Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri

14 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ

•  Anne babanın arasında sağlıklı bir iletişimin olmaması, huzursuz ve kaygı verici bir ev ortamı,

•  Anne babanın, kendi hayatlarındaki sıkıntılarından dolayı eleştirel ve sabırsız olması, çocuğun hatalarını tolere edememesi, baskıcı tutumu, çocuğu zorlamaları, çocuğun iyi yanlarından ziyade yetersiz yanlarına yoğunlaşması, çocukta kendine güvensizliğe ve kaygıya bu da başarısızlığa yol açmaktadır.

•  Anne babanın çok kaygılı olması çocuğunda kaygılanmasına neden olur. Anne babalardaki başarısızlık kaygısı başarısızlık var olmadan hatta daha çocuk okula başlamadan önce de görülür ve bazen tüm okul yaşamı boyunca sürer. Çocuğa da bulaşan bu kaygı çocuğun gerçek performansını ortaya koymasını engelleyerek başarısızlığa sebep olur.

•  Çocuk üzerine gerçekçi olmayan beklentiler ve çocuğa güven duymama önemli bir nedendir. Ebeveynlerin çocuğun potansiyelinin üzerinde olan beklentilerini çocuklara yansıtmaları çocukta kaygı ve başarısız olma korkusu geliştirir. Çocuktan başarılı olması konusunda çok fazla beklenti içinde olmak, onun kişilik değerinin sadece başarıyla değerlendirilmesi anlamına geldiği için, değerini anne babasının gözünde başarılı olmaya bağlanması çocukta kaygı yaratmaktadır. Başarıda en önemli engellerden biri olan kaygı veya korku böylece ailede yaratılmış olur.

•  Evde çocuğun kendine ait bir çalışma mekânının (oda, masa, bunlar mümkün değilse en azından bir köşe) olmaması,

•  Anne babanın zamanı etkili kullanma, okuma, sorumluluklarını yerine getirme konularında olumsuz model olup, bir taraftan çocuğun çok fazla televizyon izlemesine, gezmesine kızarken diğer taraftan zamanlarını hep bu şekilde geçirmeleri.

•  İyi niyetle sunulan bilgisayar, TV oyunları gibi teknolojik olanakların kullanımına sınır getirilmemesi sonucu çocukta bağımlılık yaratması,

•  Ödül verme yöntemini doğru kullanamayarak çocuğun, başarıyı başlı başına bir ödül olarak görmesinin engellenmesi,

•  Çocuğun ders çalışmaktan başka sorumluluğu yokmuş gibi davranarak aslında gelişimi için gerekli olan arkadaşlarıyla oyun oynama, sportif faaliyetlere katılma, resim yapma, müzik dinleme, yetişkinlerle vakit geçirme gibi etkinliklerin anne baba tarafından gereksiz görülmesi hatta çocuğa bunları gerçekleştirmesi için izin verilmemesi. Bu tutumların yol açtığı yüksek kaygının sadece kendisi bile başarısızlığın oluşmasında önemli bir etkendir.

•  Aileden çocuğa genler üzerinden aktarılan özellikler, onun bedensel ve zihinsel yapısında önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla çocuğun başarısında anne babadan aldığı bu genler belirleyici rol oynamaktadır. Aile aktardığı genlerle olduğu gibi çocuğu yetiştirme tarzı ve çocuğa sağladığı olanaklarla da çocuğun başarısında etkilidir.

•  Ailenin eğitim hataları, ana baba tutumundaki kararsızlık, anne babanın eğitim anlayışındaki farklılık başarıyı engelleyici olabilmektedir. Çocuğun gereğinden fazla koruyup güvensiz bir birey haline getirmek yada aşırı baskı ve otorite yoluyla eğitmek hatalı davranış modelleridir. Bunun yanı sıra anne babanın geçimsizliği gibi nedenlerde aileden kaynaklanan başarısızlık faktörleridir.

•  Ailenin öğrenim durumuna bakıldığında, başarısız gruptaki çocukların anne ve babalarının başarılı gruptakilere oranla daha eğitimsiz oldukları görülmektedir.

•  Aile içi iletişimin gencin başarısını etkileyişine bakıldığında çocukların okul başarılarının huzurlu aile ortamlarında arttığı bulunmuş, buna karşın büyük anlaşmazlıkların yaşandığı huzursuz aile ortamlarında yetişen çocukların hem kişilik gelişimlerinde hem de sosyal uyumlarında sorun olduğu görülmektedir.

•  Benliğe saygı ile başarı arasındaki ilişki incelendiğinde yeteneği ölçüsünde başarı göstermeyen erkek öğrencilerin başarılı erkek arkadaşlarına kıyasla daha olumsuz benlik tasarımına sahip doldukları bulunmuştur. Ebeveynin kabul ve reddedişiyle zeka ve akademik başarı ve benlik kavramı arasındaki ilişkiye bakılmış, babasını “reddediyor” diye algılayan çocukların akademik zekasının ve benlik kavramının olumsuz yönde etkilendiği görülmüştür.

•  Araştırma bulgularına göre aile içindeki disiplinin de okul başarısında önemli bir etken olduğu kanıtlanmıştır. Başarısız gruptaki çocukların %30´u bedensel cezalara çarptırılırken başarılı grupta bu oranın %16´ya düştüğü görülmektedir. Buna göre aile içindeki ilgi ve sevginin okul başarısını etkileyen önemli bir faktör olduğu, başarısız gruptaki çocukların daha çok kardeşlerinin sevildiğini ileri sürerken, başarılı gruptaki çocuklar kendilerinin de kardeşleri kadar sevildiğini ifade etmişlerdir.

•  Farklı sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin problem alanları ve başarı düzeyleri arasındaki ilişkilere bakıldığında öğrencilerin derslerden aldıkları notların aritmetik ortalamaları alt sosyo-ekonomik düzeyden üst sosyo-ekonomik düzeye gidildikçe arttığı görülmektedir.

•  Kardeş sayısı ile öğrencilerin okul başarısı arasında önemli fark bulunmuştur. Buna göre tek çocuk veya iki kardeş olan öğrencilerin okul başarıları, dört, beş ve daha fazla olan öğrencilerin okul başarılarından yüksek olmaktadır.

•  Anne babaların kültürel yoksunluk içinde olması ve çocuklarını nasıl eğitmeleri konusunda yeterince bilinçlenmemiş olmaları başarısızlıkta önemli bir nedendir. Anne ve babanın eğitim düzeyi yükseldikçe öğrencinin başarı düzeyi yükselmektedir. İyi eğitim görmüş anne ve babalar çocuklarıyla iyi ilişki kurabilmekte onların başarı güdüsünü arttırabilmektedir. Anne babanın eğitim düzeyinin düşük olması aile içi ortamı eğitim açısından elverişsiz kılarak çocukların zihinsel gelişimini engellemektedir. Çocukların okul başarısını arttırmada zihinsel yetenekler kadar, ailenin sosyal etkinliklere katılma imkanı, sosyal yaşantı, bilgi ve becerisinin çeşitliliği, anne ve babanın tutum ve davranışları da etkili olmaktadır.

•  Başarısızlık bir işte çalışan çocuklarda çok görülmektedir. Bu çocuklar ders çalışmaya zaman ayıramamakta, yeteri kadar dinlenememekte, maddi sıkıntılar nedeniyle duygusal, zihinsel ve bedensel gelişimleri olumsuz etkilenmektedir.

•  Kişiliğin öznel yanı, insanın özellik, yetenek, ideal ve değer yargıları gibi konularda kendisine ilişkin görüşlerinin dinamik örüntüsü benlik tasarımı olarak adlandırılır. Ebeveynlerin yansıttıkları değer ve davranışlarla çocukta benlik kavramı oluşur. Benliğin olumlu veya olumsuz gelişiminde ana babanın çocukla olan ilişki ve yaklaşımları oldukça önemlidir. Başarıyla benlik saygısı etkileşim içerisindedir. Öğrenme etkinliklerine bireyin katılımını engelleyen düşük benlik saygısı sonuçta düşük performansa yol açar.

•  Ölçülülük ve kısıtlılığa yol açan ebeveyn davranışları çocukta kendine güven duygusunun gelişimini engeller. Güven duygusu, kişinin kendini onaylama ya da onaylamama tavrını ve ne ölçüde yetenekli, başarılı ve değerli olduğuna dair kişinin inancını yansıtır. Kendine güvenen çocuklar kararlı, bağımsız ve zihinsel fonksiyonlarda iyidirler. Diğer yandan birçok çocuk kendine yeterli güveni olmadığı için yapabileceklerinin daha azını yapar.

•  Ebeveynler çocukların yakın çevrelerindeki modeller olarak ilk özdeşim kuracakları kişilerdir. Anne baba ve kardeşlerin eğitim düzeyi ve sosyal statüleri çocukların eğitiminde ve hedef belirlemelerinde önemlidir. Çocukların okuldaki etkinliklerine gösterilen ilgi ve yardım isteğinin karşılanması, sorularına açıklayıcı cevaplar verilmesi, anne babanın eğitim düzeyi ile ilişkilidir. Alt sosyo-ekonomik düzey ailelerin ilgi ve eğitim düzeylerinin düşüklüğü nedeniyle çocuğun yardım istekleri yeterince karşılanmamaktadır. Özellikle annenin eğitim düzeyi yükseldikçe çocuğun okul başarısının arttığı görülmektedir.

•  Düşük sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynlerin çocuklarından beklentileri, iç kontrolü, girişimi, merak duygusunu, konuşma ve ifade yeteneğini, kendine güven ve özerkliğin gelişimini engelleyecek nitelikte itaat ve bağlılık değerlerine yönelik olabilmektedir. Orta ve yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynlerde ise çocuğun benlik gelişimine uygun beklentiler söz konusudur. Ebeveynin çocuktan beklentilerini çocuklarını yetiştirmedeki tutum ve davranışları belirler. Düşük sosyo-ekonomik ailelerde anne baba ve çocuklarla ilişkilerde baba otoritesi hakimdir. Çocuk eğitiminde fiziksel ceza, azar gibi olumsuz tekniklere sıkça başvurulur. Bu disiplin yöntemi çocuğun benlik saygısını zedeler ve düşük benlik saygısı sonuçta okulda düşük performansa yol açar.

•  Evdeki kültürel atmosfer çocuğun okul başarısıyla dolaylı olarak ilişkilidir. Anne babanın birbiriyle ve çocukla sohbet ortamları çocukta dil ve düşünce gelişimini sağlar. Anne baba çocuk arasındaki iletişim alt sosyo-ekonomik düzey ailelerde yetersizdir. Anne baba birbirleriyle toplumsal güncel olaylar hakkında nadiren sohbet etmekte ve çocuğun söze karışmasına izin verilmemektedir. Anne babanın çocuklarının okuldaki durumları konusundaki ilgi düzeyleri ile çocuğun başarısıyla ilişkilidir. Alt sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynler okulla iletişimlerinin yetersiz olduğu genellikle öğretmenle görüşme talebinde bulunmadıkları veli toplantılarına öğretmeninin yaptırım gücüyle geldikleri ve toplantılarda pasif, sorunlara çözüm bulmakta yetersiz oldukları görülmektedir. Benzer durum orta sosyo-ekonomik düzeyden gelen başarısız öğrencilerin ebeveynlerinde de görülmektedir.

•  Anne baba geçimsizliğinin olduğu ailelerde çocuk istismarı ve ihmalinin daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. Çocuk istismarı ve ihmalinin okul başarısını doğrudan etkilediği ve başarısız öğrenciler arasında istismarın daha fazla olduğu görülmektedir.

•  Aile bireylerinden birini hastalanması veya ölmesi, ana babanın ayrılması, yeni kardeşin doğması gibi değişiklikler başarı üzerinde etkili olabilmektedir.

•  Ailenin sosyo-ekonomik konumu çocuğun aile dışındaki çevresini; tanışabileceği insanları, girebileceği okulları, sağlayabileceği meslek olanaklarını belirler. Alt sosyo-ekonomik aileden gelen çocukların çevrelerinin sınırlı olması başarılarını ve meslek sahibi olma olasılıklarını olumsuz etkilemektedir.

•  Gencin anne babasına karşı duyduğu, ancak doğrudan ifade edemediği kızgınlığı anne baba otoritesini reddetmek için kullanarak başarısız olması ve bu yolla anne babasından intikam almaya çalışması başarısızlığın nedenlerinden biri olabilmektedir. Ailenin tutumu gerçekte çocuğun algıladığı biçimde olmayabilir. Arzulanan başarıyı gösteremeyen genç aile otoritesinin bu doğrultuda algılayabilir.

•  Başarısız çocukların yarıdan çoğunun babalarının kendilerine zaman ayıramayacak kadar meşgul oldukları, yarıya yakınının ailesinde anne baba ilişkisinin iyi olmadığı görülmektedir. Ailedeki bu ilgisiz ve sorunlu ortam sadece çocuğun okul başarısını etkilememekte bununla birlikte duygusal gelişiminde de sorunlar yaratmaktadır. Başarısız çocukların yarıya yakınında dikkatsizlik ve dalgınlık, 3/1´inde arkadaş ilişkilerinde sorunlar, otoriteyle çatışma, yalan söyleme ve tırnak yeme gibi belli davranış problemleri gözlenmektedir. Okul başarısızlığıyla birlikte çocukta davranış problemi de görülüyorsa başarısızlığın kaynağının anne babanın hatalı tutumu olduğu inancı güçlenmektedir.

•  Çocuk ebeveynin eğitim konusundaki düşünce ve duygularını kendine mal eder. Eğitimsel süreçlere değer veren, öğretmenin çabasına saygı duyan ebeveynler çocuğun okula karşı tutumlarını olumlu etkilerken, öğretmene saygısı olmayan yada uzun bir eğitim görmediği halde yaşamda başarılı olan aileler genellikle olumsuz etkilemektedir. Benzer şekilde eğitimin önemli olduğunu söylemesine rağmen okuma ve öğrenmeye hiçbir kişisel ilgi göstermeyen ebeveyn, çocuğun okula duyduğu ilgiye engel olabilmektedir.

•  Bazı anne babalar çocuklukları küçük yaşlarda iken çocuklarında zeka belirtisi ararlar. Her gülümseme, her davranış, her düşünce, her soru onlar için zeka belirtisidir. Daha sonra çocuklarına bunları sergiletmeye başlarlar. En küçük bir hataya bile müdahale ederler. Alınan notlar, sıralamadaki düşüş, öğretmenlerin uyarısı ana babaların şiddetli tepkilerine yol açar. Bunun çocuk için zararlı olabileceğini akıllarından geçirmezler. Gelecekteki engelleri bir türlü düşüncelerinden silemezler ve çocuklarını bunlardan haberdar etme gereğini duyarlar. “İyi çalışmıyorsun, böyle giderse sefalet içinde yaşayacaksın”, “hayatını kurtarmazsan ömür boyu pişmanlık çekersin” gibi yoğun endişe dolu konuşmalarla çocuklarının duygusal dengelerini bozabilmektedirler. Onlardaki bu karamsarlık çocukları da olumsuz etkiler. Başarısızlık duygusu anne babaların çocukların güçlüklerine doğrudan katılmalarına neden olur. Çocuklarının her ödeviyle ilgilenerek kontrol ederek, adım adım izleyerek yardım ettiklerini zannederler.

•  Başarısızlıktan tümüyle kendilerini sorumlu tutan ebeveynler, kendilerini suçlu hissettikçe başarısızlık karşısında hatalı hareket ederler. Oysa problemi çözmek için öncelikle bu duygudan kurtulmaları gerekir. Kendileri tek sebep değildir, okul yaşamı, sistemin katılığı, bilgilerin verilişi, öğretmenin davranışları da hesaba katılmalıdır. Diğer yandan okulla öğretmeni suçlayarak başarısızlığın tek nedeninin onlardan kaynaklandığını düşünmekte aile yaşamının düzensizliği, ana baba arasındaki anlaşmazlıklar gibi ailevi nedenlerin göz ardı edilmesine yol açabilir.

•  Aile çocuğun gelişiminde ilk eğitimcisi ve etkili olan ilk çevre olduğu kadar okul başarısında da çok önemlidir. Aile içi ilişkilerin dengeli ve düzenli olması çocuğun başarısını olumlu etkiler. Sağlıklı bir aile ortamında karşılıklı anlayış sağlanırsa çocuk kendine güven veren, sorunlarıyla yakından ilgilenen bir anne baba bulur. Çocuklarla kurulan başarılı iletişim sayesinde çocuğun başarısı desteklenirken, başarısızlığı durumunda çocuk anlayışla karşılanıp, nedenleri araştırılıp birlikte mantıklı çözümler bulunur.

•  Anne babanın okula karşı tutumları çocuğu etkilemektedir. Bazı anne babalar öğretmen ve okula karşı olumsuz tutum takınırlar. Bu durum benzer tutumları bir süre sonra çocuğun da geliştirmesine yol açar. Ailenin okul başarısına karşı gösterdiği ilginin yetersizliği ile okul başarısızlığı sorunları arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.

•  Okul başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biri de çocuğun sorumluluk almaya ve başladığı işi bitirmeye alışmasıdır. Bu hemen gelişen bir durum değildir. Bebeklikten itibaren gelişen ve anne babanın kazandırdığı bir süreçtir. Eğer anne baba bu duyguyu kazandırmak için fırsatlar yaratmamışsa ve okul zamanı geldiğinde derslerinin sorumluluğunu almasını istiyorsa bu konuda bir sorun yaşamaları ihtimali kuvvetlidir.

İbrahim DEMİRCİ

Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü

İlgili yazılar:

Başarısızlığın Bireysel Nedenleri

13 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, İbrahim DEMİRCİ

•  Bilişsel, fiziksel ve duygusal olgunluk açısından yetersizlik,

•  Beden imajı düşük olan öğrencilerin özsaygıları ve akademik başarılarının da düşük olması,

•  Başarısızlığın devamlılığına yol açmada gelişim görevlerini gerçekleştirememek de etkilidir. Gelişim görevi kişinin yaşamının belli bir döneminde ortaya çıkan öyle bir ödevdir ki bunun o sırada başarılması insanı mutlu kılarken, başarılamaması mutsuzluğa ve ileri ki ödevlerini gerçekleştirmesinde güçlüklerle karşılaşmasına neden olur. Bu durum, başlangıçta başarısızlığın benliğe mal olan yanını, daha sonra da kişinin ilerdeki başarısızlıklarını nasıl etkileyeceğini gösterir.

•  Ortaokul ve lise yıllarına rastlayan ergenlik döneminde yoğunluk kazanan duygusal nedenler, ilgi alanlarının değişmesi ve çeşitlenmesi önemli başarısızlık nedenlerinden biridir. Bu dönemde hızlı bir gelişme ve değişim sonucu ergenin dikkatinin zayıfladığı ve duygusal gerginlik nedeniyle içe çekildiği, kendisiyle ilgilenmenin arttığı ve belirli noktalarda yoğunlaşmayla düşünce alanının daraldığı, bütün bunların da çalışma ve başarıyı olumsuz etkilediği görülmektedir.

•  Ergenlik döneminde gencin sözel olarak ifadesi daha çok gelişmiştir. Artık sadece olanı değil olabilecek olanı da anlayabilmektedir. Olasılıkları, hipotezleri, gerçekler ve gerçekdışı mantığı kavrayabilme gücüne sahiptir. Ergenin soyut düşünce yeteneğinin bu düzeye gelmiş olması beklendiğinden müfredat programı da bu doğrultuda hazırlanır. Ancak bilişsel açıdan henüz bu olgunluğa ermemiş öğrenciler başarısız olabilmektedir.

•  Yaşıtlarına oranla fiziksel olarak geç olgunlaşma da gencin kendine güvenini zedelemekte, kişisel ve sosyal uyumunu bozmaktadır. Bunun getirdiği özgüvensizlik başarıyı olumsuz etkilemektedir.

•  Çocuğun başarısızlığının çevresi tarafından küçümsenmesi, çocuk tarafından içselleştirilmekte ve birey başarıyı hayat boyu benliğini değerlendirmekte bir ölçüt olarak kullanmaktadır. Sonuçta başarısızlıkla kendi benliğini özdeşleştiren bireye yardımcı olmaya çalışırken kaygı ve başarısızlık sorunlarının pek çoğuna bir benlik sorunu olarak bakma zorunluluğu ortaya çıkar.

•  Kaygının çok yüksek yada çok düşük olması gibi motivasyon eksikliği de başarısızlığa neden olabilmektedir.

•  Çocuğun ön bilgilerinin yetersiz olması, diğer bir ifadeyle bulunduğu sınıf düzeyine gelinceye kadar almış olduğu eğitimle oluşturduğu akademik temelin gereken becerileri ortaya koymasına engel olması,

•  Anlayamadığı konularda soru sormaktan çekinen, utangaç, kendine güveni düşük ve sınavlarda çok heyecanlandığı için bildiği soruları dahi yapamayan, kaygılı kişilik yapısı,

•  Araştırmalar sınav kaygısı ile akademik başarı arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Yüksek sınav kaygılı öğrencilerin başarıları düşük sınav kaygılı öğrencilerin başarısından daha düşüktür. Sınav kaygısının özellikle kuruntu boyutunun performansı kötü etkilediği belirtilmektedir.

•  Geçmişte aynı dersten başarısız olma veya o ders, konuyla tanışık olmama nedeniyle “Nasıl olsa başarısız olacağım” önyargısıyla çocuğun yeterince çalışmaması,

•  Görme, işitme kaybı, bulaşıcı hastalıklar gibi nedenler ders çalışmayı engellediği ve dikkat dağılmasına neden olduğu için başarısızlığa zemin oluşturur.

•  Okul olgunluğuna sahip olmama, aşırı hareketlilik, yerinde duramama ve hareketlerde kararsızlık gibi durumlarda çocuğun dikkatinin toplanması güç olduğu için başarısızlık ortaya çıkmaktadır.

•  Öğrencinin kaldığı yerin okul başarısına etkisi incelendiğinde, ailesinin yanında kalan öğrencilerin yatılı okuyan ya da yurtta kalan öğrencilere göre daha başarılı oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte ailedeki birey sayısı fazla olan öğrencilerin, birey sayısı az olan öğrencilere oranla başarı seviyeleri daha düşüktür.

•  Ders çalışma alışkanlıkları ile akademik başarı karşılaştırıldığında, öğrencilerin ders çalışma alışkanlıklarının (zamanı iyi planlama ve kullanma, öğrenme motivasyonu vb.) akademik başarıyı olumlu etkilediği görülmektedir. Ders çalışma süresi uzun olan öğrenciler diğerlerine oranla daha başarılı olmaktadır.

•  Çocukta öğrenme güçlüğü olması başarısızlığın çocuktan kaynaklanan en önemli nedenidir. Başarının ön koşullarını oluşturan yetenekler açısından bazı çocuklar diğerlerine kıyasla daha dezavantajlıdır.

•  Öğrencinin doğuştan getirdiği özelliklerin yani sıra onun başarısını etkileyen bir faktörde öğrencinin sorumluluk alma gücünü kazanmış olmasıdır. Bunun diğer bir anlamı çalışma alışkanlığının olmasıdır.

•  Bunalım ve endişe halleri çocuğun okul başarısında engelleyici rol oynar. Psikolojik düzensizliğin belirli bazı halleri (depresyon) başarısızlık olasılığını yükseltir. Düşünce süreci sağlıklı olmayan çocuk doğal olarak başarısız olur ve bu başarısızlık çoğu kez var olan düzensizliği daha da yoğunlaştırabilir.

•  İlkokul çocuk için yeni bir sosyal çevredir. Okulun uyulması gereken kuralları çocuğun diğer çocuklar ve öğretmeni ile tanışıp anlaşması ve başarmak zorunda olduğu öğrenim görevleri vardır. Bütün bunlar çocuğun çevreye uyumunu güçleştirebilir. Okuldaki sosyal çevreye uymakta zorluk çeken çocuklar ise daha çok okul öncesinde aile dışına çok az çıkmış sosyal ilişkilerden mahrum bırakılan çocuklardır.

•  İlköğretimin son dönemleri ile lise dönemine rastlayan ergenlik döneminin özellikleri de başarıda önemli bir etkendir. Bu dönemde hızlı gelişim ve değişim sonucu ergenin dikkati zayıflamakta, daha çok kendi başına kalma isteği artmakta, belli noktalara yoğunlaşması ile ilgili düşünce alanı daralmakta, hayal dünyası içine girmekte ve bütün bunlar çalışmasını ve başarısını olumsuz etkilemektedir.

İbrahim DEMİRCİ

Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü

İlgili yazılar:

Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği

08 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

3gİletişim çağında cep telefonunda yaşanan devrimler ile başlayan kimlerine göre 3G İngilizce ifadesi ile ‘third generation’ cep telefonunu bugünlerde en çok kullanılan kavramlardan biri. Ben 3G yerine Türkçe tabiri ile N3 (üçüncü nesil) demeyi daha uygun görüyorum.
3N telefonlar yalnızca görüntülü görüşme değil bir çok yönden yeni iletişim olanakları sağlayan, bir çok işin uzaktan yönetilmesini sağlaması bakımından önemlidir. 3N ile hızlı internete bağlanabilir, resim çeker, eşimize dostumuza örüntü ve belge iletebiliriz. Umarım eğitim ve düşünsel düzeyi çok oturmamış toplumlarda bu teknoloji amacına uygun kullanır. Diğer türlüsü sorun ve bağımlılık yaratır.

İletişimin Önemini İlk Çocukluğumda Hissetim
Çocukluğumda iletişimin in önemini köy yerinde ölen akrabalardan birinin ölüm haberinin yaylada koyun yaylatan amcamıza haber vermek için bir gencin at sırıtanda iki günlük yolculuk ile ulaşması süreci ile anlamıştım. Sonraları Almanya’ya giden gurbetçilerin yine yurtdışından getirttikleri teyplere yakınlarının teybe okudukları sesin posta ile iletilmesine şahit oldum. İlerleyen yıllarda (1970′lı yıllarda) büyük kente gidip telefon bağlatılması bunu takip eden süreçte köyde bakkal dükkânındaki tek telefon ve evlere telefon bağlanması süreci derken bugün köylerin ücra köşelerinde görüntülü telefon ile köylülerimiz yıllardır göremedikleri yakınları ile yüz yüze canlı olarak görüşüyorlar.

İnternet İletişimin En İleri Teknolojisidir
Tabii internetin yaşamımıza girmesi ile yaşam çok kolaylaştı. İlk defa bilgisayar ile üniversitemize Almanya’dan Hohenheim anlaşması çerçevesinde getirtilen bir bilgisayar ile tanışmıştık. Bilgisayardan sorumlu bir hocamız görevlendirmişti. Rahmetli hocamız Prof. Dr. Şefik Yeşilsoy eski Toprak-Su teşkilatında toprak su içeriğini hesaplamak için altı ayda hazırladığı tezinin verilerinin bilgisayarda birkaç saniyede hesaplanması ve grafikleri ile birlikte dökümünün kâğıda aktarılması sonucu “ben de Allahın kulu değil miyim” diyerek sevincini ve tepkisini dile getirmesi bende derin bir sorgulama yaratmıştı. Çok sınırlı sayıda kişinin kullanabildiği bilgisayar o zaman bazı akademisyen hocalarımız bizden geçti, gençler öğrensin dediler. Halen bilgisayara dokunmadan emeklilik noktasına gelen hocalarımız olduğu gibi bilgisayarı ileri yaşında öğrenen ve kullanan hocalarımız da var.
Tabii bilgisayar bilgi işleyen ve elektronikli hafızalı daktilo olmaktan çok sonradan internet ile daha da önemli konuma geçti. İngiltere’de 1991 yılında ilk defa e-posta iletimine geçtik. Türkiye’deki arkadaşlar ile sanırım 1993 yılından itibaren e-posta ile görüşebiliyorduk.
Yakın geçmişe kadar bir akdemiysen olarak makale veya bir yerden bir yere bir dosyayı göndermek için posta parası ile baş edemiyorduk. Bugün dergilere göndereceğimiz makaleler ve proje başvuruları internet üzerinden alınmaktadır. Bir zamanlar dört ayda posta ile alamadığımız makaleleri şimdi istenilen bilgiye anlık iletişim yolu ile ulaşıyoruz. İletişim teknolojisi çoğumuzun hayatına çok büyük kolaylıklar katmıştır.

İletişimde Uydu Teknolojisinin Önemi Kişinin Hâkimiyetini Artırıyor
Bugüne gelince yerde uzay bilimi ve iletişim çağı öyle olanaklar sağladı ki gideceğiniz bir yeri büronuzdan görerek veya alanın fotoğrafını önceden görerek ve çıktısını alarak gedeceğiniz yeri elinizle bulmuş gibi sağlayabilirsiniz. Araçlara yerleşen Negivator sistemi ile gitmek istediğiniz yerin GPS sistemi ile adresini yükleyerek aracınız görüntülü ve sesli uyarı ile yönlendirerek götürdüğü biliniyor. 2004 yılında ilk defa İsviçre’de gördüğüm teknoloji büyülemişti. Bütün yolların haritası mevcut ve uydu yönlendirmesi ile adresler artık rahatlıkla bulunmaktadır.  Yeni algoritmalara sahip navigasyon sistemleri geliştirilerek arzulanan adrese ulaştırmaktadır. Araçlardaki navigasyon sistemi GPS uydusu aracılığı ile güçlendirilerek portatif cihaz ile radyo servisi ile bağlantı kurularak trafik bilgisini de alabiliyor. Yeni sistem yardımı ile sürücü planında bir değişiklik anında kısa sürede sistem yeni rota hesaplanması yaparak sürücüyü uyarmaktadır.  Her dilden yüklenen bir cep telefonu büyüklüğündeki ekran y

Teknoloji Sürekli Yenileniyor, Bizde Kendimizi Yenilemeliyiz
Dün birinci nesil, bugün 3N ve ileride muhtemel N4 nesil cep telefonları ve buna bağlı olarak evlerde uygulanan bilgisayarlı sistemler artık teknolojinin yaşamın bir parçası olduğunun göstergesidir. Dün lüks olan teknoloji bugün ihtiyaç konumuna gelmiştir. Benim halen bırakın 3N, birinci 1N düzeyinde ilk çıkan bir Nokia telefonum var. Ancak halen ihtiyaçlarımı karşılayan telefonumun bazı fonksiyonlarının zaman zaman sorun çıkması nedeniyle değiştirme sırasının geldiğini düşünüyorum. Yalnız 3 N uyumlu telefon alır mıyım bilmiyorum. Yoksulluk sınırında maaş alan ve maaşı dışında geliri olmayan bir profesör olarak yaşam standardımla ve ihtiyaçlarım ekseninde davranacağım.
Teknoloji günden güne yenileniyor. Yenilikleri izlemeliyiz. Kendimizi de çağa uygun hale getirecek bilgi ve donanıma hazır hale getirmeliyiz. Ancak yaşam kalitemizi düşürüp paramızı ihtiyaç üstü araçlar için de harcamayalım.

Teknoloji Sarhoşu Olmayalım, Teknolojiyi Anlayalım
İlk defa cep teflonu çıktığında bir çok kişinin telefonu bir araç olarak görmekten çok gösterişe dönüştürdükleri çok konuşulmuştu. Telefon bir alet ve işimizin kolaylaşmasını sağlamaktadır. Kesinlikle amaç değildir. Ancak telefonu hele 3N uyumlu olan amaç dışında ve ihtiyaç dışı amaçlar için kullanılması toplumun teknolojiye karşı tepkisini oluşturur.
3N bize dünyayı avucumuzun içine taşıyabilir. İstediğimiz TV programını izleyebiliriz. Bu bir özgürlüktür. Her özgürlüğün bir bedele bağlı olduğunu bilmek gerekir. Ancak bu özgürlüğün nasıl sağlandığının sorulması gerekir. Bu aletlerin nasıl yapıldığının bugüne kadar insanlığın ne tür bir süreçten geçtiğinin sorulması anlamlı. Ayrıca hangi ülkeler bu tür teknolojiyi yapabiliyor biz ve bizim gibi ülkeler neden bu teknolojiyi yapamıyor? Bu toplumların temel esprisi nedir? Bizim toplum olarak eksiğimiz nedir, eksikliğimizi nasıl kapatabiliriz? Ülke olarak neleri ne tür bir eğitim sürecinden geçirmemiz gerektiğini sormamız yararlı olacaktır.
Teknoloji, meslek ve uzmanlık alanlarından sonra ürün üretimi ile sonuçlanmaktadır. Bu sürecin toplumların aydınlanmasına katkısı da bulunmaktadır.

Bilim Tarihi Teknolojinin Felsefesiz Olamayacağını Gösteriyor
Bilim tarihinin geçmişine bakıldığında teknoloji üretebilen toplumların başarısında, bilimsel çalışmalar ve felsefi tartışmalar aydınlama sürecini başlattı. Felsefi tartışmalar ve sorgulamalar aydınlanmayı getirdi. Aydınlanma berberinde bilimin daha iyi anlaşılmasına ve topluma mal edilmesine neden oldu. Bilimsel bilgi teknolojiye dönüştürebilen toplumlar günden güne az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden farklılaşmaktadır. Teknoloji ve onun yaratığı etki ekonomik düzeyli bir yapı oluşmaktadır. Bugün dünyanın gerçeği bu eksende ilerlemektedir. Bugün dünyanın batı yarımküresindeki %15′lik dünya nüfusu dünya gelirinin %87′ini kontrol edebilmektedirler.

Teknoloji Satın Alan Değil Üreten Ülke Olalım
Yakın geçmişte bilimsel bir toplantıya katıldığım Finlandiya cep veya taşınabilir telefonun keşfedildiği ülke. Finlandiya’nın kenti Nokia’nın ana üssünün bulunduğu kentin geçimi Nokia üzerine oturmuştur.
Ayrıca teknolojiyi ve iletişim araçlarını bir eğlence aracı gibi görürsek ve de teknolojinin önemini kavramayıp onu geliştirmesek ülke olarak sürekli teknoloji satın alan ve bağımlılıktan kurtulamayan bir ülke oluruz. Yoksa sürekli teknoloji satın alan ve teknoloji mezarlığı olmaktan kurutulamaz ülkemiz. Yoksa Afganistanlı savaşçıların sırtında dünyanın en ileri stinger füzelerinin yalnızca düğmesine basarak yine milyon dolarlık uçakları düşüren insanlar konumuna düşmeyelim. Füzenin hangi fizik ve matematik bilgisi ile sağlandığını, tonlarca ağırlığındaki uçağın nasıl sesten hızlı uçurtulabildiğini bilmeden onu başkalarının çıkarı için alaşağı edebilen insanlar durumuna düşmeyelim.
Başkaları sürekli zenginleşir ve kişi başına milli gelirini artırırken bizler eğitim kalitesini kaybetmiş sürekli teknoloji satın alan, lüks tüketimi teşvik edilmiş bir toplum oluruz. İşte bu durumda teknolojinin bize sunduğu özgürlük yeniden bizi bağımlı hale getirir ve özgürlük sorgulanır olur.

Üniversiteler Teknoloji ve Teknoloji Okuryazar Bölümleri Açabilmelidir
Teknolojinin gelişmesi ile bazı mesleklere duyulan ihtiyacın azalmasına karşın yeni meslek alanlarının doğmasına neden olmaktadır. Teknoloji mühendislik bilimlerini geliştirmekle kalmadı, biyoloji ve ilgili alanlarda yeni alanların oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu gelişmeler teknoloji okuryazarlığı artık yaygınlaştırarak her alanda gereksinim duyulur hale gelmiştir. İnsan bu ekipmanlar ile daha çok bilgi elde edecektir. Daha çok merak eden insanlar oluşacağı muhakkak. Ancak bu sayı sınırlı birkaç meraklının ötesine geçmesi yararlı olacaktır.
Bütün bu olanaklar insanlığın evrenselleşmesi ile birlikte artan iletişim teknolojisi ile küçülen dünyanın bir anda bütünleşmesi ile sağlandı. Sebep sonuç ilişkisi içinde iletişim teknolojisinden kopmamak gerekir ancak ülke olarak sürekli iletişim araçları satın alan ve beklenenin ötesinde yüksek miktarda dövizi dışarıya aktarma konusunda da düşünmemiz gerekir.

Üniversiteler Uzay Bilimleri Çalışmalarını Gündemlerine Almalıdır
Gelişmeler bize üniversitelerin artık uzay teknolojileri alanlarına girilmesini önemini vurgulamaktadır. Günümüz teknolojisi ayrıca uzay teknolojisi alanına yatırım yapamayan üniversitelerin ileride gelişmeleri izlemekten zorlanabileceğini gösteriyor. Bu arada konunun nano-teknoloji ve diğer ileri teknoloji konuları ile bütünleştirilmesi bugünden planlanmalı ve hayata geçirilmelidir. Geleceğe ilişkin olarak 4N alanındaki gelişmeleri şimdiden görmeliyiz. Çağı yakalamak için çağı ve gelişmeleri iyi bilmek ve hazırlıklı olmak gerekir. Temel bilimler olmadan teknoloji olamayacağı için, temel bilimler her yönü ile iyi kavranmalı ve buradan teknolojiye geçilmelidir. Gelişmenin yol haritasının ve felsefesinin temel bilimler üzerinde inşa edilmelidir.

Teknoloji Okur Yazarlığı Önemlidir
Evde kullanılan en küçük cihazdan ev yönetiminde tutun da araçlarımıza kadar her taraf teknoloji ve elektronik olarak yönetilmektedir. Elektronik bilgisi artık zorunluluk haline gelmiştir. Enformasyon bilgisine sahip insanların artması, teknolojiyi kullananların artması bunun eğitimde kullanılması ve bu konuda öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir kazanım olacaktır.
Bu arada hayatımızın her alanına giren teknolojinin anlaşılması için teknoloji okuryazarlığı önemlidir. Bilgisayar öğrenmek yetmiyor. Teknolojinin mantığını bilmek gerekir. Teknoloji geliştikçe, teknoloji kullanımı doğal olarak insanların ihtiyaçlarını da farklılaştırıyor. Fen okuryazarlık gibi teknoloji okuryazar olarak kendi teknolojimizi biz yaratmalıyız. Teknoloji ve onun oluşturulduğu etki insanda merak oluşturmalı. Merak edenlerin sayısını artırmak ve buna uygun eğitim sistemi geliştirmeliyiz.
Teknolojinin yenilenmesi doğal olarak eski bilginin eskimesi ve yenileme ihtiyacı doğurmaktadır. Bir zamanlar 3 yıllık ilk okul mezunu olmak yetiyordu, sonra lise mezunu şimdi üniversite mezunu olmak yetmiyor; çünkü teknolojinin yenilenmesi ve bilgi katlanarak gelişmesi üniversite bilgilerinin de kısa sürede eskimesine ve daha fazla eğitim yanında teknoloji okur yazarlığı da önemli olacaktır. Bugün bir çoğumuzun evindeki ekipmanların elektronik ve bilgisayarlı olması nedeniyle çalıştırması veya en küçük bir sorunda teknik personel çağırılmasını gerektirmektedir. Artık her vatandaşın biraz teknoloji okur yazar olması gerekiyor.

Sonuç olarak bilginin hızla yenilendiği ve kümülâtif olarak katlandığı iletişim teknolojileri çağında yaşıyoruz. Çağı yakalamak için insanımızın her yönü ile hazırlıklı olmak gerekir. Toplumun eğitime, bilime ve teknolojiye önem vermesi gerekir. Önemli olan teknoloji satın almak ve bunu bir aksesuar olarak kullanmak değil, amaca uygun olarak kullanmak ve bundan yararlanarak ülkemizin eğitimini ve ekonomimizi geliştirmek ve insanımızın sağlık ve kültürel kalitesini artırmaktır. Yoksa başkasının ürettiği teknolojiyi satın almak için koşturur dururuz.
Ülkemiz üniversitelerinde teknoloji okuryazarlığını programlarına yerleştirmeli. Bu konuda yeni bölümler ve fakülteler açılmalıdır. Üniversiteler ve araştırma kurumaları bilimsel olarak desteklenmelidir. Ancak önce fen bilgisi öğrenimi gelişmiş öğrencilerin üniversiteye hazırlanması gerekir. Her ne kadar son 700 bin kişi fen sorularına dokumamış olsa da yinede gençlerden gelecekten umutluyum.

Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi

İlgili yazılar:

Üniversitelerde Seçim Sistemleri

01 Ağustos 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Üniversitelerimizin en tartışmalı konularından biri olan rektör belirleme ile ilgili olarak Sabancı Üniversitesi yeni bir model uygulamaya başlatmaktadır. Rektörlük görev süresi 1 Ağustos’ta dolan Prof. Tosun Terzioğlu yerini Ocak 2009 tarihinde belirlenen Prof. Dr. Nihat Berker’e bırakıyor. Model biraz da büyük şirket anlayışına benziyor. Prof. Dr. Nihat Berker, 2009′da Koç Üniversitesi’nden, Hürriyet Gazetesinden Vahap MUNYAR’ın ifadesi ile  ”rektör adayı planıyla transfer edilmiş”. Klasik üniversite anlayışında transfer anlayışı kulağa pek hoş gelmiyor. Çünkü bilim kişiliği para ve servet ile ölçülemeyecek kadar ulvi bir payedir.
Sabancı Üniversitesi bir vakıf üniversitesi olarak bir sahiplik konumundadır. Mütevelli heyeti ile yönetiliyor ve heyette belirli kişilerden oluşuyor. Mütevelli heyeti kendi yöneticilerini birinci elden belirliyor. Ancak kamu üniversitelerinden bu modelin uygulanması tartışmalı ve zor görülüyor. Ancak kamu üniversitelerinin başta YÖK ve Cumhurbaşkanlığı makamının üniversite yöneticileri belirlemesi ve atanması konusunda uygulanabilir yöntem ve model geliştirmesi gerekir. Kamu üniversitelerinin mütevelli heyet yerine mutlaka kendi kriterlerini ve ölçütlerini oluşturması ve denetleme mekanizmasını da geliştirmelidir.

Rektör Göreve Başlamadan Belirli Bir Süre Önce Seçilmiş ve Eski Rektör İle Çalışıyor Olması Gerekir
Ülkemizde üniversitelerde yaşananlardan edindiğimiz tecrübe, rektörlük seçimi ve ardından yaşanan halef selef durumu maalesef üniversitelerinin geleneksel kültürlerinin yürütülmesi yerine, kişiselleştirilmiş ve rektörlerin kendi anlayışlarına göre yönetimi öncelik kazanmıştır. Üniversite gibi kurumsal kültürü ve bilimsel erki gerektiren akademik kurumlarda kişisel tercihlerin ön plana çıkması üniversiteleri önemli ölçüde liyakatten uzaklaştırmış, bu durum beraberinde verimsizliği ve iç sürtüşmeleri artırmıştır. Bu bağlamda üniversitelerin kişilerden arındırılarak ve önceden belirlenmiş ölçütler ile üst yöneticilerinin belirlenmesi ve kurumsal düzeyde yönetim modeli geliştirmesi önemli olmaktadır.
Sabancı Üniversitesi’nin geleceğin rektör adayını arama konferansı ile ölçütlere bağlı olarak araması ve görev süresinden önce belirlenen rektörün, mevcut rektörle hazırlık dönemi geçirmesi sürdürülebilir üniversite yönetimi için önemli bir başlangıçtır. Ayrıca üniversite gibi kurumlarda bilimsel yetkinlik daha önemli olması gerektiği için üniversitenin bilim politikasının kesintisiz yürütülmesi için eski ve yeni yöneticilerin birlikte çalışması önemlidir. Bu modelin kamu üniversitelerinde de uygulanması bir çok yönden yararlı olacaktır. Eski yönetici ve yeni yöneticilerin birlikte çalışabilmesi bugünkü rektör belirleme yöntemi ile sağlanamaz. Bunun bir çok temel ve sistemden kaynaklana nedeni bulunmaktadır. Çünkü üniversitede üniversite bileşenleri (öğretim üyesi, öğretim görevlisi, çalışan ve öğrenciler) tam olarak yönetici belirleme ve atama şeklini benimsemiş değildir. Üniversitelerde yapılan eğilim yoklaması sonucuna göre atanan çoğu rektör öğretim üyelerinin %20′sinin desteğine bile sahip değildirler.
Üniversite gibi sürekliliği olan kurumların devir teslim öncesi mutlaka yöneticiler görev süresinden en azından 6 ay-1 yıl kadar önceden seçilmeli ve eski rektör ile çalışarak süreci tanımalı, performansını ortaya koyma becerisini gösterebilmedir. Hatta bir önceki rektörlerin üniversite yönetim kurullarında bulunması bu bağlamda yararlı olacaktır. Yönetim modelinin temelinde eski yöneticilerin de içinde olduğu bağımsız bir kurulun iç denetim yapma hakkı tanınmalıdır. Baştan aşağı bağımsız bilgi sunma özelliğine sahip olacak olan kurullar aracılığı ile ancak üniversite üniversite niteliği kazanır. Bilim kurumlarının yönetiminin seçim, tarafgirlik ve benzeri uygulamalardan uzak, bilimsel yeterlilik ve sürdürülebilirlik ilkesi ile yönetilmeli uygun olacaktır.

Üniversitenin Kendisini Yönetmesi Zorunlu
Platon “kendini yöneten dünyayı yönetir” diyor. Dünyayı yönetmeye talip olan üniversiteler kendilerini yönetemese ne topluma ne de çağa yön verebilir.
Seçim sistemlerinde, birinin tercihi değil; hak-hukuk esasında düşünebilme, üretebilme, eleştirebilme, katılma ve denetleme niteliğini merkeze alan demokrasidir. Yükseköğretim reformu da bu anlamda nitel bir reform olmalıdır.
Sorun üniversite üst yönetimini belirlemek değil, daha temelden üniversiteyi yönetmeye talip olan adayların üniversiteye ilk alınmalarında doğru seçimi yapmaktır. Üniversiteler akademisyenlerini doğru seçer, iyi yetiştirir ve liyakati ön planda tutarsa, eminim ki kendi bölüm başkanını, dekanını ve rektörünü de doğru seçecektir. Maalesef doğru bilim adamı seçemediğimiz için doğru üst yönetim seçiminde de zorlanmaktayız.

Demokrasi Hak Kavramına Dayanır, Seçim Bir Araçtır
Seçim Türkiye’de yalnızca oy vermek olarak algılanmaktadır. Örneğin herkes toplansa ve bir kişinin öldürülmesine karar verse bu, demokratik bir eylem olarak mı görülecektir? Elbette hayır! Çünkü demokrasinin birinci kuralı “hak” ve “eşitlik” kavramıdır; aynı yöntemlerin herkes için geçerli olmasıdır. Bilime, akademisyenliğe, öğrencisine, topluma ve insanlığa katkı sunma amacını taşımayan herhangi bir yönetim veya reform arayışı anti-demokratiktir.
Maalesef günümüzde anti-demokratik bir anlayışla reform tartışması yapılmaktadır. Demokrasinin basit bir seçim (çoğunluk rejimi) değil, azınlıklar da dahil hak edenin yükselebileceği bir rejim olduğunu kabul etmek zorundayız.  Kaldı ki, demokrasilerde katılım sistemin sadece bir kısmıdır. Esas olan diğer kısım ise denetlemedir. Bunun için yurttaşın katılımı, özgürlüğü, kurulların özerkliği şarttır. Özerklik olmadan katılım ve denetleme, yani demokrasi olamaz!
Demokrasi yalnızca çoğunluk tarafından seçilmiş olmak değildir; başta Sayıştay ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu ve sivil toplum örgütlerinin denetimine açık olmayı gerektirir. Bu gereklilik mevcut YÖK sisteminin en büyük zaaflarından birini oluşturmaktadır.

Seçilme ve Atama Kriterleri Yeniden Belirlenmelidir
Üniversitelerin birinci sorunu haline gelen rektör belirleme sisteminin zafiyeti üniversitelerde ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Bugünkü hali ile üniversitelerin yönetim anlayışı ve üst yönetimi belirleme şekli, mahalli idare şekline benzemektedir. Üniversite öğretim üyeleri tarafından belirlenen adayların birinci sırada olan dahi çoğu zaman çoğunluğu temsil etmedikleri de görülmektedir. 6 adayın YÖK’e isim bildirmesi nedeniyle çoğu üniversitede adayların aldığı oy dağılımına göre %20-30 aralığında oy alarak birinci olan adayın üniversitenin tam desteğine sahip olmadığı görülmektedir. Mutlaka çoğunluğun güvenini ve desteğini alan adayların yönetici olması sağlanmalıdır. Bir defalığına iki dereceli seçim yararlı bir yöntem olabilir. Atanacak aday en az üniversitenin %50 sinden fazlasını arkasına almalıdır. Üniversite dışında adaylar gelişmiş üniversitelerde olduğu gibi ilan süreci ile dosyaları ve projeleri ile üniversiteyi ikna ederek seçime katılabilmelidir. Üniversitelerin tek adam hâkimiyet
Asıl olanın bilim adamlığı olduğu ilkesinden hareketle adayların yönetici hastalığına yakalanmaması için bir defalığına seçilmesi üniversite sağlığı için yararlı olmaktadır.
Bazı ülkelerde olduğu gibi rektörlük merkezi rektör ve yardımcı ekibi ile birlikte üniversiteyi paylaşarak yönetilebilir. Bu bağlamda üniversiteler kendi dışındaki kurumlara da model alacağı nitelikte nitel seçimler ve yönetim şekilleri geliştirmelidir.

Aday Belirleme Şekli Önemli
Mevcut hali ile genelde cesaret gösterip aday olan kişiler sürece üniversitede oy kullanma hakkı olan kişileri ziyaret etmesi ile başlar. Belirlenen günde her profesör doğal aday olduğu için kullanılan oyların dağılımında ilk altı sıraya giren adaylar YÖK’e rektör adayı olarak bildirilir.
Aday belirlenmesi sürecine çok adayla katılmak her zaman iyidir. Ancak adayların aday olma biçimi de önemli olmaktadır. Bu bağlamda kişilerin adaylığını açıklaması iyi, ancak esası yeni önerilerin ve üniversite politikalarının geliştirilebilmesi konusunda tabandan gelecek öneriler ile adayların belirlenmesi gerekir.
Bu bağlamda artık adayların tek tek adaylıklarını açıklaması yanında hatta belki de daha da önemlisi üniversite dinamiklerinin kendi içinde geliştirecekleri yöntemler ile ne aradıklarını belirleyebilirler. Asıl olanı üniversite, yönetim anlayışını belirleyerek buna uygun adayların kimler olabileceği konusunu gündeme getirmelidir. Ayrıca belirli ilkeler de netleştirilerek üniversitenin bilgisine sunulmalıdır. Böylece sözde değil de uygulanabilir ilkeler geliştirilmelidir.
Çoğunlukla oy kullananların örgütsüz olması veya yukarıda belirtildiği gibi rektör belirleme sürecindeki belirsizlik nedeniyle pasif kalmakta ve çoğunlukla sürecin dışında kalmayı tercih etmektedirler. Oylamaya katılanların çoğu bu şekildeki seçimde ehveni şer tercih etliklerini belirtmektedirler. Ülkemizde ziyaret ettiğim üniversitelerde ve aldığım yüzlerce e-postadan edindiğim izlenim, üniversite üst yönetimlerine nitelikli adayların sürecin belirsizliklerinden dolayı talip olmaktan kaçındıkları yönündedir.

Üniversite de Seçim Üniversiteyi Ayrıştırmaktadır
Prof. Dr. Osman Demircan, 5 Ekim 2007 tarihli CBT sayı 1072′de “Bir rektörlük seçiminin ardından” adlı yazısında, üniversitelerde rektör belirleme seçimin de yaşananları değerlendirdi. Sonuç olarak üniversite gibi bir entelektüel ortamda dedikodu, karalama, ortalıkta dolaşan isimsiz mailler, harcanan emek ve boşa giden zamanın önemini vurguluyor. Dr. Demircan üniversiteleri bu hengâmeden kurtarmak için bir şeyler yapılması gerektiğini belirtmektedir. Öneri olarak açık ilanla rektör aranmasını ve belirli kriterlerin getirilmesini önermektedir. Gerçekten sayın Demircan hocanın dediklerine katılmamak elde değil. YÖK’ün kuruluşu ve sonrasında yapılan Rektör belirleme ve atama sürecinin akademik dünyanın yapısına uygun olmayan şekli maalesef bugün üniversitelere büyük zarar vermiş, yaratılan ayrışmalarla iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiştir.
Ne yazık ki yaşananlardan, seçim sürecinde adayların ister istemez yandaşlarını seçimi kazanan adayın atanması veya atanmaması durumunda kendisini desteklemeyen veya destekleyen öğretim üyelerine karşı olan muhtemel tutumu öğretim üyelerini kaygılandırmakta, çalışma barışını tehdit edebilecek duruma kadar gelebilmektedir. Üniversitelerde yapılan seçimlerin üniversiteleri kamplaştırdığı, verimini düşürdüğü ve kendi içinde çalışılamaz duruma geldiği açıktır.

Üniversiteler Üst Yönetimlerini Kendileri İç Dinamikleri İle Belirlemeli
Doğal olarak her seçim öncesi herkesin kafasında nasıl bir aday uygun olur sorusu bulunmaktadır. Fakat bunu harekete geçirecek ortak aklı kullanarak, üniversitelerin yönetim anlayışını siyasi partilerin hizmet yarışı anlayışından çıkaracak sürece getirmek gerekir. Üniversitelerin üst yönetimlerinin belirlenmesi süreci bir hizmet yarışı süreci olmakla beraber, tansiyonların yükseldiği ancak tam bir seçim de olmadığı için sonuçta üniversitelerin iç enerjilerinin olumsuz yönde heba olmasına neden olmaktadır. Bugüne kadar yaşananlardan da bazı dersler çıkarılarak geleceğe yönelik bazı mekanizmaların da oluşması gerekir.
Maalesef bugüne kadar çok büyük vaatler ile yönetime gelen yöneticiler, ilk günden gelecek seferin hesabını yapmaya ve ne yazık ki ona göre de ödünler vermeye başladıkları en sık konuşulan konuların başında gelmektedir. Bundan mutlaka kurulmak için herkesin üzerinde anlaşabileceği objektif yöntemlerin bulunması için çalışmalar yapılmalıdır.

Ne Yapılabilir?
Yeni bir özerk yüksek öğretim yasasının çıkarılması ve üniversitenin bilimsel yeterlilik ve nitelik esasına dayalı yöneticilerini belirlemesi gerekiyor. Ancak, kısa sürede böyle bir yasanın gündemde olmamamsı nedeniyle acilen üniversitelerin kendi sistemlerini ortaya koymaları gerekir. Bunun için öncelikli üniversitenin ne istediğini veya yaşananlardan ders çıkararak neyi istemediğini net olarak bilmesi gerekir. Ne yazık ki rektör atanması konusunda net olmayan atama kriterleri ve kamuoyunda oluşan siyasetin müdahale ettiği algısı bir çok insanın, özellikle de beklentisi olanların düşüncelerini açıklamaktan uzak tutuyor. Her şeye rağmen toplumun üniversitelerden beklediği ülkenin sorunları konusunda üniversitelerin sessiz kalmamasıdır. Üniversitelerin küçük çıkarları için değil, ülke yararına kendilerine yüklenen sorumluluk bilinci ile davranarak en azından kendi yönetimlerini kendilerinin belirlemesi konusunda bilimsel yöntem ve model önermeleri beklenilmektedir.
Öncelikle üniversitelerin;
1. Nasıl bir üniversite istiyoruz sorusunu sormamız ve kafamızın berrak olması gerekir. Veya nasıl bir rektör istiyoruz? Tersinden, yaşanan tecrübe ile nasıl bir rektör istemiyoruz sorularının net olarak kendimize sormamız gerekiyor. Bu soruların sürekli sorulduğu ortamlarda sağlıklı adayların çıkacağı beklenilmektedir.
2. Aradığımız üniversiteyi yönetecek rektörde ne tür özellikler olmalı?
3.  Bu niteliklere uygun adaylar nasıl belirlenir?
4.  Üniversite iç enerjisini tüketmeden nasıl seçime hazırlanır? Sorularını sorarak kendi içinde beyin fırtınası yaratabilir. Örneğin özerk üniversitenin birinci koşulu olan ve Afrika ülkelerinde bile uygulanan öğrenci ve diğer çalışanların eğilimi ve ne düşündüğü küçük anket çalışması ile sağlanabilir. Üniversite yasada olmamasına karşın, demokratik davranarak gayrı resmi olarak öğrenci, asistan ve çalışanların nabzı bir şekilde tutulabilir.
5. Üniversiteye yakışır, zekâsı, karakteri, insani nitelikleri, yönetme becerisi, üniversitelilik bilinci, projeleri, niteliği olan adayların kendilerini ve projelerini üniversite kamuoyuna açıklayabilmesi için kendilerine fırsat sağlanabilir.
Üniversite yönetimlerinin süreklilik içinde eski ve yeni yönetimlerinin birlikte çalışarak yönetimi devrettikleri ve kurulların çalıştığını ve tek adam hegomanyasının olmadığını göstererek diğer kurumlar içinde model gösterebilirler.
Üniversitelerin en azından kendi kendilerini yönetme konusunda bilimsel bilgi ve araştırmaya dayalı, liyakate önem vererek ve ön yargılardan arınmış düşünce oluşturarak topluma kendi kendilerini yönettiklerini göstermeleri gerekir.
Gerekirse iki veya daha fazla ön seçimle en azından üniversitenin %50′sinin takdirini alan adayların önceden belirlenmesi sağlanabilir. Böylece üniversitelerin kendi içinde ağırlıklı olarak arkasında durabilecekleri bir adayını YÖK’e bildirebilir. Böyle bir durumda YÖK veya cumhurbaşkanlığının da daha düşük oy alan bir adayın atanması yerine üniversitenin tercihine değer vereceği, hatta YÖK veya cumhurbaşkanlığının da elini güçlendirecektir.
Kamu üniversitelerinin kendi yöneticilerinin çok önceden belirlemesi ve eski yöneticiler ile yeni yöneticilerin birlikte çalışması için üniversitelerin kendi modellerini geliştirmesi gerekir.
Mütevelli heyeti modeli kamu üniversiteleri için bu bağlamda tartışmalı ve çok zor görülüyor. Mutlak Üniversite eğilim yoklaması, YÖK değerlendirmesi ve Cumhurbaşkanı ataması için ölçütler geliştirilmeli ve belirlenen ölçütlerin liyakate ve niteliğe dayalı uygulanması da önerilebilir.

Kamu Üniversitelerinin En Ciddi Sorunu İç Denetimin Mekanizmalarının Olmamasıdır
Üniversite yöneticilerinin seçimi ve atanması kadar denetlenmesi de önemlidir. Yöneticilerin seçilmesi kadar nasıl denetlendiği ve görevini yerine getiremeyen yöneticilerin gerektiğinde yine ölçütlere göre görevden el çektirilmesi de gelecek açısından şimdiden düşünülmesi gerekir. Sanırım şu anda kamu üniversitelerinin bir diğer sorunu da rektörlerin tek başına yönetimi ve buna karşı üniversite bileşenlerinin yönetimlere etki edecek denetim mekanizmalarının olmamasıdır. Üniversitelerin sağlıklı yönetimi için iç denetim mekanizması şart.

Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi

İlgili yazılar:

Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı

27 Temmuz 2009 Yazan admin  
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,  Çukurova Üniversitesi

Bugünlerde ÖSS sonuçlarına göre 165 ve üstünde puan alan  öğrencilerin en ciddi sorunu tercih yapabilmektedir. Tercih kelimesi nin Türkçe karşılığı: üstün tutmak, seçmek, yeğlemektir.  Tercih yapmak bir şeyi diğerinden ayırt etmek, bir şeyi öne  çıkarabilmek başlı başına bir bilinç gerektirir. Bir şeyi  bilerek ve bilinçli olarak seçebilmektir. Seçtiğini veya tercih  ettiğini de kabullenmek, içselleştirmek ve sorumluluğunu da alabilmektir. Genç bir insanın hayatındaki önemli tercihlerinden  biri, geleceğini kazanacağı ve mutlu olabileceği bir meslek  alanının seçimini yapmaktır. Kişinin istediği ve yeteneğine  uygun olan kendisini gerekleştirebileceği bir alanı tercih etmesi  önemli.
Nüfusunun önemli kasımı genç ve işsizliğin yüksek olduğu  bizim gibi ülkelerde istihdamın istenilen ölçüde sağlanamaması  doğal olarak üniversite kapısına bu kadar öğrencinin  yığılmasına neden olmaktadır. Son yıllarda bu eksende  işsizliğin genelde üniversite gençleri arasında yaygın olması,  mesleki garantisi ve geliri görece yüksek olan alanlara yönelik  ilginin artmasına, ilgili ilgisiz, yetenekli yeteneksiz bu alanlarda yığılmalara yol açmaktadır.

Üniversite İş Bulma Kapısından Önce Hayata Nitelikli İnsan  Hazırlama Ortamıdır
Ancak sık sık vurguladığımız gibi, üniversite geleceğe  yönelik iş bulma kapısı değil, kişinin hayata hazırlanma  alanıdır. Üniversite felsefi düşünme ve analiz etme yeteneğini  geliştirme, sorun çözme becerisi geliştirme, tartışarak  öğrenmeyi sağlamak için ortam hazırlar. Bu arada belirli bir  disiplinde de kendisini hayata hazırlayacağı bir meslek alanında  yetenek ve becerilerini geliştirmek için eğitim sağlar.
Üniversitenin temelde üç görevi bulunmaktadır.
Birincisi, bilimsel araştırma yaparak evrensel anlamda bilgi  üretmektir. Bunun için bilimsel proje yaparak bilimsel bilgiye  katkıda bulunur. İkinci görevi bir toplumun gelecekteki nitelikli  insan gücünü yetiştirmektir. Yetiştirdiği insanın yerel  değil, evrensel anlamda her yönü ile donanımlı olması beklenir.  Bilgi sahibi, kendini gerçekleştirebilen ve düşünebilen insan  yetiştirmek. Üçüncüsü toplumu aydınlatmak, toplumun önünde  olmak, örnek olmak ve bu konuda her türlü yayın ve etkinlikte  bulunmaktır. Üniversite ortamı bu bağlamda dört ile altı yıl  gibi gençliğin en dinamik ve yoğun yaşadığı bu dönemde  gençler kendi yol haritasını da bu aşamada çıkarabilir/ çıkarırsa çok anlamlı olur. Bu bağlamda kişinin üniversite  okuması anlamlı ve buna göre de neyi çalışmak istediklerini ve  hangi üniversitede ve hangi bölgede gerçekleştirmek istedikleri  önemli. Ancak hepsinden önemlisi, kişinin ne istediğini bilmesi  ve o uğurda da çaba sarf etmesidir.

Bu konuda üniversitelerin ÖSYM büroları ne yapıyor, bilemiyorum.  Yalnızca sınavın yapılması için kimin hangi salonda görev  alacağını mı belirliyorlar? En azından ÖSYM büroları ve  yönetimlerinin üniversite rehberlik bilgisini ve sistemin  işleyişi hakkında genel bilgi sunabilmesinde/sağlayabilmesinde  yarar bulunmaktadır.

Öğrenciler Tercih Yapmakta Ve Önlerini Görmekte Zorlanıyor
Üniversitelerin ve bilim alanlarının tercihleri genelde kişilerin istekleri ile değil, daha çok ÖSS sınav sonucunda aldığı  puanın en yüksekten düşük düzeye kadar sıralanmasına  dayanmaktadır. Bu konuda maalesef, ailelerimiz binlerce meslek içind e bir iki alana çocuklarını yönlendirmektedirler. Bu bağlamda,  ailelerin çocuklarının algılarına ve kendi tercihlerine önem  vermesi ve çocuklarının özgürce kendilerini ifade etmesine  olanak tanıması önemlidir. Yine maalesef, dershaneler öğrencilere aldıkları puana göre ve bir önceki yıldaki  yerleştirme durumuna göre yönlendiriyor. Zaman zaman öğrenci bir  yere yerleşsin de ne olursa olsun anlayışı dershaneyi ön plana  çıkarırken, öğrenci yanlış yönlenmiş olabilir. Gerçi şimdi  öğrenciler biraz daha bilinçli olarak yeni yeni meslek seçimi  konusunda fikir üretebiliyorlar. Ancak yine de çoğunluğu halen  bocalamaktadırlar. En azından bana değişik yollarla ulaşan  öğrencilerin ve ailelerin ifadelerinde öğrencilerin ciddi anlamda geleceğe yönelik alan belirlemede bocaladıkları,

Dünyada Hangi Bilim Dalları Vardır.
Son yıllarda başta Amerika, Avrupa Birliği, Çin ve Japonya gibi  bilim yapabilen ülkelerde bilinen bilim alanları ve mesleklerin  dışında yeni meslek eğitim alanları bulunmaktadır.
Başta Avrupa Birliği olmak üzere ihtiyaç duydukları alanlarda  öncelikli olmak üzere proje teklifleri almaya çalışmaktadır. Bu  çerçevede ön plana çıkan FP 7 programında en çok aranan  alanlar şöyledir.
Sağlık bilimleri genelde genetik temelli tıp bilimi,  biyoteknoloji, nanaoteknoloji, enerji mühendisliği, lojistik,  tarım, gıda, balıkçılık, çevre, malzeme bilimi, tasarım,  beşeri bilimler, sosyoloji, psikoloji, yönetim ve karar verme, ulusl ararası ilişkiler, siyaset bilimi gibi alanlar öne çıkmaktadır.  Sosyal bilimler hızla Avrupa ve Amerikan Üniversitelerinde son  yıllarda ilgi gören alanlar içinde öne çıkmaktadır.

Üniversite tercihlerinin yapılmasında nelere dikkat edilmelidir?
1.      Kişinin ne istediğini bilmesi veya neyi istemediğini  bilmesi gerekir.
Öncelikle gençlerimizin neyi okumak istediklerini bilmeleri ve bu ko nuda kararlı olmaları gerekir. Tersinden neyi istemediğini de  bilmesi gerekir. Öğrencinin kendi yeteneklerinin bilincinde olması  ve kendi geleceğini kendisinin belirliyor olması gerekir. Diğer  bir ifade ile gelecekte hangi işi yaparak mutlu bir gelecek  kuracağına şimdiden karar vermesi gerekir. Örneğin kişi X  alanında okumak istiyorsa X ve benzeri bir alandaki bölümleri/ bilim dallarını tercih etmelidir.
Pekâlâ, X bölümünü/bilimini hangi üniversitede okumalıdır?

2.      Üniversite tercihinde nelere dikkat etmelidir?
-Üniversitenin eğitim kalitesini belirleyen mezunlarının iş  bulma kapasitesi nedir?
-Üniversitenin nitelikli akademik kadrosu var mı? Ulusal ve uluslar  arası nitelikte öğretim üyelerine sahip olması önemli.  Üniversite belirli alanlarda bilimsel ve sosyal alanda ön plana  çıkan bilim insanı var mı? Nitelikli eğitim için tanınan ve  bilimsel erki olan bilim insanlarının varlığı üniversiteye  üstün nitelik kazandıracaktır.
-Üniversitenin bilim ve teknoloji geliştirme kapasitesi nedir? Bu ko nuda herhangi bir çıktısı (icat, patent v.b) var mı?
-Üniversitenin bilimsel çıktıları, uluslararası bilimsel  yayınları, basılan kitap, patent, vs var mı? Üniversitenin  çıktıları ne oranda değer görüyor?
-Üniversitenin belirli alanlardaki başarılı çıkışları,  mükemmeliyet merkezleri var mı? Belirli alanlarda üniversite  kendisini dünyaya kabul ettirmiş midir? Örneğin bir  üniversitenin A bölümü veya herhangi bir anabilim dalı diğer  birimlerden farklı olarak dünyanın ilgisini çekebiliyor mu? Bu  alana bir şekilde cazibe oluşabiliyor mu? Bu tür alanlarda genelde  başarılı bir bilim insanı bulunmaktadır.
-Üniversitenin uluslararası ilişkileri var mı? Erasmus programı  dâhil, diğer üniversiteler ile her alanda işbirliği yapabiliyor  mu? Bu işbirliğine öğrencilerini katabiliyor mu? Öğrencilerin  Erasmus programından yararlanması gelecekleri açısından önemli  bir kazanım sağlamaktadır.
-Üniversitenin ulusal ve uluslararası düzeyde proje üretebilme kapasitesi. Bu projelerle öğrencilerinin yer alması,  sonuçlarından haberdar olabilme düzeyi nedir?
-Üniversite bilimsel toplantı, kongre düzenleyebiliyor mu?  Üniversitede her tülü alanda farklı seminer, temsil ve gösteri  yapılabiliyor mu? Bu toplantılara öğrencileri fikren ve  düşünsel anlamda katabiliyor veya katkı sunabiliyor mu?
-Üniversitenin sosyal sorumluluk projelerini öğrenciler ile  birlikte hazırlayabiliyor mu? Veya bu projelere öğrencilerini  katabiliyor mu?
-Örneğin meslek sonrası eğitim projeleri yapan bir üniversite  mi? Üniversitenin bu ve benzeri konularda iddiası ve sosyal projesi  var mı? Bu faaliyetlere öğrencilerini katabiliyor mu?

3. Üniversitenin alt yapı olanakları
- Üniversitenin kütüphane, laboratuar, sosyal ve sportif  olanakların varlığı ve kullanılabilirliği nedir?
-Üniversitenin coğrafi konumu, bulunduğu kent ve diğer alt yapı olanakları nedir?
-Yurt ve ulaşım kolaylığı bulunuyor mu?

4. Üniversitenin sosyal iklimi/ortamı önemli
-Öğrencilerin barınma ve diğer sosyal imkânları bulabilme  şansı var mı?
-Örneğin üniversitenin bulunduğu bölgenin kültürel gelişimine  katkıda bulunacaksa, öğrencileri sisteme dahil edebiliyor mu?  Kişinin yol haritasının şekillenmesinde, belki de gelecekteki  yaşamını anlamlı kılacak bir çok unsur bu aşamada  belirlenmektedir.
-Öğrencilerin kendini geliştirme ortamı var mı?
Üniversite bir okul ve meslek öğrenme ortamından çok, temel  bilimsel bilgi kadar bilinç gelişimine da katkıda bulunması  bakımından önemlidir. Üniversite eğitimi kişinin genç yaşta  yol haritasını çıkaracağı ve geleceğini nasıl yöneteceğinin  kararlarının verildiği dönem itibarı ile üniversite ortamı  önemlidir. Üniversite kol faaliyetleri, öğrenci kulüpleri ve  diğer aktiviteler önemlidir.
Sosyal alanlar, öğrencinin kendini gerçekleştirme ortamlarının  varlığı yanında, üniversitenin bulunduğu kentin sosyal yapısı  ve imkânları da önemlidir. Öğrencinin bu dönemde sinema,  tiyatro, opera vb alanlara gidebilme olanağını bulabilecek mi?  Hayatında tiyatro ve operaya gitmeden üniversiteden mezun olan bir k işinin toplumun gelişmesine ve kültürel hayatına katkıda  bulunması ne oranda beklenir?
-Ayrıca üniversitede edebiyat, felsefe, sosyoloji, güzel sanatlar alanında etkinlikler var mı? Bu konuda öğrencinin beklentilerini gerçekleştirme şansı var mı? Üniversite yönetimlerinin bu  konudaki tavırları da önemlidir.

Dinamik ve Değişime Hazır Üniversiteler İlgi Görüyor
Bu bağlamda üniversitenin toplumsal sorumluluk ve toplumu  aydınlatma fonksiyonu önemli olmaktadır. Üniversitede toplumun  önüne çıkabilen öğretim üyesi var mı? Üniversiteye  yakışır ölçüde yenileri ve farklılıkları gören, yaratan ve  bunu öğrencileri ve tolumla paylaşan öğretim üyesi kadrosu var  mı? Bilimsel olarak sosyal yönü gelişmiş bilim insanları o  üniversitenin her zaman dinamik gücünü oluşturacaklardır. Bu tür üniversitelerde değişim dinamiği her zaman yüksektir.
Bütün bu unsurlar gelişmiş ülkelerin öğrencilerinin tercihleri  arasında yer almaktadır. Şimdilik bizde öğrenci sayısı ile  üniversite kapasitelerinin yarattığı arz talep dengesi rayına  oturmadığı için tercihlerde bütünsel bakış açısı ile  seçim yapılamamaktadır. Yarın ülkemizde de bu konular  öğrencilerin gündemine gelecektir. Bugün bazı vakıf  üniversiteleri bu konuya önem veriyorlar ancak kamu üniversiteleri maalesef bu konular/kavramları çok öne almamaktadırlar. Ancak bu  konuları öğrencilerine sunabilen veya bu konuda kendisini  gerçekleştiren üniversiteler ileride öğrencilerin en çok tercih  etikleri üniversiteler olacaklardır. Bu durumda, üniversiteleri  farklılaştırarak tercih edilebilme durumunu yaratacaktır.  Gelişmiş üniversitelerde yönetimler, toplumun diğer  kesimlerinden önce değişime ve gelişime hazır olduklarını, kamuoyuna, gerek aktiviteleri ve gerekse diğer kanallarda duyuru ve değişimi benimseyen yenilikçi genç dinamikleri bünyesine  çekmeyi başarırlar. Bu tür üniversitelerde kapalılık değil,  açıklık

Sonuç olarak adaylar tercih yaparken hayatlarının yol haritasını belirleyecek olan üniversite eğitiminin ve bilim alanının kendi  istek, bilgi ve yeteneğine uygun olması gerekir. Okuyacakları  üniversitenin üniversitelilik ortamı ve bilinci yanında,  üniversitenin içinde bulunduğu bölge, kent ve sosyal yapıyı da  dikkate alarak tercih yapmaları önemli bulunuyor. Ayrıca geleceğe  yönelik okudukları alanda en iyisi olmayı, farklı olmayı ve uzun  erimli olmayı hedeflemelidirler. Tabii bir de, hiç arzulamasak da; e konomik olanaklarını, harç paralarını, geçim şartlarını düşünmek zorundalar.

Bütün gençlere gönüllerince bilinçli bir tercih yapmalarını  ve arzuladıkları alanda iyi bir eğitim almalarını dilerim.

İlgili yazılar: