Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi
30 Eylül 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi
İlköğretim ve ortaöğretim okulları yine açıldı. 15 milyon öğrenci yaklaşık 600 bin öğretmenle öğretim yılına başladı. Nüfusumuz yaklaşık 72 milyon ve öğrenci sayımız 18 Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazla.
Nüfus oranıyla olanaklarımız ise biraz ters orantılı. Tek başına ikili öğretim bile fiziki altyapının yetersiz olduğunu gösteriyor. Donanımlar bazen eksik, bazen atıl. En ücra köşede bile göstermelik bir bilgisayar olmasına rağmen öğrencilerin yarısından fazlası bilgisayarı görmeden dersini aldığını belirtiyor.
Türkiye gibi nüfusunun önemli bir kısmı genç olan bir toplumun geleceği yakalaması için nitelikli eğitim çok önemli bulunuyor. İlköğretim içler açısı. Eğitim 8 yıla çıkarılmış olmasına rağmen halen istenilen düzeyde nitelik kazandırılamamıştır. SBS sınavı ve yaşananlar tam bir tradeji, her yıl 30-40 bin öğrenci sıfır alıyor.
Dünyada sayısı bilinmeyen türde bizde lise türü var. Ne işe yaradıkları ise meçhul. Meslek okulları hayata pratik iş yapacak ara eleman yetiştirmesi gerekirken tamamen üniversite sınavına girmeye yönelmiştir. Eğitimin amacı olan yaşama sevinci kazandırmak, düşünme yöntemi ve etrafta olup biteni analiz etme yeteneğinin kazandırılması için ders çeşitliliği yerine varsa yoksa üniversiteye hazırlanmak her şey olmuştur. Resim, müzik, el işi, beden eğitimi dersleri kâğıt üstünde ders, ancak sınavda soru gelmediği için öğrenci için angarya olarak kabul edilmektedir.
Eğitim sistemimizde öğretmen yetersizliğin oranla geçici öğretmenlik gibi artık hiçbir ülkede olmayan bir yapı ile eğitimin gerçekleştiği belki de tek ülke Türkiye. Bir tarafta on binlerce öğretmen adayı üniversiteli işsiz gezerken, yalnızca İstanbul’un öğretmen ihtiyacının 30 bin kişi olduğu, 100 bin ana okulu öğretmenine ihtiyaç duyulduğu bir tezat yaşanmaktadır.
Genel eğitim durumumuza baktığımızda, neden üniversiteye istenilen nitelikte öğrenci gelmiyor sorusunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Üniversite öğretim üyeleri olarak ilk ve ortaöğretim bizi çok ilgilendiriyor, çünkü lise eğitimini iyi bir şekilde tamamlamadan üniversiteye gelen öğrenciler gerçekten ciddi bir sorun haline geldi. Yıldan yıla daha zayıf öğrencilerin üniversiteye gelmesi ile derslerin işleyişi ve kalitesinin de düştüğünü söylemek zorundayız.
Diğer yandan üniversitelerin de çözüm olmadığını anlayan on binlerde öğrenci bu yıl bazı lisans programlarını tercih etmedi.
Eğitim Kalitesi Yetersiz
Eğitim kalitesinin yetersizliği artık en yetkili ağızlar tarafından konuşuluyor. Milyonlarca okuduğunu anlamayan, yabancı dil becerisi kazanmamış, kültürel yapısı zenginleşemeyen, matematik bilmediği için soyut düşüncenin gelişmediği, analiz sentez yapma düzeyi düşük olan, bütünsel düşünme yeteneği gelişmeyen öğrenci kitlesi ile karşı karşıyayız. Cumhuriyetin ilk yılarında çizilen eğitim hedefi maalesef son yıllarda sulandırılmış, eğitim birliği yerine sayısı belirsiz ihtiyaç dışı öğrenci alan lise türleri oluşmuştur. Bölgelerarası dengesiz altyapı ve nitelikli öğretmen dengesizliği eğitimi içinden çıkılamaz duruma getirmiştir. İlk ve ortaöğretim okullarında eğitim parası olanın iyi imkân bulduğu konumlar haline gelmiştir. Ailelerin gelir durumlarına göre özel ilk ve ortaöğretim kurumlarına yöneldikleri görülmüştür. Fen ve Anadolu Liseleri dışındaki devlet okulları ve liseleri artık neredeyse üniversiteye çok sınırlı sayıda öğrenci kazandırabilmektedirler.
Başarı Düzeyimiz Çok Düşük
Bilimcimin yetiği son 30 yıldır sürekli her yetkili eğitimin arzulanan yerde olmadığını ve önemini vurgular. Ancak her yıl yaşanan OKS, SBS ve ÖSS sınav sonuçları her yıl rakamları itibarı ile bir önceki yılı aratmaktadır. 2009 yılı ÖSS sınav sonuçları 30 bin kişinin puanı hesaplanmayacak kadar düşük olduğu ve 700 bin kişinin hiç bir fen sorusuna cevap vermediği açıklandı. ÖSS sınav sonuçları küçük bir grubun çok iyi puan alırken geniş bir yığının (yüz binlerce) üniversiteyi okuyamayacak düzeyde olduğunu gösteriyor.
SBS sınav sonuçları da ülkemizin bölgeler arası gelir dağılımı ve eğitim farklılığını ortaya koymaktadır. PISA 2003 ve 2006 yılı sonuçlarına göre Türkiye matematik, fen ve okuma becerileri yönünden OECD ülkeleri arasında en son sırada 57 ülke içinde sırasıyla 45, 47 ve 39 sıralarda bulunuyor. PISA sonuçları ile ÖSS sınav sonuçları arasındaki ilişkinin gerçek eğitim düzeyimizi ortaya koyması bakımından çok dikkat çekici. Ayrıca diğer uluslararası değerlendirme testlerinde ülkemizden katılan öğrencilerin okuma becerilerini başaramadığı ve fen ve matematikte döküldüğünü gösteriyor. Uluslararası DÜZEYDE “ÖRGÜN EĞİTİMDE ÖLÇME VE DEĞERLENDRİME” çalışmaları yürüten CITO şirketinin yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de ilkokul birinci sınıfta okuyan öğrencilerine %59′u dinlediğini anlamıyor, İkinci sınıf öğrencilerinin ise halen %24′ü dinlediğini anlamıyor, %31′ ise okuduğunu anlamıyor. Ayrıca öğrencilerin % 46′sı matematikten başarısız. Aynı kuruluşun araştırmasına göre devlet okulları ile özel okullar arasında da
Eğitim Sitemimiz Ezberci
Ne yazık ki gerekli önlemler de alınmıyor. Yapılan kamuoyu yoklamaları toplumun eğitim sistemini ezberci gördüğü, Milli Eğitim okullarının istenilen ölçüde eğitim vermediği, bunun yerine özel okullara imkânlar ölçüsünde öğrencilerini kaydettirmek istedikleri görülmektedir. Özel okullar da, sınav başarısına odaklanmış bulunmakta, öğrenciyi yeterince geliştirememektedir. Öğrencilerinde büyük çoğunluğu da zaten eğitimi ezberci buluyor. Bunun sonucu doğal olarak ulusal ve uluslararası sınav sonuçlarına yansımaktadır.
Öğretmenlerin Eğitimi ve Motivasyonu Çok Düşük.
Maaşların düşüklüğü ve yaşam koşullarının olumsuzlukları öğretmenin isteklerini düşürmüştür. Öğretmen niteliği ve özlük hakları yönünden sorunlu ve eğitmenlerimizin başta geçim sıkıntısı ile başlayan kitap ve gazete okuma sorunu ciddi bir sorun. Öğretmenlerin %30′a varan oranda ek veya ikinci iş yapması nedeniyle öğretmenin kendisini geliştirmesini olanak vermemektedir.
Son yıllarda öğretmenlerin maaşlarının iyileştirilmesi ve daha çok iş bulması nedeniyle dört yıllık eğitim fakültelerine olan ilgi artmış ve ÖSS sınav sonuçlarına göre daha başarılı öğrenciler öğretmen olmayı tercih etmiştir. Mezun olan öğretmen adaylarının yeniden KPSS değerlendirmesinden geçmesinden dolayı son yıllarda göreve atanan öğretmenlerin altyapısı iyi ancak Milli Eğitimdeki yöneticilerin ne yazık ki pedagojik bilgisi öğretmenlerden daha iyi olmadığı eleştirisi yapılmaktadır. Bu durumun göz ardı edilememesi gerekir. Gerçi alt üst, liyakat sorunu Türkiye’nin genel sorunu durumunda. Öğretmen eğitiminin yeniden ele alınması ve gerekirse geçmişte olduğu gibi bağımsız kurumlar olarak bir meslek okulu olarak öğretmen okullarının yeniden açılması sağlanmalıdır.
Öğrencilerin Genel Kültür Düzeyi Çok Düşük
Çocukların hiçbir alanda dünya görüşü gelişmiyor eleştirisi sık sık yapılmaktadır. Çok haklı olarak sınav sonuçlarının ötesinde üniversiteye gelen öğrencilerin genel kültür düzeyinin düşüklüğü sıkça hocalar tarafından eleştiri konusu edilmektedir. Yabancı dil bilgisi eksikliği yanında yazı ve anlatım bozukluğu sık yaşanmaktadır. Yoğun ders yükü, sınav kaygısı ve dershanecilik öğrencilerin tüm zamanını aldığı için öğrencinin sanat, estetik ve kendini geliştirecek zamanının olmadığı biliniyor. Lise mezunu en az 18 yaşındaki bir öğrencinin en azında ülkesinin tarihi geçmişini ve coğrafyasını bilebilmeli. Bir yabancı dil kavramış olmalı. En azından kendinsin geleceği ile ilgili yol haritasını çizebilecek düzeyde olmalı. Her hangi bir konuyu medeni ölçüler içinde tartışabilir düzeyde bilgi sahibi olarak yaşam yolculuğuna yön verebilmelidir.
Finlandiya Neden Başarılı
Temmuz 2009 tarihinde bilimsel bir kongre için ziyaret ettiğim Finlandiya’da eğitim öğretim ve üniversite sistemi ile ülkemizin eğitim sistemini karşılaştırınca, aradaki farkın derinliği konusundaki duygularımı paylaşmayı gerekli gördüm.
Bilindiği gibi Finlandiya ilk ve ortaöğretimde halen dünyada en iyi eğitimi veren ülke olarak bütün değerlendirmelerde ilk sırada görülüyor. PISA ve diğer uluslararası değerlendirme sınavlarında ilk sırada yer alıyor.
Ülkemizde halen dersliklerin bile yetersiz olduğu, çoğunlukla ikili öğretimin yapıldığı sınıfların kalabalık olduğu ilköğretimde ortalama olarak kentlerde bir sınıfta 40 öğrenci, kırsalda 25 öğrenci ders görüyor. Öğretmen başına 27-30 öğrencinin (bazı yerlerde 50′ye kadar çıkabilmektedir) eğitim gördüğü Türkiye’ye karşın Finlandiya’da 15-20 öğrencili sınıflarda eğitim görmektedir. Ülkemizde kırsal kesimde halen ilkel düzeyde kalma birleştirilmiş sınıfların (%5-6) var olduğu, şehirlerde ise ikili öğretimin yüzde 50-55 düzeyinde olduğu belirtiliyor.
Öğrencilerin beslenmesi için yemekler okul tarafından sağlanmaktadır. Finlandiya’da özel okul neredeyse yok denecek derecede azdır. Dershane yok. Ders derste öğreniliyor. Çocukların el ve zihin becerilerinin geliştirilmesine büyük önem veriliyor.
Finlandiya’nın eğitime ayırdığı kaynak bütçenin en büyük kaynağını oluşturuyor. Ülkemizin GSYİH dan eğitime ayrılan pay ile 25 Avrupa ülkesinin ayırdığı pay arasında önemli farklılıklar bulunuyor.
Türkiye’nin sorunları ve olanakları ile Finlandiya’nınki aynı değil. Ancak Finlandiya’nın insana yatırım yapan sisteminin yakından incelenmesinde yarar vardır.
Eğitimde Nitelik ve Eşit Fırsat Sağlanmalı
Ülkemiz artık bugünkü Milli Eğitim politikası ile gençliğini hayata hazırlama ve üniversiteye nitelikli öğrenci ve insan yetiştirmekten yetersiz kaldığı her yıl yapılan sınavlar ile sabittir. Bu sorun, bir günlük bir tek iktidarın sorunundan çok uzun süredir uygulanan ve bir türlü anlaşılamayan yapının sonucudur. Bunu da iyi sorgulamak zorundayız.
-Eğitim ülkenin birinci gündemi olmalı ve GSYİM dan ayrılan pay AB standartlarına getirilmeli.
-Milli Eğitim ve Bilim Şurası toplanmalı ve eğitim ve bilim politikası önyargı ve ideolojik etkilerden arî olarak yeniden hazırlanmalı. Her şeyden önce eğitimin kamu eli ile yönetilmesine özen gösterilmeli.
-Özel ilk ve ortaöğretim okulları çık sınırlı düzeyde özel eğitim gerektiren birkaç okul dışında kamu okulları olarak işlev görmelidir.
-Dershaneler kapatılmalı, Öğretmenler kamu okullarına yeniden geçişi sağlamalı. Öğretmenlerin dershanelerde aldığı para kadarını hatta daha fazlasını kamu okullarında alabilmeli.
-Öğretmenlerin özlük hakları yeniden düzenlenerek insanca yaşam düzeyine getirilmelidir.
-Bölgeler arası eğitim farklılığı eğitim alt yapısı ve öğretmen yönünden dengelenmeli. Herkese eşit eğitim fırsatı yaratılacak ortam sağlanmalıdır.
-İdareciler liyakate dayalı olarak belirlenmeli, tarafgirlikten çok bilgi, deneyim ve girişimcilik önceliği dikkate alınarak yöneticiler belirlenmelidir.
-Öğretmene okulları yeniden açılmalıdır.
-SBS sınavı her yıl değil son sınıfta yapılmalı. Ortaöğretim başarı durumu öğrencinin yetenek ve becerilerine göre belirlenmeli ve öğrencinin yönlendirilmesi zaman içinde tedricen yapılmalıdır.
-Lise eğitimi yeniden düzenlenmeli ve üniversiteye öğrenci yetiştirecek şekilde formatlanmalıdır. Lise bitirme ve olgunluk sınavları yapılarak kişilerin hayata hazırlığı da dikkate alınmalıdır.
-Felsefe, mantık, sosyoloji ve kompozisyon dersleri yeniden müfredata alınmalı ve üniversiteye öğrenci hazırlamak yerine hayata hazırlanma ve iyi bilgi sahibi, estetik değerleri olan, hayattan zevk alan ve hayata anlam katacak aydın nitelikli insan yetiştirilmelidir.
-Meslek liseleri ve çıraklık okulları öncelikli konuma getirilmeli ve ülkenin ihtiyacı olan ara eleman ihtiyacı lise düzeyinde sağlanmalıdır.
Türkiye’nin bu eğitim yapısı ile arzuladığı gelişmişliği yakalayamayacağı aşikârdır. Kafa ve paradigma değişimine ihtiyaç aciliyet arz etmektedir. Herkese nitelikli eğitim konusu, ülkenin geleceği konusudur.
İlgili yazılar:
Davis Üniversitesi Neden Bir Numara
10 Eylül 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Prof. Dr. Ibrahim ORTAS,
UC Davis olarak bilinen üniversite çalıştığım tarım bilimlerinde dünyanın bir numarası olarak biliniyor. Geçmişten beri duymuşumdur namını. Doktora yapacağım zaman başvurmak istedim ancak İngiltere’den daha önce kabul belgesi aldığım için gidememiştim. Ancak içimde hep bir boşluk kalmıştı. Sonradan keşke bir post-doc yapsaymışım diyorum. Son Bitki Besleme Kongresine katılan çoğu seçkin kişinin özgeçmişinde uzun bir post-doc geçmişi olduğunu ve çoğunun da Davis ve benzeri üniversitelerde doktora sonrası araştırma yaptıklarını görünce Davis’i üniversitelilik gözü ile incelemek istedim. Kısa süreliğine 2009 Ağustos 24-31 tarihleri arasında katıldığım 16 Bitki Besleme Konferansı sırasında bir kaç kez ziyaret etiğim California Davis üniversitesini tanımak için üniversitedeki birçok insana sorduğum sorulara aldığım cevaplar ve kendi gözlemlerimi sizler ile paylaşmak istedim. Umarım ülkemiz üniversiteleri için yararlı bir gözlem olmuştur.
Üniversite ve Davis Kasabası
Bilinçli Olarak Büyütülmüyor
Davis küçük bir üniversite kasabası. Kasabanın nüfusu 34 bin, 20 bini öğrenci diğerleri üniversite hizmetinde çalışan hoca ve diğer ilgililer. Pahalı olduğu için de fakir fukara bu bölgede yaşamıyor. Genelde gördüğüm dünyadaki gelişmiş üniversiteler büyük kentlerin esi olmadan kendi küçük kasaba alanında derin araştırma yapmaktadır. Davis kasabası çok büyütülmüyor. Yeni tek binaya izin verilmiyor, yeni bir şey yapılacaksa da eskisi yıkılır yerine yapılıyormuş.
Üniversitede Ulaşım Bisiklet ile Yapılıyor
Üniversite de bu bağlamda korumaya alınmış, yapınsın bozulmasına izin verilmiyor. Kampus temiz içeride gürültü yok. Öğrencilerin araba yarışı ve motosiklet yarışı hiç yok. Üniversite kampusuna araba ile girmek yasak. Hocaların dahi arabası ile üniversiteye girmesi yasak. Ancak resmi işler ve bir şeyin taşınması için kapı açılıyor. Üniversitenin içinde çok sayıda üniversitenin otobüsü var. Öğrenciler kullanıyor. Parasız olarak öğrenciler taşınıyor. Hocalar da bedava servisten yararlanabiliyor. Mütevazı bisiklet aracı öğrenci ve öğretim üyesinin hizmetinde her yerde en çok bulunan atmosferi ve çevreyi kirletmeyen ulaşım aracı. Üniversitenin rektörü dahi bisikleti ile geliyor. Arabası bile varsa dışarıda park parasını ödediği yere park edip işine gidiyormuş. Bizdeki gibi Mercedes veya benzeri sınıfta lük makam arabaları yoktur. Hocaların lojmanı yok. Rektörün lojmanı yok. Herkes gibi rektör de sıradan bir bilim insanı olarak işine bisikleti ile geliyor, dersi olduğunda dersine gidiyor. Korumasız ve korkusuz üniversitede tek başına gezebiliyormuş. Üniversitenin etrafındaki park alanlarında park parasının önceden ödediyseniz yeriniz var.
Üniversite kampusu ihtiyaca uygun olarak inşa edilmiş yer yer yeni birimler ekleniyor ancak belili bir mastır planına göre yapılıyormuş.
Üniversitenin İki İlgi Çeken Merkezi Kütüphane ve Kitap Satış Merkezi
Üniversitenin kitap satış yeri öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Ders notları, birinci, ikinci el kitaplar, diğer zorunlu giderler yanında üniversitenin marka ürünleri satılıyor. Üniversite kitap satış yerinin yakınında birkaç dükkân hariç bizdekine benzer her bölümün altında bir kantin, üniversitenin her köşesinde derme çatma kafe benzeri yiyecek içecek satan bir yer görmedim. Üniversitenin en büyük özelliği kütüphanesidir. İçeriye giren çıkan koltuklarının altında kitap olan öğrenciler. Kütüphanede ne kadar kitap olduğunu soramadım. Ancak kısa sürede gördüğüm hatırı sayılır sayıda ülkemizde hiçbir kütüphanede görmediğim kadar kitap vardı. Doğaldır ki başarılı bir üniversite ancak yayın ile ayakta durabilir. Yoksa okumadan, çalışmadan her halde bu düzeyde saygınlık göremezdi.
Yaz Okuluna Sınıfta Kalanlar Değil, Üniversiteyi Erken Bitirmek İsteyen Çalışkan Öğrenciler Başvuruyor
Davis’i gezerken kısa süre içinde üniversiteyi tanımaya ve çalışma sitemini öğrenmeye çalıştım. Yolda karşılaştığım bazı öğrencilere hem bir adres sormak hem de yazın ne yaptıklarını sordum. Yaz okuluna gidiyorlar. Şaka yollu sizde mi tembellerdensiniz dedim. Yok, biz bir an önce bitirmek istiyoruz. Bizdeki gibi dersi veremeyen veya başarısız olup yeniden dersi alarak geçen değil tam tersine çalışkan ve bir an önce mezun olmak isteyen öğrenciler derse geliyor. Öğrenciler genel lise başarısı ve diğer sınav sonuçlarına göre üniversiteye alınıyor. Son derece zor bir okul. Her gelenin mezun olduğu, kalanların devreye yakınlarını ve yetkilileri soktukları bir durum hiç değil. Öğrenciler lisansta iyi yetiştikleri gibi sosyal olarak da öğrenciler sosyal projelerde yer alalara sosyalleşiyorlar. Lisansüstü ve doktora eğitimi daha seçici. Dünyanın her tarafından öğrenciler başvuruyor, Referans ve mezuniyet notu, bizdeki ALES benzeri sınavdan aldıkları not önemseniyor. Ancak herkesi de almıyorlar. Alınacak öğrenciler profesörler kurulunda tek tek değerlendiriliyor. Öz geçmişleri, aldıkları dersler, mezun oldukları üniversite ve fakülte uzun uzun araştırılıyor. Kongre başkanı tarafından görevlendirilen ve bize kampusu gezdiren Meksikalı öğrenci doktoraya kabul edilirken ayrıca hocası tarafından önerilen koşul üç adet birinci sınıf dergide yayın yapmakmış. Onun için de geceli gündüzlü çalışmak zorundayım diyor. Gerçekten öğrenciler ders çalışmaktan başını kaldırmıyorlar. Bizde öğrenci olmak ile karşılaştırdığımda arada dağlar kadar fark var.
Öğretim Üyesi Üniversiteye Nasıl Alınıyor?
Üniversitenin yaklaşık 3000 öğretim üyesi varmış: tabii post-doc ve diğer yüksek lisanslı araştırıcılar harç. Davis üniversitesi bilimsel olarak çok güçlü bir kadroya sahip. Davis öğrenci alımından tutun da akademisyen alımına kadar çok seçicidirler. Öğrenci de öğretim üyesi de inanılmaz ölçüde çalışıyorlar. Zamanında Davis’te bulunan ve çalışkan bir Profesör hocam oradan bana yazdığı bir mektupta “burada profesörler bizden kat ve kat daha fazla çalışıyorlar” dediğini hatırlıyorum.
Akademik aşma tamamen rekabete dayalı. Birinci koşul kendi üniversitesinde Doktorasını almış kişiyi almıyor. Kendi eşdeğerindeki bir üniversitede doktora yapmış, birkaç post-dok deneyimi olmuş ve hatırı sayılır sayıda makalesi olan, proje üretmiş kişi üniversiteye yine dosya üzerinden rekabet ile alınmaktadır. Kelimenin tam anlamı ile en iyiyi almaya çalışıyorlar. Mutlaka akademisyen olarak alınacak kişi bölüme ve ilgili fakülteye bir seminer ile o güne kadar yaptığı bilimsel çalışmalarını ve geleceğe ilişkin ön görülerini uzun uzun anlatır. Seminere katılan profesörler kurulu ve diğer ilgililerin görüşü ile kişinin üniversiteye bizdeki Yar. Doç kadrosuna alınması sağlanıyor. Yakın geçmişe kadar Davis’te post-dok yapmış bir arkadaşım çok başarılı olmasına rağmen ve de çok sayıda birinci sınıf yayını ve patenti olmasına rağmen üniversitede kadro bulamadığı için devlet kurumlarında çalışmaya geçmiş.
Profesörler Çok Ayrıcalıklı
Profesör olmak gerçekten çok zormuş. Çünkü maaşı önemli ölçüde artıyor. Adayın hazırladığı dosya ülke içinde ve dışında o konuda en iyi 10 bağımsız kişiye gönderilmektedir. Bizdeki gibi hemen arkasında telefonlar veya iyi çocuktur sözlerinin burada bilinmediği belirtiliyor.
Profesör Amerika’da ayrı bir kategoride kabul ediliyor. Üniversite senatosu ağırlıklı olarak seçilmiş profesörler kurulundan oluşuyor. Profesörlerin çok güçlü oldukları ve yayın sayısı yönünden çok çok ileride oldukları biliniyor. Gerçekten her biri kendi çapında yetenek ve bilgileri ile gerek yayınları ve gerekse verdikleri konferanslardan anlaşılıyor. Birinci sınıf dergilerdeki yayın sayısı, atıf alma durumu, üniversiteye kazandırdığı proje, getirdiği para, yetiştirdiği öğrenci, kitap ve veya kitap bölümü önemsenen ölçütlerdir. Uluslararası konferanslarda CU Davis üniversitesinden gelen konuşmacıların hep ilgi ile dinlendiklerini biliyorum. Davis’teki profesörler ile kendi durumumu karşılaştırdığımda yardımcı doçent bile olamayacağım görülüyor. Emekli hocaları o kadar kendilerini bilime vermişler halen normal birer araştırmacı gibi düzenli çalışıyorlar. Bizim alanda çalışan dünyaca ünü ve makalelerinin impact faktörü 83 olan Emanuel Epstein yaşı 90’nın üzerinde olmasına rağmen halen her gün bisiklet ile üniversiteye geldiği ve araştırma yaptığını belirtiler. Kendisi ile Bitki besleme kongresi nedeniyle tanışma ve konuşma fırsatı buldum.
Öğretim Üyeleri Denetleniyor
Her yıl öğretim üyeleri bağımız bir komisyon tarafından iç akreditasyon niteliğinde dersleri dinlenerek not alıyorlar. Öğrenci değerlendirmesi kadar üniversite içinden ve üniversite dışından gelen denetçiler hocanın ders anlatma şekli, kullandığı teknikler ve öğrenci merkezli olup olmadığını denetliyor. Hangi hocanın ne zaman denetleneceği de bilinmiyormuş. Her öğretim üyesi her yıl çalışmalarını raporla bölüm başkanına iletiyor. Bölüm başkanı hocayı odasına çağırmıyor. Kendisi veya seçtiği bir heyet hoca ile 2 saat görüşerek hoca hakkında kendi raporunu belirtiyor.
Öğretim Üyesi Maaşları Kişisel Başarıya Bağlı Olarak Değişiyor
Üniversitede herkesin bizde ki gibi bir sabit maaşı var. Üzerine kişinin üniversite ile yaptığı anlaşma ve her yılkı başarı durumuna göre kimsenin çok telaffuz etmediği farklı maaşı bulunmaktadır. Ayrıca kişinin başarısı maaşın farklılaşmasında da etkin rol oynuyor. Profesör olarak bölüme geldiyseniz mutlaka geldiğiniz yerden daha yüksek bir ücret talep teklifi ile gelmişsinizdir. Gerisi sizin ile üniversite yöneticileri arasındaki pazarlığa bağlıdır.
İkinci Öğretim Ek Ders Ücreti Yok, Ancak Herkesin Üniversite İle Anlaşması Gereği Araştırma ve Ders Verme Durumu Tespitli
Bizdeki gibi yayın başına ikramiye veya ek ders ikinci öğretim yerine kişinin dosyası üzerinden bu durumlar telafi edilmektedir. Bunun için üniversitede ikinci öğretim ve ek ders yok. İkinci öğretim bazı büyük kentlerde varmış. Kalitesi yüksek üniversitelerde genelde ikinci öğretim yok muş. O da üniversiteye giremeyenler için değil, çalışıp da okumak isteyenler içinmiş.
Öğrenciler hem seçilerek alınıyor hem de belirli bir ücret ödüyorlarmış. California eyaleti dışında gelen ve yabancı öğrenciden daha yüksek bir ücret alınıyormuş.
Öğretim üyesinin üniversite ile ne oranda ders vereceği belli olduğu için anlaşması kadar derse giriyor. Bunun için ek ders ücreti almıyor. Ancak araştırma yapan öğretim üyelerinin maaşı ders verelerinkinden çok fazla oluğu belirtildi. Genelde öğretim üyeleri, % 60 araştırma % 40 öğretme veya %80 araştırma % 20 öğretmeyi tercih etikleri belirtiliyor.
Her Öğretim Üyesinin Belirli Bir Bütçesi Var
Amerika genelinde olduğu gibi bölüm bütçesi öğretim üyelerinin işlevlerine göre ayrılıyor. Her öğretim üyesinin dosya üzerinden başarısına göre 10-100 bin dolara kadar fatura esasına göre serbest harcama parası bulunuyor. Çok proje üreten, çok yayın çıkaran doğal olarak üniversite bütçesinden daha çok pay alıyormuş. Her araştırıcının resmi harcama kartında harcamalarını amaca uygun harcadığını göstermesi gerekiyor.
Dersler Nasıl İşleniyor
Her dönem dersler yeni baştan inceleniyor. Öğretim üyeleri ve yöneticiler her dersin işleyiş mekanizması, yöntem ve değerlendirme şeklini tartışarak karar veriyorlar. Her öğrenci her derste mutlaka kütüphaneyi kullanarak yoğun ödev hazırlığı yapmaktadır. Ödev öğrencilerin en ciddi ve zaman alan işlevi olarak görülüyor. Her ödev mutlaka inceleniyor ve ödev notu önemsenmektedir.
Seminerler çok ciddi yapılıyor.
Başta öğretim üyeleri olmak üzere araştırma öğrencileri ve davetlilerin seminerleri önemle izlenmektedir. Araştırma öğrencilerinin seminerleri kredili olduğu için her öğretim üyesinin kanaati önemsenmektedir.
Yönetici Belirleme Şekli
Bölüm Başkanı açık ilanla dosya üzerinden rekabete dayalı olarak belirleniyor. Bir yere bir bölüm başkanı alınacaksa gazete-dergi ve uluslararası dergilerde koşulları belirlenmiş uygun aday aranır. Davis’te bölüm başkanı olmak gerçekten çok zor. Ciddi bir hamallık olarak değerlendiriliyor. Bölümü yönetecek, para bulacak, araştırmaları koordine edecek.
Bölüm başkanı bir şekilde bölümün bilimsel olarak en yetkin kişisi. Çünkü başkası hakkında karar veren kişi olduğu için bilimsel olarak en yetkin kişidir. Bölüm başkanı her yıl bölümün stratejisini ve geleceğe ilişkin stratejisini açıklar. Araştırmaları koordine eder. Bölümün bilimsel işleyişi ve eğitim öğretimin sağlıklı işlemesi için çalışır. Aynı zamanda bölümün bütçesini hazırlamaktan sorumludur. Bölüm başkanlığı gerçekten çok zor bir iş olarak anılıyor ve çoğu bilim adamı bu anlamda yönetici olmak istemiyor. Çünkü bilim ve araştırma yapmak daha çok getirisi olan bir işlev olarak benimsenmiş. Bizdeki gibi makam mevki sahibi olmak veya lojmana girmek için bölüm başkanlığı yapılmıyor.
Davis’te Rektör seçimi yakında tamamlanmış. Bir bayan profesör seçilmiş. Amerika üniversiteler bağımsız. Hükümet ile ilişkileri yalnızca ölçütler üzerinden bütçe için görüşüyorlar. Atama formaliteden ibaret. Davis’e seçilen rektörün yalnızca 16 patenti var 100’e yakın hakemli uluslararası dergilerde makalesi var. Yayınları da para ile yayınlanmış üçüncü sınıf ülke dergilerinde değil. Ayrıca iyi bir yönetici olduğunu ispatlamış.
Rektör yetki olarak bilmiyorum ancak bilimsel olarak gerçekten çok güçlü kişidir. Üniversitenin bilimsel işleyişinden sorumludur. Aynı derecede üniversite sekreteri anlamındaki yöneticide üniversitenin diğer idari işlerinin yürütülmesinde sorumlu yeteneğini ve yöneticiliğini ispatlamış diğer güçlü bir erktir.
Yeni Rektörün hedefi üniversiteyi ileriye atılım yapmak üzere yeniden harekete geçirmekmiş. Darısı ülkemizdeki üniversitelere diyelim.
Üniversite Kendi Kendisini Yönetiyor
Üniversite öğrenci alamda, kaynak yaratmada, akademik kadro oluşturmada, kendi eğitim programlarını kendisi yapabilmekte ve kendi üstünde bir otoritenin onayına başvurmadığı için daha özerk yapıdadırlar. Üniversite devlet ilişkisi tamamen mali yılda bütçe ile ilgilidir. Devletin bütçe prensibi başarı eksenine göre olduğu için pek sorun yaşamıyorlarmış. Kendi üniversite sistemimiz ile karşılaştırıldığında bizden çok çok daha özerk bir yapıya sahiptirler.
Özet olarak; her ülkenin koşulları farklı. Davis’te ciddi ve acımasız bir rekabet var, insanlar birbirlerini eziyorlar. Sistem geride kalana şans tanımıyor. Öğrenciler hem başarılı hem de ciddi bir para ödüyorlar ve de gerçekten sömürülüyor. Hocalar daha fazla yayın yapmış olmak için daha çok araştırma öğrencilerine yükleniyorlar. Sonuçta Dünya bilimine katkılarını Bitki Besleme Kongresinde Afrika ve Asya’daki bitkisel üretim ile Amerika ve Avrupa’daki üretim ile karşılaştırıldığında bilimin önemini bir kez daha görmüş oldum. CU Davis Amerika’da bir marka. Denem yanılma ile de olsa üniversiteyi yönetmek için kişisel tercihten çok sistem geliştirmişler. Üniversiteler kendi kendilerini yönettikleri için bizden daha özerktirler. En iyi doktora öğrencisini yetiştiriyor ancak kendi üniversitesinde akademik kadroya almıyorlar. Belli ki bir bildikleri var. Kendi kendilerini iyi disipline etmişler. Üretme ekseni üzerine bir yapı kurmuşlardır. Davis’i Davis yapan nedir dediğimde ilkeleri dediler. Kendi kurallarını koymuşlar. Ve de kaliteden taviz vermemek için kurallarını bozmuyor ve bozdurtmuyor. Kişiye göre işlem yapılmıyor. Umarım bir gün Davis düzeyinde olmasa bile ülkemizde de kendi değerleri olan dünyada belirli bir yeri olan üretken insanlardan oluşan bir üniversitede insanlığa katkı yapacak bilimsel araştırma yapılır. Benim anladığım kadarı ile bunu yaratmak hiç de zor değil. Türkiye’de bunu başaracak sınırlı da olsa bilim insanı potansiyeli bulunmaktadır. Ancak bu günkü koşularda oy alma kaygısının bulunduğu seçim sistemi ile böyle kuralların üniversitelere kazandırılması mümkün görülmüyor. Oy eksenine dayalı üniversite yönetimi anlayışı ana bilim dalından rektörlük seçimine kadar üniversitelerimizin kalitesini düşürmüştür. Bütün arzum ülkemiz üniversitelerinin en kısa sürede bu yerel yönetici belirleme sistemini andıran bu anlaşılmaz seçim-atama yapısından kurtulur ve gerçek üniversite ve bilim ekseninde yönetilecek sistemler geliştirerek, dünyada hak ettiği düzeye gelir.
İlgili yazılar:
Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği
08 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
İletişim çağında cep telefonunda yaşanan devrimler ile başlayan kimlerine göre 3G İngilizce ifadesi ile ‘third generation’ cep telefonunu bugünlerde en çok kullanılan kavramlardan biri. Ben 3G yerine Türkçe tabiri ile N3 (üçüncü nesil) demeyi daha uygun görüyorum.
3N telefonlar yalnızca görüntülü görüşme değil bir çok yönden yeni iletişim olanakları sağlayan, bir çok işin uzaktan yönetilmesini sağlaması bakımından önemlidir. 3N ile hızlı internete bağlanabilir, resim çeker, eşimize dostumuza örüntü ve belge iletebiliriz. Umarım eğitim ve düşünsel düzeyi çok oturmamış toplumlarda bu teknoloji amacına uygun kullanır. Diğer türlüsü sorun ve bağımlılık yaratır.
İletişimin Önemini İlk Çocukluğumda Hissetim
Çocukluğumda iletişimin in önemini köy yerinde ölen akrabalardan birinin ölüm haberinin yaylada koyun yaylatan amcamıza haber vermek için bir gencin at sırıtanda iki günlük yolculuk ile ulaşması süreci ile anlamıştım. Sonraları Almanya’ya giden gurbetçilerin yine yurtdışından getirttikleri teyplere yakınlarının teybe okudukları sesin posta ile iletilmesine şahit oldum. İlerleyen yıllarda (1970′lı yıllarda) büyük kente gidip telefon bağlatılması bunu takip eden süreçte köyde bakkal dükkânındaki tek telefon ve evlere telefon bağlanması süreci derken bugün köylerin ücra köşelerinde görüntülü telefon ile köylülerimiz yıllardır göremedikleri yakınları ile yüz yüze canlı olarak görüşüyorlar.
İnternet İletişimin En İleri Teknolojisidir
Tabii internetin yaşamımıza girmesi ile yaşam çok kolaylaştı. İlk defa bilgisayar ile üniversitemize Almanya’dan Hohenheim anlaşması çerçevesinde getirtilen bir bilgisayar ile tanışmıştık. Bilgisayardan sorumlu bir hocamız görevlendirmişti. Rahmetli hocamız Prof. Dr. Şefik Yeşilsoy eski Toprak-Su teşkilatında toprak su içeriğini hesaplamak için altı ayda hazırladığı tezinin verilerinin bilgisayarda birkaç saniyede hesaplanması ve grafikleri ile birlikte dökümünün kâğıda aktarılması sonucu “ben de Allahın kulu değil miyim” diyerek sevincini ve tepkisini dile getirmesi bende derin bir sorgulama yaratmıştı. Çok sınırlı sayıda kişinin kullanabildiği bilgisayar o zaman bazı akademisyen hocalarımız bizden geçti, gençler öğrensin dediler. Halen bilgisayara dokunmadan emeklilik noktasına gelen hocalarımız olduğu gibi bilgisayarı ileri yaşında öğrenen ve kullanan hocalarımız da var.
Tabii bilgisayar bilgi işleyen ve elektronikli hafızalı daktilo olmaktan çok sonradan internet ile daha da önemli konuma geçti. İngiltere’de 1991 yılında ilk defa e-posta iletimine geçtik. Türkiye’deki arkadaşlar ile sanırım 1993 yılından itibaren e-posta ile görüşebiliyorduk.
Yakın geçmişe kadar bir akdemiysen olarak makale veya bir yerden bir yere bir dosyayı göndermek için posta parası ile baş edemiyorduk. Bugün dergilere göndereceğimiz makaleler ve proje başvuruları internet üzerinden alınmaktadır. Bir zamanlar dört ayda posta ile alamadığımız makaleleri şimdi istenilen bilgiye anlık iletişim yolu ile ulaşıyoruz. İletişim teknolojisi çoğumuzun hayatına çok büyük kolaylıklar katmıştır.
İletişimde Uydu Teknolojisinin Önemi Kişinin Hâkimiyetini Artırıyor
Bugüne gelince yerde uzay bilimi ve iletişim çağı öyle olanaklar sağladı ki gideceğiniz bir yeri büronuzdan görerek veya alanın fotoğrafını önceden görerek ve çıktısını alarak gedeceğiniz yeri elinizle bulmuş gibi sağlayabilirsiniz. Araçlara yerleşen Negivator sistemi ile gitmek istediğiniz yerin GPS sistemi ile adresini yükleyerek aracınız görüntülü ve sesli uyarı ile yönlendirerek götürdüğü biliniyor. 2004 yılında ilk defa İsviçre’de gördüğüm teknoloji büyülemişti. Bütün yolların haritası mevcut ve uydu yönlendirmesi ile adresler artık rahatlıkla bulunmaktadır. Yeni algoritmalara sahip navigasyon sistemleri geliştirilerek arzulanan adrese ulaştırmaktadır. Araçlardaki navigasyon sistemi GPS uydusu aracılığı ile güçlendirilerek portatif cihaz ile radyo servisi ile bağlantı kurularak trafik bilgisini de alabiliyor. Yeni sistem yardımı ile sürücü planında bir değişiklik anında kısa sürede sistem yeni rota hesaplanması yaparak sürücüyü uyarmaktadır. Her dilden yüklenen bir cep telefonu büyüklüğündeki ekran y
Teknoloji Sürekli Yenileniyor, Bizde Kendimizi Yenilemeliyiz
Dün birinci nesil, bugün 3N ve ileride muhtemel N4 nesil cep telefonları ve buna bağlı olarak evlerde uygulanan bilgisayarlı sistemler artık teknolojinin yaşamın bir parçası olduğunun göstergesidir. Dün lüks olan teknoloji bugün ihtiyaç konumuna gelmiştir. Benim halen bırakın 3N, birinci 1N düzeyinde ilk çıkan bir Nokia telefonum var. Ancak halen ihtiyaçlarımı karşılayan telefonumun bazı fonksiyonlarının zaman zaman sorun çıkması nedeniyle değiştirme sırasının geldiğini düşünüyorum. Yalnız 3 N uyumlu telefon alır mıyım bilmiyorum. Yoksulluk sınırında maaş alan ve maaşı dışında geliri olmayan bir profesör olarak yaşam standardımla ve ihtiyaçlarım ekseninde davranacağım.
Teknoloji günden güne yenileniyor. Yenilikleri izlemeliyiz. Kendimizi de çağa uygun hale getirecek bilgi ve donanıma hazır hale getirmeliyiz. Ancak yaşam kalitemizi düşürüp paramızı ihtiyaç üstü araçlar için de harcamayalım.
Teknoloji Sarhoşu Olmayalım, Teknolojiyi Anlayalım
İlk defa cep teflonu çıktığında bir çok kişinin telefonu bir araç olarak görmekten çok gösterişe dönüştürdükleri çok konuşulmuştu. Telefon bir alet ve işimizin kolaylaşmasını sağlamaktadır. Kesinlikle amaç değildir. Ancak telefonu hele 3N uyumlu olan amaç dışında ve ihtiyaç dışı amaçlar için kullanılması toplumun teknolojiye karşı tepkisini oluşturur.
3N bize dünyayı avucumuzun içine taşıyabilir. İstediğimiz TV programını izleyebiliriz. Bu bir özgürlüktür. Her özgürlüğün bir bedele bağlı olduğunu bilmek gerekir. Ancak bu özgürlüğün nasıl sağlandığının sorulması gerekir. Bu aletlerin nasıl yapıldığının bugüne kadar insanlığın ne tür bir süreçten geçtiğinin sorulması anlamlı. Ayrıca hangi ülkeler bu tür teknolojiyi yapabiliyor biz ve bizim gibi ülkeler neden bu teknolojiyi yapamıyor? Bu toplumların temel esprisi nedir? Bizim toplum olarak eksiğimiz nedir, eksikliğimizi nasıl kapatabiliriz? Ülke olarak neleri ne tür bir eğitim sürecinden geçirmemiz gerektiğini sormamız yararlı olacaktır.
Teknoloji, meslek ve uzmanlık alanlarından sonra ürün üretimi ile sonuçlanmaktadır. Bu sürecin toplumların aydınlanmasına katkısı da bulunmaktadır.
Bilim Tarihi Teknolojinin Felsefesiz Olamayacağını Gösteriyor
Bilim tarihinin geçmişine bakıldığında teknoloji üretebilen toplumların başarısında, bilimsel çalışmalar ve felsefi tartışmalar aydınlama sürecini başlattı. Felsefi tartışmalar ve sorgulamalar aydınlanmayı getirdi. Aydınlanma berberinde bilimin daha iyi anlaşılmasına ve topluma mal edilmesine neden oldu. Bilimsel bilgi teknolojiye dönüştürebilen toplumlar günden güne az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden farklılaşmaktadır. Teknoloji ve onun yaratığı etki ekonomik düzeyli bir yapı oluşmaktadır. Bugün dünyanın gerçeği bu eksende ilerlemektedir. Bugün dünyanın batı yarımküresindeki %15′lik dünya nüfusu dünya gelirinin %87′ini kontrol edebilmektedirler.
Teknoloji Satın Alan Değil Üreten Ülke Olalım
Yakın geçmişte bilimsel bir toplantıya katıldığım Finlandiya cep veya taşınabilir telefonun keşfedildiği ülke. Finlandiya’nın kenti Nokia’nın ana üssünün bulunduğu kentin geçimi Nokia üzerine oturmuştur.
Ayrıca teknolojiyi ve iletişim araçlarını bir eğlence aracı gibi görürsek ve de teknolojinin önemini kavramayıp onu geliştirmesek ülke olarak sürekli teknoloji satın alan ve bağımlılıktan kurtulamayan bir ülke oluruz. Yoksa sürekli teknoloji satın alan ve teknoloji mezarlığı olmaktan kurutulamaz ülkemiz. Yoksa Afganistanlı savaşçıların sırtında dünyanın en ileri stinger füzelerinin yalnızca düğmesine basarak yine milyon dolarlık uçakları düşüren insanlar konumuna düşmeyelim. Füzenin hangi fizik ve matematik bilgisi ile sağlandığını, tonlarca ağırlığındaki uçağın nasıl sesten hızlı uçurtulabildiğini bilmeden onu başkalarının çıkarı için alaşağı edebilen insanlar durumuna düşmeyelim.
Başkaları sürekli zenginleşir ve kişi başına milli gelirini artırırken bizler eğitim kalitesini kaybetmiş sürekli teknoloji satın alan, lüks tüketimi teşvik edilmiş bir toplum oluruz. İşte bu durumda teknolojinin bize sunduğu özgürlük yeniden bizi bağımlı hale getirir ve özgürlük sorgulanır olur.
Üniversiteler Teknoloji ve Teknoloji Okuryazar Bölümleri Açabilmelidir
Teknolojinin gelişmesi ile bazı mesleklere duyulan ihtiyacın azalmasına karşın yeni meslek alanlarının doğmasına neden olmaktadır. Teknoloji mühendislik bilimlerini geliştirmekle kalmadı, biyoloji ve ilgili alanlarda yeni alanların oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu gelişmeler teknoloji okuryazarlığı artık yaygınlaştırarak her alanda gereksinim duyulur hale gelmiştir. İnsan bu ekipmanlar ile daha çok bilgi elde edecektir. Daha çok merak eden insanlar oluşacağı muhakkak. Ancak bu sayı sınırlı birkaç meraklının ötesine geçmesi yararlı olacaktır.
Bütün bu olanaklar insanlığın evrenselleşmesi ile birlikte artan iletişim teknolojisi ile küçülen dünyanın bir anda bütünleşmesi ile sağlandı. Sebep sonuç ilişkisi içinde iletişim teknolojisinden kopmamak gerekir ancak ülke olarak sürekli iletişim araçları satın alan ve beklenenin ötesinde yüksek miktarda dövizi dışarıya aktarma konusunda da düşünmemiz gerekir.
Üniversiteler Uzay Bilimleri Çalışmalarını Gündemlerine Almalıdır
Gelişmeler bize üniversitelerin artık uzay teknolojileri alanlarına girilmesini önemini vurgulamaktadır. Günümüz teknolojisi ayrıca uzay teknolojisi alanına yatırım yapamayan üniversitelerin ileride gelişmeleri izlemekten zorlanabileceğini gösteriyor. Bu arada konunun nano-teknoloji ve diğer ileri teknoloji konuları ile bütünleştirilmesi bugünden planlanmalı ve hayata geçirilmelidir. Geleceğe ilişkin olarak 4N alanındaki gelişmeleri şimdiden görmeliyiz. Çağı yakalamak için çağı ve gelişmeleri iyi bilmek ve hazırlıklı olmak gerekir. Temel bilimler olmadan teknoloji olamayacağı için, temel bilimler her yönü ile iyi kavranmalı ve buradan teknolojiye geçilmelidir. Gelişmenin yol haritasının ve felsefesinin temel bilimler üzerinde inşa edilmelidir.
Teknoloji Okur Yazarlığı Önemlidir
Evde kullanılan en küçük cihazdan ev yönetiminde tutun da araçlarımıza kadar her taraf teknoloji ve elektronik olarak yönetilmektedir. Elektronik bilgisi artık zorunluluk haline gelmiştir. Enformasyon bilgisine sahip insanların artması, teknolojiyi kullananların artması bunun eğitimde kullanılması ve bu konuda öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir kazanım olacaktır.
Bu arada hayatımızın her alanına giren teknolojinin anlaşılması için teknoloji okuryazarlığı önemlidir. Bilgisayar öğrenmek yetmiyor. Teknolojinin mantığını bilmek gerekir. Teknoloji geliştikçe, teknoloji kullanımı doğal olarak insanların ihtiyaçlarını da farklılaştırıyor. Fen okuryazarlık gibi teknoloji okuryazar olarak kendi teknolojimizi biz yaratmalıyız. Teknoloji ve onun oluşturulduğu etki insanda merak oluşturmalı. Merak edenlerin sayısını artırmak ve buna uygun eğitim sistemi geliştirmeliyiz.
Teknolojinin yenilenmesi doğal olarak eski bilginin eskimesi ve yenileme ihtiyacı doğurmaktadır. Bir zamanlar 3 yıllık ilk okul mezunu olmak yetiyordu, sonra lise mezunu şimdi üniversite mezunu olmak yetmiyor; çünkü teknolojinin yenilenmesi ve bilgi katlanarak gelişmesi üniversite bilgilerinin de kısa sürede eskimesine ve daha fazla eğitim yanında teknoloji okur yazarlığı da önemli olacaktır. Bugün bir çoğumuzun evindeki ekipmanların elektronik ve bilgisayarlı olması nedeniyle çalıştırması veya en küçük bir sorunda teknik personel çağırılmasını gerektirmektedir. Artık her vatandaşın biraz teknoloji okur yazar olması gerekiyor.
Sonuç olarak bilginin hızla yenilendiği ve kümülâtif olarak katlandığı iletişim teknolojileri çağında yaşıyoruz. Çağı yakalamak için insanımızın her yönü ile hazırlıklı olmak gerekir. Toplumun eğitime, bilime ve teknolojiye önem vermesi gerekir. Önemli olan teknoloji satın almak ve bunu bir aksesuar olarak kullanmak değil, amaca uygun olarak kullanmak ve bundan yararlanarak ülkemizin eğitimini ve ekonomimizi geliştirmek ve insanımızın sağlık ve kültürel kalitesini artırmaktır. Yoksa başkasının ürettiği teknolojiyi satın almak için koşturur dururuz.
Ülkemiz üniversitelerinde teknoloji okuryazarlığını programlarına yerleştirmeli. Bu konuda yeni bölümler ve fakülteler açılmalıdır. Üniversiteler ve araştırma kurumaları bilimsel olarak desteklenmelidir. Ancak önce fen bilgisi öğrenimi gelişmiş öğrencilerin üniversiteye hazırlanması gerekir. Her ne kadar son 700 bin kişi fen sorularına dokumamış olsa da yinede gençlerden gelecekten umutluyum.
Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi
İlgili yazılar:
Üniversitelerde Seçim Sistemleri
01 Ağustos 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Üniversitelerimizin en tartışmalı konularından biri olan rektör belirleme ile ilgili olarak Sabancı Üniversitesi yeni bir model uygulamaya başlatmaktadır. Rektörlük görev süresi 1 Ağustos’ta dolan Prof. Tosun Terzioğlu yerini Ocak 2009 tarihinde belirlenen Prof. Dr. Nihat Berker’e bırakıyor. Model biraz da büyük şirket anlayışına benziyor. Prof. Dr. Nihat Berker, 2009′da Koç Üniversitesi’nden, Hürriyet Gazetesinden Vahap MUNYAR’ın ifadesi ile ”rektör adayı planıyla transfer edilmiş”. Klasik üniversite anlayışında transfer anlayışı kulağa pek hoş gelmiyor. Çünkü bilim kişiliği para ve servet ile ölçülemeyecek kadar ulvi bir payedir.
Sabancı Üniversitesi bir vakıf üniversitesi olarak bir sahiplik konumundadır. Mütevelli heyeti ile yönetiliyor ve heyette belirli kişilerden oluşuyor. Mütevelli heyeti kendi yöneticilerini birinci elden belirliyor. Ancak kamu üniversitelerinden bu modelin uygulanması tartışmalı ve zor görülüyor. Ancak kamu üniversitelerinin başta YÖK ve Cumhurbaşkanlığı makamının üniversite yöneticileri belirlemesi ve atanması konusunda uygulanabilir yöntem ve model geliştirmesi gerekir. Kamu üniversitelerinin mütevelli heyet yerine mutlaka kendi kriterlerini ve ölçütlerini oluşturması ve denetleme mekanizmasını da geliştirmelidir.
Rektör Göreve Başlamadan Belirli Bir Süre Önce Seçilmiş ve Eski Rektör İle Çalışıyor Olması Gerekir
Ülkemizde üniversitelerde yaşananlardan edindiğimiz tecrübe, rektörlük seçimi ve ardından yaşanan halef selef durumu maalesef üniversitelerinin geleneksel kültürlerinin yürütülmesi yerine, kişiselleştirilmiş ve rektörlerin kendi anlayışlarına göre yönetimi öncelik kazanmıştır. Üniversite gibi kurumsal kültürü ve bilimsel erki gerektiren akademik kurumlarda kişisel tercihlerin ön plana çıkması üniversiteleri önemli ölçüde liyakatten uzaklaştırmış, bu durum beraberinde verimsizliği ve iç sürtüşmeleri artırmıştır. Bu bağlamda üniversitelerin kişilerden arındırılarak ve önceden belirlenmiş ölçütler ile üst yöneticilerinin belirlenmesi ve kurumsal düzeyde yönetim modeli geliştirmesi önemli olmaktadır.
Sabancı Üniversitesi’nin geleceğin rektör adayını arama konferansı ile ölçütlere bağlı olarak araması ve görev süresinden önce belirlenen rektörün, mevcut rektörle hazırlık dönemi geçirmesi sürdürülebilir üniversite yönetimi için önemli bir başlangıçtır. Ayrıca üniversite gibi kurumlarda bilimsel yetkinlik daha önemli olması gerektiği için üniversitenin bilim politikasının kesintisiz yürütülmesi için eski ve yeni yöneticilerin birlikte çalışması önemlidir. Bu modelin kamu üniversitelerinde de uygulanması bir çok yönden yararlı olacaktır. Eski yönetici ve yeni yöneticilerin birlikte çalışabilmesi bugünkü rektör belirleme yöntemi ile sağlanamaz. Bunun bir çok temel ve sistemden kaynaklana nedeni bulunmaktadır. Çünkü üniversitede üniversite bileşenleri (öğretim üyesi, öğretim görevlisi, çalışan ve öğrenciler) tam olarak yönetici belirleme ve atama şeklini benimsemiş değildir. Üniversitelerde yapılan eğilim yoklaması sonucuna göre atanan çoğu rektör öğretim üyelerinin %20′sinin desteğine bile sahip değildirler.
Üniversite gibi sürekliliği olan kurumların devir teslim öncesi mutlaka yöneticiler görev süresinden en azından 6 ay-1 yıl kadar önceden seçilmeli ve eski rektör ile çalışarak süreci tanımalı, performansını ortaya koyma becerisini gösterebilmedir. Hatta bir önceki rektörlerin üniversite yönetim kurullarında bulunması bu bağlamda yararlı olacaktır. Yönetim modelinin temelinde eski yöneticilerin de içinde olduğu bağımsız bir kurulun iç denetim yapma hakkı tanınmalıdır. Baştan aşağı bağımsız bilgi sunma özelliğine sahip olacak olan kurullar aracılığı ile ancak üniversite üniversite niteliği kazanır. Bilim kurumlarının yönetiminin seçim, tarafgirlik ve benzeri uygulamalardan uzak, bilimsel yeterlilik ve sürdürülebilirlik ilkesi ile yönetilmeli uygun olacaktır.
Üniversitenin Kendisini Yönetmesi Zorunlu
Platon “kendini yöneten dünyayı yönetir” diyor. Dünyayı yönetmeye talip olan üniversiteler kendilerini yönetemese ne topluma ne de çağa yön verebilir.
Seçim sistemlerinde, birinin tercihi değil; hak-hukuk esasında düşünebilme, üretebilme, eleştirebilme, katılma ve denetleme niteliğini merkeze alan demokrasidir. Yükseköğretim reformu da bu anlamda nitel bir reform olmalıdır.
Sorun üniversite üst yönetimini belirlemek değil, daha temelden üniversiteyi yönetmeye talip olan adayların üniversiteye ilk alınmalarında doğru seçimi yapmaktır. Üniversiteler akademisyenlerini doğru seçer, iyi yetiştirir ve liyakati ön planda tutarsa, eminim ki kendi bölüm başkanını, dekanını ve rektörünü de doğru seçecektir. Maalesef doğru bilim adamı seçemediğimiz için doğru üst yönetim seçiminde de zorlanmaktayız.
Demokrasi Hak Kavramına Dayanır, Seçim Bir Araçtır
Seçim Türkiye’de yalnızca oy vermek olarak algılanmaktadır. Örneğin herkes toplansa ve bir kişinin öldürülmesine karar verse bu, demokratik bir eylem olarak mı görülecektir? Elbette hayır! Çünkü demokrasinin birinci kuralı “hak” ve “eşitlik” kavramıdır; aynı yöntemlerin herkes için geçerli olmasıdır. Bilime, akademisyenliğe, öğrencisine, topluma ve insanlığa katkı sunma amacını taşımayan herhangi bir yönetim veya reform arayışı anti-demokratiktir.
Maalesef günümüzde anti-demokratik bir anlayışla reform tartışması yapılmaktadır. Demokrasinin basit bir seçim (çoğunluk rejimi) değil, azınlıklar da dahil hak edenin yükselebileceği bir rejim olduğunu kabul etmek zorundayız. Kaldı ki, demokrasilerde katılım sistemin sadece bir kısmıdır. Esas olan diğer kısım ise denetlemedir. Bunun için yurttaşın katılımı, özgürlüğü, kurulların özerkliği şarttır. Özerklik olmadan katılım ve denetleme, yani demokrasi olamaz!
Demokrasi yalnızca çoğunluk tarafından seçilmiş olmak değildir; başta Sayıştay ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu ve sivil toplum örgütlerinin denetimine açık olmayı gerektirir. Bu gereklilik mevcut YÖK sisteminin en büyük zaaflarından birini oluşturmaktadır.
Seçilme ve Atama Kriterleri Yeniden Belirlenmelidir
Üniversitelerin birinci sorunu haline gelen rektör belirleme sisteminin zafiyeti üniversitelerde ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Bugünkü hali ile üniversitelerin yönetim anlayışı ve üst yönetimi belirleme şekli, mahalli idare şekline benzemektedir. Üniversite öğretim üyeleri tarafından belirlenen adayların birinci sırada olan dahi çoğu zaman çoğunluğu temsil etmedikleri de görülmektedir. 6 adayın YÖK’e isim bildirmesi nedeniyle çoğu üniversitede adayların aldığı oy dağılımına göre %20-30 aralığında oy alarak birinci olan adayın üniversitenin tam desteğine sahip olmadığı görülmektedir. Mutlaka çoğunluğun güvenini ve desteğini alan adayların yönetici olması sağlanmalıdır. Bir defalığına iki dereceli seçim yararlı bir yöntem olabilir. Atanacak aday en az üniversitenin %50 sinden fazlasını arkasına almalıdır. Üniversite dışında adaylar gelişmiş üniversitelerde olduğu gibi ilan süreci ile dosyaları ve projeleri ile üniversiteyi ikna ederek seçime katılabilmelidir. Üniversitelerin tek adam hâkimiyet
Asıl olanın bilim adamlığı olduğu ilkesinden hareketle adayların yönetici hastalığına yakalanmaması için bir defalığına seçilmesi üniversite sağlığı için yararlı olmaktadır.
Bazı ülkelerde olduğu gibi rektörlük merkezi rektör ve yardımcı ekibi ile birlikte üniversiteyi paylaşarak yönetilebilir. Bu bağlamda üniversiteler kendi dışındaki kurumlara da model alacağı nitelikte nitel seçimler ve yönetim şekilleri geliştirmelidir.
Aday Belirleme Şekli Önemli
Mevcut hali ile genelde cesaret gösterip aday olan kişiler sürece üniversitede oy kullanma hakkı olan kişileri ziyaret etmesi ile başlar. Belirlenen günde her profesör doğal aday olduğu için kullanılan oyların dağılımında ilk altı sıraya giren adaylar YÖK’e rektör adayı olarak bildirilir.
Aday belirlenmesi sürecine çok adayla katılmak her zaman iyidir. Ancak adayların aday olma biçimi de önemli olmaktadır. Bu bağlamda kişilerin adaylığını açıklaması iyi, ancak esası yeni önerilerin ve üniversite politikalarının geliştirilebilmesi konusunda tabandan gelecek öneriler ile adayların belirlenmesi gerekir.
Bu bağlamda artık adayların tek tek adaylıklarını açıklaması yanında hatta belki de daha da önemlisi üniversite dinamiklerinin kendi içinde geliştirecekleri yöntemler ile ne aradıklarını belirleyebilirler. Asıl olanı üniversite, yönetim anlayışını belirleyerek buna uygun adayların kimler olabileceği konusunu gündeme getirmelidir. Ayrıca belirli ilkeler de netleştirilerek üniversitenin bilgisine sunulmalıdır. Böylece sözde değil de uygulanabilir ilkeler geliştirilmelidir.
Çoğunlukla oy kullananların örgütsüz olması veya yukarıda belirtildiği gibi rektör belirleme sürecindeki belirsizlik nedeniyle pasif kalmakta ve çoğunlukla sürecin dışında kalmayı tercih etmektedirler. Oylamaya katılanların çoğu bu şekildeki seçimde ehveni şer tercih etliklerini belirtmektedirler. Ülkemizde ziyaret ettiğim üniversitelerde ve aldığım yüzlerce e-postadan edindiğim izlenim, üniversite üst yönetimlerine nitelikli adayların sürecin belirsizliklerinden dolayı talip olmaktan kaçındıkları yönündedir.
Üniversite de Seçim Üniversiteyi Ayrıştırmaktadır
Prof. Dr. Osman Demircan, 5 Ekim 2007 tarihli CBT sayı 1072′de “Bir rektörlük seçiminin ardından” adlı yazısında, üniversitelerde rektör belirleme seçimin de yaşananları değerlendirdi. Sonuç olarak üniversite gibi bir entelektüel ortamda dedikodu, karalama, ortalıkta dolaşan isimsiz mailler, harcanan emek ve boşa giden zamanın önemini vurguluyor. Dr. Demircan üniversiteleri bu hengâmeden kurtarmak için bir şeyler yapılması gerektiğini belirtmektedir. Öneri olarak açık ilanla rektör aranmasını ve belirli kriterlerin getirilmesini önermektedir. Gerçekten sayın Demircan hocanın dediklerine katılmamak elde değil. YÖK’ün kuruluşu ve sonrasında yapılan Rektör belirleme ve atama sürecinin akademik dünyanın yapısına uygun olmayan şekli maalesef bugün üniversitelere büyük zarar vermiş, yaratılan ayrışmalarla iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiştir.
Ne yazık ki yaşananlardan, seçim sürecinde adayların ister istemez yandaşlarını seçimi kazanan adayın atanması veya atanmaması durumunda kendisini desteklemeyen veya destekleyen öğretim üyelerine karşı olan muhtemel tutumu öğretim üyelerini kaygılandırmakta, çalışma barışını tehdit edebilecek duruma kadar gelebilmektedir. Üniversitelerde yapılan seçimlerin üniversiteleri kamplaştırdığı, verimini düşürdüğü ve kendi içinde çalışılamaz duruma geldiği açıktır.
Üniversiteler Üst Yönetimlerini Kendileri İç Dinamikleri İle Belirlemeli
Doğal olarak her seçim öncesi herkesin kafasında nasıl bir aday uygun olur sorusu bulunmaktadır. Fakat bunu harekete geçirecek ortak aklı kullanarak, üniversitelerin yönetim anlayışını siyasi partilerin hizmet yarışı anlayışından çıkaracak sürece getirmek gerekir. Üniversitelerin üst yönetimlerinin belirlenmesi süreci bir hizmet yarışı süreci olmakla beraber, tansiyonların yükseldiği ancak tam bir seçim de olmadığı için sonuçta üniversitelerin iç enerjilerinin olumsuz yönde heba olmasına neden olmaktadır. Bugüne kadar yaşananlardan da bazı dersler çıkarılarak geleceğe yönelik bazı mekanizmaların da oluşması gerekir.
Maalesef bugüne kadar çok büyük vaatler ile yönetime gelen yöneticiler, ilk günden gelecek seferin hesabını yapmaya ve ne yazık ki ona göre de ödünler vermeye başladıkları en sık konuşulan konuların başında gelmektedir. Bundan mutlaka kurulmak için herkesin üzerinde anlaşabileceği objektif yöntemlerin bulunması için çalışmalar yapılmalıdır.
Ne Yapılabilir?
Yeni bir özerk yüksek öğretim yasasının çıkarılması ve üniversitenin bilimsel yeterlilik ve nitelik esasına dayalı yöneticilerini belirlemesi gerekiyor. Ancak, kısa sürede böyle bir yasanın gündemde olmamamsı nedeniyle acilen üniversitelerin kendi sistemlerini ortaya koymaları gerekir. Bunun için öncelikli üniversitenin ne istediğini veya yaşananlardan ders çıkararak neyi istemediğini net olarak bilmesi gerekir. Ne yazık ki rektör atanması konusunda net olmayan atama kriterleri ve kamuoyunda oluşan siyasetin müdahale ettiği algısı bir çok insanın, özellikle de beklentisi olanların düşüncelerini açıklamaktan uzak tutuyor. Her şeye rağmen toplumun üniversitelerden beklediği ülkenin sorunları konusunda üniversitelerin sessiz kalmamasıdır. Üniversitelerin küçük çıkarları için değil, ülke yararına kendilerine yüklenen sorumluluk bilinci ile davranarak en azından kendi yönetimlerini kendilerinin belirlemesi konusunda bilimsel yöntem ve model önermeleri beklenilmektedir.
Öncelikle üniversitelerin;
1. Nasıl bir üniversite istiyoruz sorusunu sormamız ve kafamızın berrak olması gerekir. Veya nasıl bir rektör istiyoruz? Tersinden, yaşanan tecrübe ile nasıl bir rektör istemiyoruz sorularının net olarak kendimize sormamız gerekiyor. Bu soruların sürekli sorulduğu ortamlarda sağlıklı adayların çıkacağı beklenilmektedir.
2. Aradığımız üniversiteyi yönetecek rektörde ne tür özellikler olmalı?
3. Bu niteliklere uygun adaylar nasıl belirlenir?
4. Üniversite iç enerjisini tüketmeden nasıl seçime hazırlanır? Sorularını sorarak kendi içinde beyin fırtınası yaratabilir. Örneğin özerk üniversitenin birinci koşulu olan ve Afrika ülkelerinde bile uygulanan öğrenci ve diğer çalışanların eğilimi ve ne düşündüğü küçük anket çalışması ile sağlanabilir. Üniversite yasada olmamasına karşın, demokratik davranarak gayrı resmi olarak öğrenci, asistan ve çalışanların nabzı bir şekilde tutulabilir.
5. Üniversiteye yakışır, zekâsı, karakteri, insani nitelikleri, yönetme becerisi, üniversitelilik bilinci, projeleri, niteliği olan adayların kendilerini ve projelerini üniversite kamuoyuna açıklayabilmesi için kendilerine fırsat sağlanabilir.
Üniversite yönetimlerinin süreklilik içinde eski ve yeni yönetimlerinin birlikte çalışarak yönetimi devrettikleri ve kurulların çalıştığını ve tek adam hegomanyasının olmadığını göstererek diğer kurumlar içinde model gösterebilirler.
Üniversitelerin en azından kendi kendilerini yönetme konusunda bilimsel bilgi ve araştırmaya dayalı, liyakate önem vererek ve ön yargılardan arınmış düşünce oluşturarak topluma kendi kendilerini yönettiklerini göstermeleri gerekir.
Gerekirse iki veya daha fazla ön seçimle en azından üniversitenin %50′sinin takdirini alan adayların önceden belirlenmesi sağlanabilir. Böylece üniversitelerin kendi içinde ağırlıklı olarak arkasında durabilecekleri bir adayını YÖK’e bildirebilir. Böyle bir durumda YÖK veya cumhurbaşkanlığının da daha düşük oy alan bir adayın atanması yerine üniversitenin tercihine değer vereceği, hatta YÖK veya cumhurbaşkanlığının da elini güçlendirecektir.
Kamu üniversitelerinin kendi yöneticilerinin çok önceden belirlemesi ve eski yöneticiler ile yeni yöneticilerin birlikte çalışması için üniversitelerin kendi modellerini geliştirmesi gerekir.
Mütevelli heyeti modeli kamu üniversiteleri için bu bağlamda tartışmalı ve çok zor görülüyor. Mutlak Üniversite eğilim yoklaması, YÖK değerlendirmesi ve Cumhurbaşkanı ataması için ölçütler geliştirilmeli ve belirlenen ölçütlerin liyakate ve niteliğe dayalı uygulanması da önerilebilir.
Kamu Üniversitelerinin En Ciddi Sorunu İç Denetimin Mekanizmalarının Olmamasıdır
Üniversite yöneticilerinin seçimi ve atanması kadar denetlenmesi de önemlidir. Yöneticilerin seçilmesi kadar nasıl denetlendiği ve görevini yerine getiremeyen yöneticilerin gerektiğinde yine ölçütlere göre görevden el çektirilmesi de gelecek açısından şimdiden düşünülmesi gerekir. Sanırım şu anda kamu üniversitelerinin bir diğer sorunu da rektörlerin tek başına yönetimi ve buna karşı üniversite bileşenlerinin yönetimlere etki edecek denetim mekanizmalarının olmamasıdır. Üniversitelerin sağlıklı yönetimi için iç denetim mekanizması şart.
Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi
İlgili yazılar:
Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı
27 Temmuz 2009 Yazan admin
Kategori Konuk Yazarlar, Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ
Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi
Bugünlerde ÖSS sonuçlarına göre 165 ve üstünde puan alan öğrencilerin en ciddi sorunu tercih yapabilmektedir. Tercih kelimesi nin Türkçe karşılığı: üstün tutmak, seçmek, yeğlemektir. Tercih yapmak bir şeyi diğerinden ayırt etmek, bir şeyi öne çıkarabilmek başlı başına bir bilinç gerektirir. Bir şeyi bilerek ve bilinçli olarak seçebilmektir. Seçtiğini veya tercih ettiğini de kabullenmek, içselleştirmek ve sorumluluğunu da alabilmektir. Genç bir insanın hayatındaki önemli tercihlerinden biri, geleceğini kazanacağı ve mutlu olabileceği bir meslek alanının seçimini yapmaktır. Kişinin istediği ve yeteneğine uygun olan kendisini gerekleştirebileceği bir alanı tercih etmesi önemli.
Nüfusunun önemli kasımı genç ve işsizliğin yüksek olduğu bizim gibi ülkelerde istihdamın istenilen ölçüde sağlanamaması doğal olarak üniversite kapısına bu kadar öğrencinin yığılmasına neden olmaktadır. Son yıllarda bu eksende işsizliğin genelde üniversite gençleri arasında yaygın olması, mesleki garantisi ve geliri görece yüksek olan alanlara yönelik ilginin artmasına, ilgili ilgisiz, yetenekli yeteneksiz bu alanlarda yığılmalara yol açmaktadır.
Üniversite İş Bulma Kapısından Önce Hayata Nitelikli İnsan Hazırlama Ortamıdır
Ancak sık sık vurguladığımız gibi, üniversite geleceğe yönelik iş bulma kapısı değil, kişinin hayata hazırlanma alanıdır. Üniversite felsefi düşünme ve analiz etme yeteneğini geliştirme, sorun çözme becerisi geliştirme, tartışarak öğrenmeyi sağlamak için ortam hazırlar. Bu arada belirli bir disiplinde de kendisini hayata hazırlayacağı bir meslek alanında yetenek ve becerilerini geliştirmek için eğitim sağlar.
Üniversitenin temelde üç görevi bulunmaktadır.
Birincisi, bilimsel araştırma yaparak evrensel anlamda bilgi üretmektir. Bunun için bilimsel proje yaparak bilimsel bilgiye katkıda bulunur. İkinci görevi bir toplumun gelecekteki nitelikli insan gücünü yetiştirmektir. Yetiştirdiği insanın yerel değil, evrensel anlamda her yönü ile donanımlı olması beklenir. Bilgi sahibi, kendini gerçekleştirebilen ve düşünebilen insan yetiştirmek. Üçüncüsü toplumu aydınlatmak, toplumun önünde olmak, örnek olmak ve bu konuda her türlü yayın ve etkinlikte bulunmaktır. Üniversite ortamı bu bağlamda dört ile altı yıl gibi gençliğin en dinamik ve yoğun yaşadığı bu dönemde gençler kendi yol haritasını da bu aşamada çıkarabilir/ çıkarırsa çok anlamlı olur. Bu bağlamda kişinin üniversite okuması anlamlı ve buna göre de neyi çalışmak istediklerini ve hangi üniversitede ve hangi bölgede gerçekleştirmek istedikleri önemli. Ancak hepsinden önemlisi, kişinin ne istediğini bilmesi ve o uğurda da çaba sarf etmesidir.
Bu konuda üniversitelerin ÖSYM büroları ne yapıyor, bilemiyorum. Yalnızca sınavın yapılması için kimin hangi salonda görev alacağını mı belirliyorlar? En azından ÖSYM büroları ve yönetimlerinin üniversite rehberlik bilgisini ve sistemin işleyişi hakkında genel bilgi sunabilmesinde/sağlayabilmesinde yarar bulunmaktadır.
Öğrenciler Tercih Yapmakta Ve Önlerini Görmekte Zorlanıyor
Üniversitelerin ve bilim alanlarının tercihleri genelde kişilerin istekleri ile değil, daha çok ÖSS sınav sonucunda aldığı puanın en yüksekten düşük düzeye kadar sıralanmasına dayanmaktadır. Bu konuda maalesef, ailelerimiz binlerce meslek içind e bir iki alana çocuklarını yönlendirmektedirler. Bu bağlamda, ailelerin çocuklarının algılarına ve kendi tercihlerine önem vermesi ve çocuklarının özgürce kendilerini ifade etmesine olanak tanıması önemlidir. Yine maalesef, dershaneler öğrencilere aldıkları puana göre ve bir önceki yıldaki yerleştirme durumuna göre yönlendiriyor. Zaman zaman öğrenci bir yere yerleşsin de ne olursa olsun anlayışı dershaneyi ön plana çıkarırken, öğrenci yanlış yönlenmiş olabilir. Gerçi şimdi öğrenciler biraz daha bilinçli olarak yeni yeni meslek seçimi konusunda fikir üretebiliyorlar. Ancak yine de çoğunluğu halen bocalamaktadırlar. En azından bana değişik yollarla ulaşan öğrencilerin ve ailelerin ifadelerinde öğrencilerin ciddi anlamda geleceğe yönelik alan belirlemede bocaladıkları,
Dünyada Hangi Bilim Dalları Vardır.
Son yıllarda başta Amerika, Avrupa Birliği, Çin ve Japonya gibi bilim yapabilen ülkelerde bilinen bilim alanları ve mesleklerin dışında yeni meslek eğitim alanları bulunmaktadır.
Başta Avrupa Birliği olmak üzere ihtiyaç duydukları alanlarda öncelikli olmak üzere proje teklifleri almaya çalışmaktadır. Bu çerçevede ön plana çıkan FP 7 programında en çok aranan alanlar şöyledir.
Sağlık bilimleri genelde genetik temelli tıp bilimi, biyoteknoloji, nanaoteknoloji, enerji mühendisliği, lojistik, tarım, gıda, balıkçılık, çevre, malzeme bilimi, tasarım, beşeri bilimler, sosyoloji, psikoloji, yönetim ve karar verme, ulusl ararası ilişkiler, siyaset bilimi gibi alanlar öne çıkmaktadır. Sosyal bilimler hızla Avrupa ve Amerikan Üniversitelerinde son yıllarda ilgi gören alanlar içinde öne çıkmaktadır.Üniversite tercihlerinin yapılmasında nelere dikkat edilmelidir?
1. Kişinin ne istediğini bilmesi veya neyi istemediğini bilmesi gerekir.
Öncelikle gençlerimizin neyi okumak istediklerini bilmeleri ve bu ko nuda kararlı olmaları gerekir. Tersinden neyi istemediğini de bilmesi gerekir. Öğrencinin kendi yeteneklerinin bilincinde olması ve kendi geleceğini kendisinin belirliyor olması gerekir. Diğer bir ifade ile gelecekte hangi işi yaparak mutlu bir gelecek kuracağına şimdiden karar vermesi gerekir. Örneğin kişi X alanında okumak istiyorsa X ve benzeri bir alandaki bölümleri/ bilim dallarını tercih etmelidir.
Pekâlâ, X bölümünü/bilimini hangi üniversitede okumalıdır?2. Üniversite tercihinde nelere dikkat etmelidir?
-Üniversitenin eğitim kalitesini belirleyen mezunlarının iş bulma kapasitesi nedir?
-Üniversitenin nitelikli akademik kadrosu var mı? Ulusal ve uluslar arası nitelikte öğretim üyelerine sahip olması önemli. Üniversite belirli alanlarda bilimsel ve sosyal alanda ön plana çıkan bilim insanı var mı? Nitelikli eğitim için tanınan ve bilimsel erki olan bilim insanlarının varlığı üniversiteye üstün nitelik kazandıracaktır.
-Üniversitenin bilim ve teknoloji geliştirme kapasitesi nedir? Bu ko nuda herhangi bir çıktısı (icat, patent v.b) var mı?
-Üniversitenin bilimsel çıktıları, uluslararası bilimsel yayınları, basılan kitap, patent, vs var mı? Üniversitenin çıktıları ne oranda değer görüyor?
-Üniversitenin belirli alanlardaki başarılı çıkışları, mükemmeliyet merkezleri var mı? Belirli alanlarda üniversite kendisini dünyaya kabul ettirmiş midir? Örneğin bir üniversitenin A bölümü veya herhangi bir anabilim dalı diğer birimlerden farklı olarak dünyanın ilgisini çekebiliyor mu? Bu alana bir şekilde cazibe oluşabiliyor mu? Bu tür alanlarda genelde başarılı bir bilim insanı bulunmaktadır.
-Üniversitenin uluslararası ilişkileri var mı? Erasmus programı dâhil, diğer üniversiteler ile her alanda işbirliği yapabiliyor mu? Bu işbirliğine öğrencilerini katabiliyor mu? Öğrencilerin Erasmus programından yararlanması gelecekleri açısından önemli bir kazanım sağlamaktadır.
-Üniversitenin ulusal ve uluslararası düzeyde proje üretebilme kapasitesi. Bu projelerle öğrencilerinin yer alması, sonuçlarından haberdar olabilme düzeyi nedir?
-Üniversite bilimsel toplantı, kongre düzenleyebiliyor mu? Üniversitede her tülü alanda farklı seminer, temsil ve gösteri yapılabiliyor mu? Bu toplantılara öğrencileri fikren ve düşünsel anlamda katabiliyor veya katkı sunabiliyor mu?
-Üniversitenin sosyal sorumluluk projelerini öğrenciler ile birlikte hazırlayabiliyor mu? Veya bu projelere öğrencilerini katabiliyor mu?
-Örneğin meslek sonrası eğitim projeleri yapan bir üniversite mi? Üniversitenin bu ve benzeri konularda iddiası ve sosyal projesi var mı? Bu faaliyetlere öğrencilerini katabiliyor mu?3. Üniversitenin alt yapı olanakları
- Üniversitenin kütüphane, laboratuar, sosyal ve sportif olanakların varlığı ve kullanılabilirliği nedir?
-Üniversitenin coğrafi konumu, bulunduğu kent ve diğer alt yapı olanakları nedir?
-Yurt ve ulaşım kolaylığı bulunuyor mu?4. Üniversitenin sosyal iklimi/ortamı önemli
-Öğrencilerin barınma ve diğer sosyal imkânları bulabilme şansı var mı?
-Örneğin üniversitenin bulunduğu bölgenin kültürel gelişimine katkıda bulunacaksa, öğrencileri sisteme dahil edebiliyor mu? Kişinin yol haritasının şekillenmesinde, belki de gelecekteki yaşamını anlamlı kılacak bir çok unsur bu aşamada belirlenmektedir.
-Öğrencilerin kendini geliştirme ortamı var mı?
Üniversite bir okul ve meslek öğrenme ortamından çok, temel bilimsel bilgi kadar bilinç gelişimine da katkıda bulunması bakımından önemlidir. Üniversite eğitimi kişinin genç yaşta yol haritasını çıkaracağı ve geleceğini nasıl yöneteceğinin kararlarının verildiği dönem itibarı ile üniversite ortamı önemlidir. Üniversite kol faaliyetleri, öğrenci kulüpleri ve diğer aktiviteler önemlidir.
Sosyal alanlar, öğrencinin kendini gerçekleştirme ortamlarının varlığı yanında, üniversitenin bulunduğu kentin sosyal yapısı ve imkânları da önemlidir. Öğrencinin bu dönemde sinema, tiyatro, opera vb alanlara gidebilme olanağını bulabilecek mi? Hayatında tiyatro ve operaya gitmeden üniversiteden mezun olan bir k işinin toplumun gelişmesine ve kültürel hayatına katkıda bulunması ne oranda beklenir?
-Ayrıca üniversitede edebiyat, felsefe, sosyoloji, güzel sanatlar alanında etkinlikler var mı? Bu konuda öğrencinin beklentilerini gerçekleştirme şansı var mı? Üniversite yönetimlerinin bu konudaki tavırları da önemlidir.Dinamik ve Değişime Hazır Üniversiteler İlgi Görüyor
Bu bağlamda üniversitenin toplumsal sorumluluk ve toplumu aydınlatma fonksiyonu önemli olmaktadır. Üniversitede toplumun önüne çıkabilen öğretim üyesi var mı? Üniversiteye yakışır ölçüde yenileri ve farklılıkları gören, yaratan ve bunu öğrencileri ve tolumla paylaşan öğretim üyesi kadrosu var mı? Bilimsel olarak sosyal yönü gelişmiş bilim insanları o üniversitenin her zaman dinamik gücünü oluşturacaklardır. Bu tür üniversitelerde değişim dinamiği her zaman yüksektir.
Bütün bu unsurlar gelişmiş ülkelerin öğrencilerinin tercihleri arasında yer almaktadır. Şimdilik bizde öğrenci sayısı ile üniversite kapasitelerinin yarattığı arz talep dengesi rayına oturmadığı için tercihlerde bütünsel bakış açısı ile seçim yapılamamaktadır. Yarın ülkemizde de bu konular öğrencilerin gündemine gelecektir. Bugün bazı vakıf üniversiteleri bu konuya önem veriyorlar ancak kamu üniversiteleri maalesef bu konular/kavramları çok öne almamaktadırlar. Ancak bu konuları öğrencilerine sunabilen veya bu konuda kendisini gerçekleştiren üniversiteler ileride öğrencilerin en çok tercih etikleri üniversiteler olacaklardır. Bu durumda, üniversiteleri farklılaştırarak tercih edilebilme durumunu yaratacaktır. Gelişmiş üniversitelerde yönetimler, toplumun diğer kesimlerinden önce değişime ve gelişime hazır olduklarını, kamuoyuna, gerek aktiviteleri ve gerekse diğer kanallarda duyuru ve değişimi benimseyen yenilikçi genç dinamikleri bünyesine çekmeyi başarırlar. Bu tür üniversitelerde kapalılık değil, açıklıkSonuç olarak adaylar tercih yaparken hayatlarının yol haritasını belirleyecek olan üniversite eğitiminin ve bilim alanının kendi istek, bilgi ve yeteneğine uygun olması gerekir. Okuyacakları üniversitenin üniversitelilik ortamı ve bilinci yanında, üniversitenin içinde bulunduğu bölge, kent ve sosyal yapıyı da dikkate alarak tercih yapmaları önemli bulunuyor. Ayrıca geleceğe yönelik okudukları alanda en iyisi olmayı, farklı olmayı ve uzun erimli olmayı hedeflemelidirler. Tabii bir de, hiç arzulamasak da; e konomik olanaklarını, harç paralarını, geçim şartlarını düşünmek zorundalar.
Bütün gençlere gönüllerince bilinçli bir tercih yapmalarını ve arzuladıkları alanda iyi bir eğitim almalarını dilerim.












