” sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.

**

Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadolu’da bu kültürlerin “İslamlaşma” şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri “geri bıraktırmış” mıdır?

Şayet Anadolu’da bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı “Kürtçü” kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?

İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır…

25.08.2009

www.r-demir.com

Kaynakça:

1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.

2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.

3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.

5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005

6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.

7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.

8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.

9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.

İlgili yazılar:

Başarısızlıktan Kurtulun

18 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ

Yapmamız gereken ileri ertelediğimizde, atalet içine düştüğümüzde hayallerimizi gömüyoruz demektir. Ya da Victor Clam’ın dediği gibi: “Atalet fırsatların katilidir .”

Hiç hoşumuza gitmese de, bazen ölümlü olduğumuzu hatırlamalıyız. Ancak bu şekilde, hayallerimizi gerçekleştirmek için harekete geçmemiz gereken zamanın tam da “bu an” olduğunu hissedebiliriz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yapmanız gerekenleri neden sürekli olarak gelip gelmeyeceği bile belirsiz bir zamana erteliyorsunuz. Sizi durduran ne? Sürekli hayatın kısa olduğunu vurgularken, neden zamanı ataletin bir hırsız gibi çalıp gitmesine izin veriyoruz.

Ataletin nedenlerinden biri hayata hatalı bir perspektifden bakmaktır. Örneğin “iş” kelimesini ele alalım. İş deyince çoğumuz negatif duygulara kapılırız. Hatta çoğumuzun işe “Tanrı tarafından verilen bir ödül” değil “Tanrının insanları cezalandırması” olarak gördüğüne eminim. İnsan doğası gereği “acı veren” şeylerden kaçar. Bu nedenle işten kaçmak insanın doğasında vardır diyebiliriz.

İşten kaçmak taraftarlarındansanız Picasso’yu, Michelangelo’yu ya da Mozart’ı hayal edin. Sizce onlar sabah kalktıklarında “işe gidiyorum” mu diyorlardı? Onlar sanat yapıyorlardı ve mutlaka ki bundan iş olarak söz etmiyorlardı. Siz de kendinizi yaptığınız iş ne olursa olsun bir sanatçı olarak düşünün ve ürettiğiniz işe “eseriniz” gözüyle bakmaya çalışın.

Bir arabayı yürütmek için nasıl benzin gerekliyse, başarı için de kararlılık ve azim gereklidir. Azminiz ve kararlı tutumunuz olmazsa, başarıya gidecek yolda arabanın motorunu bile çalıştıramazsınız.

Azmin ve kararlılığın zıt kavramı ise atalettir. Azim asla vazgeçmemek demektir. Atalet ise asla başlayamamaktır. Başladığınız işleri bitirmemek de ataletin diğer bir örneğidir.

Atalet içindeki kişilerin genellikle şöyle dediğini duyarsınız: “Ben mükemmeliyetçiyim. Ben bir işe başlamadan önce şartlar benim çalışmam için uygun olmalı. Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmamalı, çok fazla ses olmamalı, telefonlar mümkünse çalmasın, telefon çalınca dikkatim dağılır. Elbette fiziksel olarak kendimi iyi hissetmeliyim, başım ağrıyorsa nasıl çalışabilirim ki ?” bu kişiler atalet içinde olduklarından bir işe asla başlayamayanlardır.

Bir de başladıkları işi bitirmeyenler vardır, başladıkları işi hep yarım bırakırlar ama onların da mükemmeliyetçilik kılıfıyla örtülmüş bahaneleri daima hazırdır. Şöyle derler: “ben her şeyin tam ve mükemmel olmasını isterim. Hiçbir işten tatmin olmam. Bunun “i” harflerinin noktaları mükemmel bir benek şeklinde olmalı, bütün “t” harfleri birbirinin aynı olmalı. Yoksa o iş bitmiş sayılmaz. Ben kendimin en büyük eleştirmeniyim, ne yapayım ben böyleyim. Mükemmeliyetçi olduğum işler bitmiyor. Ama değişemem ki…”

Burada neler olduğunu görebiliyor musunuz? “Yanlış” bir davranış, “erdemli” bir davranışmış gibi gösteriliyor. Mükemmeliyetçi “kendi standartlarının içinde yaşadığı bu dünya için çok yüksek olduğunu” söylüyor. Hata-erdem sendromu adını verebileceğimiz bu davranış biçimi, aslında kişilerin zayıflıklarını örtmek için geliştirdikleri bir savunma kalkanıdır. Sahte bahaneler bulma çabasıdır. Elbette ki bu davranış şekli ataletin gerçek nedenlerini açıklamaz. Çünkü ataletin gerçek nedenleri çok daha derinlerde saklıdır.

Ataletin temelinde “başarısızlık korkusu” yatar. Korku sizi paralize etmiştir ve ilerlemekten alıkoymaktadır. Hiç başlayamamak ile başladığınız işi bitirememek arasındaki fark nedir? Aslında hiç fark yoktur. Her iki durumda da bir noktada takılıp kalırsınız. Her iki durumda da hiçbir yere varamazsınız. Yapmanız gereken görev ya da iş ne olursa olsun, karşısında yenik duruma düşmüşsünüzdür.

Bu davranışın gerçek nedeni ise sizin gelecekle ilgili oluşturduğunuz hatalı vizyonlarınızdır. Bu işi başaramadığınızda neler olacağını düşünmek, sizi o işi bitirmekten alıkoyan davranışı doğurur… Yani ataleti. Belki başarısızlığınız karşısında insanların size güleceklerinden korkarsınız, belki alacağınız eleştirileri kaldıramayacağınızı düşünür ondan korkarsınız ya da korkunuzun nedeni, işi beklenen şekilde tamamlayamadığınızda, cezalandırılacağınız düşüncesi olabilir.

Kısaca geleceğinizle ilgili oluşturduğunuz “negatif vizyonlar” sizi ilerlemekten alıkoyar, takılır kalırsınız. Bu pek çok kişinin zihninin kendi yarattığı bir araçtır.

Öyleyse bizi ilerlemekten alıkoyan ataleti yenmek için ne yapmalıyız? Şimdi size ataleti, azme dönüştürmenizi sağlayacak bir teknik göstereceğim. Ataleti ve pasifliği, üretkenliğe ve kararlılığa dönüştürmek için temel prensip şudur.

Parçalara Ayırma Prensibi

Tamamlamaya çalıştığınız işin niteliği, bu prosesin işleyişini değiştirmez. Belki bir kitap yazmak istiyorsunuz, bir dağa tırmanmak istiyorsunuz, ya da evinizi badana yapacaksınız. Başarmak istediğiniz şey ne olursa olsun, başarının anahtarı, yapacağınız işi küçük parçalara ayırabilmenizdir. Her küçük parça işin, kolaylıkla tamamlayabileceğiniz, idare edebileceğiniz, bir bölümü olmalıdır. Tam şu anda işin ne kadarlık bölümünü bitirmeniz gerekiyorsa o kadarlık kısmına odaklanın. Daha ilerisinin düşünmeyi bırakın. Geleceği negatif bir şekilde gözünüzün önüne getirmekten vazgeçerek, tam da bulunduğunuz an için pozitif bakış açısı geliştirin. Bu teknik ataleti yenmedeki en önemli tekniklerin başında gelir. Şimdi bunu bir örnekle biraz daha açıklayalım:

Diyelim ki sizden 400 sayfalık bir roman yazmanızı istedim. Eğer siz de çoğunluk gibiyseniz, bunun tamamlanması imkansız bir görev olduğunu düşünebilirsiniz. Ama şimdi size daha farklı bir soru sorduğumu farz edin; bu kez diyorum ki: “bir yıl boyunca her gün 1.5 sayfa yazı yazmanı istiyorum” Yapabileceğinizi düşünür müsünüz? 400 sayfalık kitap yazma fikri imkansız gibi görünürken, bu yeni teklif size biraz daha kolay gelmedi mi? En azından yapması imkansız gibi görünmüyor olsa gerek.

Burada yaptığımız “400 sayfalık kitap yazma işini parçalara ayırmak oldu. Peki iş kolaylaştı mı, belki evet… Ama inanın bana, hala bazılarınızın gözünün korktuğunu görür gibi oluyorum. Neden mi? Çünkü burada “bir yıl” boyunca sürecek bir çalışmadan bahsettim, her gün 1.5 sayfa yazın dedim. 1.5 sayfa yazma kısmı kolay. Ama bunu 1 yıl boyunca yapmanız söylendiğinde bu pek çok kişinin gözünü korkutur. İnsanlardan bir yıl boyunca sürekli aynı şeyi sürdürmesini istediğinizde, kişiler ileriye bakma ve negatif bir ruh hali geliştirme eğilimine girerler. Öyleyse ne yapmalıyız. Haydi işi biraz daha parçalara ayıralım:

Bu kez sizden, “bugün” 1.5 sayfa yazı yazmanızı istiyorum. Bunu isterken bir yıl, bir ay, bir hafta boyunca demiyorum. “Bugün 1.5 sayfa yazı yaz” diyorum, daha ötesine bakmanızı istemiyorum. Pek çok kişi bunu rahatlıkla kabul edecektir. Hatta 400 sayfalık bir kitap yazmanın kendileri için imkansız olduğunu düşünenler bile.

Yarın olduğunda bu kişilerden yine aynı şeyi isteyeceğim ve onlara şöyle diyeceğim “düne bakma, yarına da, asıl olan bu gündür ve bugün yapman gerek 1.5 sayfa yazı yazmaktır”. Sizce yapabilirler mi?

Buradaki teknikte yapılması gereken işin yanı sıra zamanı da parçalara ayırmış oluyoruz. Önemli bir işin için gereken zamanı bir günlük zaman dilimlerine bölüyoruz. Aynı anda yapılması gereken işin kendisini de parçalara ayırmış bulunuyorsunuz. İnanın bana bu tekniği bir yıl boyunca uygularsanız, sonunda hepinizin 400 sayfalık bir kitabı olacaktır!

Eğer gözünüzü korkutan bir işle karşılaştığınızda, içinde bulunduğunuz günü esas alır, geriye ve ileriye bakmadan günlük görevlerinizi yerine getirirseniz başaramayacağınız iş yoktur.

Unutmayın en uzun maraton koşusu bile “tek bir adım ile başlar”. Kalkın ve ilk adımınızı hemen şimdi atın.

Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek “ben senin yerinde olsam, dünya ağır sıklet boks şampiyonu olurdum” dedi. Bunu duyan kuzeni dönerek şu cevabı verdi: “Seni dünya hafif sıklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?”

Hepimizin, fıkradaki genç gibi, kendi şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, “başkalarının yerinde olsaydık” neler yapacağımıza odaklandığımız zamanlar olmuştur. Bizi böyle düşünmeye yönlendiren nedir?

Başarmak istediğiniz bir hedefi düşünün. Bu hedef ayda 3 kitap okumak, sigarayı bırakmak, aylık faaliyetlerinizi raporlamak ya da üniversite sınavını kazanmak olabilir. Hedefinize ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bu yapmanız gerekenleri niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. İsterseniz nereden başlayabileceğinizi ve işleri nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi, yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. O işi yapmayı istediğinizi de düşünüyorsunuz. Ama yine de yapmıyorsunuz. Bir türlü ilk adımı atamıyor, eyleme geçemiyorsunuz. Yâda eyleme geçtikten sonra yarı yoldan vazgeçiyorsunuz.

Hiç düşündünüz mü; sizi durduran ne?

Sizi durduran faktör “atalet”tir.

Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali”, kişisel gelişim terminolojisinde “amaca yönelik eyleme geçmeme” demektir. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuduğu halde, o kitaplarda anlatılanları uygulamayanların sorunu atalet içerisinde olmalarıdır. Yıllardır başarılı olmak için hayalller kuran, hedefler koyan, planlar yapan ama bir türlü ilk adımı atamayan kişilerin sorunu da atalet halinde yaşıyor olmalarıdır.

“Ataletli” insanları nereden tanıyabilirsiniz? Atalet halinde yaşayan kişiler genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, yeis, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya gelmeden harekete geçmemek, bezginlik, sevksizlik karakteristik özellikleridir. Görevlerini yaparken sık sık işleri erteler, mazeret beyan ederler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama sevinçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Onları çağırdığınızda genelde başlarını kaldırmadan kaşlarını kaldırarak size bakarlar!

Türkiye’de en yaygın kişisel atalet örnekleri nelerdir? Yaptığımız bir ankette katılımcılardan “yapmamanız gerektiği halde yaptığınız ya da yapmanız gerektiği halde yapmadığınız 3 şeyi yazar mısınız?” diye sorduk. En çok gelen 10 cevap şunlardı: Yabacı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve çocuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, aşırı televizyon seyretmek, tasarruf yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak, yaptığı günlük veya yıllık planlara uymamak.

İnsanlar neden eyleme geçemezler? Neden atalet halinde yaşarlar? Bu sorunun cevabı kişilere göre değişmektedir. Bununla birlikte temel nedenler şunlardır: hedef yokluğu, iç disiplin (irade) zayıflığı, kısa vadeli düşünmek ya da uzağı görememek, alınganlık ve pasif direnç duygusu içerisinde yaşamak, motivasyon yetersizliği, negatif kurum kültürü, konformist ve hedonist bir dünya görüşüne sahip olmak, başarısızlık korkusu, standart ve kriter algısının olmaması, öğrenilmiş çaresizlik duygusu, hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak, zaman kullanma bilincinin olmaması, objektif bir performans değerlendirme sisteminin olmaması, yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı, açık değil imalı iletişim kültürüne sahip olmak, sert gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığı için bu tür verileri görmezden gelmek vb.

Atalet halinde yaşayan kişiler ikiye ayrılır:

1. İç disiplini ve motivasyonu zayıf olduğu için hedeflerinin gereklerini ya da görev tanımlarında yazanları yapmak için harekete geçemeyenler.

2. Aşırı iş yükü altında boğuşmaktan önemli işlere öncelik veremeyenler. Bu kişilerin sorunu kişisel organizasyon sistemlerinin yetersiz olmasıdır.

İlk grup tembel ve iradesiz, ikinci grup gayretli ama metotsuzdur. Ataletin sonuçlarını yaşama açısından iki grup eşit durumdadır.

İnsanlar ataletten neden kurtulamıyor? Birinci neden, kişilerin atalet halinde yaşadıklarının farkında olmamalarıdır. İkinci neden, kişilerin ataletin nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arama eğilimine sahip olmasıdır. Üçüncü neden ataleti yenmek için de ataletten kurtulmuş olmanın gerekmesidir.

Ataletin oluşumu iki aşamada gerçekleşir. Birinci aşama, çevredeki değişiklikleri görmemek ya da yapması gerekenleri görememek (körlük) İkinci aşama, yapması gerekenleri gördüğü halde hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemektir.

Ataleti ve kanseri tehlikeli yapan tedrici (aşamalı) şekilde oluşmalarıdır.

Şok değişimlere karşı kişiler, kurumlar yada toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa tedricen (kademeli) oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz. Bu durumun tipik örneği meşhur “ suyu ısınan kurbağa” deneyidir. Bir kurbağa sıcak suya direkt atılır. Yaşadığı “şok değişim”in etkisiyle kurbağa zıplayarak atıldığı kaptan çıkar. İkinci denemede kurbağamız bu defa içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konur. Kap bir ısıtıcının üzerine konur ve kurbağanın suyu ısınmaya başlar! Su ısındıkça kurbağa gevşemeye, rehavete ve atalete düşmeye başlar. Suyun sıcaklığı “yakıcı” seviyeye ulaştığında kurbağa zıplayıp kaptan dışarı çıkmaya çalışır ama artık bacak reflekslerinin “çalışmadığını” görür. Ataletin insanı etki altına alma şekli de yaklaşık olarak böyledir.

İnsanların hayat karşısındaki “duruşları” da kurbağanınki ile pek çok noktada benzerlik gösterir. Pek çok kişi, ya hiç eyleme geçmez yada artık eyleme geçmenin dahi sorunu çözemeyeceği noktada bir şeyler yapmaya başlar. İnsanları eyleme geçme şekillerine göre 4 gruba ayırabiliriz:

1. Bilen ve yapanlar (profesyonelce başaranlar)

2. Bilen ama yapmayanlar (ataletliler)

3. Yapan ama bilmeyenler (amatörler)

4. Yapmayan ve bilmeyenler (başarısız kişiler)

Eğer 1. grupta yer almak istiyorsanız aşağıdaki “ipuçlarını” izleyebilirsiniz.

1. Ataletten kurtulmanın ilk adımı atalet halinde yaşadığını fark etmektir. Bu kadar yoğun ve yaygın olarak atalet içerisinde yaşadığımız halde atalet algılamamızın olmaması ataletlerimize kalıcılık kazandırmaktadır.

2. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in deyişiyle “üşenmeyin, ertelemeyin, vazgeçmeyin”.  Atalete düşmek istiyorsanız, önce hedefler belirleyip planlar yapın, sonra da üşenin, erteleyin, vazgeçin!

İbrahim DEMİRCİ

Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü

İlgili yazılar:

Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri

17 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ

•  Öğrencinin oturduğu yer, kalabalık sınıf gibi uygun olmayan sınıf içi düzenlemeler ve ısı, ışık, ses yalıtımı gibi sınıfın fiziki koşullarının yetersiz oluşu,

•  Okulun katı, kuralcı, yaratıcı ve özgür düşünceye imkan tanımayan disiplin anlayışı,

•  Ders programlarının kısa zamana çok fazla ünite sığdıracak şekilde planlanması, ders sürelerini zaman bakımından öğrenci ilgilerine cevap veremeyecek kadar kısıtlı hale getirmiştir. Öğretmen programın konularını belli bir yapısal doku içinde ve açıklayıcı bazı ders araçlarından yararlanarak, belli metotlar kullanarak ve bunları öğrencilere belli bir sıra ile sunarak görevini yerine getirdiği inancı içindedir. Bu çaba içinde öğretmen 40-50 kişilik sınıflarda öğrencilerin sorunlarına ve ilgilerine gereken önemi verememektedir.

•  Ders programlarında sadece öğretmeni dinlemeye ve tahtaya yazdıklarını okumaya dayanan eğitim yönteminin ağırlıklı olması, yaşayarak öğrenme ilkesinin (öğrencilerin deney yaparak, slayt ya da film izleyerek, gezilere katılarak öğrenmeleri) gerçekleştirilmesine fırsat verilmeyişi,

•  Gereksiz, sadece öğrenciye bıkkınlık duygusu yaşatmaya ve öğrenmeden soğutmaya yarayan ödev verme tarzı, araştırma yapma ve proje geliştirme konularında öğrencilere imkan ve zaman tanınmaması,

•  İlgilerin gerisinde çoğunlukla geliştirilmeye elverişli olan belli bir yetenek bulunmaktadır. Bu yeteneklere işlerlik kazandırmak için öğretmenin öğrencinin kendi çabasına dayalı çözüm yolları göstermede yapacağı rehberlik konuların hepsini eksiksiz olarak sınıfta tek tek sunmaktan daha az yorucu olduğu gibi, daha verimli sonuçlar da ortaya koymaktadır.

•  Okulda sessiz ve edilgen bir sınıf topluluğu, aktif ve gürültülü bir sınıfa yeğlenmektedir. Böyle bir toplulukta öğretmen aktiftir ve çok konuşur. Çok konu işler durumda iken öğrenci pasif ve sessiz ama öğrenme azdır. Bunun tersi bir durum öğretmen ve idarecileri rahatsız etmekte, öğretmeni sınıfta disiplini kuramama durumuna düşürmektedir. Oysa öğretmenin otoriter disiplini öğrencide kaygı yaratıcı ve öğrenmeyi ketleyici olmaktadır.

•  Okulda alışılmışlık ve geleneksellik başarı, yaratıcılık ise başarısızlık olarak nitelenmektedir. Her insanda bir ölçüde yaratıcılık vardır. Ancak bu, toplum içinde ve okulda yavaş yavaş söndürülmektedir. Her zaman her şeyin tek ve doğru bir cevabının olduğu kabul edilmekte ve pek çok zeki öğrenci tek doğru cevabın baskısı altında yanlış yapma korkusu içinde öğretmenin fikirlerine katılmasa bile bunu ifade edememektedir.

•  Okulda öğrenciler işbirliğinden çok yarışmayı öğrenmektedir. Bu yarışta yetenekli öğrenciler motive olabilmekte, ama kazanması umutsuz olan öğrencilerin bu yarışın içine çekilmesi sınıfı kaygı ve güvensizlik yaratan bir çevre haline getirmektedir. Sınıftaki bu yarışma ortamında beklenilen başarıyı gösteremeyen öğrenciler başarısızlık inancı geliştirip derslerden uzaklaşabilmektedir. Oysa işbirliği ortamında insanlar ortak bir amaca ulaşmak için yeteneklerini daha kolay ortaya koyabilirler. İşbirliğinin güvenli ortamı yarışma ortamında olduğu gibi yorucu, hırpalayıcı ve kaygı yaratıcı olmadığı için öğrenmeye daha elverişlidir.

•  Öğretmenler ders dışı etkinliklere yeterince zaman ayırmamakta, eğitimden çok öğretime ağırlık vermektedir. Bunun sonucu olarak okullarda akademik gizil güçlerin geliştirilmesi ön plana alınmış resim, müzik, spor ve diğer artistik yetenekler gibi akademik olmayan güçlerin geliştirilmesi ihmal edilmiştir. Spor, resim ve müzik gibi konular okul programında yer alsa da fazla önemsenmemekte, bu konular üzerinde yapılan ders dışı çalışmalar öğrencinin akademik programını aksatacağı düşüncesiyle engellenmekte, ancak akademik konularda başarılı olma koşuluyla bu alanlarla ilgilenme şansı verilmektedir. Bu konular eğer öğrencinin ilgisini çeken konularsa bunun gerisinde bir özel yeteneğin olduğunu kabul ederek akademik yönden başarısız olsa bile bu konulara zaman ayırma şansı verilmelidir. Gerçek yaşama baktığımızda akademik konuların ürünü olmayan ihtiyaçlar akademik konuların ürünü olanlardan daha az değildir. Bunlar yaşamı renklendiren insanı mutlu eden ihtiyaçlardır.

•  Okullarda öğretim ayrıntılı konular üzerinde yoğunlaşırken bunlardan genellemelere ulaşma ihmal edilmektedir. Öğrencinin ilgi ve ihtiyaçları ayrıntılı bilgileri öğrenmede ısrarlı olsa da ayrıntılar kısa sürede unutulurken genellemeler unutulmamaktadır. Bunlar üzerinde yeterince durmak için ayrıntılı olguları, bunlarla ilgili genelmelere ulaşırken ulaşılmış genellemeleri de yeni durumlara uygularken kullanmak öğrenmeyi daha kalıcı kılmaktadır.

•  Öğretimde bilgi kazandırılmaya önem verilmekte ancak o bilginin öğrenci için ne anlama geldiği üzerinde durulmamaktadır. Oysa bilgiler yüzeysel ve duygulardan yalıtılmış biçimde öğrencilerin dışında yer aldığı sürece köklü davranış değişiklikleri olamamaktadır.

•  Okul programları ve sınıf etkinlikleri çocuk zihninin psikolojik yapısına göre değil, yetişkin mantığının işleyişine göre düzenlenmektedir.

•  Öğretmenlerin sınıflarda daha çok başarılı öğrencilerle ilgilenme eğilimi, kendi branşlarından farklı branşlardaki derslere eğitici olarak girmesi, boş geçen dersler, öğrenciyi bir üst eğitim programına hazırlayıcı eğitim ve rehberliğin verilemeyişi gibi faktörlerinde başarısızlık üzerinde çok etkili olduğu düşünülmektedir.

•  Öğretmenin beklentisinin az veya düşük olması, öğrenciye daha az övgü ve dikkatle yaklaşarak öğrencinin başarı konusundaki beklentisini düşürmesine ve öğrencinin daha az çaba harcayarak kötü notlar almasına neden olur ve öğrenciyi giderek daha da başarısız kılan bir kısırdöngü ortaya çıkarır.

•  Okulun fiziki imkanlarındaki yetersizlikler, öğrenci sayısının kapasite üstünde olması, gerekli ders araç gereçlerinin yetersizliği, okuldaki öğretmen açığı gibi nedenler okul başarısını olumsuz etkiler.

•  Okulda dayak ve aşağılanma gibi davranışlara maruz kalmış çocuklarda uyum problemlerinin yanısıra akademik başarısızlık da yüksek oranda görülmektedir.

•  Okul değiştirme ve devamsızlık düşük okul başarısına yol açmaktadır. Okula devamsızlık ilk yıl içerisinde diğer yıllara oranla daha zararlı olsa da tüm sınıf düzeylerinde yapılan uzun süreli devamsızlıklar öğrenciyi hem derslerden hem de okul ortamından uzaklaştırdığı için başarısızlık ve uyum sorunları ortaya çıkabilir. Bununla birlikte okul değiştirme çocuğun yeniden uyum sağlamak zorunda kalmasını gerektirmekte, alışıncaya kadar geçen zaman da çocuğun derslerden geri kalmasına neden olmaktadır.

•  Okul yöneticisinin geleneksel, demokratik olmayan ve çağdaş eğitim anlayışından uzak yönetim anlayışı, okulu öğretmen için yaşanmaz hale getirir. Bir çok okulda bugün yüksek düzeyde bürokratik ve biçimsel bir yapıyla birlikte katı bir hava vardır. İdareciler mevzuata hakim oldukları kadar etkili yöneticiliğe, çocuk gelişimi ve eğitiminin temel noktalarına hakim değildir. İdareciler yönetimde yetersiz ve kişilik özellikleri bakımından yönetici olmaya elverişli olmadıklarında, yönetimin ilke ve kurallarını kötüye kullanıp, öğretmeni etkisiz kılabilmektedir. Bu durum çalışan öğretmenler için önemli ölçüde stres yaratır. Çünkü öğretmen ve okul idarecileri arasındaki ilişki okulun havası ve öğretmenin morali üzerinde büyük etkiye sahiptir. Araştırmalar göstermektedir ki ekonomik gereksinimlerin karşılanması bile, kendine saygı gereksinmesi karşılanmadan fazla etkili olamamakta ve verimi düşürmektedir.

•  Bazı düşük sosyo-kültürel çevre çocukları için okul zor bir çevre olabilmektedir. Tüm çabalara karşın genelde okullar orta sınıf kurumlardır. Bunun anlamı orta sınıftan gelen çocuğun okul ve ev çevresi özellikle değerler sistemi ve dilin kullanımı açısından büyük ölçüde birbirine benzerlik gösterir. Oysa yetersiz çevre koşullarından gelen çocuklar için okul ve aile yaşantısı arasındaki farklılıklar onları öğrenme sürecinden uzaklaştıran faktörlerdir. Evde edindikleri düşünme ve davranış biçimleri, okulun değer ve ödül sisteminden farklılık gösterdiği ölçüde başarısız olma olasılıkları artmaktadır. Bu çocuklarla okul arasındaki uçurum öğrenciler kadar öğretmen ve aileleri de etkilemektedir. Aile okulun amaç ve metotlarını, öğretmenler de çocuğun ev şartlarını ve çevresini anlamakta güçlük çekebilmektedirler. Öğretmenler kültürel açıdan dezavantajlı olarak niteledikleri bu çocuklardan daha az şey beklemekte, dikkatlerinin büyük çoğunluğunu diğer öğrencilere yoğunlaştırmaktadırlar. Öğretmen beklentisinin düşüklüğü öğrencide başarı için güdülenmede başlı başına engeldir.

•  Öğretimin bireysel özelliklere göre gerçekleştirilmesi başarı ve başarısızlık nedeni olan başka bir etkendir. Uygulanmakta olan eğitim orta düzeydeki eğitim orta düzeydeki öğrencinin kapasitesi dikkate alınarak düzenlenmiştir. Dersler bazı öğrencilere güç bazılarına kolay gelmektedir. Bunun sonucu olarak da öğrencilerin bir kısmı dersler kolay geldiği için çalışmamakta tembelliğe alışmakta, bir bölümü de zor geldiği için zorlanmaktadır.

•  Öğretmenin başarı durumunda oldukça etkili bir görevi vardır. Okulda bilgi aktarma ve öğrenim sürecini yöneten, sınıf içi düzen ve disiplin sağlayan kişi olarak çocukların olumlu benlik ve kişilik kazanmalarında onlara bir model olma ve yönlendiricilik görevi de vardır. Grubun uyumunu sağlamak ve her öğrenciyi bu uyum içinde yaratıcı, mutlu ve başarılı bir birey olmaya yönlendirmek öğretmenin eğitimcilik yeteneğine, anlayışına ve sevecenliğine bağlıdır.

BAŞARISIZLIĞIN BELİRTİLERİ

•  Genellikle okul başarısızlığı görülen çocukların başarıları, gerçek yeteneklerinin altında seyreder.

•  Okul başarısızlığı gösteren çocuklarda, çoğunlukla amaç ve değer eksikliği, aşağılanma sonucu oluşan duygusal örselenme, olgunlaşmamış ilişkiler, endişe ve huzursuzluk gibi belirtiler görülür.

•  Bu çocuklar, yetersiz çalışma alışkanlığı, dikkati yoğunlaştıramama, hayal kurma, aşırı hareketlilik, ödevlerini tamamlayamama ve organize olamama gibi özelliklere sahiptirler.

•  Genellikle sınıfta ya çok sessiz ve uslu ya da çok gürültücü ve yaramazdırlar, sınıf arkadaşlarıyla sürekli tartışır ve otoriteyi kabul etmek istemezler.

Ödevlerini hazırlarken dikkatsiz ve vurdumduymazdırlar.

•  Sınıfta ya hiç derse katılmaz ya da çok az katılırlar. Zamanlarını başta kalem yontma ve kemirme olmak üzere her çeşit eşya ile oynayarak, çevresindekilerle konuşarak ve onları rahatsız ederek geçirirler.

Bunların dışında çocuğunuzla ilgili olarak;

•  Öğretmenden çocuğunuzun derste başarısız olduğuna dair uyarılar alıyorsanız,

•  Kitabı önünde saatler boyunca çalıştıktan sonra bile, hala anlamadığından şikayet ediyorsa,

•  Nasıl çalışacağını bilmediğini söylüyorsa, düzensiz bir tarzı olduğu fark ediliyorsa,

•  Çalışmaya harcadığı zamanın karşılığı olacak notlar almıyorsa,

•  Ana noktalardan çok önemsiz noktalar için vakit harcıyorsa çocuğunuzun yardıma ihtiyacı olabilir.

İbrahim DEMİRCİ

Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü

İlgili yazılar: