<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinan Tunç &#187; Medya Seminerleri</title>
	<atom:link href="http://www.sinantunc.com/category/medya-seminerleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sinantunc.com</link>
	<description>Bilgi paylaştıkça çoğalıyor...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2009 07:16:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Basın Reklamının Etkileri 1</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 08:55:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Reklamın Etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın reklamı]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[ilan]]></category>
		<category><![CDATA[küçük ilan]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[reklamın öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[reklamın tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sinan tunç]]></category>
		<category><![CDATA[tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=488</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay'ın verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_490" class="wp-caption alignleft" style="width: 130px"><img class="size-full wp-image-490" title="ipana1963" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/ipana1963.JPG" alt="İpana - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="120" height="172" /><p class="wp-caption-text">İpana - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Her şey bir “elma”yla başladı… Havva’nın Adem’e uzattığı elmayla… Elmanın çekiciliği karşısında ikna olan Adem, yasakları çiğnemek pahasına da olsa elmayı yedi.</p>
<p>Dünyanın en çok bilinen bu öyküsü günümüz reklamcıları tarafından reklamın mitosu olarak kabul edilirken elma da reklamın simgesi oldu.</p>
<p>Mitosun dışında reklamın bir de gerçek öyküsü var. Bu öykü, insanın üretmeyi öğrenmesiyle başladı.</p>
<p>Mağara ve kovuklarda barınan en eski atalarımız, gereksinimlerini doğal yollarla doğadan karşıladılar. Onların yaşamlarını sürdürebilmeleri için, avlanmaları ya da çeşitli bitkileri, kökleri ve meyveleri toplamaları yeterliydi. Yaklaşık bir milyon yıl süren bu çağın sonunda bir devrim gerçekleşti ve atalarımız yerleşik yaşama geçtiler. Gereksinimlerini doğada aramak yerine kendileri üretmeye başladılar. Koyun ve keçinin yanı sıra arpa, buğday, mercimek gibi bitkileri de evcilleştirdiler. Pişmiş topraktan çanak çömlek yapmayı öğrendiler.</p>
<p>Sonraki çağlarda üretimin ivmesi daha da artarken üretim biçimleri ve ürün çeşitleri de arttı. Günümüzden altı bin yıl önce tarımsal üretimin yanı sıra madencilik, dokumacılık ve çömlekçilikte de büyük gelişmeler gösteren atalarımız, komşu bölgelerle değiş tokuş yöntemiyle ticaret yapmaya başladılar. Ürünlerini günümüzün pazarcılarına benzer yöntemlerle sergileyen, tanıtımlarını ise yine onlar gibi sese ve söze dayalı çığırtkanlıkla yapan atalarımız farkında olmadan reklamın da öncüleri oldular. Onların kullandığı bu yöntem günümüzde de geçerliliğini koruyor. Üstelik de dünyanın her köşesinde.</p>
<div id="attachment_491" class="wp-caption alignright" style="width: 150px"><img class="size-full wp-image-491" title="piyale1964" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/piyale1964.JPG" alt="Piyale - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="140" height="211" /><p class="wp-caption-text">Piyale - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Reklamla ilgili ilk maddi buluntular Mısır, Babil, Roma ve Yunan uygarlıklarında karşımıza çıkar. Mısır’da, kaçan bir esiri bulup getirene ödül verileceğini duyuran bir papirüs ile esirlerin fiyat ve özelliklerinin yazıldığı duvarlar; Roma ve Yunan kentlerinde alan ve köşe başlarındaki taşlar üzerinde yer alan çeşitli malların, sirklerin gladyatör yarışmalarının ilanları, karşımıza çıkan ilk reklam örnekleridir.</p>
<p>Ortaçağ’da esnaf loncalarının kalite kontrol esaslarını koymasıyla marka ve markalaşma kavramları da ortaya çıkar.</p>
<p>1450’de Gutenberg’in matbaa makinesini icat etmesi, reklam için de ilk büyük dönüm noktası olur. 1480’lerde William Coxton adlı matbaacı, bastığı kitapların pazarlanmasında sorun yaşayınca, kitaplarını tanıtan el ilanları basar ve bunları başta kiliseler olmak üzere halkın yoğun olarak bulunduğu yerlerde dağıtır. William Coxton’ın el ilanları ilk basılı reklam örneği olarak benimsenir. 1525 yılında Almanya’da yayınlanan bir gazetede yer alan ilaç ilanı ise farklı görüşler olsa da ilk basın reklamı olarak Kabul edilmektedir.</p>
<p>Türkiye’de reklamın gelişimi</p>
<p>16. yüzyılda Almanya’da, 17. yüzyılda ise İngiltere’de görülmeye başlanan basın reklamlarının ülkemize gelmesi 19. yüzyılı bulmuştur. Bununla birlikte bildiğimiz en eski Osmanlıca ilan, 17. yüzyılın ikinci yarısına ya da 18. yüzyılın başına ait olduğu tahmin edilen Venedik’ten ithal Altınbaş Tiryaki başlıklı ilandır. Bu ilanı Osmanlıca bilgisi yetersiz biri büyük bir olasılıkla Venedik’te hazırlamıştır.</p>
<div id="attachment_492" class="wp-caption alignleft" style="width: 150px"><img class="size-full wp-image-492" title="RCA1948" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/RCA1948.JPG" alt="RCA - 1948 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="140" height="214" /><p class="wp-caption-text">RCA - 1948 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Avrupalılar, 1821’den itibaren İzmir’de çıkarttıkları Fransızca gazetelerle ilancılığın Osmanlıya girmesini sağlamış oldular. Osmanlı topraklarında reklam içeren ilk gazete Spectateur Oriental’dır. Gazetenin 24 Mart 1821 tarihli ilk sayısında Didier adlı bir kişinin sigorta temsilciliğine atandığına dair ilk ilan yer alır.</p>
<p>1800’lü yılların ilk yarısında İlanat (ilanlar) başlığıyla Ceride-i Havadis’te çıkan ev, arsa satışı ilanlarına diğer gazetelerde yer almaya başlayan ilaç, ziraat makinesi ilanlarının eklenmesi, Osmanlı’daki ilancılığın ilk adımlarıdır.</p>
<p>1842’de yayınlanan ve Samuel Rodoko adlı bir doktorun icadı olan nasır ilacına ait ilan, ilk resimli ilan olarak reklam tarihimize geçti.</p>
<p>Bu arada Ceride-i Havadis sadece ilan gelmesini beklemedi, Ceridehane’yi alıcı ve satıcı arasında aracı olarak kullanıp bir çeşit “reklam acenteliği” de başlattı.</p>
<p>1860’tan sonra yayımlanan Türkçe gazetelerde daha çok kitap ilanlarına rastlanırken, Tercüman-ı Ahval daha ilk sayısında başlığın hemen altına koyduğu “ilanatın satırı üç kuruştur. İlanatın tekrarında fiyat tenzil edilir” ibaresiyle sistemli bir uygulamanın ilk örneklerinden birini verdi.</p>
<p>1880’den itibaren gazetelerin son sayfalarının ilana ayrılması, ilanlarda resimlerin kullanılmaya başlaması, gazetelerde tam sayfa ilan ve kampanyalara rastlanması ise ilancılıktan reklamcılığa geçişin en önemli göstergeleri oldu.</p>
<p>Osmanlı’da ilk reklam şirketi, E. Hoeffer’in 1909 yılında iki ortağıyla birlikte kurduğu “İlancılık Kolektif Şirketi”dir. Böylece profesyonel anlamda reklam etkinlikleri de başlamış oldu. 1. Dünya Savaşı ile duraklayan reklamcılık, Cumhuriyet’in ilanıyla yeniden canlandı. 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi ile 1928’de gerçekleştirilen Harf Devrimi, bu yeni dönemin yönünün belirlenmesinde etkili oldu; İktisat Kongresi ile Türkiye’nin ekonomide izleyeceği yol belirlenirken, Harf Devrimi ile aydınlanma yolundaki en önemli adımlardan biri atıldı.</p>
<p>Cumhuriyet döneminin Türk reklamcılığı açısından ilk mihenk taşını ise İhap Hulusi Görey oluşturdu. Başta Tayyare Piyangosu (Milli Piyango) olmak üzere Tekel İdaresi, Ziraat Bankası, İş Bankası, Yapı ve Kredi Bankası, Sümerbank, Garanti Bankası, Emlak Kredi Bankası, Türk Ticaret Bankası, Türk Hava Kurumu, Kızılay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu, Cumhuriyet Halk Partisi, Ford, Pirelli, Beykoz Kunduraları, Harrison Çorap Makineleri, Yerli Malları Pazarları, Çapamarka, Burla Biraderler gibi kurum ve firmalara sayısız afiş ve ilanlar hazırlayan İhap Hulusi Görey, hem Türk grafik sanatının hem de Türk reklamcılığının gelişmesine büyük katkılar sağladı. Atatürk’ün isteğiyle ilk alfabenin tasarımını da gerçekleştiren İhap, genç Türkiye’nin kurumsal kimliğinin oluşturulmasında da tasarımcı olarak önemli bir rol oynadı.</p>
<div id="attachment_494" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-full wp-image-494" title="turkiyeisbankasi1963" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/turkiyeisbankasi1963.JPG" alt="Türkiye İş Bankası - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="150" height="211" /><p class="wp-caption-text">Türkiye İş Bankası - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Türk reklamcılığının en önemli mihenk taşı olan Eli Acıman’a geçmeden önce 1937 yılında basılan ilginç bir kitaba göz atmakta yarar var. İkinci baskısı geçen yıl Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Kırkıncı Yıl Kitaplığı serisinin 3. kitabı olarak yapılan Muvaffak Uyanık’ın, Yeni Okulun Ders Vasıtalarından Gazete adlı eserinin 94, 95, 96 ve 97. sayfaları reklama ayrılmış. Öğretmenin el kitabı niteliğini taşıyan bu eserde reklam, öğrencilerin yaratıcılıklarını geliştirebilecekleri bir alan olarak görülüyor. “Gazetelerin ilan sahifelerinde çıkan reklamların yazıların tetkiki”, “Reklam mevzuları”, “Reklam ve propagandanın ehemmiyeti”, “Yazıların tetkiki” ve “Gazete kıraat kitabı” başlıkları altında, öğretmenlerden öğrencilerine, çeşitli basın reklamlarının görselleriyle ilgili izlenimlerini yazdırmaları ya da belli bir ürün verilip reklam metni hazırlatmaları öneriliyor.</p>
<p>Eli Acıman’ın 1944 yılında, dönemin “Şen Şapka”, günümüzün ise Vakko firmasının sahibi Vitali Hakko ve Mario Began ile birlikte kurduğu Faal Reklam Ajansı, 1965 yılında Manajans’a, Manajans ise daha sonra J. Walter Thompson’la kurulan ortaklık sonucunda Manajans/Thompson’a dönüştü. Türkiye’nin birçok büyük kampanyasına imza atan Manajans’ın, birçok başarılı reklamcının yetişmesinde ve sayısız reklam ajansının kurulmasında büyük payı vardır.</p>
<p>Çok partili dönem olarak anılan 1950’lerde özel sektör girişimlerinde önemli bir artış görülür. Bu durum reklama olan talebin yükselmesini sağlarken, kitle iletişim araçları da en önemli reklam araçları olarak önem kazandı. 1951’e kadar yasak olan radyo reklamları o yıl, özel sektör için serbest bırakıldı. Yaşanan tüm bu gelişmeler reklamcılığı olumlu yönde etkiledi. Bu dönemde reklam ajanslarının sayısı giderek artarken bilimsel bir yaklaşım da doğmaya başladı.</p>
<p>1960’lar reklamın artık bir meslek haline dönüştüğü yıllar olarak benimsenirken 1970’ler reklam ortamlarının çeşitlenmesiyle öne çıkar. 1968’de yayına başlayan TRT televizyonunda, ilk reklam filmi 3 Mart 1972’de yayınlandı. Böylece gazete, dergi ve radyodan sonra yeni bir reklam ortamı daha çıktı sahneye: Televizyon.</p>
<p>12 Eylül ve Özal damgasını taşıyan 1980’ler ise yalnızca Türk reklamcılığının değil tüm Türkiye’nin yönünü değiştirmiştir. Çokuluslu şirketlerin Türkiye’ye olan ilgileri giderek artarken bu durum reklam sektörüne de yansıdı; yerli ajanslar, yabancı ajanslarla ortaklıklar kurdular.</p>
<p>1990’lar televizyonun yıldızının iyice parladığı yıllardır. Bir yandan özel kanalların açılmasıyla TV kanal sayısının artması, diğer yandan renkli yayına geçilmesi ve yayın süresinin 24 saate çıkartılması televizyonu en gözde reklam ortamı durumuna getirirken, reklamcıların da bulundukları noktadan çok daha ileriye gitmelerine yol açmıştır.</p>
<p>Bu arada iletişim ve bilişim alanlarında yaşanan hızlı gelişmeler reklam sektörünün köklü değişimler geçirmesini sağladı. Bilgisayarın etkisini belki de en fazla yaşayan sektör reklam oldu. Bu durum, reklam çalışmalarının pratikleşmesine ve niteliğinin yükselmesine yol açtı. Aynı dönemde gazetelerin baskı tekniklerinin değişmesi ise basın reklamları açısından bulunmaz bir fırsat yarattı. Basın reklamları hem estetik hem de tasarım açısından göz kamaştırmaya başladı.</p>
<p>İletişim ve bilişim alanlarındaki gelişmeler reklam dünyasını genel anlamda olumlu etkilerken yepyeni reklam ortamlarının da çıkmasına yol açmıştır. İnternet bunların en önemlisidir. Gücünü ve etkisini her geçen gün daha da artıran internet, basın ve televizyon gibi vazgeçilmez reklam ortamları için ciddi bir rakip haline geldi. Kullanıcı sayısı giderek artan internette kullanıcıların yaş ortalamasının da giderek düştüğü görülüyor. Bu durum, internetin gelecekte daha güçlü bir reklam ortamı olacağını gösteriyor.</p>
<p>1990’lar Açık Hava reklamlarının da büyük ölçüde geliştiği, çeşitlendiği ve yaygınlaştığı bir dönem oldu. Açık Hava da internet gibi gücünü her geçen gün artıran bir reklam ortamı haline geldi. Transit Reklamlar ile Araç Giydirme uygulamaları da birbirinden farklı örnekleriyle reklam ortamları içindeki rekabete renk kattılar.</p>
<p>Reklam ortamları ve mesaj bombardımanı</p>
<p>Basın, televizyon ve radyo gibi ana reklam ortamlarının yanı sıra açık hava uygulamalarından transit reklamlara, araç giydirme uygulamalarından internete kadar hemen her alanda karşımıza çıkan reklamlar, gerçek anlamda bir mesaj bombardımanına da yol açtı. Kitle iletişim araçlarının bu bombardımandaki payını da unutmamak gerekir.</p>
<p>Yapılan araştırmalara göre İngiltere’de yaşayan bir çocuk, 18 yaşına geldiğinde yaklaşık 140,000 TV reklamı görmüştür.</p>
<p>NY Times’ın bir hafta sonu nüshası, 17.yüzyıl İngiltere’sinde ortalama bir insanın yaşamı boyunca karşılaşabileceğinden daha fazla bilgi içermektedir.</p>
<p>Son 30 yılda, önceki 5000 yılda üretilenden daha fazla enformasyon üretildiğini de eklemeden geçmeyelim.</p>
<p>Türkiye için elimizde bu türden veriler yok ama olsaydı da pek farklı olmazdı. Bütün bu verileri değerlendirirken insanların, öğrendiklerini sandıkları şeylerin %80’ini 24 saat içinde unuttuklarını unutmayalım.</p>
<p>Basın reklamları ne durumda?</p>
<p>Bir yanda reklam ortamları arasındaki giderek şiddetini artıran rekabet ile mesaj bombardımanı var, diğer yanda ise insanların unutma eğilimleri…</p>
<p>Bu tablo yalnızca basın reklamları için değil, genel anlamda reklamlar için akıllara birçok soruyu getiriyor.</p>
<div id="attachment_495" class="wp-caption alignleft" style="width: 170px"><img class="size-full wp-image-495" title="ziraatbankasi1937" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/ziraatbankasi19371.JPG" alt="Ziraat Bankası - 1937 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="160" height="222" /><p class="wp-caption-text">Ziraat Bankası - 1937 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Reklam-verenler reklam ajanslarına boşuna mı para veriyorlar? Bu bilgi kirliliği içinde yayınlanan reklamlar, gecenin karanlığında hiçbir iz bırakmadan kaybolup giden koskoca gemilere mi benziyor? Basın reklamları bu tablonun neresinde yer alıyor?</p>
<p>Durduğunuz yere ve bakış açınıza göre farklı yorumlar yapabilirsiniz. Biz, olumlu bir noktadan bakmayı yeğliyoruz. Baktığımız noktadan da özellikle basın reklamlarının durumunu her şeye karşın olumlu görüyoruz. Çünkü bir reklam ortamı olarak basın, her türlü rekabete alışkındır ve bu noktada reklamın gücünü kendisi için de en iyi şekilde kullanmasını bilir.</p>
<p>Neden basın reklamları?</p>
<p>Reklam ortamı olarak basın dediğimizde; yapıları gereği belirli yönlerden birbirlerinden farklılaşan gazete ve dergiler gelir aklımıza. Her ikisinde de reklam mesajları; yazı, fotoğraf, grafik tasarım ve düzenleme gibi temel öğelerle aktarılır.</p>
<p>Gazeteler dağıtım alanı, yayın sıklığı ve içeriğe bağlı olarak üç farklı şekilde sınıflandırılabilirler.</p>
<p>Dağıtım açısından; yerel, ulusal ve uluslararası olarak üçe ayrılır, gazeteler. Bunlar belli bir bölge içinde yayınlanan yerel gazeteler, tüm ülkede yayınlanan ulusal gazeteler ve ulusal gazetelerin yurtdışında satılması ya da özel olarak basılması durumunda ortaya çıkan uluslararası gazetelerdir.</p>
<p>Reklam kampanyalarının medya planlaması yapılırken; yerel gazeteler daha çok küçük ve bölgesel işletmeler tarafından seçilirken, ülke çapında üretim yapan firmalar ulusal, küresel kampanyaları yürüten firmalar ise gerek ulusal gerekse uluslararası gazeteleri seçerler.</p>
<p>Yayın sıklığı açısından; günlük, haftalık ve aylık olarak sınıflandırılan gazeteler, içerdikleri haberlere göre de; siyasi, ekonomi, spor ve magazin gibi kategorilere ayrılırlar.</p>
<p>Reklam kampanyalarının medya planlamaları hazırlanırken öncelikli olarak hedef kitle analizi doğru bir biçimde yapılmalı ve buna bağlı olarak gazete sınıflandırmaları göz önünde bulundurulmalıdır. Yaratıcı stratejinin ve reklam mesajlarının doğru ve etkili bir biçimde hazırlanması ise son aşamadır. Bu şekilde hazırlanan bir kampanya hedef kitle üstünde istenilen etkiyi fazlasıyla yapacaktır.</p>
<p>Gazetelerin bir reklam ortamı olarak, etki ve ayrıcalıkları</p>
<p>Gazeteler, diğer hiçbir reklam ortamının olmadığı kadar esnektir. Reklamın kısa üretim süresi ve teslim tarihi, gazetelere büyük bir ayrıcalık sağlar.</p>
<p>Gazeteler, sundukları yaratıcı özelliklere göre de esnektirler. Okurların dikkatini çekmek ve ilgi duymalarını sağlamak için gazete reklamları; çeşitli boy, form ve formatta hazırlanabilir, renk kullanılabilir ya da özel ilan olarak tasarlanabilirler.</p>
<p>Yalnızca göze hitap eden gazete ve dergiler, reklam mesajlarını da bu öğeler aracılığıyla hedef kitlelerine ulaştırmaya çalışırlar.</p>
<p>Hedef kitlesine, 24 saat boyunca ulaşabilme olanağı bulunan gazete ve dergi reklamları, radyo ve televizyona oranla çok daha kalıcıdır. Üstelik, belirli bir süre kısıtlaması olmaması sayesinde reklamı yapılan ürün, hizmet ya da marka ile ilgili tüm bilgiler ayrıntılı olarak aktarılabilir.</p>
<div id="attachment_496" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-full wp-image-496" title="uniroyal1967" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/uniroyal1967.JPG" alt="Uniroyal - 1967 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="150" height="197" /><p class="wp-caption-text">Uniroyal - 1967 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Gazetelerde, reklam için ayrılan yerde istenilen her türlü uygulama, düzenleme yapılabilir. Reklamın dikkati çekmesini sağlamak ve mesajı en etkili biçimde aktarabilmek için birçok farklı düzenleme ve tasarım olanağı bulunur.</p>
<p>Gazetelerin yayın frekansları yüksektir. Her gün yayınlanmaları nedeniyle hedef kitleye sürekli ulaşabilirler. Reklam teslim tarihinin kısa olması ise istenilen değişikliklerin hemen yapılabilmesine olanak tanır.</p>
<p>(Devam ediyor)</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay&#8217;ın 19 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-2/' title='Basın Reklamının Etkileri 2'>Basın Reklamının Etkileri 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Basın Reklamının Etkileri 2</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-2/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 08:35:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Reklamın Etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın reklamı]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[ilan]]></category>
		<category><![CDATA[küçük ilan]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[reklamın öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[reklamın tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sinan tunç]]></category>
		<category><![CDATA[tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=468</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay'ın verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_469" class="wp-caption alignleft" style="width: 240px"><img class="size-medium wp-image-469" title="arcelik1970" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/arcelik1970-230x300.jpg" alt="Arçelik - 1970 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="230" height="300" /><p class="wp-caption-text">Arçelik - 1970 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Gazetelerin okuyucu kitlesi gerek ekonomik, gerekse sosyo-kültürel açıdan farklıdır. Bu nedenle reklam-veren, değişik gazeteleri kullanarak değişik hedef kitlelere ulaşabilir. Benzer olarak ulusal gazetelerin bölge ekleri çıkarmaları ve yerel gazeteler sayesinde doğrudan belli bir coğrafi bölgedeki hedef kitleyi yakalama ayrıcalıkları da vardır. Bu durum reklamın maliyetlerini de azaltır.<br />
Belirli sayfalarını ekonomi, spor, sağlık, magazin gibi öznel konulara ayıran gazetelerin bu sayede reklamı yapılan ürün, hizmet ya da markaya uygun hedef kitleye doğrudan ulaşma olasılığı da oldukça yüksektir.<br />
Gazete ve dergilerin taşınabilmeleri ve başka yerlere götürülebilmeleri, reklamın gün içinde başka kişiler tarafından da görülmesini sağlar.<br />
Gazete ve dergi reklamları kalıcıdır. Saklanmaları ve arşivlenmeleri nedeniyle gazete ve dergi reklamları hedef kitlelerine sürekli olarak ulaşabilirler.</p>
<div id="attachment_475" class="wp-caption alignright" style="width: 160px"><img class="size-full wp-image-475" title="austin1947" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/austin19472.JPG" alt="Austin - 1947 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="150" height="198" /><p class="wp-caption-text">Austin - 1947 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Gazete reklamlarında yer alan ürün tercih ve indirimleriyle ilgili kuponlar, telefon-faks numaraları ya da e-mail adresleri sayesinde hedef kitleden hemen yanıt alınmasına olanak sağlar.<br />
Gazete ve dergiler hedef kitleleri tarafından marka olarak algılanırlar. Televizyonda tercihler genellikle programa göre yapılırken gazete ve dergilerde habere göre tercih yapılmaz. Çünkü, tercih nedeni gazete ve derginin kendisidir.<br />
Gazete ve dergilerin okurları üzerinde yarattıkları güven duygusu oldukça önemli bir ayrıcalıktır.<br />
Gazete ve dergilerin içlerinde dağıtılan insertler de apayrı bir ayrıcalık sağlar.</p>
<div id="attachment_477" class="wp-caption alignleft" style="width: 150px"><img class="size-full wp-image-477" title="edison1955" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/edison1955.JPG" alt="Edison - 1955 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="140" height="209" /><p class="wp-caption-text">Edison - 1955 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Dergilerin Bir Reklam Ortamı Olarak Etki ve Ayrıcalıkları<br />
Basın reklamlarının etki ve ayrıcalıklarını değerlendirirken ağırlıklı olarak gazeteleri ele aldık. Dergilerden çok az söz ettik. Çünkü dergiler, bazı ortak yanlarına karşılık gazetelerden oldukça farklıdırlar.<br />
Her şeyden önce dergilerin kağıt ve baskı kaliteleri gazetelerden çok daha yüksektir. Dergi reklamları hedef kitle tarafından diğer basılı reklamlara göre daha farklı algılanırlar. Genellikle reklamı yapılan ürün tek ve büyük bir resimle gösterilir. Burada genellikle fotoğraf kullanılır. Reklam metni bazı reklamlarda yer almayabilir, bazı durumlarda ise çok uzun metinlere rastlanır ancak genellikle orta uzunlukta metinler kullanılır. Dergi reklamları daha gerçekçi ve doğrudan reklam mesajını sunan gazete ve iş dünyası yayınlarına oranla duygusal çekiciliği kullanmaya daha yakın reklam araçlarıdır.<br />
Basılı reklamlardaki uzun metinlerin okunmama sorunu bazı dergi reklamları için geçerli değildir. Hedef kitlenin dergilerine uzun okuma süresi ayırması nedeniyle özellikle bilgilendirici kampanyalardaki uzun reklam metinlerinin de okunabilme olasılığını yükseltmektedir.</p>
<div id="attachment_478" class="wp-caption alignright" style="width: 140px"><img class="size-full wp-image-478" title="emlakbankasi1955" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/emlakbankasi1955.JPG" alt="Emlak Bankası  - 1955 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="130" height="218" /><p class="wp-caption-text">Emlak Bankası  - 1955 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Dergiler yapıları gereği yaratıcı yönden daha sınırsız çalışmalara olanak sağlarlar. Dergi sayfalarının silme baskılar, katlanan sayfalar, koparılan ek yapraklar, önlü arkalı sayfalar gibi birçok farklı kullanım alanları bulunur. Bu yöntemlerle hedef kitlenin dikkati reklama çekilir.<br />
Birçok farklı ilgi alanına seslenen dergiler, bu alanlarla ilgili referans olarak benimsenirler. Dergiler, özellikle spesifik hedef kitlelere ulaşmada son derece etkili bir reklam ortamıdır.<br />
Dergiler, temalarına ve hedef kitlelerine göre iki başlık altında toplanabilir:<br />
Hedef kitleye göre yapılan sınıflandırmaya Tempo ve Aktüel gibi genel konuları ele alan dergiler, Kadınca, Sinema, F1 Racing gibi daha spesifik ve dar kitlelere seslenen dergiler ile Kapital, MediaCat, Marketing Türkiye gibi özel bir meslek grubuna yönelik dergiler girer. Aşama, İlk Hedef gibi özel yayınlar ve okul dergileri de bu sınıflandırmada yer alır.<br />
Otomobil, sinema, kişisel bakım, kariyer, dekorasyon, yemek, bahçe bakımı, hobi, sanat-edebiyat gibi kültürel alanlar, giyim, moda, gezi dergileri tema sınıflandırılması içinde yer alır. Bu dergiler spesifik hedef kitleler için en uygun reklam ortamını oluştururlar.<br />
Spesifik ilgi alanlarına seslenen dergilerde söz konusu alan ile ilgili bir ürün ya da hizmet reklamının dergi okuru tarafından daha dikkatli okunması kaçınılmazdır.<br />
Dergiler, hedef kitlelerinin niteliği nedeniyle ayrıcılıklı bir reklam ortamıdırlar.<br />
Çünkü, dergiler, genellikle üst gelir gruplarına seslenirler.</p>
<div id="attachment_479" class="wp-caption alignleft" style="width: 140px"><img class="size-full wp-image-479" title="hoover1964" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/hoover1964.JPG" alt="Hoover - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="130" height="189" /><p class="wp-caption-text">Hoover - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Dergi okurları, televizyon ya da radyo programlarının izleyicilerine oranla dergilerine çok daha fazla ilgi ve önem gösterirler. Dergilerin en büyük ayrıcalığı hedef kitle seçiminde sağladıkları kolaylıktır. Özel ilgi alanlarına yönelik dergiler ve özel yayınlar sayesinde spesifikleşmiş hedef kitlelere dergiler sayesinde kolayca ulaşılabilir. Yine belirli bölgesel yayınlarla da sadece belli bir coğrafi bölgeye ait hedef kitleye ulaşılabilir.<br />
Dergiler taşınabilmeleri ve banka, kuaför salonu, bekleme salonu gibi her yerde bulunabilmeleri nedeniyle sadece satın alan kişi tarafından değil, ikincil hedef kitle diyebileceğimiz kişiler tarafından da okunur.<br />
Dergiler doğrudan yanıt reklamcılığı için de oldukça uygundur. Kuponlar, adresler, istek formları kullanılarak hedef kitleden en hızlı biçimde geri dönüş alınabilir.<br />
Dergileri diğer reklam ortamlarından tamamen farklılaştıran ayrıcalığı ise reklamlarla bağlantılı olarak dergi içinde ya da ilgili reklam sayfasında sunulan küçük promosyonlar, deneme ve tanıtım ürünleridir.<br />
Dergilerin abonelik sistemine bağlı olarak ortaya çıkan bir ayrıcalıkları ise dergiyle birlikte doğrudan abonenin yani hedef kitlenin adına gönderilen mektup ya da föylerdir.<br />
Gazete ve Dergilerin Reklam Ortamı Olarak Dezavantajları<br />
Gazete ve dergiler radyonun ses, televizyonun ise hem ses hem de görüntü ayrıcalığından yoksundur. Bu durum, basın reklamlarının genel olarak dikkati çekme ve reklamı okutma noktalarında çok çaba harcamalarını, yaratıcı çözümler sunmalarını gerektirmektedir.</p>
<div id="attachment_480" class="wp-caption alignright" style="width: 189px"><img class="size-full wp-image-480" title="IBM_1984_1" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/IBM_1984_1.JPG" alt="IBM- 1984 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="179" height="130" /><p class="wp-caption-text">IBM- 1984 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Gazeteler reklam maliyetleri açısından ucuz bir reklam ortamı olmasına karşın ulaşılan kişi başına maliyet açısından pahalı bir reklam ortamıdır. Reklamın ulaştığı kişi sayısı ve bunların içinden olası hedef kitlesi düşünüldüğünde maliyet açısından televizyona göre bir dezavantajı vardır.<br />
Dergiler ise tüm basılı reklam ortamları içerisinde en pahalı reklam ortamıdır. Gerek yapım maliyetleri gerekse kişi başına düşen maliyet açısından dergiler pahalı reklam ortamları arasında yer alır.<br />
Gazeteler, tüm basılı reklam ortamları içerisinde en kötü kağıda basılan, baskı kalitesi en düşük olan reklam ortamlarıdır. Kötü kağıt kalitesi reklamda kullanılan başlık ve görsel öğeleri de etkileyerek reklamın dikkat çekiciliğini azaltabilir. Dergilerin seyrek (süreli) yayınlanması reklamda verilen mesajın etkisini azaltmaktadır. Kısa süreli promosyonlarla ilgili bilgi verilmesi uzun süre içerisinde reklam mesajının eskimesine neden olur. Benzer olarak reklamın güncellenmesi de hemen yapılamayacağından dergilerde genellikle kurumsal ve imaj ağırlıklı reklamlar kullanılmalıdır.</p>
<div id="attachment_481" class="wp-caption alignleft" style="width: 187px"><img class="size-full wp-image-481" title="IBM_1984_2" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/IBM_1984_2.JPG" alt="IBM- 1984 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="177" height="130" /><p class="wp-caption-text">IBM- 1984 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Dergilerin en büyük dezavantajlardan biri reklam yığılmasıdır. Özellikle dergilerin ilk sayfalarında üst üste yığılan reklamlar; reklam mesajlarının okunmalarını ya da algılanmalarını engelleyebilir.<br />
Spesifik kitleye ulaşmada etkili olan dergiler geniş kitlelere ulaşma konusunda dezavantajlıdırlar. Daha geniş hedef kitlelere ulaşmak için birkaç farklı derginin seçilmesi yararlı olacaktır. Ancak bu durumda da kampanyanın maliyetleri yükselecektir.<br />
Basın Reklamları Geleceğe Nasıl Bakıyor?<br />
Güçlü rakipleri radyo ve televizyonun yanı sıra bir yandan internet ile diğer yandan da açık hava ve transit gibi etkili rakiplerle mücadele eden basın reklamları hâlâ en önemli reklam ortamları arasında yer alır.<br />
Yakın gelecekteki en güçlü rakibi internet olarak görünse de yapılan bir araştırmaya göre basın reklamları şimdilik gücünü korumaktadır. Bununla birlikte konumunu koruması ve daha da güçlendirmesi için basın reklamlarının bazı noktaları göz ardı etmemesi gerekir. Basın reklamları yenilikleri yakından izleyip, farklı yaklaşımlar sergilediği sürece gücünü yitirmeyecektir. Bunun örneklerini seri ilan sayfalarında ya da insan kaynakları eklerinde görebiliyoruz. Gazetelerin pazar yeri olarak da adlandırılan seri ilan sayfaları genel olarak tipografi, taslak ya da resimleme bilgisi gerektirmez. Bu sayfalar için birtakım basit yazma kurallarının bilinmesi, bunların izlenmesi yeterli olmaktadır. Çünkü seri ilanların okuyucuları eğlendirme yükümlülüğü yoktur. İşlevleri bilgi vermektir. Üstelik bu bilgiler yalın ve açık yoldan iletilmelidir. Önemli gerçeklerin düzenli bir sıralaması yapılmalıdır. Ayrıca seri ilanların kısa ve öz olması gerekmektedir.</p>
<div id="attachment_483" class="wp-caption alignright" style="width: 218px"><img class="size-full wp-image-483" title="IBM_1988" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/IBM_1988.JPG" alt="IBM- 1988 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="208" height="140" /><p class="wp-caption-text">IBM- 1988 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Bunların hepsi çok eskiden beri bilinen ve uygulanan yöntemlerin temelini oluşturan doğrulardır. Ancak son yıllarda seri ilan sayfalarının da görünümü değişti. Yeniliklere ve gelişmelere uyum sağlayan bu sayfalarda da çeşitli yaratıcı uygulamaları görmek şaşırtıcı olmaz.<br />
Bir yandan açık hava gibi yaratıcılık açısından oldukça esnek bir reklam ortamıyla diğer yandan ise televizyon gibi renkli ve canlı bir reklam ortamıyla rekabet eden basının, avantaj sağlayabilmesi için olabildiğince yaratıcı ve etkili reklamlara yer vermesi gerekmektedir. Bu noktada reklam-veren ile reklam ajansının da doğru kararlar vermesi ve buna bağlı çözümler üretmesi zorunludur.<br />
Sonuç olarak basın reklamları vazgeçilmezliğini ve etkisini her zaman koruyacaktır.</p>
<p>KAYNAKLAR<br />
Book, A.C., Schick, C.D.(1988) Reklamcılıkta Metin ve Taslağın İlkeleri, (çev. Dilek Şendil), İstanbul:<br />
Çetinkaya, Y. (1993) Reklamcılık ve Manipülasyon, İstanbul: Ağaç<br />
Elden, M., Ulukök, Ö. Vd. (2005)  Şimdi Reklamlar…, İstanbul: İletişim<br />
Fidan, B. (2007)  Reklam ve Karikatür, İstanbul: RYD ve BAMM<br />
Karaçor, S.(2007) Reklam İletişimi: İnternet ve Gazete Reklamlarının Etkilerine Yönelik Bir Araştırma, Konya: Çizgi<br />
Kocabaş, F., Elden, M.(2006) Reklamcılık. Kavramlar, Kararlar, Kurumlar, İstanbul: İletişim<br />
Ogilvy, D.(1989)  Bir Reklamcının İtirafları, (çev. Selim Yazgan) İstanbul: Afa<br />
Uyanık, M. (2007) Yeni Okulun Ders Vasıtalarından Gazete, Ankara: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi 40. Yıl Kitaplığı<br />
Cemal, A.S. (1998). “Basın etkisini kaybetmez, çünkü basında marka bağımlılığı var!” MediaCat, Yıl:6, Sayı:42, Sayfa 44.<br />
“Markam:Güven Borça”</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay&#8217;ın 19 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/' title='Basın Reklamının Etkileri 1'>Basın Reklamının Etkileri 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-1/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-1/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2009 09:11:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim İletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ve bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[promosyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=337</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın verdiği “Türkiye’de gazetecilik ve bilim iletişimi” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/bilim.jpg" alt="bilim" title="bilim" width="222" height="167" class="alignright size-full wp-image-401" />Doğruyu söyleyeni kim ve neden 9 köyden kovar?<br />
Gerçek batar!<br />
Gazeteciler derneği kimi temsil ediyor?<br />
Gazeteciler derneği başkanı ne iş yapıyor?<br />
Bir gazete sahibi veya patronu temsil eden kişi gazeteciler derneği başkanı olabilir mi?<br />
O zaman gazetecilerin burada ne işi var?<br />
Gazetecilerin ne kadarı sendikalı?<br />
Gazetecilik bir hobi veya bir meşgale midir?<br />
Gazetecilik: Zor durumdaki bir insanın resmini çekmek veya haberini yapmak, o insana yardım etmekten daha mı önemli?<br />
Yerel, ulusal ve uluslararası siyasal yapıları bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
Kamu yönetimi hakkında Türkiye’nin yapısı hakkında bilgisi olmayan gazetecilik yapabilir mi?<br />
Yerel, ulusal ve uluslararası ekonomik yapıları bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
Şunu yüzdeye çeviremeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
“1981’de mi oldu? Ben o zaman doğmamıştım” diyor genç. Ben de 1453’de doğmamıştım, ama F.S.M.’nin İstanbul’u fethinde ilk uçaksavar kullandığını biliyorum (Öyle mi?). “Bilgi toplumu ve enformasyon toplumu” gibi çekici uydurular yaratıp yayarak cehalete bilgiçlik taslatanların (özellikle medyayı yönetenlerin ve medyanın içeriğini dolduranların) bilgi diye sundukları ne işe yarar? Kitlelerin bilişleri ve davranışları neden ve nasıl yönetilir?<br />
Suyun, yiyeceğin, tarımın ve enformasyonun jeopolitiğini bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
Sosyoloji bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
Cahilce bilgiçlik taslayan gazetecilik yapabilir mi? Zenginliğin veya yoksulluğun nedeni eğitim mi? Nüfus artışı mı?<br />
Çevre politikalarını bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
Çevre kirliliğinin nedeni cahil halk mı? Cahil halk mı ekosistemi bozuyor yoksa yüksek eğitimlilerin kararlarıyla yönetilen endüstriyel pratikler mi?<br />
Çevre kirliliğine çözüm halkın eğitimi mi? Eğitilmişlerin neden olduğu bir şeyin çözümü nasıl halkın eğitimi olur ki?<br />
İletişimi mesaj gönderme ve alma sanan gazetecilik yapabilir mi?<br />
İngiliz kraliçesi size “nasılsınız” der; Siz ona “siz nasılsınız” diye mesaj gönderebilir misiniz? Neden? İletişimi insanın sosyal varlığını sürdürmesinin, egemenliğin ve mücadelenin zorunlu koşullarından biri olduğunu bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?<br />
Sosyal Psikoloji, sanat ve tarihi, kültür ve edebiyat, ve istatistik bilmeyen gazetecilik yapabilir mi?</p>
<p>	YAPAR VE YAPILIYOR<br />
		NASIL YAPAR?<br />
		ŞÖYLE YAPAR:<br />
		Türkiye hakkında bir haber: SON 4 YILDA 3 KİLO ŞİŞMANLADIK<br />
	 			Bu haber neden yapılır?<br />
					Bu tür haberin amaç ve sonuçları nedir?</p>
<p>Şu aşağıdaki haberler neden yapılır? Amaç ve sonuçları nedir?<br />
•	Çılgın sahne şovu.<br />
•	Muhteşem bir ses<br />
•	Yüksek performans<br />
•	Madonna sizlerle!<br />
•	Hemen Arkadaş Arayın<br />
•	5 Milyon Yeni İnsan<br />
•	Aşka gel ve hayatını değiştirecek bir şeyler yap.<br />
•	Onlar Kuzey Kutbu&#8217;nu paylaşıyorlar<br />
•	İzmirli jant devi CMS&#8217;ye teklif yağıyor<br />
•	Enkazı CIA korumaya aldı<br />
•	Türkiye&#8217;den insan manzaraları<br />
•	Yarışın laptop kazanın&#8230;</p>
<p>Bunları yapanlar gazeteci mi ve yapılan gazetecilik mi?<br />
Türkiye’de gazetecilik diye yapılanın doğası ne?<br />
Bu tür haberleri yapmak için (gazeteci olmak için) sosyal bilimler okumaya, istatistik bilgisi olmaya gerek var mı? “Magandayım, ama para bende” diyen de gazetecilik yapamaz mı?<br />
“Nasıl haber yazılacağını,” öğrenme yeteneği olan herkes öğrenebilir. Ama o sadece öğretileni yapandır. Adına “gazeteci” dense bile. Bu tür gazeteci acıkınca durmadan ağaca tırmanıp muz indiren gibidir. Faaliyetleri üzerine düşüncesini yansıtarak tarih yapan insan değildir. Efendisinin çıkarını kendi çıkarıyla bilerek veya bilmeyerek özdeştiren bir  “fonksiyonerdir” (kendini özgür ve değerli sanan çağdaş profesyonel-serbest-köle). Kendisi dahil, yaşamın örgütlenmesini ve pratiklerini (çiviyi, sahibini, çakanı, çakılanı, amaç ve sonuçlarını) soruşturan biri değildir. Zaten, ondan beklenen de budur: Bir işçi, çiviyi çakma yerine, elindeki çekice, çiviye ve çiviyi çakacağı duvara bakıyor. Bunu gören patronu “ne yapıyorsun?” diye soruyor. İşçi de “düşünüyorum” diye yanıt veriyor. Patron çıkışıyor: ben sana düşünmen için değil, çivi çakman için para ödüyorum” diyor. “İletişim fakültelerinde medyaya düşman yetiştiriyorlar” diyen medya yöneticilerinin temel derdi şu: Düşünen ve soruşturan insan, birileri için tehlikeli insandır. En iyi gazeteci “çiviyi çıkara uygun şekilde istendiği gibi çakmayı öğrenen ve çakandır;” düşünen değil. Dolayısıyla, ya iletişim fakülteleri kapatalım ya da fakülteleri meslek okullarına dönüştürelim ki medya endüstrileri ve belli çıkar çevreleri rahat etsin.   </p>
<p>İLETİŞİM, GAZETECİLİK, BİLİM VE BİLİM İLETİŞİMİ<br />
İletişim insanın örgütlü yaşamını oluşturması, sürdürmesi ve değiştirmesinin zorunlu koşullarından biridir. İletişimin basın teknolojileri yoluyla aracılanmış biçimine (gazeteyle yapılan iletişime) yönetimsel iletişim denir. Yönetimseldir (yani yönetme amaçlı örgütlü girişimdir), çünkü gazetenin paketlenmiş yükünden (içeriğinden) geçerek biliş/bilinç ve davranış yönetimi yapılır. Gazete yoluyla yapılan yönetimsel iletişimin egemen karakteri şudur: Haber, bilgi, enformasyon, spor ve eğlence gibi isimler altında, insanlarda, siyasal ve ekonomik yapılara işlevsel olan cehalet yaratılır ve sürdürülür; cehalete bilgiçlik taslatılır ve bu tür bilgiçliğin desteklediği ilişkiler yapısını sürdüren pratikleri insanların yapması (gönüllü katılması) sağlanır. Dolayısıyla, gazetelerin egemen işlevi, kitleleri yönetmek için zorunlu olan cehaletin her gün yeniden-üretimidir. Cehaletin medyadan geçerek üretilmesi, yönetici güçlerin kendileri için hayati öneme sahip bilgiyi kendileri için üretmeleri kadar önemlidir. Dikkat edilirse, toplumlarda temel olarak iki tür bilgi üretilmektedir: Birisi bilgi denen cehaletin üretimi ve desteklenmesidir. İkincisi de bilgi denenin üretilmesi ve üretenler tarafından kullanılmasıdır.<br />
Bilgi olan “bilgi” veya cehaleti destekleyen “bilgi” yoktan var olmaz ve kendiliğinden oluşup ortalıkta, kamusal alanda veya iletişim medyasında özgürce dolaşmaz. Her tür bilgi insan tarafından üretilir. Bu üretim de örgütlü yapılarda, güç ve çıkar ilişkileri içinde, gücün belirlediği amaçlara uygun olarak yapılır. Dolayısıyla, her tür bilgi mülkiyet yapısının ve ilişkilerinin bütünleşik bir parçasıdır. Pazar değeri olan bilgi emtiadır/maldır ve alınıp satılır; dolayısıyla, bilgi hiçbir iletişim medyasında bedava dolaşıma sunulmaz. Bedava gibi görünse bile, o bir şekilde pazar ilişkisinde mübadeleye konu olmuştur (alınıp satılmıştır). Bazı bilgiler (örneğin, teknolojik araçları –ürünleri&#8211; üreten araçlarla ilgili bilgiler, savaş teknolojileriyle ilgili bilgiler) stratejik değerleri nedeniyle asla pazara sunulmaz. Pazarda dolaşıma sokulmaz. Televizyonda veya gazetede veya kitaplarda yayınlanmaz. Gizlidir. Satan casuslukla suçlanır ve cezalandırılır. Bu tür yönetimsel bilgi bilimin, teknolojinin, teknolojik yapıların kendini geliştirmesinde kendilerinin kullandıkları bilgidir. Dolayısıyla, örgütlü yaşamın yeniden üretiminde bu tür bilgiler yönetim için üretilen ve yönetim için yönetenler tarafından tüketilen/kullanılan bilgilerdir.<br />
Gelelim ikinci tür bilgiye: Cehaletin yeniden üretilmesi için üretilen, özellikle teknolojiyle aracılanmış kitle iletişim araçlarıyla üretilen, dağıtılan ve tüketilen bilgiler, yöneten güçlerin kendileri için ürettikleri ve kullandıkları bilgiler kadar değerlidir; çünkü ücretli/maaşlı serbest köleliğin sürdürülebilirliliği, insanların kendilerini özgür sanmasına ve kölelik koşullarına gönüllü katılmasına bağlıdır. Aksi taktirde sadece polis ve iş yerindeki baskıyla kitleleri üretime zorlayan bir toplum yapısı otaya çıkar ki,  bu tür yapı sürekli meşruluk krizleri çeker. Toplumların yönetimi o toplumu oluşturan materyal üretim tarzı ve ilişkileri üzerine inşa edilir; egemen biliş/ideoloji ile bu ilişkiler açıklanır ve meşrulaştırılır. Bilişle/ideolojiyle insanın beyni üzerinde kurulan ve sürdürülen egemenlik, bu materyal ilişkiler yapısının desteklenmesini sağlar. Egemenlik aynı zamanda kendine karşı mücadeleyi kontrol etmeye ve yönlendirmeye çalışır. Kalıcılığı bu yönetimdeki başarısına bağlıdır.<br />
Özlüce, toplumların yönetimi yukarıda tartışılan iki tür bilginin üretiminden, dağıtımından ve tüketiminden geçerek desteklenmektedir.<br />
“Bilim iletişimi” bilimin üretilmesinden üretilmiş ürününün kullanılmasına kadar olan tüm faaliyetleri içeren ve bilimin var olmasının zorunlu koşullarından biridir: İletişimin “yokluğu” insanın, bilimin ve toplumun da yokluğu demektir. Dolayısıyla, bilim iletişimi, bilimin ürettiği bilginin (bilimsel gelişmelerin) çeşitli araçlardan geçerek dağıtımını da içerir. Bu araçlardan biri de gazetedir. Bilimsel üretimin ve dağıtımın ve tüketimin karakteriyle ilgili olarak yukarıda sunduklarımı düşünürsek, gazete yoluyla bilim iletişiminin ancak çok özel durumlar dışında olamayacağını görürüz. O zaman gazetelerdeki “bilim haberleri” ve bilim eklerinde sunulanlar “bilimsel bilgi” değil mi? Bu soruya yanıtı gazetedeki bilim iletişimini içeriğini konuştuğumuzda daha ayrıntılı göreceğiz.<br />
“Bilim iletişimi” gibi bir konuyu gazetelerde yer vermeyi düşünmek, gazetecinin ve basını yönetenlerin aklına çok az gelir; gelse bile, gazetede içerik olarak yer verme konusunda en son düşüneceği bilim iletişimi olur. Bu durum, egemen bir yönelimdir. Fakat serbest dolaşımda olan bilimsel bilginin özel şekillerinin, marjinal de olsa, gazetelerde görünmesi daha ilk gazetelerden itibaren vardır. Fakat gelişmesi, basının egemen doğası nedeniyle, ancak endüstriyel yapıların ve bu yapıların ürünlerinin pazarlanması, promosyonu, reklamı ve imajlar yaratma gereksinimi çerçevesi içine çökertilmesi biçiminde olmuştur:<br />
Dünyada ve Türkiye’de gazeteler ilk çıktıklarından bu yana, bilerek veya bilmeyerek, sayfalarında bilim iletişimine yer vermiştir. Çoğunlukla haber olarak sunulan ve çoğu kez promosyon ve gizli veya açık reklam biçimindeki “bilim iletişimi,” son zamanlarda bilgisayar teknolojilerinin gelişmesi ve bu diğer teknolojik yapıların ürünlerinin dünya pazarında yaygınlığının sağlanması gereksinimlerinin artışıyla giderek yaygınlaşmaya başlamıştır. Böylece, bilim iletişimi veya bilim gazeteciliği olarak mucize ilaçlar, mucize tedaviler, sorunları “hemen” çözen sağlık ve güzellik ürünleri, insanları bilgi ve enformasyon çağına taşıyan bilgisayar ve internet ürünleriyle ilgili yazılara gazetelerde artarak yer verilmektedir.<br />
Özlüce, bilim iletişimi basında belli materyal çıkarlara uygun bilinç ve davranış yönetiminin özel bir biçimi olarak şekillendirilir ve yürütülür: Mitlerin ve gerçeklerin karıştırılıp imajlarla gerçeklerin “yapılıp” (gerçeklerin inşa edilip) satıldığı örgütlü faaliyet türlerinden biridir. Gazetelerde sunulan bilim iletişiminin egemen karakteri siyasal, ekonomik ve kültürel pazarlar için işlevsel olan “bilişler yaratma” ve sürdürme biçimini ötesine geçemez. Bunun bir anlamı da şudur: Teknolojiyle aracılanmış kitle iletişim araçlarıyla dolaşıma sokulan “bilgilerin” toplumları enformasyon çağına veya bilgi toplumuna ulaştıracağı iddiası, cehaletin yeniden üretilmesinin ve cehaletin bilgiçlik taslamasının bütünleşik bir parçasıdır.<br />
Bilim haberi bir üründür ve bilim haberciliği ise bu ürünün üretilmesi faaliyetidir. Bu ürün ve faaliyet bilim iletişiminin ve bilim gazeteciliğinin içinde yer alır. Yani, bilim haberciliği “bilim haberi” içeriğini doldurma faaliyetine verilen isimdir. Bilim haberi ise bilim iletişiminin sadece “haber kapsamı” içindeki bir ürünüdür.<br />
(DEVAM EDİYOR)</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Erdoğan’ın 31 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “Türkiye’de gazetecilik ve bilim iletişimi” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-2/' title='Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 2'>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 2</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-2/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2009 09:07:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilim İletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ve bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[promosyon]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=335</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Erdoğan'ın verdiği “Türkiye'de gazetecilik ve bilim iletişimi” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim gazeteciliği nasıl yapılıyor?<br />
Hemen her gazete bilim iletişimine bir şekilde yer vermektedir. Bu yer vermenin yoğunluğu, yaygın medyada oldukça çok ve yerel medyada azdır.<br />
Yaygın basında bilim haberciliğinde bir artış gözlense de, bilim eki veren gazete sayısı düşüktür. İncelenen 35 gazeteden 3’ü (% 8,6) haftada bir bilim eki vermektedir. İkisi bilim ve teknoloji, üçüncüsü de sağlık başlığı altında ek vermektedir. Zaman zaman teknoloji, sağlık, bilim ekleri veren gazeteler de vardır. Bu eklerde, “bilim haberciliği” adı altında, çoğu kez tanıtım, reklam ve promosyon faaliyetleri sürdürülmektedir.<br />
Bilim iletişimine yer vermeyle ilgili oldukça farklı nedenler sunulmaktadır:<br />
Okuyucuların yerel haberler dışında diğer haberleri de okumak istemeleri<br />
Okuyucunun bilgilendirilmesi gereği,<br />
Bilim günlük hayatın parçası faydalanmak gerekir,<br />
Bilim olmadan cehaleti yenmek zor,<br />
Bilimle ilgili geneli ilgilendiren haberlere yer verilmeli,<br />
Okuyucunun eksik ve bilgisiz oldukları bir konu olması,<br />
Okuyucunun/genelin ilgi duyması,<br />
İlgi çekici veya önemli bir haber olduğunda,<br />
Gerekli görülmesi,<br />
 Temin edilebilirse: Ajanstan, üniversiteden vb kaynaklardan haber geldiği sürece kullanılması,<br />
Bilim haberinin bölge ile ilgili olup olmaması,<br />
Gündem yoğun olmazsa, verilir<br />
Haber ile doldurulamayan sayfanın bilim haberleri ile doldurulmasına ilişkin nedenler:<br />
Haber oldukça<br />
Yerel haber değeri olunca</p>
<p>•	Bilim iletişimine yer vermemeyle ilgili nedenlerin başında ekonomik koşullar, okuyucu talebinin olmaması ve yetişmiş eleman yokluğu gelmektedir. Nedenler:<br />
Ekonomik olanaksızlıklar; Ekonomik sıkıntı; Olanakların kısıtlı olması<br />
İhtiyaç duymuyoruz; Çok fazla ihtiyaç yok<br />
Okuyucu talebi ve ilgisinin olmaması<br />
Bölgede bilimsel çalışma yapan kişi ya da kurum olmaması<br />
Yeterli materyal bulunamaması<br />
Gündemin yoğun olması ve ayıracak sayfa olmaması<br />
Birim yok<br />
Yeterli bilgi yok<br />
Altyapı yok<br />
Araştırma eksikliği<br />
Gazetede yer yok; Sayfa yetersizliği<br />
Gelirler ve kadro istihdamı yeterli değil<br />
Genelde yerel ve bölgesel haberler ağırlıklı olduğu için<br />
Gerekli olduğuna inanmıyoruz<br />
Kaynaklar sınırlı<br />
Kadro yetersizliği; Eleman yetersizliği; Yetişmiş eleman eksikliği<br />
Çalışanların interneti gereğince kullanamamaları<br />
Okuyucunun talebinin bu yönde olmaması; Talep yok; Okuma oranının azlığı<br />
Gazetenin içeriğine uygun olmaması<br />
Yerelliğin doğasının izin vermemesi<br />
Yerel haber temelli olduğu için<br />
Yerel haber kapasitesi kanunen 3/2 olması gerektiğinden<br />
Bilim haberinin bölge ile ilgili olmaması<br />
Haberin güncel ve ilgi çekici olmaması<br />
Türkiye’de bilim insanlarının yetersizlikleri</p>
<p>BİLİM GAZETECİLİĞİNDE ÜRETİLEN İÇERİK</p>
<p>Bilim iletişiminde çoklu taraflar ve çoklu çıkarlar bulunmaktadır; bu da kaçınılmaz olarak bilim iletişiminin doğasının belirlenmesinde güç ilişkilerinin getirdiği gündemlerin egemenliğiyle oluşan bir konu seçme ve içerik doldurma ortamı yaratmaktadır. Bu ortamda da, en güçsüz olan kaybetmektedir. Bu kaybetmede, basın çoğunlukla güçlünün yanında yer alacak biçimde içerik inşa etmektedir. Basında ender olarak birileri, basın ve endüstriler arasındaki karşılıklı çıkar ilişkisini, endüstrilerin çıkarına aykırı olan bilim haberlerinin bastırıldığını, diğerlerinin abartıldığını belirtir. Araştırmaların genel bulgularına göre, medyanın bilimsel iletişim adı altında sağlık, hastalık, açlık, savaş ve ölümü pazarlamakta; mucize tedavilerle, video basın bildirgeleriyle ve tıp haberleriyle ciddi hastalıkların nasıl “tedavi edildiği” hakkında mitler/uydurular yaratmaktadır. Basının bilim iletişimindeki tutumu bilinçli karar vermeye dayanan bir yanlılığı yansıtmaktadır. Bu tür araştırmalara ilk örnekler olarak sigara ile ilgili bilimsel bilgileri haber yapma veya yapmama konusu verilebilir. ABD’de insanlar kamusal alanlarda sigara içmeyi bırakırken, Türkiye’de, 2000’lerde, örneğin radikal kavramının anlamına asla yakışmayan bir karakterde olan Radikal isimli bir gazetede “Hitler de sigarayı yasaklamıştı” gibi bir başlık atarak, sigara içmeyi özgürlükle ilişkilendiren ve sigara yasağını Hitler biçimi politika olarak niteleyen yazılar belirdi. Daha kötüsü, basın ve akademik toplantılar dahil hiçbir yerdeki tartışmalarda asla “sigara üretimi durdurulmalı” gibi soruna gerçek çözümü sunan bir görüş savunulmamaktadır. Onun yerine, gündem sigara içen, alkol kullanan seyirci, izleyici, okuyucu ve tüketici üzerinde kurulmakta ve sigarayı, alkolü, izlemeyi, satın alıp kullanmayı bırakma söylemi öne çıkarılmakta ve haber ve kampanyalar bu temel üzerinde inşa edilmektedir.<br />
Bütün dünyada, özellikle televizyonda ve dolayısıyla basında, bilim iletişimiyle ilgili içerik 1990’lardan beri nicel olarak giderek artmıştır. Bu artış doğal olarak bilim iletişimini de karlı bir endüstri olmaya doğru itmiştir. Bu bağlamda, “mucize bir ürünle/aletle vücuttaki yağları eritip bir haftada on santim beli incelttiğini” iddia eden promosyonlardan, doktorlara, hastanelere, ecza firmalarından sağlık ve bilgisayar sektöründeki her firmaya kadar tüm özel çıkar grupları medyayı kullanma işini profesyonel bir faaliyet olarak düzenlemeye başlamışlar veya profesyonel faaliyet olarak yapan şirketlerden faydalanma yolunu seçmişlerdir. Medya sektörü yanında, bu çok karlı işe, bilim adamlarının bazıları da katılmış ve bilim adamları bilim adına ticarete başlamıştır. Bu ticarette, bilimle ilgili içerikler genellikle en sansasyonel, yeni, ilgi çekici, özel, etkileyici, kolay ulaşılabilir tarifleri, kullanımları ve tüketimleri işlerler: Cilt sağlığı, diyet/zayıflama ve yaşlanma etkilerine karşı önerilen yöntemler ise abartılı bir şekilde gerçeklerden uzak sunulur. Kanser gibi tedavisi güç ve uzun süreli tedavi gerektiren hastalıklar için sunulan önerilerle her yönteme umutla sarılan hastalara umut dağıtılır. Sadece hasta olanlara değil sağlıklı insanlara ve toplumun her kesimine hitap eden reçeteler verilir. Dogal ve bitkisel tedavi adı altında devleşerek büyüyen “alternatif tedavi” adı altında sayısız faydasız veya faydası belli olmayan ürünlerin promosyonu yapılır.<br />
	İçeriği kim üretiyor?<br />
	Nasıl üretiyor?<br />
	Bilgi kaynakları kimler ve neler?</p>
<p>Normal olarak beklenen (veya normal olarak düşünülen):<br />
				BİLİM bilgi üretimidir.<br />
				Bilim gazeteciliği bilimin ürettiği bilgiyi yaymadır.</p>
<p>	Böyle mi oluyor? Olan ne?</p>
<p>Örnek, 112 yerel gazetenin bilim iletişimiyle ilgili içeriğinde, büyük çoğunlukla (%59.3) sağlık konuları yer almaktadır. Bunu  %  10,1 ile din,  % 5,2 ile teknoloji ve buluşlar, %  4,7 ile çevre ve % 4,1 ile tarih takip etmektedir. Diğer ele alınan konular bilgisayar, eğitim, bilimsel toplantı, tıp, bilgisayar, tarım, bilim, bilgi ve sosyolojiyle ilgilidir.<br />
Yaygın basında da ele alınan konularda öncelik sağlık (% 50.5), tıp ve teknolojik gelişmelerle ilgili içerikler olmaktadır.<br />
Örneğin üç gazetede 6 ay içinde sunulan 1034 bilim iletişimiyle ilgili yazının % 95.6’sı ürün kullanımı, beslenme-diyet uygulamaları hakkında olmuştur.<br />
İcatlar ve keşifler konusunda okuyucunun ilgisini kolaylıkla çekecek konular işlenmektedir: ömrü uzatan molekülün bulunması, biyonik gözün icadı, kelebek tozundan astronot bisküvisi gibi.<br />
Bilişim ve teknoloji konusunda ise sunulan hemen her şey promosyon (gizli reklam) karakteri taşımaktadır. Örneğin CEBIT 2006, bilişim fuarı, kapsamında yaygın gazetelerin bilişim, teknoloji, bilgisayar haberlerinde artış görülür. 6 gazete bu konuya tam sayfa ayırır ve bir yandan bilim haberciliği yaparken bir yandan da promosyon faaliyetlerinde bulunur. Ürünleri tanıtırken özelliklerinin yanı sıra üretici ve web sitesi de mutlaka verilmektedir.<br />
Muhafazakar kesime yönelik yayın yapan gazetelerde bilim haberciliği “anne ve çocuk”, “yaşam” gibi başlıklar altında sunulmaktadır. Özellikle İslam’ın “bilimsel” yanlarını vurgulayan (DNA’dan Kuran’da bahsedildiği) ya da Evrim teorisinin geçersizliğini iddia eden yazılar da bulunmaktadır. Oruç tutmanın faydaları “yıl boyunca biriken toksinleri atmaya yaradığı, ülsere iyi geldiği gibi tartışmaya oldukça açık bilim haberleri de bu tür gazetelerde sıklıkla yer almaktadır.<br />
Cumhuriyet’in bilim ekini ayrı tutarsak, diğer gazetelerdeki ekler etik açıdan problemlidir. Bu eklerdeki içeriklerde kaynak yazılmamakta, içerikler promosyon karakteri taşımakta, hatta web/eposta adresi verilmekte, bilgiyi sunan kaynak verilmemektedir. “İyi bir örnek” olan Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji eki genetik, alternatif tıp, internet, ekoloji, uzay, biyoloji, tıp ve sağlık, bilim tarihi gibi konular da bilgiler, yeni tartışmalar sunmaktadır. Kaynak için yabancı bilimsel dergiler, yabancı gazeteler ve internet sitelerinden faydalanılmaktadır. Akademisyen ve doktorlar ile röportajlar yanında, bilimsel faaliyet yapan kişilerin köşe yazıları da ekte yer almaktadır.<br />
Bilim gazeteciliğinde “bilimsel bilgi” olarak sunulanlardan örnekler:<br />
•	3 kilo şişmanladık<br />
•	Beynin gizemine yolculuk<br />
•	Düşünceyle robot kolu hareket ettirildi<br />
•	En az yakıtla en uzun mesafe<br />
•	Göbekleri bağlı ana-bebek balık fosili<br />
•	iPhone güneş enerjisiyle çalışacak<br />
•	Kadın mucitler zirveyi bırakmadı<br />
•	Kansere çare Bulundu!<br />
•	Margarin kalbe iyi gelir<br />
•	Phoenix Mars&#8217;a Türk &#8220;bor&#8221;uyla gitti iddiası<br />
•	Robot Titan öğrencilere şov yaptı<br />
•	Sanal Müze&#8217;de &#8220;Kalamış Yazmaları&#8221; sergisi<br />
•	Uzay ve havacılık alanında yeni bir teknik </p>
<p>Cumhuriyet: AIDS, alerji, kalp hastalığı, içki ile kanserin bağlantısı, diyabet, kanser tümörü, şeker hastalığı, timsahlardaki nil virüsü, organ nakli gibi konular.<br />
Hürriyet gazetesi: Aşırı diyet seksi öldürüyor; sevap için sperm bağışı; tansiyon ilacı; tavuğa lokal anestezi; Türk bilim adamı şeker hastalığına neden olan geni buldu; bilgisayarın sağlığa etkisi; hormon tedavisi ve kanser riski; aşı kampanyaları sakıncalı mı?, Yunanistan’dan Sperm ithal ediyoruz; Laptop penise zarar verebilir.<br />
Sabah: Türkiye’de İlk suda doğum Türk doktorunun başarısı; İlk kopya bebek nasıl olacak; Kilolar nasıl verilir.<br />
Milliyet: Erkeklerdeki y kromozomu azalması sonucu erkekler yok olacak mı? Kilo aldırmayan iftar; kronik hastalar oruç tutmamalı<br />
•	Bu tür ve aşağıdaki örneklere bakınca ilk akla gelen soru şu olmaktadır: Neden?<br />
	Baharda detoks ile yenilenin<br />
	Bakım zamanı<br />
	Bakımlı ve aktif olun yaşamla bağlarınızı sıkı tutun<br />
	Ballı güzellik<br />
	Basınçlı oksijenle cilt gençleştirme<br />
	Baş ağrısına ginkgo biloba çayı<br />
	Bel ağrılarına ve uykusuzluğa su yatağıyla çözüm bulun<br />
	Beylere fındık fıstık<br />
	Bilinçli ve dengeli incelmenin adı nutra slim<br />
	Bir tabletle gençleşin<br />
	Bir yudum buzlu kahve ferahlatır<br />
	Botox mu yaptıralım dolgu mu<br />
	Bu diyetle kesin kilo verirsiniz<br />
	Cildinizin kış bakımına ihtiyacı var<br />
	Depresyon düşmanı gıdalar<br />
	Bahar yorgunluğuna meyve, sebze ve su<br />
	Bal pansumanı mikropları öldürüyor<br />
	Balık kalbe iyi geliyor<br />
	Bayram diyeti<br />
	Bebeklerde ve küçük çocuklarda yeme bozuklukları<br />
	Bebeklere klasik müzik<br />
	Beslenme üzerine bilimsel bir sohbet<br />
	Bikiniye sığmak için<br />
	Bıldırcın yumurtası her derde deva<br />
	Bilinçli beslen, depresyonu yen<br />
	Bir avuç bademle gelen sağlık<br />
	Bir kanser savaşçısı daha yazdı<br />
	Bir orası kalmıştı-dizler<br />
	Bir tabletle gençleşin<br />
	Bitkiden bitkiye sağlıklı yürüyüş:<br />
	Bu çamur iyileştiriyor<br />
	Bu da doğal enerji içeceği-doğa çay<br />
	Bu diyetle kesin kilo verirsiniz<br />
	Bu sakız göğüs büyütüyor<br />
	By-pass&#8217;lılara kalp yogası<br />
	Cildinizin sağlığını düşünüyorsanız Çareyi bilimde arayın<br />
	Çay dişlere faydalı<br />
	Çilek ve soğan ye uzun yaşa<br />
	Çin masajı rahatlattı<br />
	Çocukları obeziteden kurtaracak 10 tavsiye<br />
	Dayanılmaz sırt ve bel ağrılarına deva: yeşim taşı<br />
	Deniz ürünleri diyeti<br />
	Diyet yaşı 12&#8242;ye düştü okulda başarısızlık arttı<br />
	Doğa bir ilaç fabrikasıdır<br />
	Dökülen saçlara badem yağı ve susam yağı karışımı<br />
	Ekşi nar tansiyona yarar<br />
	Elma dişleri güçlendirir<br />
	Genç ve sağlıklı kalmanın anahtarı iyi bir cinsel yaşam<br />
	Genetik ve beslenme şekliniz<br />
	Göz sağlığı için ne yemeliyiz<br />
	Havuçtaki madde kanseri önlüyor<br />
	Hayat brokoli yemekle geçmez<br />
	iyotlu tuz kullanılmalı-troit<br />
	Kanser hastaları anne sütü içiyor<br />
	Kelliğin ilacı pirinç<br />
	Kemik erimesine karşı soğan<br />
	Meme kanserinden korunun-kansere karşı soya<br />
	Ruh ve beden sağlığına &#8216;modern kaplıca&#8217; tedavisi<br />
	Selüloitle savaş selülit için hangi masaj<br />
	Sinir sistemi için fındık ye<br />
	Sivilceden doğa yollarla kurtulun<br />
	Sünnet olmak kanseri önlüyor<br />
	Varisler ve kılcal damar çatlamaları<br />
	Vücudu toksinlerden arındırmanın yolları<br />
	Vücut kendini onarıyor<br />
	Yeşil diyeti ile 5 günde 1 kilo<br />
	Zayıflama yöntemleri.   </p>
<p>Gazetelerdeki bu “bilim iletişimi” içerikleri bilimi de gülünç duruma düşürmüyor mu? Neden anlamlı bir şekilde hasta ve doktor, hasta ve hemşire ilişkileri, sağlık hizmetlerinin kullanım şekilleri, koruyucu sağlık davranışları, kronik hastalıkların yönetimi gibi konular işlenmiyor? Neden tıp ve ilgili endüstrilerin iş yapış biçimi, araştırma ve geliştirmedeki yönelimleri ve yapısal ilişkiler ele alınmıyor? Neden sağlıkla ilgili çoğu şey pazarlama ve promosyon için kullanılıyor? Yakında, Türkiye’de medyanın en gözde tıp sorunlarından biri de “ölümcül durumda makinelerle yaşayan bir insanın ölümüne ailesinin karar verip vermemesi” olacaktır. Bu yanlış yönlendirici bilim haberleri ve tartışmalar sürdürülürken, insanlar bakımsızlıktan, tedavi görmemekten, hastaneye kabul edilmemekten, hastanede kötü muameleden, hatta ziyaretçi olarak gittikleri hastaneden hastalık kapmaktan muzdarip olarak yaşamaya devam edecek. Neden bu tür insanlık durumu ve bu durumla ilgili bilimsel iletişim olmayacak? Profesyonel etik yoksunluğundan mı? Sosyal bilinç eksikliğinden mi? Profesyonel yetersizlikten mi? Hiçbirinden, çünkü etik ve sosyal bilinç de kontrol mekanizmalarının işlevsel birer parçasıdır.<br />
Bilim iletişimiyle, Türkiye’de doğumda veya doğumdan sonra bebek ölümleri neden halkın cahilliği ile ilişkilendirilir? Neden yoksulluk ve hastalıklar halkın cehaletine bağlanır? Eğer halk cahil olmasaydı, yoksulluk olmayacak ve tüm hastalıklar ortadan kalkacak mıydı? Neden böyle sahte “gerçek-imajları” yaratılmaktadır? 21. yüzyılda hastalık, materyal ve bilişsel yoksulluk ve yoksunluk koşullarını yaratan, cehalet değildir. Bu koşulları insanların yaşadığı ve çalıştığı çevreleri düzenleyen ve yöneten çok eğitilmiş olanlar yaratır. Sorun cehaletten kaynaklanmıyor; cehaletin ve tedavilerin bilinçli üretim ve dağıtımından kaynaklanıyor.<br />
İnsan gerçeğinin örgütlü çıkar yapıları ve ilişkilerinden geçerek biçimlendirilmesi ve bunun sonuçları, insan gerçeği örgütlü çıkar yapıları ve ilişkileri içinde biçimlendirildiği için, gazetelerde ender olarak dile getirilir. Örgütlü çıkar yapılarından biri olan üniversitelerde bunu dile getirenler egemen çıkar ve baskı ilişkileri sonucu marjinal duruma itilirler.</p>
<p>BİLİM İLETİŞİMİNİ ÜRETEN KADRO<br />
Gazetelerin hemen hepsi, değişen yoğunlukta bilim iletişimiyle ile ilgili olarak, özellikle popülerleştirilmiş yönetimsel içerikleri kullanmaktadır. Bu içerikleri üreten profesyonel bir kadro hem yerel hem de yaygın gazetelerde bulunmamaktadır.<br />
Bilim gazeteciliği kadrosu olmamasına aşağıdaki nedenler verilmektedir:<br />
•	Ekonomik nedenler: imkansızlıklar, mali/ekonomik sıkıntılar<br />
•	İhtiyaç duyulmaması: Gerek yok, ihtiyaç yok, gerek duymadık<br />
•	Okuyucunun talep etmemesi: İnsanlar ilgilenmediği için; Arz talep meselesi<br />
•	Yerel gazeteciliğin doğası: Bu yaygın gazeteler için geçerli bir tür.<br />
•	Kadronun karakteri: İşverene yüklü maliyeti: Normal muhabiri yok ki bilim muhabiri olsun.<br />
•	Gazetenin içeriğinin karakteri: Gazetenin yerel olması; gazetenin içeriği ile ilgili olmadığı için.<br />
•	Dış kaynaklardan yararlanma: Bu haberler dış kaynaklardan alındığı için kadroya gerek yok.<br />
•	Kaynakların yoksunluğu ve ilgisizliği: Bilimle ilgilenen yok. Üniversitelerden destek yok.</p>
<p>BİLİM İLETİŞİMİ ÜRETMEDE KULLANILAN KAYNAKLAR<br />
Bilim iletişimiyle ilgili haber kararında haber toplanılacak kaynaklara başvurularak istenen bilgiler elde edilir ve gazetede kullanılır. Bu bağlamda haberde kaynak olarak kişiler ve kişi dışındaki kaynaklar kullanılmaktadır. Kaynak olarak kullanılan kişilere bakıldığında yerel basın tarafından en yoğun kullanılanlar üniversite hocaları (% 55) ve uzmanlar (% 20), yaygın basın tarafından en yoğun kullanılanlar ise diyetisyenler (% 61.5) ve tıp doktorları (% 19.2) olmaktadır.</p>
<p>Yaygın basında, bilim iletişiminde din adamları da kaynak olarak kullanılmaktadır (% 9.6). Örneğin sigaranın zararları, ruhsal hastalıklar ve çevrebilimle ilgili problemler hakkında gazete sahibinin dâhil olduğu dinsel cemaatin lideri kaynak kişi olarak sunulmaktadır.<br />
Kaynak açısından ikinci önemli konu, kullanılan genel ifadeler ve atıflardır: “Amerikalı bilim adamlarına göre”, “İngiliz bilim adamlarının araştırmaları kanıtlıyor ki” gibi ifadelere sıklıkla rastlanmaktadır.<br />
Yerel basında kişiler dışında kullanılan bilimsel haber kaynaklarının başında sırasıyla internet (% 42.7), haber ajansları (% 27,2) ve üniversiteler (% 11.4) gelmektedir. Kullanılan diğer kaynaklar sırasıyla dergiler (% 4,1), kurumlar ve kuruluşlar (% 3,8), gazeteler (% 2.5), televizyon (2.5), akademik yazılar ve bültenler (% 2,2), kitap (% 1,3), radyo (0,9), mail ve fax (% 0,3), doktorlar ve uzmanlar (% 0.6) bulunmaktadır.<br />
Yaygın basında da, bilim haberlerinin toplandığı kaynaklar daha çok internet, ajanslar, yazılı kaynaklar, radyo, televizyon ve bilimsel toplantılar olmaktadır. Birileri tarafından önceden paketlenmiş olanlar elbette tercih edilir ki bunlara da internette ulaşmak çok da zor değildir. Ayrıca, onlar gazetecileri bulurlar.</p>
<p>ÇÖZÜM?<br />
Çözüm:<br />
“Biz yetmiş milyonluk bir aileyiz” diye reklam yapıyor Hürriyet .<br />
Hangi aile, aile fertlerinin binlercesini işinden atar ve ardından 70 milyonluk aileyiz der?<br />
İnsan haklarından ve özgürlüklerden bahsediyor Hürriyet diğer reklamlarında…<br />
İnsan hakları şampiyonluğu yapan gazeteler, önce iş koşullarında ve ücret politikalarında insanca davranmalıdır. Bilim konusu dahil tüm içeriklerini insana saygılı, insanlığa faydalı bir şekilde doldurmalıdır. Büyük çoğunlukla promosyon, pazarlama ve bilime hakaret olarak duran içerikler ile dolu olan bir bilim iletişimi ve bilim gazeteciliği, gazeteciliğin cehaleti sürdürme ve teşvik yoluyla birilerine güç ve kazanç sağlama faaliyetlerinin bütünleşik bir parçasıdır.<br />
Çözüm:<br />
	Hürriyet’in yaptığı gibi<br />
	Özel çıkarlar için gerçek hakkında imajlar yaratmayla olmaz<br />
	gerçeği insanlığın genel faydasına uygun bir şekilde biçimlendirmekle ve bu biçimlendirmeyi desteklemekle, teşvik etmeyle olur.<br />
Çözüm:<br />
   İnsana insanca değer veren bir çalışma ortamı gerektirir.<br />
   Bu ortam da ancak insanca dayanışmayla ve kötüye karşı mücadeleyle olur.<br />
   Paparazzicilik oyunuyla değil.<br />
   Bilim adına yapılan işlevsel ve promosyoncu şarlatanlıkla değil.<br />
  	Düşmanlıklar işleyerek değil.<br />
Her şey gönlünüzce olsun.<br />
Ama kendiliğinden olmuyor.<br />
     İyiyi desteklemek ve kötüye karşı çıkmak gerek.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İrfan Erdoğan&#8217;ın 31 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “Türkiye&#8217;de gazetecilik ve bilim iletişimi” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-1/' title='Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1'>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2009 08:25:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğrafın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dziga Vertv]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf makinesi]]></category>
		<category><![CDATA[fotografik imge]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[görsel sanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[imge]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=332</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Betül Yarar’ın verdiği “fotoğrafın toplumsal anlamları” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto003.jpg" alt="foto003" title="foto003" width="320" height="214" class="alignleft size-full wp-image-412" />Turizm alanında kullanılan kent imgelerinin kendilerine göre bir anlatım dili veya anlatım kalıbı vardır. Örneğin İstanbul’u anlatan turistik fotoğrafları bir düşünelim. Buradaki kalıplar kentin en eski tarihini ve kentin en modern yapılarını bir arada toplarlar genellikle ve altında yatan iddia bu kentin görmeye değer tarihi olduğu kadar, eğlence ve alışveriş merkezleriyle yaşanmaya değer modernliği ve konforu da olduğu iddiasıdır. Kısaca burada kent kültürü iki unsurla açıklanır modernlik (tüketim ve konfor anlamında) ve tarihsellik. Her ikisi de kenti ticari bir mercekten pazarlanabilir ve tüketilebilir nesne olarak aktarmanın sonucunda ortaya çıkan vurgulardır. Bu anlatım ve aktarım biçiminde, Berger’in deyişiyle kent kusursuzlaştırılır. Asla kentin yoksulluğundan, toplumsal sorunlarından dem vurmayan bir kent dokusu yaratılır. Bu anlatı kalıbı ve bakış açısıyla, bir sosyal bilimcinin, araştırmacı bir gazetecinin veya toplumsal duyarlılıkları olan bir sanatçının kente bakışı veya kenti algılama ve anlatma biçimi aynı olamaz. Aşağıda İstanbul’a iki farklı yaklaşım biçiminin ve bu yaklaşımlar doğrultusunda ortaya çıkan farklı anlatım tarzlarını göreceğiz. İlk önce bir turizm rehberi olma iddiasını taşıyan bir internet sitesinden indirilmiş İstanbul fotoğraflarına bakın.<br />
Daha sonra Ara Güler’in “İstanbul’da Alın Teri” adlı fotoğraf sergisinden İstanbul’a bakın. İkisi arasında gerçekten çarpıcı bir tezatlık söz konusudur. İkincisindeki toplumsal duyarlılık sanatsal dille kendini ifadelendirmiştir. Bu kalıplarla aktarılan fotoğrafların İstanbul anlatısı çok farklı sonuçlar verir. Berger’in de belirttiği gibi “ancak bir kentin sokaklarında, bir tür acı çekerek yaşamış olan biri, kaldırım taşlarının, kapı eşiklerinin, tuğlaların, pencerelerin ne anlama geldiğini fark edebilir” (Berger, 1988: 29). Nitekim Güler’in fotoğraflarında da İstanbul kaldırımlarıyla, pencereleriyle ve kenti yaşayanlarıyla anlatılır. Burada kentin şiddetini bizzat yaşayanlar kent mekanlarına dahil edilmekte ve kentin onlardan bağımsız bir mekansal görünümden ibaret olmadığı vurgulanmaktadır. Kentin iç sokaklarına, insanların tavırlarına ve gündelik olaylara kadar pek çok olgu fotoğrafta yer aldığından bu tür fotoğraflar, aslında tarihsel olarak unutulmaya bırakılanı, görmezden gelineni protesto içeren bir dille bizim yüzümüze vurur ve bize hatırlatır. Bu detaylı anlatım dilinden dolayı bu tür fotoğraflar etnografik bilgiyi de içinde barındırırlar.<br />
<img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto008.jpg" alt="foto008" title="foto008" width="320" height="240" class="alignright size-full wp-image-415" />Alt Kültürler, Köylüler, İşçiler, Kadınlar, vs.<br />
Yukarıda da belirtildiği gibi fotoğraflar bir dönemin, bir toplumsal kesimin veya kentin kültürel özelliklerini bulgulamak açısından önemli kanıtlar sunan malzemeler olarak değerlendirilebilir. Ancak yine bu nedenle fotoğraflara bakarken, bu fotoğrafların ne amaçla ve kim tarafından çekildiğini sormak, bir başka deyişle onları tarihsel ve toplumsal bağlarına oturtarak okumak önemlidir. Bu aynı zamanda toplumsal farklılıkları ve buna dayanan toplumsal çatışmaları dikkate almayı da gerektirir. Örneğin sömürge topraklarındaki bir kent veya gündelik yaşam bir sömürgecinin gözünden fotoğrafa aktarıldığında, bizzat yerli birinin bakışından çok farklı sonuçlar verecektir. Erkeğin kadına, sömürgecinin yerliye, yetişkinin çocuğa, kentlinin köylüye bakışındaki asimetri veya eşitsizlik algıya ve imgeye nasıl yansır?<br />
Bu tür eşitsiz ilişkileri konu alan fotoğraflarda (örneğin erkeklerin çektiği kadın fotoğraflarında veya turistlerin çektiği doğu fotoğraflarında olduğu gibi) en temel mesele farklılıkların buluşması veya karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma kültürler arası olabildiği gibi, aynı kültür içinde farklı konumlara sahip bireyler arasında da olabilir. Burada işleyen mekanizmalardan biri tipik olana odaklanmak ve çeşitliliği tipik olana veya klişelere indirgemektir. Bir zamanlar kırsal yörelere gezi yapıp oralarda yoksulluk içinde yaşayan çocukların ve insanların fotoğraflarını çekmeyenimiz yoktur herhalde. Burada bir kentlinin gözünden oluşturulan tipik kalıpların ötesinde bir algılama olmadığı gibi, kırsal yoksullukla sahici bir ilişkinin kurulduğu da oldukça şüphelidir.<br />
Burke Batı’da köylünün kentliler tarafından nasıl algılandığını ve bu algının nasıl dönüştüğünü görsel tasvirlerde yaratılan köylü imgelerini inceleyerek ortaya koyar. Bilinmektedir ki köylü imgeleri genellikle kentliler tarafından ve yine kentliler için yapılmaktadır. 12. yüzyıldan itibaren resimlerde yer alan köylü tasvirlerinin köylüleri grotesk (yani onları kaba, çirkin, kirli, vs.) aktarmaları söz konusudur. 15. ve 16. yüzyılda da bu olumsuz tasvirlerin yayılmış olmasını Burke kentleşme ile birlikte kent ve kırsal alan arasındaki kültürel mesafenin giderek açıldığının bir kanıt olarak görür. 18. ve 19. yüzyıllarda bu grotesk, bu vahşileştirici bakış yerini idealleştirme girişimlerine veya etnografik bakışa bırakır. Köylüleri idealleştiren yaklaşımda kentte kaybedilen cemaat ilişkilerinin köylerde var olduğu iddiası maddilik kazanmaktadır. Etnografik bakış ile oluşturulan imgelerde ise söz konusu olan daha çok ne olumsuz yaklaşımdır, ne de idealleştirmedir. Olduğu gibi aktarma çabasıyla kırsal yaşamla soğuk, mesafeli ve nesnel bir ilişki kurulmaya çalışılır. Burada da görüldüğü gibi gerek fotografik gerek resimsel imgeler bize köylülerin gerçekliğini yansıtmamakta, daha çok kent ile kır arasındaki ilişkilere dair bir şeyler söylemekte ve kanıtlar sunmaktadır. Bu tür yorumlara ise ancak bu imgelerin nasıl, kimler tarafından, hangi tarihsel koşullar ve toplumsal karşıtlıklar içinde üretildiğine bakarak ulaşıyoruz.<br />
Bu tür köylü tasvirlerinde olduğu gibi aile albümleri için çekilen fotoğraflardaki kalıplar karşılaştırmalı olarak incelenerek örneğin çocukların toplumsal konuları ve aile içindeki yerlerine dair da bazı sonuçlara ulaşılabilir. Çocukluğun tarihini çalışan biri için fotoğraflardaki çocuk giysilerinden tutun da çocukların fotoğraflardaki davranış ve tutumlarına, konumlarına kadar pek çok olgu bir anlatım içerir ve bunların dönemsel olarak değişimi de pek çok şeyi dışa vurur. Örneğin bir dönem aile albümlerinde yer alan fotoğraflarda çocukların olmayışı veya az oluşu, giderek fotoğraflarda çocuklara ayrılan yerin artması ve hatta çocuklar için ayrı albümlerin açılmaya başlaması çocuk merkezli bir kültüre geçişin ve yetişkinlerin çocuklara bakışında bu yönde bir değişimin ifadesi olabilir. Ayrıca çocukların neredeyse büyüklerle özdeş bir tavır ve giyim tarzı içinde olmaları, bunun giderek değişmesi de yine çocukların büyüklerden ayrı birer kimliklerinin olduğunun kabul edilişini yansıtabilir (bu bağlamda Burke’in çocuk resimlerini incelediği bölüme bakılabilir).<br />
Savaş Fotoğrafları<br />
Maddi kültüre ait olgular ve bu kültürün birer parçası olan toplumsal farklılıklar ve eşitsizlik ilişkilerini analiz etmek için fotoğraflar kullanılacaksa, burada fotoğrafların anlatım kalıpları hatırlanmalı ve insanların fotoğraf çektirirken günlük giyisilerini giymedikleri, fotoğrafa poz verdikleri gibi noktalar da dikkate alınmalıdır. Burada bize en çok malzeme sunacak olanlar doğal veya anlık fotoğraflardır. Burada özellikle belgesel fotoğrafçılığından bahsetmekte yarar var. Fotoğraf ile gerçeklik arasındaki vurgu burada oldukça yoğundur. Gazetelerde kullanılan fotoğrafların da genellikle benzer bir dili ve iddiayı barındırdığı söylenebilir. Belgesel fotoğrafçılığın nesnellik iddiasına da temkinli yaklaşmak gerekir. Burke “belgesel fotoğrafçılık” teriminin Amerika’da (belgesel film teriminden kısa bir süre sonra) 1930’larda sıradan insanların, özellikle de yoksulların günlük yaşamlarından sahneler için kullanılmaya başladığını belirtir (Burke, 1988: 22). (Jacob Riis ve Dorothea Lange ile Lewis Hine gibi sanatçıların fotoğrafları bunlara birer örnektir.) Ancak fotoğrafa bu gözle bakarken ya da okurken dikkat edilmesi gereken tek şey fotoğrafçının neyi seçtiği veya gerçeklikten nasıl bir alıntı yaptığı olmayabilir. Bunu dışında onu aktarırken kullanılan teknik dil de önemlidir. Örneğin fotoğrafın dokusu da mesaj içerebilir. Burada da bazı kalıplar geçerli olabilir. Yumuşak kahverengi tonlar veya siyah beyaz fotoğraflar nostaljinin dilidir. Sinema tarihçisi Siegfried Kracauer şöyle der:<br />
Bütün büyük fotoğrafçılar motifi, açıyı, lensi, filtreyi, emülsiyonu ve dokuyu kendi sağduyularına göre seçmekte serbest davranmışlardır (Siegfried Kracauer, Burke, 2003: 23 içinde).<br />
Bunun da ötesinde bazı belgesel türü fotoğraflarda fotoğrafçının açının ve teknik dille ilgili seçim yapmanın ötesine geçtiği olmuştur. Örneğin ünlü fotoğrafçı O.G. Rejlander meşhur titreyen sokak çocuğu fotoğrafını çekerken poz vermesi için eline beş şilin tutuşturduğu Wolverhampton’lı bir çocuğu paçavralara büründürerek çamura bulamış ve öyle çekmiş olduğu ileri sürülmektedir (Burke, 1988: 24).<br />
Amerikan iç savaşı fotoğraflarında görülen cesetlerden bazılarının rica üzerine kameranın önüne yatarak poz veren askerler olduğu bilinmektedir (Timothy O’Sullivan ve Alexander Gardner’in “Ölüm Hasadı” adlı fotoğrafı).<br />
İspanyol İç Savaşı’nın en ünlü fotoğraflarından biri olan Robert Capa’nın “Bir Askerin Ölümü” adlı fotoğrafının özgünlüğü de benzer biçimde tartışmalıdır.<br />
<img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto005.jpg" alt="foto005" title="foto005" width="186" height="203" class="alignleft size-full wp-image-417" />Peki neden bütün bu müdahaleler? Bunun nedenini savaş fotoğrafları bağlamında çözümlemeye çalışalım. Savaş fotoğrafçılığından önce savaş ressamlığı vardı ve kimi savaş resimleri tamamen anlatılardan veya ressamın hayal gücünden hareketle üretilirken, kimi bizzat savaş muharebesinin yapıldığı alana gidilerek yapılırdı. Burada çoğunlukla amaç kahramanlık öyküleri yaratmaktı. Burke 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar olan dönemde, Batılı savaş tasvirlerinde iki büyük değişimin gerçekleştiğini ifade eder. Bunlardan birincisi Askeri tekniklerin gelişimine paralel olarak ortaya çıkan genel savaş manzaralarının yerine belirli bir savaşın anlatımını içeren ve genellikle savaşta kullanılan stratejileri de imgeleyen resimlerin yaygınlık kazanmasıydı. Burada savaş sanatına dair kitaplarda yer alan anlatılara uygun şematik bir dil kullanılmaya başlar. Böylece savaşın kaotik görünümü yerini düzenli bir hareket, hücum ve stratejiler içeren savaş sanatının betimlenmesine bırakır. Üsluptaki bu yeni yönelimi Burke “izleyiciyi içine alması beklenen ‘sıcak’ tasvirlerin yerini bilgilendirmeye yönelik ‘serinkanlı’ tasvirlere bırakması” şeklinde yorumlar.<br />
İkinci büyük değişim ise destansı yaklaşımdan uzaklaşılarak “olgusal” ya da “karşı-kahraman” bir üsluba yönelim olmuştur. Bu gelişmenin tam bir tarihi verilemese de, Burke 1800’den beri dehşetin savaş sahnesine işlediğini belirtir. Özellikle 20. yüzyılda destansı anlatım varlığını sürdürse de, ressamların ve fotoğrafçıların çoğunun buna alternatif tarzları seçerken sivil, demokratik ve popülist kültürlerin değerlerine yaslanmayı sürdürdükleri ve savaşın dehşetini gözler önüne serdikleri görülmektedir. Sonuç olarak bütün bu fotoğraflarda gördüğümüz savaşın kendisinden çok, savaşa nasıl yaklaşıldığıdır. Burke’ün de belirttiği gibi destansı anlatılarda, örneğin bunlar tablolarsa bunları sipariş edenlerin genellikle hükümdarlar, generaller olduğu ve bunların beklentilerine uygun bu imgelerin üretildiği unutulmamalıdır. Karşı-kahraman fotoğraflarında ise olayın insani boyutuyla ilgilenen fotoğrafçılar veya filmcilerin olduğu ve kimi zaman bunların da üzerinde gazete editörlerinin veya televizyon kanallarının baskıları olduğu unutulmamalıdır. Bir başka deyişle burada da fotoğrafın yine ötekilerin fotoğraflarında olduğu gibi toplumsal ve siyasal farklılıklar ve çatışmalar bağlamına oturtulması gerekmektedir. İktidardakilerle iktidar dışı kalanlar arasındaki ideolojik farklılıklar fotoğrafa ve fotoğrafın kullanımına yansımaktadır. Bu ideolojik biçimlenmelere rağmen şunu da ekler Burke:<br />
Her şeye rağmen, imgeler yazılı raporların atladığı pek çok önemli ayrıntıyı açığa çıkarır. Bunlar zaman veya mekan nedeniyle uzakta kalan izleyiciye, farklı dönemlerin savaş deneyimi hakkında bir izlenim verir, aynı zamanda savaş karşısında değişen tavırlara da çarpıcı bir şekilde tanıklık eder. (Burke, 2003: 169) </p>
<p><img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto004.jpg" alt="foto004" title="foto004" width="400" height="267" class="alignleft size-full wp-image-413" />Siyasal Simgeler ve Lider Portreleri<br />
Yukarıda da belirttiğimiz gibi görsel imgeler ve özellikle fotografik olanlar propaganda metinlerinin ve çalışmalarının önemli parçalarını oluşturmuşlardır. Esasen bu tarih boyunca böyledir ve günümüzde de böyle olmaya devam etmektedir. İktidardakiler için resim ve heykeller olsun, fotoğraflar ve televizyon filmleri olsun kendileri hakkında iyi bir imaj yaratmak ve ideolojik yaklaşımlarını etkileyici ve gerçekçi kılmak için önemli araçlar olagelmiştir. Brezilya’nın genç başbakanı Janio Quadros’un 1961’de elinde yozlaşmayı süpürme arzusunu simgeleyen bir süpürgeyle görünmesi hem televizyonda görünmesi için bir fırsat yaratmış, hem de eski bir geleneği canlandırmıştır. Bu siyasi metafor ve simgelere Burke’ün kitabında verilen ilginç bir örnektir. Türkiye’de de benzer bir simgesel anlatım Susurluk olayından sonra temiz siyaset için yapılan halk eylemlerini yönlendiren liderlerce uygulanmıştır. Fotografik lider imgelerinde bu ve benzeri pek çok sembolle karşılaşılmaktadır. Kaptanlık ve gemi meselesi ülkeyi ve devleti gemiye benzeten bir yaklaşımdan hareketle resimlerde ve fotoğraflarda kullanılan bir başka simgesel anlatım biçimidir.<br />
Bilindiği gibi hükümdar, yönetici, lider imgeleri klasik dönemde özellikle muzaffer bir eda taşırlardı. Başarı, zafer, yücelik, güçlülük gibi abartılı vurguları içinde barındıran imgelerdi bunlar. Örneğin Roma dönemi heykellerinin ilk göze çarpan yönü abartılı büyüklükleridir. Burke imgeler dışında hükümdarların kendileri hakkında şöyle diyor:<br />
Hükümdarların kendileri de tıpkı imgeler, ikonlar gibi algılanıyordu. Giyimleri, duruşları ve etraflarını saran nitelikler, tıpkı resimleri ve heykellerinde olduğu gibi, bir heybet ve iktidar hissi yayıyordu (Burke, 2003: 75).<br />
Bu amaçla hükümdarlar daha asil görünmek için günlük giysileriyle eski roma kostümleriyle veya zırhlı giysileriyle poz verirlerdi. Bu anlatım biçimi veya kalıbı genellikle mutlakiyet rejimlerine ve monarşilere aittir. Burada hükümdarlar gücünü Tanrıdan alırlar ve bu güç sorgulanamaz. Resimlerde anlatılan iktidarın ve gücün bu biçimidir.<br />
Burke 1789’dan sonra bu rejimlerin değişimiyle beraber, bu imgelerin nasıl bir farklılaşma geçirdiğini ve söz konusu kalıpların kendilerini nasıl özgürlük, kardeşlik, hürriyet ve ilerleme gibi modern ilkelere uyarladığını sorar. 19. ve 20. yüzyıllarda liderlerin ve yöneticilerin imgelerinde bir dünyevileşme görülür. Daha sade anlatımların yer aldığı göze çarpar. Örneğin Jacques-Louis David’in (1748-1825) Napoleon’u konu alan tablosunda, lider çalışma odasında resmedilmiştir. Burke burada anlatılanın “geceyi sabaha bağlayan saatlerde (bir mum yanıyor ve saat neredeyse dördü çeyrek geceyi gösteriyor) bile masasının başından kalkmayan bürokrat olarak hükümdar” olduğunu vurguluyor.<br />
Demokrasi çağına geçerken bir diğer uygulamanın liderlerin erkekliğini, gençliğini ve atletikliğini vurgulayan imgelerin öne çıkmasıdır. Burke Musolini’nin asker elbisesi veya şortla olsun koşarken fotoğraflanmayı seven biri olmasını, ABD başkanlarının pek çoğunun golf oynarken poz vermelerini örnek verir. Güçlü ve şefkatli adam imgesini pekiştiren ve belleklerimizde yer etmiş bir diğer lider pozu da çocuk öperken çekilen pozlardır.<br />
Monarşilerden modern devletlere geçişle birlikte lider imajlarında önemli değişimler görülse de, kimi devamlılıklara da rastlanmaktadır. Kısa boylu liderlerin yüksek bir yere çıkarak veya topuklu giyerek resmedilmeleri veya fotoğraflanmaları, kimi eski sembolleri kullanmaları kendilerinin güçlü ve iktidar sahibi görünebilmeleri için kullanılan eski imaj tekniklerinin aynısıdır. 20. yüzyıla girildiğinde zırh bazen üniforma olarak karşımıza çıkar. Ata binmek eskiden olduğu gibi kullanılan bir kalıptır. Örneğin büyük İskender ile bağdaştırılan klasik anıtsal heykel geleneği SSCB’de yeniden canlanmıştır. Napoleon ile özdeşleştirilen elini ceketin içine sokma hareket oldukça eski bir hareket olsa da, Stalin ve Mussolini gibi liderlerin aynı pozda portreleri bulunmaktadır.<br />
Liderlerin kendi fotoğrafçıları olduğu gibi, günümüzde basın ve televizyon da liderler için çok uzun ömürlü olmayan ancak etkili imajlar yaratmaktadırlar. Tabi burada bir de imaj yönetimi konusunu vurgulamak gerekir. Örneğin fotoğrafı alttan çekmenin kişiyi büyük ve yüce göstermesi gibi kimi tekniklerin oturmuş bir dili vardır.<br />
Türkiye’de son dönemde lider imajının kalıplarında ortaya çıkan önemli bir değişimin başlangıcı olarak Turgut Özal’lı belirtsek sanırız yanlış olmaz. Turgut Özal “güçlü ancak popülist bir lider” (ki bu bir düzeyde onun ideolojisiyle de örtüşen bir imgeydi) havasını Türkiye’ye sokmuş, liderlerin kamusal imgelerinde o güne kadar var olmuş olan ciddi, tarafsız, elit ve benzeri ilkelere dayanan görsel imajın yerine daha avam bir lider tipolojisi çizmiştir.<br />
	Onun iki elini birleştirerek havaya kaldırmasının sembolik anlamını herhalde bilemeyenimiz yoktur. Sağı ve solu birleştiren bir siyasi şemsiye olduğu iddiasıyla 1980’lerde yükselen ANAP, bu söylemini 1970’lerdeki siyasal kriz ve iç çatışmalar tarihi üzerine ve ona karşı kurmuştur.<br />
Bütün bunlardan sonra, fotografik imgelere bireylerin ya da liderlerin o dönemlerde nasıl göründüklerini yansıtmayan, aldatıcı tasvirler olarak yaklaşmak gerektiği sonucuna varılabilir. Ancak bu tür bir yaklaşım ne derecede doğru olur? Daha önce de belirttiğimiz gibi fotoğrafın toplumsal anlamı çözümlenirken esas olan fotoğraflarda gerçeği bire bir aramak değildir. Bunun yerine gerçeğin nasıl dönüştürüldüğünün hikayesini okumaktır. Kimler eliyle, neden ve kimin için gerçeklik belirli kalıplarda inşa edilmektedir. Siyasi lider portreleri açısından da önemli olan daha çok idealleştirilmiş kişilikler ve kamuoyuna sunulmak istenen imajdır. Bir başka deyişle söz konusu liderin kim olduğundan daha çok, kamuoyuna yansıtılmak istenen imajın kanıtı olarak kullanılmalıdır bu tasvirler.<br />
Sonuç<br />
Özellikle belgesel fotoğrafçılık üzerine yürütülen tartışmalar kimi zaman, fotoğrafların tarihini birer kanıtı olmayacakları, bizzat tarihin kendileri olduklarını ileri sürenler bulunmaktadır. Bir başka deyişle bu fotoğraflar tarihe ışık tutmazlar, bizzat tarihi yazarlar ve onu yeniden inşa ederler. Ancak Burke’ün de belirttiği gibi durum bu kadar vahim değildir. Bu nokta da Burke’ün ileri sürdüğü şu sava katılmamak imkansız gibidir. “Diğer kanıt türleri gibi fotoğraf da hem kanıttır, hem tarihtir” (Burke, 2003: 24). Bu ikili yapıyı çözümlemek üzere fotoğrafın bize ne söylediğine değil, ne söylemediğine ve ayrıntıya odaklanmaktan tutunda, onun görünenin altında yatan metnini çözümlemeye kadar birçok teknik kullanılabilir ve yukarıdaki örneklerde bunlar yapılmıştır. Ama burada en temel olan fotografik imgeleri tarihsel ve toplumsal bağlamına oturtmak, yani toplumsal farklılıklar ve çatışmalar alanından incelemektir. Bu açıdan fotoğrafın kim tarafından, ne amaçla ve kimin tüketimi için üretildiği ve nasıl farklı biçimlerde kullanıldığı sorularına, fotoğrafın teknik dilini de dikkate alarak yanıt aramak gerekmektedir. Bu açıdan anlatım kalıplarındaki değişimler ve karşıtlıklar bize önemli ip uçları verecektirler.<br />
NOTLAR<br />
1 ) Örneğin Avrupa’da Ortaçağ’da oldukça az sayıda tasvir dolaşımdayken, tahta baskının keşfinden sonra resimsel imgelerin basılabilmesi kolaylaştıkça sayının arttığını görüyoruz (Burke: 17). Burke 15. yüzyıl sonlarından itibaren şifalı bitkiler ile ilgili eselerin tahta baskılar sayesinde resimlendirilmeye başlamasını bu gelişmeye bir örnek olarak verir. Öte yandan 1472’de basılmaya başlanan haritalar, matbaa ile özdeşleştirilen tekrarlanabilirlik niteliğinin, bilgiyi imgeler aracılığıyla aktarmayı nasıl kolaylaştırdığının bir örneğidir.<br />
2 ) Berger’e göre resmin bu şekilde yeniden canlandırılması, resmin değerini bu yeniden canlandırmanın aslı olmasıyla sınırlandırmaktadır. Berger “burada artık insana biricik olarak çarpıcı gelen resimdeki imgenin gösterdikleri veya resmin anlamı değil, ne olduğudur” der. Oysa Berger’e göre sanat eserini kıymetli ve biricik kılacak olan orijinal olmakla ilişkilendirilen pazar değerinden çok, toplumsal ve tarihsel anlamı olmalıdır. Biriciklik üzerine yapılacak bu tartışmayı burada derinleştirmemiz konumuz gereği pek mümkün değil.<br />
KAYNAKLAR:<br />
Barthes, R. (1998). Camera Lucida: Fotoğraf Üzerine Düşünceler, İstanbul: Altı Kırkbeş Yayınları.<br />
Berger, J. (1988). O Ana Adanmış, İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Berger, J. (1986). Görme Biçimleri, İstanbul:Metis Yayınları.<br />
Burke, P. (2003). Afişten Heykele, Minyatürden Fotoğrafa Tarihin Görgü Tanıkları, (çev.Zeynep Yelçen), İstanbul: Kitap Yayınevi.<br />
Bourdieu, P. (1997). Televizyon Üzerine, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Betül Yarar’ın 26 Nisan 2008 tarihinde verdiği “fotoğrafın toplumsal anlamları” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 1'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/' title='Basın Reklamının Etkileri 1'>Basın Reklamının Etkileri 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 1</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2009 08:16:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fotoğrafın Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dziga Vertv]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf makinesi]]></category>
		<category><![CDATA[fotografik imge]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[görsel sanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[imge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=325</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Betül Yarar'ın verdiği “fotoğrafın toplumsal anlamları” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto001.jpg" alt="foto001" title="foto001" width="320" height="240" class="alignleft size-full wp-image-407" />Günümüz kentleri görsel açıdan oldukça zengin ve imgeler bombardımanı hayli yoğun bir yaşam biçimi sunmaktadır bizlere. Bu anlamda modern iktidar kurma biçimlerinde ve gündelik hayat ilişkilerinde simgesel ve görsel anlatım ve iletişimin etkinliği giderek artmaktadır. Bu nedenle genel olarak sosyal bilimler ve özel olarak da iletişim alanında günümüz toplumlarında görsel imgelerin tarihsel ve toplumsal olarak yorumlanması önemli konulardan biri halini almıştır. Her ne kadar yeni yeni gelişmeye başladıysa da, bu alanda ciddi çalışmaların da birikmeye başladığı söylenebilir. Bu bağlamda yaşadığımız sosyal çevrede var olan olay ve olgulara görsel açıdan yaklaşan ve bunların görsel dışa vurumu olarak da nitelendirilebilecek görsel sanatlar ve medyada kullanılan fotoğraf, resim, reklam gibi tekniklerle üretilmiş malzemeler bu sunumun temel konularını oluşturmakla beraber, özellikle fotoğrafa odaklanılacaktır. Bu bağlamda görsel sanatlarda ve medyada yer alan fotografik imgeler üzerine tartışılacak ve bunların tarihsel ve toplumsal anlamlarını nasıl okuyabileceğimiz sorgulanacaktır. Sunumun temel amacı sosyal hayatın çelişkili yapısının görsel dışa vurumu olan ve bizim içinde yaşadığımız koşulları ve kendimizi algılayış biçimimizi etkileyen görsel malzemelerin ve ürünlerin dilini ve anlamını sosyal, siyasal ve tarihsel açıdan yorumlama becerimizi arttırmak ve bu açıdan eleştirel ve sorgulayıcı bir göz geliştirmektir. Bunun dışında ve ötesinde “sosyal hayatımızın farklı dinamiklerine ve tarihe görsel dil ve ürünler aracılığıyla bakarak farklı bir yaklaşım geliştirmek mümkün müdür” sorusuna da yanıt aranacaktır. Bunun dışında ve ötesinde “sosyal hayatımızın farklı dinamiklerine ve tarihe görsel dil ve ürünler aracılığıyla bakarak farklı bir yaklaşım geliştirmek mümkün müdür” sorusuna da yanıt aranacaktır. Bu bağlamda ilk olarak görsel imgelerin tarihçiler ve diğer sosyal bilimciler için önemine ve günümüzde görsel imgelerin toplumsal yaşantımızdaki yerine değinilecektir. Daha sonra fotoğrafın nasıl ortaya çıktığı, değişen işlevleri ve toplumsal etkileri kısaca ele alınacaktır. Bunun ardından imgenin ne olduğu ve fotografik imgenin diğer imgelerden farkı tartışılacaktır. Son olarak, tüm bu noktaları dikkate alarak fotoğrafı nasıl okuyabiliriz sorusuna yanıt aramak üzere, farklı alanlarda ortaya çıkan fotografik kalıplar ve bunların değişimi yine bazı fotoğraflardan örnekler verilerek tartışılacaktır. Bu son bölümde özellikle kent ve mekan fotoğrafları, eşitsiz ilişkilerin ürünü olan fotoğraflar, savaş fotoğrafları ve fotoğraflardaki siyasal semboller ve lider portreleri içeren fotoğraflar incelenecektir.<br />
<img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto006.jpg" alt="foto006" title="foto006" width="280" height="183" class="alignright size-full wp-image-419" />Görsel İmgelerin Gücü<br />
Son yıllarda özellikle tarih alanında, resmi tarih yazımı dışında tarihe farklı açılardan bakan yaklaşım ve çalışmalar giderek artmaktadır. Tarihçiler ilgi alanlarını genişletip, büyük siyasi olaylar ve aktörler, makro iktisadi ve toplumsal eğilimler ve olgular, ekonomik krizler ve yapılar dışında, zihniyetlerin, gündelik yaşamın, maddi kültürün, bedenin tarihi ve sosyal içeriğine kadar uzanan yeni alanlar keşfetmekte ve bu alanlarda çalışmalar yürütmektedirler. Buna göre tarihsel kanıtların ve kaynakların türü de değişime uğramakta ve yazılı belgelerle sınırlı kaynaklar dışında görsel malzemenin de kanıt olarak kullanılabileceği düşüncesi yaygınlık kazanmaktadır. Bu yöndeki gelişmeler tarih alanıyla da sınırlı kalmayıp bütün sosyal bilimler alanındaki farklı disiplinleri de etkilemiştir. Böylece gündelik yaşam, maddi kültür, kişisel biyografiler sosyal bilimler açısından önemli sorun ve araştırma alanları olmaya başlamıştır. Buna paralel olarak, sosyal bilimciler, (onlara genellikle resmi ellerce sunulan) arşivlerde yer alan yazılı metinler, istatistikler ve benzeri kaynaklarla yetinmeyip, bunların dışında yeni malzemeler bulmaya yönelmişlerdir. Bu yeni kaynaklar edebi metinlerden, sözlü tanıklıklara, kişisel mektuplardan, aile albümlerine kadar uzanmaktadır ve bunlar içinde görsel imgelerin de önemli bir yeri vardır. Örneğin haritalar, halılar, resimler, bayraklar, bezemeli tabaklar, fotoğraflar, tablolar gibi bulgular gerek tarihçiler için, gerekse sosyal bilimciler için belirli bir kişinin veya toplumsal grubun yaşam biçimini, anlayışını/zihni dünyasını ifade eden, sembolik değeri yüksek veriler olarak incelenmeye değer görsel imgeler halini almıştır. Bu bağlamda fotoğrafın bu malzemelerin içindeki yeri yadsınamaz. Araştırmacı tarihçi Peter Burke, tarih alanında bütün bu gelişmelere rağmen tarihçilerin imgelerin sunduğu kanıtları hala yeterince ciddiye almadıklarını ve bunun da “görselin görünmezliği” üzerine son zamanlarda süre giden bir tartışmayı beraberinde getirdiğini vurguluyor. Tarih alanında yürüyen bu tartışmada yer alan yakınmaları dile getirmek üzere Burke kimi tarihçilerin serzenişlerini aktarıyor: “Bir tarihçinin de dile getirdiği gibi ‘tarihçiler… imgelerin inebildiği daha derin deneyim katmanlarından ziyade, metinler ve siyasi ya da ekonomik gerçeklerle ilgilenmeyi tercih ediyorlar’; bir diğeri ise bu durumun işaret ettiği ‘imgelere tenezzül etme’ olgusuna değiniyor.” Yine Burke, Viktorian dönem fotoğrafları hakkında çalışmaları olan Raphael Samuel adlı bir tarihçinin nasıl kendini ve kendi kuşağının tarihçilerini “görsel açıdan cahil” bulduğunu hatırlatıyor (Burke, 2003: 9). Bütün bunlardan hareketle bu çalışmada imgeler tarihsel ve toplumsal araştırmalar ve çalışmalar için önemli veri kaynakları olarak ele alınacak ve imgelerin ve özellikle fotoğrafın bu açıdan nasıl okunabileceği üzerine tartışılacaktır.<br />
İmgeleri tarihsel veriler olarak nasıl kullanırız sorusuna dönmeden önce, yine Burke’ün de belirttiği gibi belirli yerlerde ve dönemlerde görülen imge türlerindeki değişimlere, özellikle de imge üretiminde meydana gelen iki büyük devrime değinmekte yarar var. “Bu devrimler 15. ve 16. yüzyıldaki basılı tasvirlerin yükselişi (tahta baskı, gravür, asit indirme gibi) ile 19. ve 20. yüzyıllardaki fotografik imgenin (sinema ve televizyon da dahil) yükselişe geçişidir” (Burke: 16). Burke bu iki devrimin sonuçlarından birinin imgelerin üretiminin ve dağıtımının hem kolaylaşması, hem de hızlanması olarak tasvir etmektedir. İmgelerin üretiminde kullanılan tekniklerin bu şekilde değişiminin bir diğer sonucu da izleyicinin üretilen imgelere erişiminin kolaylaşmasıdır .<br />
<img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto007.jpg" alt="foto007" title="foto007" width="280" height="210" class="alignleft size-full wp-image-420" />Bu gelişmelerin bizim açımızdan iki önemi ve anlamı olduğunu belirtebiliriz. İlk önemli nokta imgelerin bir anlatım dili ve biçimi olarak giderek daha fazla kullanılması ve etkinliğinin artmasıdır. Böylece imgeler zihinsel dünyamızın oluşumuna giderek daha fazla katılan araçlar halini almaya başlar. Ayrıca imgelerin üretiminin ve tüketiminin kolaylaşması ve yaygınlaşması, imgeler dünyamıza farklı kesimlerin ürettiği imgelerin daha fazla girmesine olanak tanıyan koşulları da beraberinde getirmiştir. Örneğin sanat veya resim daha önce belirli bir kesimin tekelindeyken, zaman içerisinde yaygınlaşmış ve farklı kesimlerden ressamlar resim üretimi alanına girerek var olan resim kalıplarını yıkmışlardır. Ya da fotoğrafın ortaya çıkışıyla birlikte resimsel imgeler veya ikonlar müzelerden çıkıp yemek odalarımıza ve üzerimize giydiğimiz tişörtlere kadar yaygınlaşmış ve böylece orijinal anlamlarını yitirmişlerdir. Sonuç olarak günümüzde görsel anlatım ve dil kent hayatının sıradan ve bir o kadar da önemli parçaları halini almış, vatandaşlardan tutunda siyasi hareketlere ve siyasal aktörlere kadar gerek kimlikler kurulurken, gerekse iletişim dili oluşturulurken görsel imgelerin kullanımı ve görsel anlatım dili ağırlık kazanır olmuştur. Buna bağlı olarak gerek sosyal bilimler alanında, gerekse gündelik yaşamda imgeler ve onların sunduğu anlatım dilinin önemi ve etkisi giderek artmıştır. Dolayısıyla imgelerin tarihsel ve toplumsal açıdan nasıl birer “kanıt” veya “belge” olarak kullanılacağı sorusu bizim için oldukça önemlidir.<br />
Fotoğrafın ortaya çıkışı ve etkileri:<br />
Fotoğraf makinesi 1839’da Fox Tablot tarafından icat edildi. Berger’in de belirttiği gibi, seçkinlerin hizmetine sunulmak üzere icat edilen bu araç, otuz yıl gibi kısa bir süre sonra “polis dosya kayıtları polis muhabirliği, askeri istihbarat, pornografi, ansiklopedi belgeleri, aile albümleri, kartpostallar, antropolojik kayıtlar (çoğu zaman Birleşik Amerika’da Kızılderililer konusunda olduğu gibi, soykırımla birlikte), duygusal ahlak dersleri verme, merak giderme adına her yere sızma yolu (yanlış bir adlandırmayla buna “gizli kamera” denir) olarak; estetik etkiler yaratmak, haber röportajcılığı ve vesikalık fotoğraf için kullanılmaya başladı.” (Berger, 1988: 74). Halkın kullanımı için ilk yapılan ucuz fotoğraf makinesi 1888’de pazara sürüldü. Fotoğraf sanayi kapitalizmin gelişimine ayak uydurarak büyümeye ve dönüşmeye devam etse de, Berger’in deyişiyle “görünümlere gönderme yapmada en baskın ve en ‘doğal’ yol olması ancak 20. yüzyılda ve iki dünya savaşına rastlayan dönemde gerçekleşti” (Berge, 1988: 75). Bu şekilde fotoğraf “her şeyi en yakından gören tanık olarak dünyanın yerine… geçti”. Bu dönemde fotoğraf artık “güzel sanatların kısıtlılığından kurtulmuş, demokratik olarak kullanılabilecek bir kamu bildirişim aracı olmuştu” (Berger, 1988: 75). Ancak kısa zamanda “gerçeğe bu kadar sadık” oluşu nedeniyle bu yeni bildirişim aracı bir propaganda aracına dönüştü. Fotoğrafı bu şekilde kullananlardan ilki Naziler oldu.<br />
Berger’in de belirttiği gibi fotoğraf ilk çıktığında yeni bir teknik olanak olarak çarpıcı bir etki yaratsa da, bugün sıradan bir araçtır. Fotoğraf çekmek ve görmek artık bir refleks işidir. Bu dönüşümde Berger’in de belirttiği gibi fotoğrafın ortaya çıkışına bağlı yeni sinema sanayinin gelişimi, taşınabilir fotoğraf makinesinin icadı, fotoğraf röportajcılığının bulunuşu, reklamcılığın ortaya çıkışı gibi bir dizi gelişimin etkisi vardır. Bugün ise dijital kameralar gibi yeni keşifler bu sürecin güncel aşamalarını temsil ederler.<br />
Alman Marksist eleştirmen Walter Benjamin’in 1930’larda belirttiği gibi fotoğraf çağında sanat eski karakterini değiştirmiştir. Burke, Benjamin’in yaklaşımını şöyle aktarır:<br />
Makine “tek bir özgün varlığın yerine kopyaların çokluğunu getirmiş” ve imgenin “kült değerinden” “sergilenme değeri”ne doğru bir kayma gerçekleşmiştir. “Mekanik çoğaltım çağında solmakta olan şey sanat eserinin havasıdır” (Burke, 2003: 18 içinde).<br />
Buradaki sorun fotoğrafın sanat eserinin biricikliği üzerindeki etkisidir. Fotoğraf sayesinde sanat eseri biricik olmaktan çıkıp, kopyalanabilir olunca sanat eserinin anlamı da değişime uğrar. Bunun sonuçlarını farklı biçimde değerlendirenler bulunmaktadır. Örneğin kimilerine göre bu gelişme sanatı ve sanat eserini daha kolay erişilebilir kıldığı için olumludur. Hatta bazılarına göre röprodüksiyonları olan eserlerin havası, diğerlerine göre fazladır. Kimine göre ise bu sanatsal değerin düşmesine yol açan olumsuz bir gelişmedir. Berger fotoğraf makinesinin resmin imgesini çoğaltmasının, resmin anlamının da çoğalmasıyla sonuçlanan bir gelişme olduğunu vurgular (Berger, 19) . Bir başka deyişle fotoğraf sanat eserinin anlamını çoğaltır ve böler. Fotoğraf sayesinde imgeler yeniden üretilebilir ve yeniden anlamlandırılabilir hale gelir: “İmgenin imgesi”. Bu şekilde yeniden canlandırılan bir imge bulunduğu bağlam ve zamandan koparılır. Örneğin bir Monalisa imgesinin orijinal tablodaki anlamıyla, bir tişörtün üzerine basıldığında ortaya çıkan anlamı aynı olamaz. Kısaca fotoğrafın sanat alanında tartışmasız etkileri olan devrimsel bir gelişme olduğu açıktır.<br />
Berger, devrimci Rus film yönetmeni Dziga Vertv’un 1923’de yazdığı bir yazıdan şu alıntıyı yapar:<br />
“Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makine, size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum. Hiç durmadan hareket ediyorum. Nesnelere yaklaşıp onlardan uzaklaşıyorum. Süzülüp altına giriyorum onların. Koşan bir atın ağzı boyunca koşuyorum. Düşen, yükselen nesnelerle birlikte düşüp kalıyorum ben de. Karmakarışık hareketler, en karmaşık birleşimler içinde hareketleri sırayla kaydederek dönen benim: Makine.<br />
	Zaman ve yer sınırlamalarından kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size bilinmeyen bir dünyayı açıyorum.” (Burke, 2003: 17 içinde)<br />
Görüldüğü gibi, fotoğraf sadece sanatı değil, bireylerin görsel çevreleriyle kurdukları ilişkiyi de dönüştüren yeni bir göz geliştirmiştir. Bu makinenin gözü, kişinin göremediğini görme ve gösterme kapasitesine sahiptir. Düşen bir nesnenin hızına erişebilerek onu havada görüntüleyebilir ve bize bu görüntüyü aktarır. Ya da çok küçük bir ayrıntıyı gözle görülebilir boyutlara getirerek ortaya çıkarır. Ayrıca fotoğraf anı donduran bir araç olarak, bizim gözlemleyemediğimiz bir anı görüş alanımıza taşır. Örneğin tanıklık edemediğimiz bir savaşın imgeleri gazetelerdeki fotoğraflar yoluyla kahvaltı soframıza kadar gelir. Gözün ulaşmadıklarını görünür kılan fotoğrafın görsel dünyamıza ve onu algılayış tarzımıza yeni bir boyut kazandırdığı kesindir. Böylece bakan gözün dışında ve daha etkili bir göz olur fotoğraf makinesi. Bu durum aynı zamanda “ben” olgusunu da sarsan bir gelişmedir (Berger, 18). Bu şekilde “ben” görsel dünyanın tek merkezi ve tanığı olmaktan çıkmıştır. Fotoğraf makinesinden kameraya geçişle bu dönüşüm daha da hızlanmıştır.<br />
İmge nedir? Fotografik imgenin diğer imgelerden farkı nedir?<br />
“Bir imge yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünümdür. İmge ilk kez ortaya çıktığı yerden ve zamandan –birkaç dakika ya da birkaç yüzyıl için- koparılmış ve saklanmış bir görünüm ya da görünümler düzenidir. Her imgede bir görme biçimi yatar” (Berger, 1986: 9-10).<br />
Bu tanımlamayı biraz açacak olursak, burada bir görüntünün ya da görünenin imgeye dönüşümden söz edilmektedir ve bunu yapan kendine ait bir görme biçimi ya da olaylara bakma ve yorumlama biçimi olan insandır. Bu bir ressam, bir fotoğrafçı olabilir. Onların görünümler üzerinde yaptığı işlemler yoluyla ortaya çıkan görüntü, artık içinde bir anlam veya yorum taşıyan bir imgeye dönüşmüştür. Kısaca görünümün imgeye dönüşmesi zihinsel bir işlem veya faaliyeti gerektirir ve ortaya çıkan şey artık bu zihinsel faaliyetin ürünüdür. Onun izini, damgasını ve anlatım dilini taşır. Bu 19. yüzyıla ait kadın imgesiyle, sokaktan geçen bir kadın arasındaki farka benzer.<br />
<img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto002.jpg" alt="foto002" title="foto002" width="250" height="252" class="alignleft size-full wp-image-409" />Görsel imgeler dilden daha farklı bir etkiye ve içeriğe sahiptirler. Bu görmek ve bakmak ediminin ve görülen ve bakılan şeyin sözcüklerle ifade edilenden farklı olarak yarattığı etkiyle açıklanabilir. Görme sözcüklerden önce gelir ve sözcüklerle tam olarak anlatılamayanı içerir. Örneğin Berger’in de belirttiği gibi seven birisi için sevgiliyi görmenin hiçbir sözcük ya da kucaklayışla karşılanamayacak bir bütünlüğü vardır. Görmek üzere yapılan eylem olarak bakmak eylemi dış dünya ile kurulan en gerçekçi bağ ise de neye bakıldığı ve onun anlamı bakanın kim olduğuna (yani Berger’in deyişiyle bakanın görme biçimine) bağlı olarak değişir. Ancak tarihsel olarak bakmak ve bakılanı aktarmak eylemleri sonucunda ortaya çıkan imgeler, görülen nesnelerin olduğu gibi aktarımı iddiasını taşıdığı durumlarda, bakan kişinin gözünden bir aktarımın söz konusu olduğu unutulur. Buradaki temel mesele imge ile gerçeklik arasındaki ilişkidir.<br />
Fotoğraf açısından bu en çarpıcı meselelerden biridir. Çünkü tarihsel olarak fotoğraf makinesinin gücü fotoğrafın gerçekliği çarpıtmadan yansıttığı iddiasında yatar: “gerçekliğin temsili”. Berger’in oldukça edebi bir biçimde anlattığı gibi, fotoğraf gücünü aynı zamanda gerçekliğe ulaşmanın ruhani yollarından bilimsel yollarına doğru kayıldığı modernleşme ve sekülerleşmenin tarihinden de alır. Fotoğraf bu süreç içinde gerçekliğe ulaşmanın en önemli aracı olacaktır. Keşfedildiği günden itibaren fotoğraf makinesi gerçeği olduğu gibi yansıtan en önemli araç, fotoğrafsa gerçeğin en önemli kanıtı konumuna yükselmiştir. Gerçekten de fotoğrafın tarihe tanıklık ettiği ve onu bize bir şekilde aktardığı, tarihsel belge, veri veya kaynak olarak gücü yadsınamaz. Berger fotografik imgeyi diğer görsel imgelerle karşılaştırırken, diğerlerinin tersine fotoğrafın konusunu aktarmadığını, taklit etmediğini ya da yorumlamadığını, onun belgesi olduğunu belirtir. Fotoğraf hiçbir yağlıboya tablo veya gravürde olmadığı kadar konusuna aittir.<br />
Fotoğraf, yalnızca bir imge (yağlıboya resmin olduğu anlamda bir imge), gerçeğin taklidi değildir; aynı zamanda bir belgedir; ayak izi ya da ölünün yüzünden alınan bir maske gibi gerçeğin kendisinden doğrudan doğruya çıkarılmış bir şeydir (Berger, 1988: 76)<br />
Bu biçimiyle fotoğraf 18. yüzyıl yağlıboya resimlerine ya da gravürlere benzese de, daha çok belleğin işlevini üstlenmeye adaydır.<br />
Hem fotoğraf makinesinin objektifi hem de göz – ışığa duyarlılıkları nedeniyle- imgeleri büyük bir hızla ve olayın olduğu anda kaydederler. Bununla birlikte, fotoğraf makinesinin yaptığı, oysa gözün hiçbir zaman yapamayacağı şey, o olayın görünümünü dondurmaktır. Fotoğraf makinesi olayın görünümünü, görünümlerden oluşan akışın içinden çekip çıkararak belki sonsuza dek değil ama film var olduğu sürece saklar&#8230; Fotoğraf makinesi, aksi halde ister istemez üst üste binecek olan görünümlerin içinden bir dizi görünümü kaydedip saklar. Bunları hiç değişmeden, oldukları gibi tutar. Fotoğraf makinesinin icadından önce, hayal gücünden, bellek yetisinden başka bir şey yoktu bunu yapabilecek. (Berger, 1988: 76-77)<br />
Ancak bu benzerliğe rağmen, fotoğrafla bellek arasında önemli bir farklılık da vardır.<br />
Bununla birlikte belleğin tersine, fotoğraflar kendi başlarına anlamı saklamazlar. Bize –görünümlere normal olarak atfettiğimiz tüm inanırlık ve ciddiyetle birlikte- anlamlarından koparılmış görünümler sunarlar. Anlam, işlevlerin anlaşılması sonucunda ortaya çıkar… Fotoğraflar kendi başlarına bir öykü anlatmazlar. Anlık görünümleri saklarlar. (Berger,1988: 77)<br />
Bu şekilde tıpkı bellek gibi fotoğraf neyin unutulmasına veya hatırlanmasına karar veren güçlü bir yargı aracıdır da aynı zamanda.<br />
Tarihe baktığımızda fotoğrafın bu gücünün pek çok farklı amaçlarla kullanıldığına tanık oluyoruz. Fotoğrafın ikna gücünü ve görsel etkisini keşfederek kullananlara pek çok örnek verilebilir. Bunların başında faşist rejimlerin onu ve filmi önemli bir propaganda aracı olarak kullanmaları gelir. Bunun dışında basının anlatım dilinin değişiminde de büyük etkileri olmuştur fotoğrafın. Burada Berger’in basından verdiği bir örneği aktarmak istiyorum, tabi yine Berger’in yorumuyla. Berger Birleşik Amerika’da 1936’da çıkan ilk kitle iletişim dergisi Life’ın yayına başlamasında iki kehanetin olduğunu belirtir. Bunlardan birincisi, o gün için yeni olan şey, derginini finansal kaynak olarak satışları değil, basılan reklamları seçmesiydi. İkincisi ise görsel malzemeyle kurulan yeni ilişki biçimiydi. Buna göre dergi resimsel malzemeye ağırlık vermekteydi ve daha da ötesi Berger’e göre derginin adıyla içindeki resimler arasında bir bağ vardı. Derginin içerdiği resimlerin derginin adı (Life, yani yaşam) gibi yaşamı temsil ediyor olma iddiasıdır. Gerçekten de fotoğraf sayesinde basın gerçekleri aktarma iddiasına güç kazandırmıştır. Bugün bu iddiayı daha da ileriye götüren yeni medya türü fotoğrafın devamı niteliğinde olan film ve televizyondur. Nitekim bunların yazılı basın üzerindeki etkileri, bu kaynakların tüketimindeki artışa paralel olarak gazete tüketimindeki düşüşle niceliksel olarak yansıtılabilir. Bunun bir nedeni bunların okuma yazma alışkanlığı ve bilgisi olmayan kesimlere dahi ulaşabiliyor olmasıysa, diğer bir nedeni kullandıkları teknoloji sayesinde görselliği öne çıkarabilmeleridir. Görsel anlatımın giderek güçlendiği bu yeni tekniklerin bize ulaştırdığı haberlerde, olaylar anlık fotoğrafların ötesinde film olarak bize aktarıldığından, ikna gücünde olağan üstü bir artış söz konusudur. Tabi bu yeni medya türlerinin içerdiği program türlerinin çeşitliliği de önemlidir. Bourdieu televizyonun sahip olduğu yayılma gücünden bahsederken bize şu örnekleri verir: “televizyon, akşam sekiz haberleri için, Fransa’nın bütün sabah ve akşam gazetelerini toplam okurlarından daha fazla sayıdaki insanı ekran başına toplayabilir” (Bourdieu, 1997: 50). Ayrıca Bourdieu Amerikalıların gündem adını verdikleri şeyin giderek daha büyük ölçüde televizyon tarafından belirlendiğini de vurgular. Durumun Türkiye’de de farklı olmadığını biliyoruz. Fotoğraf bu yeni gerçekçi imgesel anlatım araçlarının temelidir. Peki nasıl oluyor da fotoğrafın gerçeklik iddiasına rağmen, hem en ideolojik propaganda programlarına hem de bireylerin demokratik haber alma arzusuna cevap veren farklı kullanım biçimlerine konu olabiliyor? Bu niteliklerinden yola çıkarak bir kanıt olarak fotoğraf nasıl okunmalıdır? Acaba fotoğraf doğrudan gerçekliği yansıtan bir ayna mıdır? Fotoğrafa öykü yükleyen nedir?</p>
<p><img src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/foto009.jpg" alt="foto009" title="foto009" width="320" height="246" class="alignright size-full wp-image-422" />Fotoğrafın Okunması<br />
Fotoğrafın bu farklı kullanım biçimlerinin temelinde, fotoğrafın gerçekliği anlık olarak saklaması (bu nedenle gerçekliğe çok bağlı olması) ve kopardığı anı bağlamından bağımsızlaştırdığı için basit bir göstergeye indirgemesi yatmaktadır. Fotografik imgenin bu ikili yapısı onu farklı kullanımlara açık (bu bir düzeyde her tür imge için geçerlidir bu açıklık) kılarken, inandırıcılık etkisi onu pek çok görsel malzemenin ötesine taşımaktadır. Peki bu durumda fotoğrafa öykü yükleyen nedir ve fotoğrafın öyküsü/fotoğraf nasıl okunabilir? Fotoğrafa öykü yükleyen iki unsurdan bahsedilebilir. Bunlardan biri fotoğrafçı ikincisi de kullanıcı. Ancak bu ilk akla gelen iki olgunun ötesinde bir boyut daha yer almaktadır.<br />
Çoğu zaman, çağdaş genel fotoğraf bizimle, okuruyla ya da olayın başlangıçtaki anlamıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir olayı, yakalanmış bir görünümler dizisini sunar. Bu tür fotoğraf bilgi verir bize, ama tüm yaşanmış deneyimlerden koparılmış bir bilgi. Genel fotoğraf, bir anıya katkıda bulunsa bile bilinemez, her şeyiyle bize yabancı olan birinin anısına yapılan bir katkıdır bu. Şiddet, bu yabancılık içinde dışa vurulur. Bu yabancının “Bakın!” diye bağırdığı anlık bir görüntüyü kaydeder çağdaş genel fotoğraf. Kimdir bu yabancı? Şu yanıtı verebiliriz: fotoğrafçı. Gene de, fotoğraflanmış imgelerin toplam kullanım-dizgesini göz önüne aldığımızda, “fotoğrafçı” yanıtının yetersizliği açıkça ortaya çıkar. Şu yanıt da yetersiz kalır: fotoğrafı kullananlar. Kendi içlerinde belli bir anlam taşımadıkları, tümüyle yabancı birinin belleğindeki imgelere benzedikleri içindir ki fotoğraflar her türlü kullanıma açıktırlar. (Berger, 1988: 78)<br />
Kısaca fotoğrafı çeken kişinin ona yüklediği anlamı ve fotoğraf çekilirken kim için bu fotoğrafın çekildiği ve amacı gibi noktaları çözümlesek dahi, fotoğrafın içerdiği öyküyü tamamen tüketemiyor veya sabitleyemiyoruz. Çünkü fotoğraf her yeni kullanımla yeni anlamlar kazanabilmektedir. Ancak her durumda fotoğraf belirli kullanımlar çerçevesinde geçici olarak sabitlenebilir ve bu geçici öyküler fotoğrafın yeni durumlarda yeni anlamlar kazanmasını güçleştirebilir veya ona yön verebilir. Yani fotografik imgenin anlamı, onun tarihsel ve toplumsal olarak geçirdiği dönüşümlerin getirdiği birikimden bağımsız, sonsuz bir olasılıklar kümesi değildir. Dolayısıyla bizim yapabileceğimiz bu geçici anlamlar ve sabitlemeler sürecini çözümlemek olabilir. Bu çözümlemeye fotoğrafı okumak diyoruz.<br />
Buna göre öncelikle yapılacak olan fotoğrafın taşıdığı gerçeklik iddiasına rağmen fotoğrafın yarattığının da bir imge olduğunu kabul etmektir. Buna göre ilk olarak söz konusu fotoğrafın dönemi içindeki yeri ve önemini anlamak, onun kim tarafından çekildiğini ve ne amaçla ve hangi koşullarda çekildiğini sorgulamaktır. Fotoğrafçı görünümlerin akışı içinden nasıl bir parça seçmiştir ve neden bu görüntü dondurulmuş ve tarihe mal edilmiştir. Bir başka deyişle fotoğrafın bir dizi görünümler içinde hangi anı dondurduğu ve ölümsüz kıldığı araştırılmalıdır. Burada seçme eylemi önemlidir. Fotoğraf en gerçekçi anlatım diline sahip olsa da fotoğrafı çekilen şeylerin fotoğrafçı tarafından düzenlenmesi söz konusu olabildiği gibi, hiçbir düzenleme yapılmadan çekilen belgesel nitelikli fotoğraflarda da “an” seçilir. Sonuç olarak temel sorumuz şudur: Hangi an seçilmiştir ve seçilen an nasıl bir anlatı dizgesine veya kalıbına göre aktarılmıştır? (bkz. Burke, 2003).<br />
(Devam ediyor)<br />
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Betül Yarar&#8217;ın 26 Nisan 2008 tarihinde verdiği “fotoğrafın toplumsal anlamları” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/' title='Medyada Çalışma İlişkileri'>Medyada Çalışma İlişkileri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-sosyal-politika/' title='Medyada Sosyal Politika'>Medyada Sosyal Politika</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/' title='Basın Reklamının Etkileri 1'>Basın Reklamının Etkileri 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-2/' title='Basın Reklamının Etkileri 2'>Basın Reklamının Etkileri 2</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 13:26:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gazetecilikte Yeni Arayışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Edinme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiye erişme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=308</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun’un verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde gazetecilik, bir yandan ekonomik küreselleşmenin sahiplik yapılarında yarattığı yoğunlaşmanın diğer yandan da yeni teknolojik gelişmelerin etkisiyle bir kriz yaşamakta, bu krizi aşma çabaları da geleneksel gazetecilik anlayışının sorgulanmasını gerektirmektedir. 1980’lere gelindiğinde hemen her alanda yaşanan köklü değişimlere koşut olarak, medyanın topluma bilgi ve haber aktarma işlevi ikinci plana itilmiştir. Medya kapitalizm için son derece kârlı bir birikim alanı haline gelirken, medya sektöründeki sahiplik yapısının değişmesi kamusal iletişimin de görüntüsünü değiştirmiştir. Küresel medya, küreselleşen mali pazarların işleyebilmesinde önemli hale gelmiş, pazarın serbestçe işleyişine engel olarak görülen ve “kamusal yarar” adına uygulanan müdahale ve düzenlemelerin kaldırılmasını ifade eden deregülasyon uygulamalarıyla küresel medyanın dev tekellerinin temelleri atılmıştır. Medya sektöründeki yoğunlaşma, artık izlenmesi güç bir hızla artmaktadır. Bu konuyu araştıran Ben Bagdikian, 1983’te yayınlanan “The Media Monopoly” adlı kitabında medya alanına 50 kadar şirketin egemen olduğunu belirtirken, aynı kitabın 1996’daki 5. baskısında bu sayı 10’a düşmüş, kitabın 2004 baskısında ise medya sektörüne egemen olan şirket sayısı 5’e inmiştir. Bunlar, Time Warner, Disney, Murdoch’s News Corporation, Bertelsmann of Germany ve Viacom’dur. Yoğunlaşma yanında, medya kuruluşlarının sahiplerinin medya dışı sektörlerde önemli çıkarları bulunan iş adamları haline gelmesi de medyayı sahiplerinin başka alanlardaki özel çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kullandıkları bir araç durumuna getirmektedir.<br />
Medya şirketlerinin büyük bir güç haline gelmesi, yurttaşlarla küreselleştirici güçler arasındaki dengenin daha da bozulmasına, eşitsizliklerin derinleşmesine yol açmıştır. Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küreselleşmenin itici güçlerinin dayattığı ideolojik savaşta, medya stratejik bir mücadele silahı olarak değerlendirilmiştir. Bu süreçte okurlara/izleyicilere çarpıtılmış, değiştirilmiş, yönlendirilmiş haberler sunulması olağan hale gelmiştir. Tüm bunların sonucu olarak okuyucular da medyaya olan güvenlerini yitirmiş, gazete tirajları düşmüş ve haber reytingleri azalmıştır. Yapılan kamuoyu araştırmalarında medya kuruluşları güvenilirlik sıralamasında listenin en alt sıralarında yer almaya başlamıştır.<br />
Toplumun gazetelerin haber verme biçiminden yakındığı, gazete tirajlarının giderek düştüğü ve toplumla medya kuruluşları arasında neredeyse kronik hale gelen bir güven bunalımı yaşandığı bir ortamda, geleneksel gazeteciliğin ayrımları da geçersizleşmektedir. Tarihsel olarak ortaya çıkan fikir gazeteciliği ve magazin gazeteciliği gibi ayrımların yerini, günümüzde yurttaş gazeteciliği, barış gazeteciliği, insan hakları gazeteciliği, çocuk hakları gazeteciliği, kadın hakları gazeteciliği, militan gazetecilik gibi adlarla nitelenen gazetecilik pratikleri almaktadır. Söz konusu süreç basın ve demokrasi arasındaki ilişkilerin yeniden tartışılmasını ve sorgulanmasını gerektirir. Çünkü medya, tarihsel süreç içerisinde devlete karşı mücadele ederek dördüncü güç niteliği kazanmış ve amacını yurttaşları güçlendirerek demokrasiyi geliştirmek olarak tanımlamıştır. Ancak, zaman içinde sermayeyle bütünleşmiş ve onun çıkarlarının sözcüsü durumuna gelmiştir. Bu noktada, medyanın tüketici kitleleriyle “kamu”, “topluluk”, “yurttaşlık”, “sorumluluk” gibi kavramlar üzerinden yeniden bağlantı kurmasının yolları aranmaya başlanmıştır. Böylece, medyanın sembolik üretimlerinden yalnızca biri olan haber üzerinden medyaya tekrar dördüncü güç niteliğini kazandırma arayışları, sorunlar yaşayan Batı demokrasilerini düzeltme çabalarıyla birlikte gündeme gelmiştir. Bu süreçte, kamu yararı ve toplumsal sorumluluk kavramları yeniden ele alınırken, medyanın kamuya nasıl en iyi hizmet edeceği ve nasıl sorumlu davranacağı tartışmaları da yeniden canlanmıştır. Bu tartışmalarda yeniden gündeme gelen sorulardan biri de medyanın tarafsız biçimde gerçekleri aktarmasının olanaklı olup olmayacağıdır.<br />
Tarafsızlık, siyasal eğilimlerden arınma durumunu, yani haberde olay ve yorum arasına konulması gereken sınırı gösterir. Tarafsızlık kavramına göre, haber/haberci siyasal ve ideolojik bakımdan yansızdır. Tarafsızlık, uygulamada gazetecilerin belirli bir konuda kendi duyguları, çıkarları ve değer yargılarından bağımsız olarak tarafların görüşlerini vermelerini anlatır. Tarafsız davranmayı amaçlayan gazeteciler halkın gündeminde olan önemli konuları seçerler, bu konularda kimlerin taraf olduğuna karar verirler, bunların temsil ettiği görüşleri ve kişileri nesnel bir şekilde izleyiciye aktarırlar. Oysa, enformasyona sahip olmak ve denetlemek bir güçtür. Gücün tarafsızlığını savunmak çok zordur ve tarafsızlık savıyla aslında belli uygulama ve ilişkilere meşruluk kazandırılır. Haberdeki her sözcük, her kavram, her tümce, her paragraf, her konu ve her resim belli bir anlam taşır, taşınan anlam yansızlığa engeldir. Taraf tutma, seçicilik süreciyle haber zincirinin tüm bağlantı noktalarında ortaya çıkar: Önce muhabirin (kendi inançları, tutumları ve değerleri çerçevesinde) belli bir biçimde algıladığı olay söz konusudur. Haber, ikinci aşamada, her biri bilinçli ve bilinçsiz olarak neyin nasıl anlatılacağına karar veren editörlere ve yönetime gider. Üst yönetim, reklamcılar, devlet yetkilileri vb. çoğunlukla bilinçli karar verme sürecine dahil olurlar; kişisel/profesyonel inançlar, tutumlar ve değerler ise bilinçaltı seçimde rol oynarlar.<br />
Tarafsızlık ilkesinin tartışılması, demokratik müzakerenin koşullarının sağlanması açısından önemlidir. Çünkü gazetecilik, bir kamu olmaksızın var olamaz. Kamu ise gazeteciler olmaksızın kendi hakkında bilgi sahibi olamaz ve çıkarlarını savunamaz. Dolayısıyla, demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için gazetecilerle kamu arasında bir ittifak yaratmak gerekir. Ancak, gazeteciler ve vatandaşlar bu müzakereye eşit koşullarda katılamadıkça beklenen sonuç alınamaz. Gazetecilerle kamu arasındaki ittifakı en çok engelleyen etmenlerden biri ise gazetecilerin geleneksel tarafsızlık duruşudur. Tarafsızlık, Amerikan gazetecileri İngiliz sömürge otoritelerince konulan sansüre karşı savaşırken Devrim boyunca önemli bir ilke olarak görülmüştür. Ancak, daha sonraları gazetelerin yoğun biçimde siyasal partilerin himayesine bağımlı olduğu bir devirde, Amerikan gazetecileri halktan çok patronlarına karşı sorumlu olmuş,1840’lara gelindiğinde düşük fiyatlı gazetelerin ortaya çıkışıyla gazeteler, ekonomik açıdan artık siyasal partilere değil, reklamcılara bağımlı hale gelmiş, böylece ucuz gazetelerin yayıncıları siyasal bir tarafsızlık duruşu takınabilme olanağına kavuşmuşlardır.<br />
Geleneksel gazetecilik anlayışı gazetecilerin tarafsız bir duruş almalarını, bu süreçte kendi bakış açılarını yadsımalarını gerektirir. Bu tür bir tarafsızlık görüşü ise gazetecileri etik yargılamalarda bulunmaya teşvik edici özellikte değildir, çünkü etik yargılar öznellik gerektirir. Dolayısıyla, belli bir görüş açısına sahip olmanın mutlaka kötü bir şey olmadığının anlaşılması, toplumda seslerini yeterince duyurma olanağı olmayan kesimleri de kapsayacak yeni gazetecilik uygulamalarına yol açmaktadır. Bunların en önemlisi de kamusal gazetecilik (public journalism) adıyla bilinmektedir. Kamusal gazetecilik (public journalism), yurttaş gazeteciliği (civic journalism) ya da bazen topluluk bağlantılı gazetecilik (community-connected journalism) olarak adlandırılan bu yeni gazetecilik anlayışı, hem akademisyenler hem de gazeteciler arasında geniş ve ihtilaflı bir tartışmayı sergilemektedir. Yurttaş gazeteciliği kimilerine göre bir reform, kimilerine göre geleneğe geri dönüş, kimilerine göre geçici bir moda, kimilerine göre de saçma bir hevestir. Yurttaş gazeteciliği, basının toplumla ilişkilerini sağlamlaştırma ve kamusal alanı geliştirme işlevini yerine getirmesi için önerilen bir yaklaşım olmasına karşın, hem tanım hem de uygulama düzeyinde belirsizlik vardır. Yeni bir gazetecilik modeli mi yoksa gazeteciler için bir dizi teknik mi olduğu tartışmalıdır. Ancak, 20. yüzyıl sonlarında, özellikle bazı ABD gazetelerinin ortaya çıkardığı, sonradan diğer ülkelerdeki medya tarafından da kabul edilen yurttaş gazeteciliği anlayışı, gazetecilik üzerinde yeniden düşünmeyi gerektiren önemli bir girişimdir.<br />
Sıradan ya da geleneksel gazeteciliğin hangi noktada yurttaş gazeteciliği haline geleceği sorusu net bir biçimde yanıtlanmamıştır. Farklı haber örgütlerinin yurttaş gazeteciliğini farklı biçimlerde yorumlamalarına ve onu uygulamaya çalışanlar tarafından benimsenen bir dizi farklı yaklaşım olmasına karşın, temel özellikleri şöyle özetlenebilir:<br />
•	Yurttaşların hikayelerini ve fikirlerini düzenli biçimde dinlemek;<br />
•	Topluluğun önemli meseleleriyle ilgili haberleri çerçevelemenin alternatif yollarını araştırmak;<br />
•	Haberi kurgularken yurttaşı tartışmaya ve meselelerle ilgili kamusal bir anlayış oluşturmaya teşvik edecek çerçeveleri seçmek;<br />
•	Önemli kamusal sorunları haber haline getirirken, olası çözümlere ilişkin kamusal bilgiyi ve alternatif eylem olanaklarını geliştirecek bir biçimde inisiyatif almak;<br />
•	Kamuyla nasıl daha iyi ve saygın bir iletişim kurulacağı konusunda sürekli düşünmek.<br />
Uygulamada birbirinden farklı pratikler yurttaş gazeteciliği adı altında toplanmıştır ve yurttaş gazeteciliğinin ne olduğu konusunda ihtilaflı tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalardaki en önemli nokta ise, gazetecinin haberleştireceği olaylar karşısındaki duruşudur. Gazetecilerin sistemin aksayan yanlarını sorgulayan bağımsız gözlemciler olarak kalmalarını öneren geleneksel habercilik yaklaşımı yerine yurttaş gazeteciliği, gazetecilerin çözüme giden yolda katılımcı eylemciler olması gerektiğini önermektedir. Buna karşın, ana akım medya eleştirmenleri, gazetecilerin gözlemci rollerini terk edip katılımcı ya da savunucu haline geldiklerinde hem tarafsızlıklarını hem de güvenilirliklerini yitireceklerini öne sürerek yurttaş gazeteciliğini eleştirmektedir.<br />
Bu arada, iletişim teknolojisindeki gelişmeler ve bilgi edinme hakkının tanınması, yurttaş gazeteciliği hareketine yeni açılımlar sunan olanaklar olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, aynı gelişmeler, bir meslek olarak gazeteciliğin gerekliliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmektedir. Bilgi edinme hakkının sağlanmasıyla internet erişimi olan her yurttaşın kendi haberine ulaşması ve bunu ağ teknolojilerinin olanaklarıyla yaymasının olanaklı hale geldiği savunulmuştur.<br />
Yurttaşların katılımcı bir gazetecilik hareketi olarak görülen ve 2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhmyNews benzeri siteler, yurttaş gazeteciliğinin uygulanabilirliğinin kanıtı olarak değerlendirilmektedir.<br />
OhmyNews sitesi bilgisayarlı ağ teknolojilerinden yararlanarak, “OhmyNews her yurttaşı bir muhabir yapıyor” sloganıyla ortaya çıkmıştır. Siteye, her gün ev kadınları, öğrenciler, profesörler ve diğer yurttaş gazetecilerinden yüzlerce haber gönderilmektedir. 53 kadrolu muhabiri ve editörünün yanında 26.700 yurttaş muhabiri bulunan sitenin yaklaşık 1 milyon okuyucusu vardır. Haber ve yorumu bir arada sunan siteye yurttaşlardan gelen haber öyküleri editoryal bölüm tarafından değerlendirilerek sayfaya yerleştirilmektedir. Sitenin kurucusu ve başkanı Oh Yeon-Ho’ya göre, OhmyNews, geleneksel basına duyulan hoşnutsuzlukla vatandaşların birbirleriyle konuşma isteğini bir araya getirmekten doğan bir sitedir.<br />
OhmyNews, bir yandan hâlihazırdaki Devlet Başkanı Roh Moo-hyun`u iktidara taşırken, diğer yandan da Japon internet bankası Konglomerat Softbank’ı yanına alarak Japonya’ya adım attı ve yeni haber merkezinin ilk yurttaş gazetecilerini istihdam etmeye başlamıştır. Softbank, bu projeye tam 11 milyon dolar tutarında yatırım yapar. OhmyNews için dönüm noktasını 2002`deki genel seçimler oluşturur. Kanaat tekelini oluşturan büyük medya kuruluşları muhafazakar adaylardan Lee Hoi-chang’dan yana olurken, OhmyNews sol liberal aday Roh Moo-hyun’a hareket alanı sağlayarak destek verir.Bu destek seçimlerin kaybedeni gözüyle bakılan Roh’yu, sanal cemaatin katkılarıyla iktidara taşır. Siyasal ağırlığı yanında OhmyNews pek çok skandalın ortaya çıkmasını sağlayan haberlere imza atmıştır. Bunların başında da Hyundai şirketi tarafından Kuzey Kore’deki Komünist Parti’nin önde gelenlerine yüklü miktarda (yaklaşık 190 milyon dolar) gizli bağış yapıldığını ortaya çıkarması gelmektedir.<br />
OhmyNews’ın ana sayfasında yer alan bir haber için muhabire 15 Euro ödenmektedir. Ayrıca, okuyucu haberi beğendiği takdirde muhabire “bahşiş” verebilmektedir. Gazetenin online haberlerine ücretsiz ulaşılmaktadır. Sitenin yurttaş gazeteciliği alanında elde ettiği başarı teknik gelişmelerle yakından ilgilidir. OhmyNews gibi siteler, teknolojik gelişmelerin kullanıma soktuğu web tabanlı birçok değişikliği kullanarak çok sayıda okuyucu kazanırken, ABD’de Weblog’lar ya da “blog”lar, dikkat çekmeye başlamıştır. Blogger.com gibi sitelerden ücretsiz ulaşılabilen online kendi-yayıncılık araçlarının kullanımı ile küresel erişime sahip olunabilince, bu durum, pek çok kişinin yeni ağ teknolojilerini habercilik açısından yeni açılımlar sunan bir fırsat olarak değerlendirmesine yol açmıştır.<br />
Yeni olanaklar sayesinde, BuzzMachine.Com’da Jeff Jarvis gibi tanınmış bloggerlar, geniş bir izleyici kitlesini siteye çekebilmektedirler. Jarvis’in, hyperlocal gazetecilik olarak adlandırdığı habercilik tarzı, yorgun bir muhabire çok önemsiz görünen ancak yerel okuyucuları ilgilendiren olaylar hakkında haber vermeyi içermektedir. Verilen olaylar, bir bölge toplantısından eğitsel spora kadar her konuyu kapsayabilir. Aynı zamanda, büyük medya gruplarının haberleri üzerinde de bir izleme etkinliği gerçekleştirilmektedir. Jarvis’in weblog’unda yurttaş gözcüsü (watchdog) bloggerlar, haberlerinin doğru olup olmadığını ya da kişisel yanlılıklarının haberlerine sızıp sızmadığını görmek için muhabirleri izlerler. Örneğin, Wilgoren Watch’da, New York Times muhabiri Jody Wilgoren’in Howard Dean’in Beyaz Saray Kampanyasını haber yapma biçimi yurttaşlar tarafından incelenmiştir.<br />
Okuyucu/izleyicinin haber örgütlerine güvensizliğinin kısmen de olsa kırılabilmesi ancak medyanın okuyucu/izleyicilerin gereksinimlerine yanıt veren bir habercilik yapmasıyla mümkün olabilecektir. Bu tür bir habercilik anlayışının ise egemen güçlerin çıkarlarına uymayacağı açıktır. Araştırmacı gazeteciliğin son yıllardaki durumu, sistemin belirli ölçüler içinde de olsa kendini eleştirmeye giden yolları açan bir gazetecilik anlayışını yaşatıp geliştirmeyeceğini göstermiştir.<br />
Araştırmacı gazetecilik, bir olayın derinlemesine araştırılması, belgelenmesi, arka planda olup bitenlerin açığa çıkarılmasını anlatan bir gazetecilik türü olarak önem kazandı. Ancak, günümüzde medya kuruluşları üzerindeki kâr baskıları ve bütçe kesintileri, maliyeti yüksek bir tür olan araştırmacı gazeteciliğin büyük oranda ortadan kalkmasının yolunu açmıştır. Medya sektöründeki kârlılık baskısının araştırmacı gazeteciliği basından kovmasıyla boşalan alanın ise yurttaş gazeteciliği ile doldurulabileceği savunulmaktadır.<br />
Online gazetecilik araçlarını kullanan sitelerin, yardım toplama, sıradan insanları belli meseleler etrafında örgütleme gibi toplulukları belli bir eylem yönünde harekete geçirdiği başarılı örnekler mevcutsa da Webloglar konusunda öne sürülen argümanların çoğu yüzeysel görünmektedir. Siber uzaya erişim ve siber uzayın yönetimi gibi konuları içermeyen argümanlar, temelden yoksun kalmaktadır.<br />
Gazetecilik pratikleri açısından bakıldığında ise, OhmyNews sitesinin “her yurttaş bir muhabirdir” sloganı, üzerinde durulmaya değerdir. Bu durum, değişen koşullar altında haber, gazete ve gazetecinin tanımlarının ve işlevlerinin yeniden gözden geçirilmesini zorlamaktadır. </p>
<p>(DEVAM EDİYOR)</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun’un 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/' title='Medyada Çalışma İlişkileri'>Medyada Çalışma İlişkileri</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 13:21:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gazetecilikte Yeni Arayışlar]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Edinme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiye erişme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetişim Hakkında Beyaz Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=306</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun'un verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dizüstü bilgisayarlar, dijital fotoğraf makineleri ve kameraların yaygınlaşması ve fiyatlarının giderek düşmesiyle haber kaydetme araçları olarak kullanılmaları, sıradan yurttaşlara kendi haberlerini yapmaları için olanaklar sunmaktadır. Hazırlanan haberler, haber yayma aracı olarak internet ortamının kullanılmasıyla erişime sahip olan herkese ulaşabilmektedir. Bu durum, yeni teknolojileri elde etme ve kullanma becerisine sahip her yurttaşı potansiyel muhabir haline getirse de uygulamada çözülmesi gereken sorunlar bulunmaktadır. Sıradan bir yurttaşın günde haber okumaya/izlemeye ayıracağı zamanın sınırlı olduğu düşünüldüğünde, insanların karmakarışık bir haber okyanusunda gereksinim duydukları habere ulaşmak için bir rehberliğe ihtiyaç duyacakları açıktır: Gereksinim duyduğu haberlere en hızlı biçimde hangi siteden, nasıl ulaşacaktır? Hangi sitenin içeriği güvenilirdir, hangi site hızlı habercilik yapmaktadır, aldığı enformasyonu yorumlayabileceği, değerlendirebileceği bilgiyi hangi siteden edinecektir?<br />
Diğer yandan, Web siteleri ve webloglarda yayınlanan haberler, büyük medya kuruluşları için bir kaynak oluşturmaktadır. Örneğin, 2004 baharında, bir yurttaşın ABD askerlerinin bayrağa sarılmış tabutlarını Irak’ta bir uçağa yüklenirken gösteren dijital fotoğraflarını çekmesinden birkaç gün sonra, fotoğraflardan biri Seattle Times’ın ön sayfasında yayınlandı. Irak savaşında verdiği kayıpları gizlemek için tabut görüntülerinin yayımlanmasına yasak getiren ABD yönetimi, ABC televizyonunun ölen 721 askerin isim ve resimlerinin yayımlanmasıyla köşeye sıkışmıştır. 1969&#8242;da Amerika&#8217;nın Vietnam&#8217;da kaybettiği askerlerin isimlerini ve resimlerini yayımlayan Life dergisinden esinlenen ABC, &#8216;Ölüler sadece istatistik değil aynı zamanda isim ve yüzlerdir&#8217; sloganını kullanır. Cumhuriyetçilerin ateş püskürdüğü programın sunucusu kıdemli gazeteci Ted Koppel, &#8220;Amacımız kayıpları politika ve günlük gazeteciliğin üzerine çıkarmaktı. 721 kişinin isimlerini okumaktaki niyet ne savaş karşıtlarını kışkırtmak ne de savaşı onaylamaktır&#8221; demiş, birkaç gün sonra, TheMemoryHole.org, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (Freedom of Information Act) hükümleri sayesinde edindiği düzinelerce benzer fotoğrafı yayınlamıştır. Daha sonra, fotoğraflar tüm büyük gazetelerde yer alır ve ardından Irak’taki Ebu Gıreyb cezaevinden taciz ve işkence fotoğrafları akmaya başlar. Iraklı esirlerin fotoğrafları, gerçeği saklamak yönünde gösterilen tüm çabalara karşın, demokratik değerlerin ve yurttaşlık haklarının yaşadığının ve korunduğunun bir kanıtı olarak değerlendirilmiştir.<br />
ABD&#8217;ye kalkacak bir uçağa yüklenen asker tabutlarını çeken kişinin bir gazeteci değil, eski bir kargo bölümü çalışanı olması, Bağdat yakınlarındaki Ebu Gıreyb Cezaevi&#8217;nde sorgulama taktiklerini fotoğraflayanların da asker olmaları, gerçekleri ortaya çıkarabilecek olayların artık gazeteciler değil, olayı deneyimleyen ya da ona tanık olan sıradan insanlar tarafından gündeme getirilebileceğinin kanıtları olarak sunulmaktadır.<br />
Gerçekte, haber konusu olayı meydana getiren, deneyimleyen ya da olaya tanık olan yurttaşlar, –ki gazetecilik terminolojisinde göre haber kaynakları- büyük medya kuruluşlarında yayınlanmayan hikayelerini, ağ teknolojileri sayesinde kitlelere ulaştıracak bir araca sahip olmuşlardır. Gazeteler de haberi doğrudan haber kaynağından almak yerine, ikincil bir haber kaynağı olarak interneti kullanmakta, sanal ortamda ilgi gören haberlere sayfalarında yer vermektedirler.<br />
İçinde bulunduğumuz dönemde yoğun tekelleşme, medyayı tekseslileştirmekte, haber, bilgi ve düşünce üretiminin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bu anlamda yurttaş gazeteciliğinin insan haklarını genişletmek için, engellenen fikirleri ve düşünceleri yansıtacak bir platform olmanın yollarını araması gerekmektedir.<br />
Klasik ifade özgürlüğü hakkı, fikirlerin, ideallerin ve enformasyonun dile getirilmesiyle devletin müdahalesi dışında bir özgürlük sağlar. Bununla birlikte tam özgürlük, özgürleşme ve öz gelişim özgürlüğünü de kapsar. Yani, insan özgürleşiminin (emancipation) sürecini anlatır. İnsanların kendi yaşamlarına ilişkin kararları almada onları engelleyen tüm güçlerden özgürleşmesi anlamına gelir. İnsan hakları özgürlük ve eşitliğin sağlandığı alanlar hakkındaki karar verme süreçlerine yurttaşlar karışmadan gerçekleştirilemez. Dolayısıyla yurttaş gazeteciliğinin stratejilerini belirlerken bu noktayı göz önüne alması gerekir. Tüm insanları yaşamlarını etkileyen karar vermeye dahil etme ve bu tür katılımları siyasal alanın ötesine genişletmeye niyetlenmelidir. En fazla katılım ve genişletilmiş eşitlik ise insanların teknoloji ve kültür gibi eski seçkinci alanlarda karar vermeye katılmasını gerektirir. Yurttaş gazeteciliğinin de yurttaşların teknoloji ve kültürün gelişmesi ve kullanımı konusundaki kararlara katılmaya hakkı olduğunu kabul etmesi ve bu yönde projeler üretmesi gerekir.<br />
Önemli bir öğe de liberal gelenekteki enformasyon özgürlüğünün doğrudan eşitlik ilkesine bağlı olmamasıdır. Sonuçta, enformasyon özgürlükleri sadece yeterli ifade araçları erişilebilir olduğunda gerçekleşebilecek olan ‘enformasyon yoksulları’nı destekleyemez. Temel sosyal ve ekonomik hakların ihmal edilmesi ise ifade özgürlüğü ve dernek özgürlüğü gibi sivil ve siyasal hakları da aşındırır.<br />
Eşitlik kavramı, bu yüzden insan özgürleşimi ve öz gelişim için gerekli olan tüm (sosyo-ekonomik ve kültürel) alanlara genişletilmelidir. Demokratik toplumlarda eşit oy kullanma haklarını gerçekleştirmenin ötesinde, örneğin, kültürel yaşama eşit katılım yaratılmasına da çalışılmalıdır. Eğer yurttaş gazeteciliği, bunu başarabilirse, insan haklarının gelişmesine katkıda bulunabilir.<br />
Ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri göz önüne almayan ve bu eşitsizlikleri giderme yolunda ciddi argümanlar getirmeyen bir gazetecilik anlayışının insan haklarını geliştirmek ve genişletmek açısından yapabileceği fazla bir şey yoktur. Yurttaş gazeteciliği de bu noktayı göz önüne alırsa, gerçekten başarılı olabilir. Aksi durumda, büyük medya örgütlerinin bir halkla ilişkiler çabası olmaktan öteye gidemeyecektir.<br />
Ayrıca, yurttaş gazeteciliği yüce ideallerle ortaya çıkmasına karşın, büyük ölçüde yeni gelişen dijital teknolojilerle bağlantılı olarak yürütüldüğü göz önüne alınmalıdır. Türkiye’deki internet erişimi ve kullanım olanakları düşünüldüğünde söz konusu gazetecilik anlayışının uygulama olanakları sınırlanmaktadır.<br />
Yurttaş gazeteciliği yanında, bir düşüncenin, bir görüşün başarı kazanması için mücadele eden bir gazetecilik anlayışını yansıtan ve çoğunlukla demokrasi sorunları yaşayan ülkelerde benimsenen militan gazetecilik anlayışı da, gazetecinin tarafsız gözlemci/aktarıcı rolünden sıyrılarak olaya müdahale etmesini gerektiren bir tutumu onaylayıp teşvik etmektedir. Bu anlayışa göre, yurttaşlık ve iyi yönetim idealini savunmada gazetecilik burjuva sözde-yansızlığı tarafından sınırlanmamalıdır. Yayın hayatına 1991’de başlayan El Manar televizyonunun habercilik anlayışı, militan gazetecilik olarak bilinmektedir. El Manar, Hizbullah Örgütü militanlarının Güney Lübnan’ı işgal eden İsrail ordularına karşı düzenlediği saldırıları kaydetmiştir.Karakollar önce uzaktan atılan roketlerle vurulurken, sonra amatör kamerayla izlenen Hizbullah milisleri hedeflerine gizlice yaklaşıp karakolun içine el bombası atmışlar, karakollar daha sonra otomatik silahlarla taranmış, atılan her kurşun kameraya kaydedilmiştir. İsrail ordusu, 2000 yılı Haziran başında Lübnan’dan çekilince, El Manar da Filistin sorunu ve Afganistan&#8217;da devam eden askeri operasyonlara ağırlık vermeye başlar. Hizbullah&#8217;ın enformasyon ofisinden gelen bilgiler, anında haber bültenlerine aktarılmakta, El Manar aracılığıyla dünyaya yayılmaktadır. Ortadoğu’ya, Asya’ya, Afrika’ya Amerika kıtasına ve Orta Avrupa’ya şifresiz yayın yapan, El Manar’ın Beyrut&#8217;taki merkezinde çalışan 300 kişinin çoğu, gönüllü habercilerden oluşmaktadır. Kanalın, haber ve görüntülerinde şiddet ve propagandanın ön plana çıkması, Avrupa ülkelerinde tartışma yaratmıştır. Hollanda ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri şiddeti teşvik eden görüşleri dolayısıyla El Manar’ın yayınlarının durdurulmasını kararlaştırmışlar, ancak yasaklamaya karşı çıkanlar, Hizbullah’ın Lübnan Parlamentosu’nda temsil edilen yasal bir parti olduğunu savunarak, yasaklamanın ifade özgürlüğünü kısıtladığını belirtmişlerdir.<br />
Geleneksel tarafsızlık duruşunu reddeden bir diğer gazetecilik anlayışı da barış gazeteciliğidir. Barış gazeteciliği, çatışmaları şiddete başvurmadan ortadan kaldırmak için çözüm arayan, çatışmaların tüm taraflarını ve tüm sorunlarını tartışmaya katan aktif katılımcı bir gazetecilik önermektedir.<br />
Gazetecilik etiği ilkeleri de gazetecinin tarafsızlığının değil, taraf olması gerektiğinin altını çizmektedirler. UNESCO’nun 1983 yılında Paris toplantısında kabul edilen “Profesyonel Gazetecilik Etiği Uluslararası İlkeleri”, gazetecinin evrensel değerler yanında taraf olması gerektiğini vurgulamaktadır. Örneğin, “Evrensel değerlere ve kültürel çeşitliliğe saygı” başlıklı 8. maddede şöyle denilmektedir:<br />
“Gazeteci, barış, demokrasi, insan hakları, toplumsal ilerleme ve ulusal özgürleşim gibi evrensel insani değerleri savunur.”<br />
“Savaşların ve insanlığı tehdit eden diğer kötülüklerin ortadan kaldırılması” başlığını taşıyan 9. maddede ise, evrensel insani değerlere bağlı bir gazetecinin savaşı, şiddeti, nefreti, ayrımcılığı, ırkçılığı, baskıyı haklılaştıracak bir gazetecilik anlayışından uzak duracağı ve barış için çaba göstereceği belirtilmektedir.<br />
Türkiye’de ise Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayımladığı “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”nin “Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri” bölümünde şöyle denmektedir:<br />
“Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Irk, etnisite, cinsiyet, dil, milliyet, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtıcı yayın yapmamaya özen gösterir.”<br />
Barış gazeteciliği şiddete değil, çatışmaya odaklanan bir anlayışı yansıtır. Savaş gazeteciliği ölü, yaralı sayıları, kim kazanıyor, kim kaybediyor türünden haberler verirken barış gazeteciliği şiddetin önlenmesi için neler yapılması gerektiği üzerinde durur, fikir ayrılıklarına odaklanır ve tüm farklı fikirlerin kendilerini duyurmalarına aracılık eder.<br />
Savaş gazeteciliği anlayışı, medyayı bir propaganda aracına dönüştürürken, barış gazeteciliği tüm tarafların yalanlarını açığa vuran, haberde doğruluk odaklı bir gazetecilik anlayışını yansıtır. Savaşların ve şiddetin tırmanışa geçtiği, barış girişimlerinin sonuçsuz kaldığı bir dönemde barış gazeteciliği giderek daha fazla taraftar toplayan yeni bir gazetecilik anlayışı olarak ortaya çıkmaktadır.<br />
Eğer toplumsal güç dengelerinin eşit olmadığı bir ortamda gazeteci de tarafsız olmak zorunda değilse, bu durumda kimin tarafını tutacağı siyasal bir soru olarak ortaya çıkmaktadır. Gazeteci de kendi işlevini ve mesleğinin temel amaçlarını yeniden sorgularken neye hizmet edeceğini, kime hizmet edeceğini iyi belirlemek zorundadır. Bu açıdan yeni gazetecilik anlayışlarının, geleneksel tarafsızlık ilkesinin uygulamada var olanı meşrulaştırma işlevi gördüğünü fark ederek taraflı bir duruşu sergilemeleri önemlidir. Ancak, içinde bulunduğumuz dönemde yoğun tekelleşme, medyayı tekseslileştirmekte, haber, bilgi ve düşünce üretiminin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Eğer bilgisayar ve ağlar konusunda erişim, kullanım ve beceriler konusundaki mevcut dezavantajlar değişmezse, toplumların önemli bir kesimi küresel elektronik demokrasiden dışlanacaktır. Özellikle bazı insanların seslerinin sistematik olarak dışlandığı durumlarda, sadece müdahaleden uzak olmak insanları kamusal iletişime katmayı sağlayamaz. Dolayısıyla yurttaş gazeteciliğinin, tüm insanları yaşamlarını etkileyen karar verme sürecine dahil etmesi gerekir. Bunu gerçekleştirebilmesi için de ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri göz önüne alarak, bunları giderme yolunda ciddi argümanlar getirmesi zorunludur. Ayrıca, medyanın sahiplik yapısından kaynaklanan sorunların aşılmasında yeni yollar öneremeyen, yeni alternatifler üretemeyen bir anlayışın mevcut medya düzeninde bir değişiklik yapması beklenmemelidir.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun&#8217;un 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/' title='Medyada Çalışma İlişkileri'>Medyada Çalışma İlişkileri</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kültürel Yozlaşma ve Medya</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/kulturel-yozlasma-ve-medya/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/kulturel-yozlasma-ve-medya/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 12:48:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kültürel Yozlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[feodal ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[kapalı toplum]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalist sistem]]></category>
		<category><![CDATA[kitle iletişim araçları ve kültürel yozlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Mcbride Raporu]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=304</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazife Güngör'ün verdiği “kültürel yozlaşma ve medya” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Basit bir ilişkilendirmeyle söylemek gerekirse insanların, yaşamlarını sürdürmek için yapıp ettikleri her şey onların kültürünü oluştururken, her düzeydeki ve biçimdeki paylaşımları veya etkileşimleri de iletişimi oluşturur. Bu basit tanımlamalara göre bakıldığında, iletişim ve kültür birbirlerinin bir yandan oluşturucu öğeleri, diğer yandan da yönlendirici, biçimlendirici, geliştirici ve dönüştürücü araçları olarak işlev görürler. Şöyle ki insanların ürettikleri değerlerin kültürel bir nitelik kazanabilmesi için yaygınlık kazanması ve insan toplulukları arasında ortak bir paylaşım alanı bulması gerekmektedir. Bu ise ancak iletişim yoluyla gerçekleşir. Buna göre insanlar arasında çeşitli biçimlerde ve çoğu zaman da birtakım araçlar yoluyla gerçekleştirilen iletişim sayesinde üretilen değerler geniş topluluklar arasında paylaşım ve kullanım olanağı bulur. Kültürel değerlerin paylaşım ve kullanım alanlarının genişlemesi ise elverişli iletişim ortamlarının varlığı ile ilişkilidir. Bu noktada akla kitle iletişim araçları gelmektedir.<br />
Bu anlamda tarih içerisinde şöyle bir geriye doğru baktığımızda gördüğümüz şey sanayileşme, dolayısıyla da iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle kültürel süreçlerin işleyişi arasında ne denli yakın ilişki olduğudur. Şöyle ki, feodal ilişkilerin geçerli olduğu kapalı toplum yapılarının çözülme sürecine girmesi, dolayısıyla da modernleşme sürecinin hız kazanmasında kitle iletişim araçlarının ne denli etkili olduğu bilinmektedir. Baskı teknolojisindeki gelişmelerle birlikte çok daha kolay ve hızlı basılan gazete, dergi ve kitapların toplumun giderek daha geniş kesimlerine dağıtılması, buna bağlı olarak birtakım özgürlükçü fikirlerin yayılması, kapalı toplumdan açık toplum yapısına geçiş sürecinde önemli etkenlerden biri olarak değerlendirilebilir.<br />
Öte yandan geleneksel toplum yapısından modern toplum yapısına geçilmesi, sanayileşme ve kentleşme sürecinde önemli bir noktaya gelinmesi, burjuva liberal düşüncesinin yaygın olarak benimsenmesi ve buna bağlı olarak da kapitalizmin gelişmesi kitle iletişim araçlarının biçimlenmesine de ortam hazırlamış. Böylece kitle iletişim araçları kapitalist sistem içerisinde yeniden biçimlenerek kapitalizmin kurallarına uygun bir yapıya bürünmüşlerdir.<br />
Kapitalist sektör içerisinde yapılanan kitle iletişim araçları doğal olarak içerisinde var oldukları ilişkiler içinde üretilen kültürel değerleri yaymak, yerleştirmek ve pekiştirmek işlevini üstlenmişlerdir. İçerisinde yer aldıkları sistem kitle iletişim araçlarını, dolayısıyla da kitle iletişim kurumlarını ne denli beslerse, onlar da içinde varlık kazandıkları ve yaşamlarını sürdürdükleri sistemi aynı oranda beslerler. Bu karşılıklı beslenme ise daha çok kültürel ortamda gerçekleşir.<br />
Kitle iletişim araçları tarafından kuşatılmış günümüz dünyasında ise işleyiş bunun çok daha ötesine geçmiş bulunmaktadır. Yaşamımızın her kesitini kuşatmış olan kitle iletişim araçları, bugün kültürü yalnızca yaymak ve yerleştirmekle kalmaz, onun üretimini de gerçekleştirme noktasına gelmiştir. Dolayısıyla günümüzde kültür ve iletişim arasındaki bu karşılıklı oluşturma ve besleme işleminin yerini kitle iletişim araçlarınca, ticari piyasa ortamında üretilen ve tüketime sunulan kültür ortamı almış bulunmaktadır.<br />
O halde günümüz dünyasında kültür açısından düşünüldüğünde kitle iletişim araçlarının temel aktör haline geldikleri anlaşılmaktadır. Doğası gereği insanların, kendilerine ait çeşitli yaşam düzlemleri içerisinde ürettikleri kültürel değerler, bugün onlar için, başkaları tarafından başka ortamlarda üretilmekte ve onlara sunulmaktadır. Dolayısıyla da onların yaşamının dışında üretilen ve tüketime sunulan bu kültür dıştan dayatmalı, sentetik bir özelliğe sahip bulunmaktadır. Ticari kapitalizmin piyasa ortamında üretilen ve çoğunlukla da kitle iletişim araçları kanalıyla insanlara sunulan bu kültürün, onun alıcısı konumunda bulunan insanların ruh, duygu ve düşün dünyasını yansıtmak yerine başkalarının, onun üretim süreçlerine egemen olanların dünyasını yansıttığı bir gerçektir. Burada sorulması gereken asıl soru, söz konusu kültürel üretimi kimlerin, neden, hangi amaçla yaptıklarıdır.<br />
Bu soru ışığında günümüz dünyasındaki işleyişe baktığımızda karşımıza iki önemli sektör çıkmakta. Biri kitle iletişim araçlarının işleyiş gösterdikleri iletişim sektörü, diğeri ise kültürel üretimin gerçekleştiği kültür endüstrisi yada kültür sektörü. Her ikisi de ticari kapitalizmin iki dev sektörü ve günümüz kapitalist dünyasının büyük oranda da açıkça görünmeyen, soyut kesitini ayakta tutmaktadır. Soyut kesiti diyoruz, çünkü gerek iletişim gerekse kültür belli ölçüde maddi değer olarak yansımakla birlikte, daha çok da ruh, duygu ve düşün dünyası içerisinde soyut değerler olarak üretilmekte ve tüketime sunulmaktadır. Asıl önemli ve tehlikeli olan da bu boyuttur. Çünkü üretim ve tüketim ortamında soyut biçimde varlık göstermeyen bu kesitin sınırlarının belirlenmesi, dolayısıyla da demetlenmesi oldukça zordur.<br />
Kapitalizmin egemenlik alanının alabildiğine genişlediği günümüz dünyasında gerek kültür, gerekse iletişim sektörü sınırlarını uluslararası düzlemde genişletmiş ve küreselleşme sürecinin iki önemli kulvarı haline gelmiş bulunuyor. Nitekim küreselleşmenin düşünsel boyutunun yerleşiklik kazanması, küreselleşme içerisinde biçimlenen kültürel göstergelerin yaygınlık kazanması, küreselleşme bilincinin zihinlere yerleşmesinin temel zeminini kültür, yani piyasa ortamında oluşturulan adının başına bazen kitle, bazen de popüler nitelemesini koyduğumuz egemen kültür oluşturmaktadır. Söz konusu kültür ortamında oluşturulan göstergeler, değerler, bilinç biçimleri, tavır, tutum ve davranışlar ise kitle iletişim araçları yoluyla tüm dünyaya yayılmakta ve insanların tüketimine sunulmaktadır. Bu da kitle iletişim araçlarının rolünün ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır.<br />
Burada sorulması gereken bir diğer önemli soru ise söz konusu kültürel ortamdaki üretim ve tüketim faaliyetlerinin kimlerin öncülüğünde yada güdümünde gerçekleştiğidir. Bu sorunun yanıtı basit. Günümüz kapitalist dünyasına yön veren sermaye sahipleri bu yöndeki işleyişin de başını çekmektedirler. Nitekim günümüz egemen kültürü ne denli yaygınlık kazanır ve ne denli geniş kesimler tarafından kullanılırsa, kapitalizmin baş aktörleri de o denli kendi çıkar dünyalarını pekiştirir, kendi egemenliklerini yerleştirirler. Çünkü sistem onların sistemi, onların hizmetinde olan, onların çıkarlarına uygun bir işleyişe sahiptir ve zaten bütün kuralları ve kurumları onlar tarafından belirlenmiş bir niteliğe sahiptir. Aynı şekilde kitle iletişim araçları da yine aynı sermaye sahiplerinin elinde ve güdümünde bir işleyiş göstermektedir. Burada Marx’ı anımsayarak söylemek gerekirse üretim araçlarına kim sahipse üretim ilişkilerini o belirler, dolayısıyla üretilen değerleri yine o kontrol eder. Günümüz kapitalist sisteminde de ilişkiler bu biçimde sürdürülmektedir. Gerek kültür endüstrisi gerekse kitle iletişim endüstrisi ortamında gerçekleştirilen her tür üretim patronların denetiminde, ortaya konulan her tür değer de onların hizmetindedir.<br />
O halde kitle iletişim araçlarının kültürel işlevlerine baktığımızda, özellikle günümüz dünyasındaki mevcut işleyiş açısından durum son derece açık. Kültür endüstrisi ortamında üretilen, insanların, kendi gerçek yaşamları içerisinde yeri olmayan birtakım kültürel ürünler, büyük sermaye sahiplerinin mülkiyetindeki kitle iletişim araçlarının aktarım ve sunum alanında insanlarla buluşmakta ve onların yaşamına aktarılmaktadır.<br />
Batı kapitalizminin güdümünde sürdürülen günümüz küreselleşme ortamında ise söz konusu kültürel üretim ve aktarım süreci insanların, içerisinde yaşadıkları kendi gerçek dünyalarının ve kendilerine özgü yaşamların tümüyle uzağında, olabildiğince dışında kalmaktadır. Kapitalist ülkelerin güdümünde bulunan ikinci ve üçüncü dünya ülkelerini bu açıdan ele aldığımızda durum son derece açık biçimde karşımıza çıkmaktadır. Gerek ekonomik gerekse teknolojik olarak gelişimlerini henüz tamamlayamamış, dolayısıyla da dışa bağımlı bu ülkeler bir yandan kültürel açıdan batılı ülkelerin bombardımanına maruz kalkmakta, diğer yandan da kitle iletişim kurumları açısından dış etkilere tümüyle açık bulunmaktadırlar. Kitle iletişim araçlarının işleyişi için gerekli içeriği kendileri oluşturmak yerine dışarıdan, yani batılı ülkelerden her tür program alımını yapan ikinci ve üçüncü dünya ülkeleri, dolayısıyla kültürel ürün ve değerleri de dışarıdan satın almaktadırlar. Ticari kapitalizmin endüstri ortamında üretilen kültürel ürün ve değerleri alarak, genelde de kitle iletişim araçlarının aktarım ve sunum ortamında kendi toplumlarına empoze eden ikinci ve üçüncü dünya toplumlarında, batının ticari ve de sentetik kültürel öğelerinin istilasına uğrayan geleneksel kültürel ortamlar zaman içerisinde özgünlüklerini yitirmekte ve yapısal dönüşüme uğrayarak başka bir şey olmaktadırlar.<br />
1978 yılında UNESCO bünyesinde hazırlanan bir raporda da bu konulara dikkat çekilmekteydi. Mcbride Raporu olarak iletişim literatürüne geçen bu raporda dünyanın tek yanlı bir iletişim ortamıyla karşı karşıya olduğu, bunun da çoksesli bir dünyanın oluşması yönünde önemli bir engel oluşturduğuna dikkat çekiliyordu. Teksesli bir dünyaya doğru giden bu gidişin engellenmesi için de birtakım öneriler yapılmaktaydı. Buna göre teknolojik açıdan geri durumda olan ve kendi kitle iletişim endüstrilerini oluşturmakta zorlanan ikinci ve üçüncü dünya ülkelerine batılı ülkelerce teknik destek verilmesi, ancak kitle iletişim araçlarının içeriğinin oluşturulmasında yerel öğelerin ve değerlerin ağırlıklı kullanılması önerilmekteydi. Diğer yandan ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinin toplumlarına, kendi yerel kültürel öğelerini ve değerlerini batılı ülkelere aktarmaları için gerekli alanların yaratılması, olanakların verilmesi de öneri olarak sunulmaktaydı. Aksi takdirde teknolojinin yanında içeriksel aktarımın da aynı biçimde sürdürülmesi durumunda gelecekte çoksesli bir dünyadan söz edilemeyeceği yönündeki tehlikenin pek de uzak olmadığı vurgulanmıştır.<br />
Söz konusu raporun üzerinden otuz yıl geçmesine karşın bugün gelinen noktaya bakıldığında durumun gerçekten vahim olduğu görülmektedir. Bırakalım diğer ülkeleri, yalnızca Türkiye’deki duruma bakıldığında bile, bugün söz konusu tehlikenin tam da içerisinde yer aldığımız açık bir gerçek. Yüzlerce televizyon kanalı ve bir o kadar da gazete ve derginin kitle iletişim sektöründe aktif olduğu günümüz Türkiye’sinde özgünlükten söz etmek olanaksızdır. Maliyeti düşürsün diye düşük fiyatlarla dışarıdan alınan kalitesiz programlar ya da taklitleriyle doldurulan kitle iletişim araçlarının toplum için nasıl bir kültürel hizmet yaptığını sormak bile anlamsız hale gelmiştir.<br />
Diğer yandan görünüşte çok sayıda olmakla birlikte birkaç patronun mülkiyet alanında faaliyet gösteren kitle iletişim araçlarının yayın politikalarına bakıldığında sahibinin sesinden başka bir şey yansıtmadığı görülmektedir. Hatta bunun da ötesinde medya patronlarının ilişki ağları, bağlantılı oldukları siyasi çevreler ve onlarla kurdukları çıkar ilişkileri günümüz Türkiye’sinde medyanın içeriğini belirleyen başat etkenler olarak dikkati çekmektedir. Bu da medyayı ya da kitle iletişim araçlarını, asıl misyonları olan halkı aydınlatma, bilgilendirme işlevinden uzaklaştırmakta, patronun sesi, patronun çıkarları, patronun ilişkileri içerisine sürüklemektedir. Belli iş ve siyaset çevreleriyle ilişkilenen medyanın haber ve bilgi kaynakları da bu ilişkiler içerisinde biçimlenmekte. Dolayısıyla bazı medya şirketleri için bazı haber ve bilgi kaynaklarına ulaşmak çok daha kolay olurken, diğer bazıları için bu yöndeki ulaşım olanaksız hale gelebilmektedir. Bütün bu ilişkiler de kitle iletişim araçlarının asıl misyonlarını yapmak yerine, işleyişlerini, kendilerine belirlenen özel misyon alanları içerisinde sürdürmeleri durumunu gündeme getirmektedir. Buradan hareketle söylemek gerekirse bu sınırlılıklar, medyanın misyonunun yeni koşullar içerisinde yeniden belirlenmesi vb. durumlar medyanın kültürel işlevlerini de etkilemektedir. Buna göre günümüzde kitle iletişim araçları insanların, kendi kültürel gelişimlerini kendi özgün koşullarında sürdürmeleri için onlara katkı sağlamak yerine, onları kendi özgün kültürel ortamlarından uzaklaştırarak yapay kültürel ortamlara çekmek, dıştan dayatma birtakım kültürel değer ve öğelerle donatmak, dolayısıyla da yabancılaştırmak gibi bir işlev üstlenmiş bulunmaktadırlar.<br />
Bu olumsuz gidişi engellemek için öncelikle yapılması gereken şey kitle iletişim araçlarının içeriğini oluştururken özgün kültürel kodları dikkate almak, yerel ve geleneksel kültürel öğelerden yararlanmaktır. Diğer yandan kitle iletişim araçlarının içeriği oluşturulurken medya patronlarının istekleri değil, toplumun, halkın gereksinimleri dikkate alınmalıdır. Bu arada elbette dışa kapalı bir sürece girilmesi önerilemez. Ancak dışarıdan alınacak malzemenin yerel malzemeyle yoğrulması ve özgün bir senteze dönüştürülerek halka verilmesi önerilebilir. Bu toplumda işlerlik gösteren medyanın, öncelikle bu toplumun sorunlarına, koşullarına, ruh, duygu ve düşün dünyasına duyarlı olması gereği unutulmamalı ve buna göre bir yayın politikası oluşturulmalıdır. İnsanlar kitle iletişim araçları dünyasında öncelikle kendilerini, kendilerine ait bir şeyler görebilmelidirler. Kitle iletişim sektörü var olabilmek, yaşamını sürdürebilmek için elbetteki kazanç elde etmelidir, ancak onu kapitalizmin diğer sektörlerinden farklılaştıran temel noktanın kamusal sorumluluk olduğu asla göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazife Güngör&#8217;ün 7 Haziran 2008 tarihinde verdiği “kültürel yozlaşma ve medya” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/' title='Medyada Çalışma İlişkileri'>Medyada Çalışma İlişkileri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/kulturel-yozlasma-ve-medya/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 12:32:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgi Edinme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[4982 sayılı Yasa]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[BEDK]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Verme Yükümlülüğü]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiye erişme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceyi açıklama özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetişim Hakkında Beyaz Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=302</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Asrak Hasdemir’in verdiği “BİLGİ EDİNME HAKKI VE BASIN” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sunuş yazısında, bilgi edinme hakkı yasasının ilk yıldaki uygulamasının genel olarak olumlu geçtiği belirtilmekle birlikte bazı aksamalardan da söz edilmektedir. Bunlardan bir kısmı, kimi kurumların yasanın uygulanması sürecindeki olumsuz tutumlara ilişkindir. Ancak süreç içinde bunların değişmesi beklenmektedir. Kurulun dile getirdiği önemli sorunlardan biri, yasanın ilk biçiminde, daha önce de değindiğimiz gibi, BEDK’nun yetki alanının yasanın belli maddeleriyle sınırlı olmasıdır. Bir başka deyişle, bilgi isteminin, yalnızca devlet sırları ile ekonomik çıkarlar gerekçe gösterilerek tamamen veya kısmen red edildiği durumlarda BEDK’na itiraz hakkı olmasının sakıncalarına değinilmekte ve bu konuda bir yasa değişikliğine gidilmesi beklentisi dile getirilmektedir. TBMM’ye yönelik bu beklenti boşa çıkmamış ve birinci bölümde ele aldığımız gibi, 2005 yılında BEDK’nın yetki alanı, bilgi isteminin kısmen veya tamamen reddedilmesi durumunda yapılacak olan tüm itirazları kapsayacak biçimde genişletilmiştir.<br />
2005 yılına ait sonuçlara bakacak olursak, bu yılda  Türkiye genelinde 657,961  adet bilgi edinme başvurusu yapılmıştır.   2004 yılında toplam 395.557 başvuru yapıldığı dikkate alındığında,  2005 yılında Türkiye genelindeki başvuru sayısında bir önceki yıla göre  %66 oranında  bir artış olmuştur.<br />
2005 yılında olumlu yanıt verilen başvuru sayısı 542.364’dür. Yani başvuruların %82.4’üne olumlu cevap verilmiştir. Başvuruların 21.712’si ise “kısmen olumlu kısmen de reddedilerek” yanıtlanmıştır. Bu biçimde yanıtlanan başvuruların toplam başvuruya oranı ise %3,3’’dür. Reddedilen başvuru sayısı 54,234’dür ve toplam başvurunun %8,24’ünü oluşturmaktadır. Toplam başvurular içerisinde “gizli ya da sır niteliğindeki bilgiler çıkarılarak bilgi ve belgeye erişim sağlanan başvurular”ın adedi 5.979 olmuştur. Bu sayı toplam başvurunun %0,91’dir.<br />
31.172 başvuru da yanlış kuruma yapıldığı için ilgili kurum ve kuruluşa yönlendirilmiştir. Bu başvuruların  genel toplam içindeki oranı da   %4,7’dir. 2004 yılı içerisinde red edilen başvurular üzerine yargıya başvuru olmamışken 2005 yılında red edilen başvuru sahiplerinden 311’i  yargıya başvurmuştur. Buna bağlı olarak, 2004 yılından farklı olarak, 2005 yılı tabloları içinde “başvurusu reddedilenlerden yargıya itiraz edenler” başlıklı yeni bir kategori oluşturulmuştur. Bilgi edinme hakkına ilişkin genel raporu kamuoyuna açıklamakla yükümlü olan TBMM yaptığı basın toplantısında, 2005 yılında bir önceki yıldan farklı olarak, başvurusunun reddi üzerine yargı organlarına başvuran kişilerin olmasını “bilgi edinme hakkının kullanımında etkinliğin giderek arttığının göstergesi” olarak yorumlamaktadır (TBMM,2006). Bu haktan yararlanan kişilerin sayısı az olmakla birlikte söz konusu durum, kişilerin bilgi edinme kapsamı içinde kendilerine tanınan haklardan yararlandıklarını göstermesi açısından önemlidir.<br />
	Bilgi edinme istemi kısmen veya tamamen reddedilen başvuru sahiplerinin itirazda bulunabilecekleri bir diğer merci de 4982 sayılı yasa kapsamında oluşturulan BEDK’dur. 2004 yılında Kurul’a, kurum ve kuruluşlardan aldıkları yanıta ilişkin olarak 355 adet itiraz başvurusu olmuştur. Bu itirazların tamamı karar bağlanmıştır. Yapılan itirazların 178’i kabul edilmiş (toplam başvurunun yaklaşık %50’si), bir başka deyişle kurum ve kuruluşlarca, başvuru sahiplerine verilen yanıtlar yerinde görülmemiştir. İtirazlardan 37 adedi ise kısmen kabul edilerek, kurum ve kuruluşların başvuru sahibine verdikleri olumsuz yanıtların bir kısmı yerinde görülmemiş diğer kısmı ise yerinde görülmüştür. İtirazların 72 adedinde ise, ilgili kurum ve kuruluşların yanıtları yerinde görülerek, Kurulca, yapılan itirazın red edilmesine karar verilmiştir. İtiraz başvurularından 262’sı, 4982 sayılı yasada, Kurul’a itiraz için öngörülen 15 işgünlük itiraz süresi geçirildiğinden işleme konulamamış ve durum, düzenlemeler uyarınca, itiraz sahiplerine bildirilmiştir.<br />
BEDK tarafından yapılan değerlendirmede, Kurul’a “yapılan itirazların önemli bir bölümünü, başvuru sahiplerinin kendi haklarındaki ‘soruşturma-inceleme raporları’ ile ‘sicil raporları’ istemlerinin kurum ve kuruluşlarca olumlu karşılanmamasına itirazları oluştur”duğu söylenmektedir (BEDK, 2005). Bilgi edinme hakkının kullanılmasında, gerek 4982 yasa kapsamında bulunan kurum ve kuruluşlara yapılan başvurularda, gerekse BEDK’na yapılan itirazlarda, başvuru sahiplerinin kendileri hakkında yapılan soruşturma-inceleme raporları ile sicil raporlarına ilişkin başvurular önemli bir yer tutmaktadır. Böylece, yasanın uygulanmasıyla birlikte, kamu çalışanlarının yıllar boyunca erişemedikleri, kendilerini ilgilendiren bilgi ve belgeler hakkında bilgi sahibi olması olanağı sağlanmış bulunmaktadır. Bu konudaki başvuru sayısının yüksekliği de bu konunun önemini göstermektedir.<br />
BEDK’ya itiraz yoluyla yapılan başvuruların yanı sıra doğrudan yapılan başvurular da söz konusudur. Kurul tarafından yapılan açıklamaya göre, bu başvuruların önemli bir kısmı 4982 sayılı yasanın uygulanmasına ilişkindir: “2004 yılı içerisinde Kurulumuza Kanun kapsamındaki kurum ve kuruluşlarca 4982 sayılı Kanun ile Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmeliğin uygulanmasında karşılaştıkları ve tereddüte düştükleri hususlarla ilgili olarak 18 adet başvuru olmuş”tur (BEDK,2005). Kurul’a doğrudan yapılan başvurular 2005’te de sürmüştür.<br />
Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na doğrudan yapılan ve büyük ölçüde de bilgi edinme hakkına ilişkin uygulama yöntemleri konusunda bilgi veya belge istenen başvuruların toplamı, 2004 yılı ve 2005 yılı verileri karşılaştırıldığında, ilk yıl daha fazladır. Ancak 2005 yılında başvuru genel toplamı düşmekle birlikte, olumlu yanıtlanan başvuruların oranı yükselmiştir. İronik olan, olumlu yanıtlanan başvuruların yanında reddedilen başvuruların oranının da (az bir farkla olsa da) yükselmesidir aynı yıl. 2005 yılında yükselen bir başka oran da “diğer kurum ve kuruluşlara yönlendirilen başvurular”a aittir. Bu oran 2004’te %6,45 iken 2005 yılında %21,1’dir.<br />
Son Söz Yerine Bir Değerlendirme<br />
Bilgi edinme hakkının, devleti küçültmeye, sivil toplum örgütleri ile ikame etmeye çalışan yönetişim anlayışı çerçevesinde gündeme gelmesi dikkate değer bir noktadır. Siyasal olanın değerinin aşındırılması yanında, örgütlü hak arama ve bilgi isteme çabalarının bireyin “bir takım odaklarca yönlendiriliyor” olduğunun dile getirilmesi başta olmak üzere çeşitli eleştirilere ve engellemelere konu olduğu bilinmektedir. Bilgi edinme hakkının,  bireyin genellikle tek başına kullanacağı hak kategorileri arasında olduğu düşünülmektedir. Şüphesiz bilgi edinme hakkı yoluyla kamusal belgelerin yurttaşlar için açık hale gelmesi önemlidir. Ancak elde edilen bilgilerin gerektiğinde kamusal hale gelmesi ve uygulanan politikaların eleştirilmesi değiştirilmesi amacıyla kullanılabilmesi için, bireylerin yanında örgütlerin de sürece dahil olması gerekmektedir. Türkiye’deki bilgi edinme sisteminde, başvuru sahiplerinin demografik özelliklerine ilişkin ayrıntılı veriler sunulmamaktadır. Ancak Avrupa Birliği düzlemindeki uygulama çerçevesinde tutulan veriler, belgelere erişim hakkından yararlananların başında sivil toplum örgütleri ve bu örgütler içinde yer alan kişilerin geldiğini göstermektedir. Bilgi edinme hakkının etkin biçimde kullanılabilmesi bakımından unutulmaması gereken bir başka nokta ise, hak ve özgürlüklerin bir bütün olduğudur. Bilgi edinme hakkı, düşünce ve düşünceyi açıklama hak ve özgürlüğünün önündeki engellerden etkilendiği kadar yurttaşların daha iyi ekonomik koşullarda yaşamasına, örgütlü biçimde hareket etmesine yönelik olarak sosyal ve ekonomik hak ve özgürlük kategorilerinden de etkilenmektedir.<br />
Bilgi edinme hakkının etkili biçimde kullanılabilmesi için hakkı kullanan bireyin donanımlı olması gerekmektedir. En başta okuma yazma bilmek, bilgiye erişmek için gerekli en temel niteliklerdendir. Kurumlara bilgisayar ortamında da başvuru yapılabildiği ve özellikle bu yolun yaygınlaştırılmaya çalışıldığı ve bu yolla bilgiye erişimin, ulaşım vb. engelleri ortadan kaldırarak daha pratik hale getirdiği göz önüne alındığında, yukarıda sözü edilen asgari donanım düzeyi biraz daha yukarı çekilmektedir. Örneğin bilgisayar kullanabilmek bilgiye erişimde kolaylık sağlayacak nitelik olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişinin bilgilenebilmek ve bilgiyi kullanabilmek amacıyla kendisine zaman ayırması ve bu nedenle zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için gereken zamanın kısaltılabilmesi önemlidir.<br />
Bilgi edinme veya belgelere erişim hakkına ilişkin somut düzenlemelere ve uygulama örneklerine ilişkin genel bir değerlendirme yaptığımızda, Türkiye’de ve Avrupa Birliği çerçevesindeki sistemlerin de uygulanma düzlemleri farklı olmakla birlikte birbirine benzer özelliklere sahip oldukları görülmektedir. Ülkemizdeki 2004 yılından bu yana uygulanmakta olan bilgi edinme hakkına ilişkin sistem düzenlenme biçimi itibariyle, büyük ölçüde Avrupa Birliği’nde, özellikle 2001 Aralık ayında yürürlüğe giren 1049/2001 sayılı Tüzükle yapılan değişiklikler sonrasında uygulanmakta olan belgelere erişim hakkı konusundaki sistemle benzeşmektedir. Bu benzerliğe ilişkin değerlendirmelere daha önceki bölümlerde değinmiştik. Bu aşamada, her iki sistem çerçevesinde vurgulamak istediğimiz bazı noktaları ele alalım.<br />
Bilgi edinme hakkı ile belgelere erişim hakkının kullanılmasında ve yaygınlaşmasında, hakkın sınırlanmasına yönelik düzenlemeler kilit önemdedir. Başvurunun olumlu veya olumsuz veya kısmen olumlu kısmen olumsuz yanıtlanmasında olduğu gibi,  gizli bilgilerin çıkarıldıktan sonra bilgi veya belgeye erişime olanak tanınmasında belirleyici olan öğe, büyük ölçüde hakkın “istisna”larıdır. Düzenlenme mantığı ve biçimi açısından, ilgili bölümlerde ayrıntılı biçimde değindiğimiz gibi,  iki sistemin ortaklaştığı noktalar çoktur. Türkiye’deki sistemin farklı yönü, yıllık olarak hazırlanan raporlarda ve tablolarda, istisnalardan kaynaklı red gerekçelerinin, hangi sınırlama sebebi ile verildiğinin ayrıntılı biçimde sunulmayışıdır. Bu konuda ayrıntılı döküm olmamakla birlikte, Türkiye örneğinde incelediğimiz kurum ve kuruluşlar içinde, milli güvenlik, emniyet, savunma, gibi alanlarda faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların, bilgi isteme hakkı kapsamında yapılan başvurulara verdikleri “red” yanıtı oranının, bazı durumlarda da  “gizli bilgi”leri ayırarak verilen yanıt oranının yüksekliği bu konuda bir fikir verebilir. Buna karşılık, ekonomik ve mali konularla ilgili olan kamu kurum ve kuruluşların “red” ettikleri başvuruların ve “gizli bilgi”lerin ayrılarak yanıtlanan başvuruların sayısı ve oranı, yukarıda sözünü ettiğimiz kurum ve kuruluşlarınkine göre çok düşüktür. Ayrıca sözü edilen kurum ve kuruluşların verdikleri olumlu yanıt oranı da Türkiye’deki uygulamanın geneline ilişkin verilerdeki oranlarla, genel olarak benzeşmektedir.<br />
Hakkın “istisnaları”na ilişkin olarak Avrupa Birliği düzleminde ise, özellikle 2002 yılından bu yana öne çıkan red gerekçelerinden biri, ilk başvuru aşamasında, “teftişlerin, soruşturmaların, denetim amaçları”nın, dava sürecinin korunmasıdır. Bir başka deyişle, bu süreçlerin aksamadan, amacına uygun biçimde işlemesi, süreçte yer alan kişilerin zarar görmemesi, bu istisnaların gerekçesini oluşturmaktadır. Sözü edilen istisnalar, 1049/2001 sayılı Tüzüğün 4. maddesinin 2. fıkrasında yer almakta olup, belli durumlarda bu istisnaların “istisnası” da olabilmektedir. “İstisnanın istisnası”nın belirlenmesi ve değerlendirilmesi, daha önce değindiğimiz somut örneklerde görüldüğü gibi,  vakadan vakaya değişmekle birlikte, bu süreçte mihenk taşı olarak kullanılan unsur, “kamu çıkarı”dır; kamu çıkarının başvurunun olumlu yanıtlanmasıyla elde edilecek çıkarla karşılaştırılması, olanaklıysa dengelenmeye çalışılmasıdır. Öne çıkan bir başka istisna, “karar alma süreci”nin korunmasıdır. Yapılan başvuruya verilecek olumlu yanıtla, yani istenen belgelerin açıklanmasıyla kurumların karar alma süreçleri zarar görecekse, erişim istemi reddedilebilmektedir. Burada da yine “kamu çıkarı” unsuru, istisnanın istisnasını oluşturmaktadır. Bu istisna, uygulama içinde genellikle Komisyon’un karar alma sürecinin korunması için kullanılmıştır. İlk başvuru sonrasında gündeme gelebilecek teyit edici başvurularda da, bu istisnaların diğerlerine göre daha sık biçimde kullanıldığı görülmektedir.<br />
Sistemin işleyişi açısından önemli konulardan biri de, bilgi ve belgelere ulaşma istemlerinin idare için yarattığı yükün azaltılması, giderek hakkın kötüye kullanılmasının önlenmesidir. Avrupa Birliği düzleminde, bu yönde somut düzenlemeler söz konusudur. Belgelere erişim hakkı kapsamında yapılan başvurularda, istemin açık olmaması durumunda, başvuru sahibinden istemini netleştirmesinin istenmesi bunlardan biridir. Ayrıca, isteme konu olan belgelerin çok uzun veya çok fazla sayıda olması durumunda, gayr-ı resmi biçimde başvuru sahibiyle görüşülmesi ve uzlaşılmaya çalışılması bu konudaki bir başka yöntemdir. Türkiye’ye bakıldığında, düzenlemeler içinde buna benzer önlemlerin olmadığı görülmektedir. Her ne kadar genel olarak, “hakkın kötüye kullanılmaması” ilkesi söz konusu olsa da, iki yıllık süre içinde, zamanın geçmesiyle, sistemin daha fazla benimsendiği ve başvuru sayısının artmakta olduğu göz önüne alınırsa, bu konuda somut adımların atılması gerektiği açıktır.<br />
Konumuz çerçevesinde, Türkiye ile Avrupa Birliği uygulamaları arasında farklı olan önemli noktalardan biri de, itiraz sürecine ilişkindir. Farklar çerçevesinde, ilk olarak söylenebilecek, teyit edici başvuru (confirmatory application) aşamasının ülkemizde olmadığıdır. Ancak Türkiye’deki tartışmalar da dikkate alındığında, bu konu üzerinde fazla durulmadığı görülmektedir. Avrupa Birliği sistemi içinde de, ilk başvurularda alınan sonuçların, teyit edici başvurularda pek değişmediği düşünülürse, kurum tarafından verilen ilk yanıtın sağlamasının yapılması olarak değerlendirilebilecek bu uygulamanın yararlı olmakla birlikte çok elzem olmadığı söylenebilir. Ayrıca Türkiye’deki bilgi edinme hakkı kapsamında yapılan toplam başvuru sayısının, Avrupa Birliği düzlemindeki sayıdan çok fazla olduğu göz önüne alınırsa, bu yöndeki bir uygulamanın, sistemde önemli aksamalara yol açacağı öngörülebilir. Ancak Avrupa Birliği düzleminde olup, Türkiye’de de yararlanılabilecek bir sistem olarak karşımıza ombudsmanlık çıkmaktadır. Ombudsmanlık sistemi Avrupa’da iyi biçimde işlemektedir. Türkiye’de de bu konuda öneriler vardır. Bir ülkede olumlu sonuç veren bir sistemin bir başka yerde aynı sonucu vermesi beklenemez. Dolayısıyla sistemi, hemen aynı biçimde benimsemek gerekmez. Ancak Türkiye’de mahkemelerin görev yükü, baktıkları dosya sayıları düşünüldüğünde, bilgi edinme hakkıyla birlikte daha da artacak bu yükü azaltacak ve konunun hızlı biçimde sonuçlandırılmasını sağlayacak bir sistem oluşturulması yararlı olacaktır. Diğer yandan, hukuk sistemlerinin giderek artan biçimde sahip oldukları uluslarüstü niteliğe bağlı olarak hem ülkemiz vatandaşları hem de,  karşılıklılık ilkesi çerçevesinde de olsa, bilgi edinme hakkından yararlanabilen Türk vatandaşı olmayan kişiler bakımından, insan hakları alanındakiler başta olmak üzere, uluslar arası mevzuata hakim uzmanlarca konunun karara bağlanması çok önem taşımaktadır. Konuyla ilgili uzmanların sürece dahil edilmesi, hakkın etkili ve kapsamlı biçimde kullanılması yolunda önemli bir adım olacaktır.<br />
Türkiye’deki sistem açısından, önemli olan bir diğer nokta ise, daha önce de belirttiğimiz gibi, hakkın kullanılmasında meselenin can damarı olan, hakkın sınırlarına, bir başka terimle, hakkın istisnalarına ilişkin, Bilgi Edinme Hakkı Yasası’nın bu konudaki hükümlerini netleştirecek, hatta bazı vakalar açısından yasanın “uygulanabilir” olmasını sağlayacak yasal düzenlemelerin bir an önce yapılmasıdır. “Devlet sırrı”nın, “ticari sır”rın tanımlanması başta olmak üzere, Bilgi Edinme Hakkı Yasası’nı destekleyecek ilişkili yasaların sürüncemede bırakılmaması, sistemin amaçladıklarının gerçekleştirilmesi açısından kilit önemdedir.</p>
<p>NOTLAR<br />
1 Beyaz Belge’de iyi yönetişimin beş ilkesi olarak, şeffaflık veya saydamlık, katılım, hesap verebilirlik, etkinlik ve tutarlılık sayılmaktadır.<br />
2 2001 yılının Ekim ayında 4705 sayılı yasayla yapılan bir anayasa değişikliğiyle, 1982 Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine eklenen ikinci fıkrada, “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır” denilmektedir (T.C. 1982 Anayasası, 2006:64). “Dilekçe hakkı” başlıklı 74. maddede yapılan değişikliklerle, dilekçe hakkının “vatandaşlar” yanında “karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar” tarafından da kullanılacağı hükme bağlanmaktadır. Aynı maddede yapılan bir başka değişiklikle de dilekçe sahiplerine sonucun yazılı olarak “gecikmeksizin” bildirileceği belirtilmektedir (T.C. 1982 Anayasası, 2006:98).<br />
3 Uslu, konuşmasında, zaman zaman “kamu” terimini, “devlet” yerine kullanmakta, “kamu ile toplum”, “kamu ile vatandaş” ikililerinden söz etmektedir.<br />
4 Bilgi edinme hakkının uygulanmasına yönelik olarak hazırlanmış yönetmeliğin 2. maddesinde, düzenlemenin kapsamı içindeki kurum ve kuruluşlar şöyle sayılmaktadır: “Bu Yönetmelik; merkezi idare kapsamındaki kamu idareleri ile bunların bağlı, ilgili veya ilişkili kuruluşlarının, köyler hariç olmak üzere mahalli idareler ve bunların bağlı ve ilgili kuruluşları ile birlik veya şirketlerinin, T.C. Merkez Bankası, İMKB ve üniversiteler de dahil olmak üzere kamu tüzel kişiliğini haiz olarak enstitü, teşebbüs, teşekkül, fon ve sair adlarla kurulmuş olan bütün kamu kurum ve kuruluşlarının ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinde uygulanır.”<br />
5 2005 yılında bilgi edinme hakkı toplamı, hazırlanan ve kamuoyuna sunulan tabloda, 2004 yılındakinden farklı bir yöntemle hesaplanmıştır. 2005 yılına ait tablonun altına yer alan açıklamada da bu nokta belirtilmiştir. Sözü edilen hesaplama yönteminde, “diğer kurum ve kuruluşlara yönlendirilen başvurular” kategorisindeki sayı (31,172), toplam başvuru sayısından (657,961) düşürülerek, “net başvuru sayısı” olarak adlandırılan 626,789 sayısına ulaşılmıştır ve yüzde hesaplamalarında da bu sayı esas alınmıştır. Biz ise 2004 yılı hesaplamalarıyla tutarlı olması ve iki yılın verileri arasında tam bir karşılaştırmaya olanak sağlaması bakımından 2004 yılında kullanılan yöntemi tercih ettik. Böylece, 2005 yılına ait genel toplam, “diğer kurum ve kuruluşlara yönlendirilen başvurular”ı da içerecek biçimde hesaplandı.</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>•	2004/12 Sayılı Genelge (2004). Dilekçe ve Bilgi Edinme Hakkının Kullanılmasına İlişkin Başbakanlık Genelgesi, Resmi Gazete, Sayı:25356, http://.rega.basbakanlik.gov.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	4982 sayılı Yasa(2003). Bilgi Edinme Hakkı Kanunu, T.C. Resmi Gazete, Sayı:25269, http://rega.basbakanlik.gov.tr, Erişim Tarihi:26.6.2006.<br />
•	Ayanoğlu, T. (2006). 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunun Değerlendirilmesi, Vatandaşın Bilgi Edinme Hakkı Uluslararası Konferansı Tutanakları, TESEV Yayınları, 51-57. http://www.tesev.org.tr<br />
•	BEDK (2005). T.C. Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu Tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Sunulan 2004 Yılına İlişkin Genel Rapor, http://www.tbmm.gov.tr, Erişim Tarihi:28.10.2006.<br />
•	Berkarda, K. (2006). Bilgi Edinme Hakkına İdarenin Bakışı Üzerine Tespitler, Vatandaşın Bilgi Edinme Hakkı Uluslararası Konferansı Tutanakları, TESEV Yayınları, 82-85 http:www.tesev.org.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006,.<br />
•	Hacaloğlu, A. (2003). Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Tasarısı Hakkında CHP Gurubu Adına Konuşma, 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, 5. Birleşim, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:22, Cilt:27, Yasama Yılı:2, 9 Ekim, www.tbmm.gov.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	Kenneth, H.K., D.D. Clark vd. (haz.) (2001). Global Networks and Local Values, USA: National Academy Pres.<br />
•	Komisyon Raporu (2003). Bilgi Edinme Hakkı Kanun Taslağı Esas Komisyon Raporu, http://www.tbmm.gov.tr/bilgiedinme/bilgiedinme-index.htm, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	Report from the Commission (2003). Report from the Commission on European Governance, http://europa.eu, Erişim Tarihi:14.7.2007.<br />
•	TBMM (2003a). 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, 5. Birleşim, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:22, Cilt:27, Yasama Yılı:2, 8 Ekim, www.tbmm.gov.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	TBMM (2003b). 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, 5. Birleşim, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:22, Cilt:27, Yasama Yılı:2, 9 Ekim, www.tbmm.gov.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	TBMM (2006). TBMM Başkanlığı Basın Açıklaması 17 Mayıs, http://www.tbmm.gov.tr, Erişim Tarihi:28.10.2006.<br />
•	TESEV (2004). Bilgi Edinme Hakkı Değerlendirme Raporu, http://www.tesev.org.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	Uslu, Z. K. (2003). Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Tasarısı Hakkında AKP Gurubu Adına Konuşma, 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Hakkındaki Meclis Görüşmeleri, 5. Birleşim, TBMM Tutanak Dergisi, Dönem:22, Cilt:27, Yasama Yılı:2, 8 Ekim, www.tbmm.gov.tr, Erişim Tarihi:15.7.2006.<br />
•	White Paper (2001). White Paper on European Governance, http://eur.lex.europa.eu//LexUriServ/site/en/com/2001/com 2001-0428en01.pdf, Erişim Tarihi: 26.6.2006.<br />
•	Yaşamış, F. (2004). Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları Açısından Bilgi Edinme, Erişim Tarihi: 15.7.2006.<br />
•	Yönetmelik (2004). Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik, T.C. Resmi Gazete, Sayı:25445, http://rega.basbakanlik.gov.tr, Erişim Tarihi:26.6.2006.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Asrak Hasdemir’in 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “BİLGİ EDİNME HAKKI VE BASIN” konulu seminer.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 12:16:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgi Edinme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[4982 sayılı Yasa]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[BEDK]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Verme Yükümlülüğü]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiye erişme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceyi açıklama özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetişim Hakkında Beyaz Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=297</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Asrak Hasdemir’in verdiği “BİLGİ EDİNME HAKKI VE BASIN” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yönetmelikte ayrıntılı biçimde düzenlenen bir diğer konu da, bilgi edinme birimlerinin oluşturulmasına ilişkindir. Söz konusu birimler, kurum ve kuruluşların “basın ve halkla ilişkiler” birimlerinin içinde yer alacaklardır. Birimlerin oluşturulma amacı,  bilgi edinme hakkının etkin ve hızlı biçimde kullanılmasının sağlanmasıdır. Basın ve halkla ilişkiler veya benzer birimlere sahip olmayan kurum ve kuruluşlarda, bilgi edinme birimi, bir başka birimin içinde çalışabileceği gibi,  doğrudan kurum yöneticisine bağlı olarak hizmet verecek olan  “bilgi edinme yetkilisi” de görevlendirilebilir. Bilgi edinme birimini kurulması durumunda, Yönetmelik, burada yeterli sayıda personel bulundurulması ve mekanın ve donanımın, kişilerin bilgi edinme başvurusunu buradan da yapabilmelerine olanak sağlaması gerektiğini belirtmektedir. Bilgi edinme birimleri, tam olarak, bilgi edinme hakkının kullanılmasına özgülenmiş birimlerdir. Kişiler eğer, daha sonra değineceğimiz gibi başvurularını elektronik ortamdan yapmıyorlarsa, karşılaştıkları ilk görevliler, bu birimlerde yer alan kişilerdir. Başvuruların yapılma usulüne, istenen bilgi veya belgenin hangi birimde bulunabileceğine ve başvuru sonrasındaki işlemlere ilişkin bilgiler, bu görevliler tarafından verilir. Başvuru işlemleri de yine bu birim tarafından yürütülür. Bilgi edinme biriminde bulunması gereken belgeler, daha önce değindiğimiz gibi, kurumun internet sayfasında da yer alması gereken “kurum dosya planları”dır. Kurum ve kuruluşlar, kendi isteklerine bağlı olarak, “teşkilat yapı”larına, “görev ve hizmet alanlarına ilişkin bilgiler”, “yıllık faaliyet raporları ile bütçe ve harcamalarına ilişkin raporlar”ı ve ayrıca tanıtma veya eğitim amaçlı broşürler ve yayınlar”ı,  bilgi edinme birimlerinde bulundurulabilirler.  Kurum ve kuruluşun internet sayfasının hazırlanması ve güncellenmesi yanında, bilgi edinme birimlerinin bir başka önemli görevi de, elektronik posta yoluyla yapılacak başvurularda kullanılacak elektronik posta adresini oluşturması ve elektronik ortamda yayınlamasıdır.<br />
Bilgi Edinme Hakkının Sınırları<br />
Bilgi edinme hakkına ilişkin olarak 4982 sayılı Yasa kapsamı dışında tutulan konular, Yasanın 4. maddesinde düzenlenirken, ilgili yönetmeliğin 5. bölümünde ayrıntılı biçimde yer almaktadır. Ayrıca 2004 yılında çıkarılan 2004/12 sayılı Başbakanlık genelgesinin önemli bir kısmı bu konuya ayrılmıştır. Sözü edilen genelgede, bilgi edinme hakkının sınırları şöyle sıralanmaktadır:<br />
Kişinin çalışma hayatını ve mesleki onurunu etkileyecek olanlar hariç, yargı denetimi dışında kalan idari işlemler, devlet sırları, ülkenin ekonomik çıkarlarına, istihbarata, idari veya adli soruşturmaya, özel hayata dair bilgiler, haberleşmenin gizliliğini ihlal edecek bilgi ve belgeler, ticari sırlar ile Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamandaki hususlar bilgi edinme hakkının istisnasını oluşturur. Keza, tavsiye ve mütalaa talepleri ile yayımlanmış veya kamuya açıklanmış bilgi ve belgeler de bilgi edinme başvurularına konu edilmeyecektir (2004/12 sayılı Genelge, 2004).<br />
Bu sınırlar içinde, “yargı denetimi dışında kalan idari işlemler” ile “yayımlanmış veya kamuya açıklanmış bilgi ve belgeler” çerçevesinde bilgi edinme hakkının mutlak biçimde sınırlanması söz konusu olmadığı, bir başka deyişle bu sınırlamaların da istisnaları olduğu için sözü edilen sebepleri bir önceki başlıkta ele almıştık. İlgili Yönetmelikte de zaten, “yargı denetimi dışında kalan idari işlemler” konusu, bilgi edinme hakkının sınırlarının düzenlendiği bölümde değil, “Çeşitli ve Son Hükümler” başlıklı bölümde yer almaktadır. Yayımlanmış veya değişik yollarla kamuya açıklanmış bilgi ve belgelerin bilgi edinme hakkına konu olamamasının nedeni ise, sözü edilen bilgi ve belgelerin halihazırda kamuya açılmış olmasıdır; bilgi edinilmesinde sakınca olması değil. Ayrıca ilgili düzenlemelerde, yukarıda da değindiğimiz gibi,  kamunun erişimine sunulmuş olan bilgi veya belgenin, “ne şekilde, ne zaman ve nerede yayımlandığı veya açıklandığı”nın başvuru sahibine bildirileceği belirtilmektedir.<br />
	Bilgi edinme hakkının önemli sınırlarından biri, “devlet sırrı” sebebi ile bilgi edinme hakkı kapsamı dışında bırakılmış bilgi ve belgelere ilişkindir. Bu konuda, 4982 sayılı Yasa şöyle demektedir: “Açıklanması hâlinde Devletin emniyetine, dış ilişkilerine, millî savunmasına ve millî güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibarıyla Devlet sırrı olan  gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışındadır” (4982 sayılı Yasa, 16. madde). “Devlet sırrı”, bilgi edinme hakkına ilişkin düzenleme ve uygulamalar bakımından kilit öneme sahip kavramlardan biridir. Ancak bu konuda hazırlanmış bulunan “Devlet Sırrı Yasa Taslağı”, uzun süredir yasalaşamamıştır. Konunun önemi çerçevesinde, Türkiye Ekonomik Sosyal Etüdler Vakfı da (TESEV), Kasım 2004 tarihini taşıyan bir taslak hazırlamıştır (TESEV, 2004). Ancak devlet-yurttaş ilişkisinde kritik bir öneme sahip “devlet sırrı”nın belirlenmesi konusunda resmi düzeyde bir düzenleme yoktur. Devlet sırrını oluşturan konuların, bunların kimler tarafından saptanacağı, sırrı süresinin veya gizlilik derecesinin nasıl belirleneceğine vb. ilişkin konuların acil biçimde düzenlenmesi, bilgi edinme hakkının amaçlarından bir olarak altı çizilen açıklık ilkesinin hayata geçirilmesi açısından olmazsa olmaz koşullardan biridir. Ama bu çalışmanın kaleme alındığı tarihte de, gazetelere yansıyan haberler dışında, “Devlet Sırrı Yasa Taslağı”nın içeriğine ilişkin kamuoyunun bilgisine sunulan, tartışmaya açılan bir metin olmadığı gibi, taslağın yasalaşması da yılan hikayesine dönmüştür. Bu konu, bilgi edinme hakkının yurttaşlarca, amacına uygun biçimde kullanılmasının önünde ciddi bir engel oluşturduğu gibi uygulayıcılar için de önemli sorunlar yaratmakta, genel olarak değerlendirildiğinde, bilgi edinme hakkının etkin biçimde kullanılmasını önlemektedir. Bilgi edinme hakkı kapsamı dışında kalan bir başka başlık da istihbarata ilişkin bilgi veya belgelere ilişkindir. 4982 Yasanın 18. maddesine göre, “[s]ivil ve askerî istihbarat birimlerinin görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi veya belgeler” Yasa kapsamı dışında yer almaktadır. Bununla birlikte bu sınırlamanın da bir sınırı vardır: Eğer söz konusu bilgi ve belgeler, “kişilerin çalışma hayatını ve meslek onurunu etkileyecek nitelikte” iseler bilgi edinme hakkı kapsamı içindedirler (2003). İlgili Yönetmelik, bu konuyu 29. maddesinde, ayrıntılı biçimde düzenlemektedir. Öncelikle, bilgi edinme başvurularının,  “bizzat ilgilisi veya konuya ilişkin olarak düzenlenen özel vekaletname ile yetkilendirilmiş olmak koşulu ile vekili tarafından” yapılacağı belirtilmektedir. Yasadaki bilgi edinme hakkının sınırının istisnasını oluşturan, istihbarata konu olan bilgi ve belgelerin “kişilerin çalışma hayatını ve meslek onurunu etkileyecek nitelikte” olması koşuluna ek olarak, “ilgilisi hakkında bir işleme dayanak teşkil etmek üzere işlenmiş veya değerlendirilmiş bilgi veya belgeler” tanımlamasını yapmaktadır. Başka bir deyişle, bu iki koşul bir arada olduğunda başvuru sahibi istihbarata ilişkin konularda bilgi edinme hakkından yararlanabilecektir. Hukuki açıdan bakıldığında, Yönetmeliğin Yasadaki koşulun kapsamını genişlettiği görülmektedir ki bu kuralların hiyerarşisine aykırı olduğu gibi kişi hak ve özgürlüklerinin yasayla sınırlandırabileceği kuralına da aykırıdır. Ancak bu eğilim, ilgili Yönetmeliğin başka maddelerinde de, bu kadar açık olmasa da görülmektedir. Yönetmelikte, bilgi edinme hakkından yararlanmak için başvuruda bulunulacak kurumun hangisi olduğunu açıklığa kavuşturan hükümlere de yer verilmektedir. Bu düzenlemeye göre, bilgi edinme başvurusu, istihbarat birimlerine değil, sözü edilen “araştırma veya soruşturmanın yapılmasını talep eden kurum veya kuruluşun bilgi edinme birimine yapılır ve başvuruya erişim bu kurum veya kuruluşça sağlanır” (Yönetmelik, 2004).<br />
İdari ve/veya adli soruşturma ile kovuşturmalara ilişkin bazı durumlarda da bilgi edinme hakkı sınırlanmaktadır. İdarî soruşturmaya ilişkin bilgi veya belgeler çerçevesinde, Yasanın 19. maddesi şöyle demektedir:<br />
Kurum ve kuruluşların yetkili birimlerince yürütülen idarî soruşturmalarla ilgili olup, açıklanması veya zamanından önce açıklanması hâlinde;<br />
a)   Kişilerin özel hayatına açıkça haksız müdahale sonucunu doğuracak,<br />
b)   Kişilerin veya soruşturmayı yürüten görevlilerin hayatını ya da güvenliğini tehlikeye sokacak,<br />
c)    Soruşturmanın güvenliğini tehlikeye düşürecek,<br />
d) Gizli kalması gereken bilgi kaynağının açığa çıkmasına neden olacak veya soruşturma ile ilgili benzeri bilgi ve bilgi kaynaklarının temin edilmesini güçleştirecek,<br />
Bilgi veya belgeler,  bu Kanun kapsamı dışındadır (4982 sayılı Yasa, 2003).<br />
İlgili Yönetmelik de bu konuda aynı hükümleri içermektedir. Adlî soruşturma ve kovuşturmaya ilişkin bilgi veya belgeler çerçevesinde de Yasa ile yönetmeliğin hükümleri benzerdir. 4982 sayılı Yasanın 20. maddesinde, “[a]çıklanması veya zamanından önce açıklanması hâlinde”, “[s]uç işlenmesine yol açacak”, “[s]uçların önlenmesi ve soruşturulması ya da suçluların kanunî yollarla yakalanıp kovuşturulmasını tehlikeye düşürecek”, “[y]argılama görevinin gereğince yerine getirilmesini engelleyecek,  [h]akkında dava açılmış bir kişinin adil yargılanma hakkını ihlâl edecek” nitelikteki bilgi ve belgelerin bilgi edinme hakkı kapsamı dışında olduğu belirtilmektedir. Yasa, bu konuda, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası, Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasası, İdari Yargılama Usulü Kanunu ve diğer özel yasa hükümlerinin saklı olduğunu da eklemektedir.<br />
Bilgi edinme hakkının bir başka sınırı da “[ü]lkenin ekonomik çıkarlarına ilişkin bilgi ve belgeler”le ilgilidir. 4982 sayılı Yasa ve ilgili yönetmeliğe göre,  “[a]çıklanması ya da zamanından önce açıklanması hâlinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına  zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgeler” bilgi edinme hakkı kapsamı dışında tutulmaktadır (4982 sayılı Yasa, 17. madde; ilgili Yönetmelik, 28. madde). Bilgi edinme hakkının önemli bir istisnasını da “ticari sır”lar oluşturmaktadır. 4982 sayılı Yasanın 23. maddesinde, “[k]anunlarda ticarî sır olarak nitelenen bilgi veya belgeler ile, kurum ve kuruluşlar tarafından gerçek veya tüzel kişilerden gizli kalması kaydıyla sağlanan ticarî ve malî bilgiler, bu Kanun kapsamı dışındadır” denilmektedir. İlgili Yönetmelikteki hüküm de benzer biçimdedir.<br />
Kişi hak ve özgürlükleri kategorisine giren bazı hak ve özgürlüklere ilişkin olarak bilgi edinme hakkının sınırlanmasını da bir başka başlık olarak ele alabiliriz. Bu düzenleme, özel hayatın gizliliği ile haberleşmenin gizliliğinin korunmasını amaçlamaktadır. 4982 sayılı Yasanın 21. maddesine göre, “[k]işinin izin verdiği hâller dışında”, özel hayatın gizliliği esası çerçevesinde, “açıklanması hâlinde kişinin sağlık bilgileri ile özel ve aile hayatına, şeref ve haysiyetine, meslekî ve ekonomik değerlerine haksız müdahale oluşturacak bilgi veya belgeler”e erişim söz konusu değildir. Aynı Yasanın 22. maddesi de haberleşmenin gizliliğine ilişkin düzenlemeler içermektedir: “Haberleşmenin gizliliği esasını ihlâl edecek bilgi veya belgeler,  bu  Kanun kapsamı dışındadır.” (4982 sayılı Yasa, 2003). İlgili Yönetmelik de benzer hükümlere sahiptir.<br />
Kurum içi düzenlemeler çerçevesinde bazı bilgi ve belgelerin hak kapsamı dışında tutulması da bir diğer başlığın konusunu oluşturabilir. Kurum içi uygulamalara ilişkin düzenlemelere ilişkin bilgi veya belgeler, kamuoyunu ilgilendirmiyorsa ve yalnızca kurumun kendi personeli ile ilgiliyse bilgi edinme hakkının kapsamı dışındadır. Bu durumun istisnasını, “söz konusu düzenlemeden etkilenen kurum çalışanlarının bilgi edinme hakları” oluşturmaktadır (4982 sayılı Yasa, 25. madde). Bunun dışında, kurum ve kuruluşların etkinliklerini sürdürmek amacıyla “elde ettikleri görüş, bilgi notu, teklif ve tavsiye niteliğindeki bilgi veya belgeler, kurum ve kuruluş tarafından aksi kararlaştırılmadıkça bilgi edinme hakkı kapsamındadır” (vurgu bana ait) (4982 sayılı Yasa, 26. madde). Bu cümleden anlaşılabileceği gibi, bu tür belgelerin bilgi edinme hakkı kapsamında yer alması, ilgili kurum ve kuruluşun kararına bağlıdır. Elbette genel bir norm olarak idarenin eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması temelinde, alınacak bu kararın da hukuki bir gerekçesi olmalıdır. 26. maddenin 2. fıkrasında da “yasal olarak görüş verme yükümlülüğü bulunan kişi, birim ya da kurumların görüşleri” ile ilgili düzenleme yer almaktadır: “Bilimsel, kültürel, istatistik, teknik, tıbbî, malî, hukukî ve benzeri uzmanlık alanlarında yasal olarak görüş verme yükümlülüğü bulunan kişi, birim ya da kurumların görüşleri, kurum ve kuruluşların alacakları kararlara esas teşkil etmesi kaydıyla bilgi edinme istemlerine açıktır” (vurgu bana ait). Burada da belirtilen görüşlerin bilgi edinme hakkı kapsamında yer alması konusunda bir kayıt söz konusudur. Kurum ve kuruluşların bilgi edinme hakkı kapsamında karşılamayacakları istemlerden bir diğeri ise,  “[t]avsiye ve mütalaa talepleri”dir (4982 sayılı Yasa, 27. madde). İlgili Yönetmelikte bu konularda benzer hükümler vardır.<br />
Yasa ve yönetmeliğe göre, bilgi edinme başvurularının, “fikir ve sanat eserleri” ile ilgili olması durumunda, bu konuya ilişkin düzenlemeler yapan yasa hükümlerinin, yani Fikir ve Sanat Eserleri Yasasının ilgili hükümlerinin, uygulanacağı belirtilmektedir (4982 sayılı Yasa, 27. madde; ilgili Yönetmelik 35. madde).<br />
Bilgi Edinme İsteminin Reddi ve Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu<br />
Bilgi edinme hakkı düzenlemeleri ve uygulamaları çerçevesinde önemli başlıklardan birini de bilgi edinme isteminin tamamen veya kısmen reddedilmesi durumunda yargı mercileri yanında başvuruda bulunulacak bir üst kurul olarak düzenlenen “Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu” (BEDK) oluşturmaktadır. 4982 sayılı Yasanın yapılış sürecinde de, Kurulun önemine uygun olarak, yoğun tartışmalara konu olan başlıklardan birini de Kurulun bileşimi ve işlevleri oluşturmaktadır. BEDK’nun kuruluş ve çalışma  biçimi, 4982 sayılı Yasanın 14. maddesinde düzenlenmektedir. Yasaya göre, Kurul, dokuz üyeden oluşacaktır (4982 sayılı Yasa, 2003).<br />
Bilgi Edinme Hakkı Yasa Tasarısının Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) yapılan görüşmeleri sırasında, Kurulun bileşimi ve üyelerin ve Kurul başkanının seçim biçimi konusunda yoğun tartışmalar yaşanmış ve bu konuda birçok değişiklik önergesi verilmiştir. Ancak Tasarı, değişiklik yapılmadan aynı biçimde yasalaşmıştır. Muhalefet partisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) mensup milletvekilleri, Kurulun oluşumunda siyasal iktidarların etkisi olmamasını sağlayacak değişiklikler yapılması gerekliliğini vurgulamaktadırlar.<br />
Bu ve benzeri itirazlara karşın, BEDK, farklı kurum ve kuruluşların gösterdikleri adaylar arasından Bakanlar Kurulu tarafından belirlenen üyelerden oluşmaktadır. Yasa tasarısının görüşülmesi sırasında tartışılan bir diğer önemli konu da BEDK’nun, yalnızca iki sebepten dolayı bilgi edinme isteminin reddedildiği durumlarda bir üst itiraz merci olarak çalışmasına ilişkindir. Bu iki sebepten biri, 4982 sayılı Yasanın 16. maddesinde, “[d]evlet sırrına ilişkin bilgi ve belgeler” başlığı altında düzenlenirken, diğeri 17. maddede düzenlenen “[ü]lkenin ekonomik çıkarlarına ilişkin bilgi veya belgeler”le ilgilidir. Bilgi edinme hakkının mutlak sınırlarını ele aldığımız bölümde, diğerlerinin yanında bu iki sınırlama nedenini ayrıntılı biçimde incelemiştik. 4982 sayılı Yasanın ilk biçiminde, BEDK, Yasanın 16. ve 17 maddesindeki sınırlama sebepleriyle ilgili olarak bilgi edinme istemi reddedilen başvuru sahiplerinin itirazlarına bakan bir üst kurul durumundadır. Ancak süreç içinde BEDK’nun yetki alanının bu iki sebeple sınırlı olmasının getirdiği sakıncalar anlaşılmış ve 17 Kasım 2005 tarihli 5432 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle, Kurul, bilgi edinme istemi kısmen veya tamamen reddedilmiş tüm başvurularda devreye girebilecek bir üst itiraz merci halini almıştır. Bir başka deyişle, Kurulun yetki alanı, bilgi edinme hakkı kapsamındaki tüm itirazlara bakacak biçimde genişletilmiştir. Böylece hangi gerekçeyle olursa olsun bilgi edinme istemi red edilmiş olan gerçek ve tüzel kişilerin tümü BEDK’na başvurma hakkına sahip olmuşlardır. Bu aşamada, itiraz yolunun nasıl işlediğini ve Kurulun çalışma biçimini ele alalım.<br />
4982 sayılı Yasanın 13. maddesi, “itiraz usulü” başlığını taşımaktadır. İstemi reddedilen özel veya tüzel kişi, bir üst kurul olarak oluşturulan “Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu”na başvurabileceği gibi yargı yoluna da gidebilecektir.<br />
Bilgi edinme isteminin kısmen veya tamamen reddi üzerine Kurula yapılan itiraz, yazılı olmalıdır. Çalışma sürecinde Kurul, bilgi isteme başvurusuna red yanıtı veren kurum ve kuruluşlardan “her türlü bilgi veya belgeyi isteyebilir. Kurum ve kuruluşlar, Kurulun istediği her türlü bilgi veya belgeyi on beş iş günü içinde vermekle yükümlüdür”. Bunun yanı sıra Kurul,  “başvuru sahibi ile kurum veya kuruluşların, itiraz konusuyla ilgili yazılı veya şifahi görüşlerine başvurabilir, konuyla ilgili uzmanların görüşünü alabilir ve gerekli gördüğü diğer incelemelerde bulunabilir” (vurgu bana ait) (Yönetmelik, 2004). Kurum ve kuruluşlardan tarafından Kurula gönderilen bilgi veya belgelerde olduğu gibi Kurulca edinilen “görüş, değerlendirme ve incelemelerden gizlilik derecesi bulunanların korunmasında ve saklanmasında gizlilik ilkesine uyulur”. Kurul başkan ve üyeleri yanında, “bu bilgileri derleyen ve değerlendiren tüm personel gizlilik ilkesinin gereklerine uymakla yükümlüdür”. Söz konusu  yükümlülük, “Kurul başkan ve üyeleri ile diğer personel”in görev süreleriyle sınırlı değildir; yükümlülük, görevden ayrıldıktan sonra da devam eder (ilgili Yönetmelik, 26. madde). Ayrıca Kurul, “bilgi edinme hakkının kullanılmasına ilişkin hususları düzenlemeye yetkilidir” (ilgili Yönetmelik, 25. madde)<br />
Uygulama içinde Kurula başvuru yolunun yaygın biçimde kullanıldığı söylenebilir. Özellikle 2005 yılında yapılan ve Kurulu, Bilgi Edinme Hakkı Yasası kapsamında verilen tüm red yanıtlarına itiraz edilebilecek bir merci durumuna getiren yasa değişikliğinden sonra Kurula yapılan başvurular daha da artmıştır.<br />
Bilgi Edinme Hakkı Uygulamalarının Açıklığı ve Kamusallığı Nasıl Sağlanır?<br />
Bilgi edinme hakkı, bir kamu otoritesi olmak sıfatıyla, devletin eylem ve işlemlerinin aleniyeti temelinde yükselen uygulamalardan birini işaret etmektedir. Bu çerçevede, yönetimin eylem ve işlemlerinin yönetilenlere açıklanması, Habermas’ın deyimiyle, “kamusal gövde”yi oluşturan bireylerin, bu açıklık temelinde elde ettikleri bilgilerle kamusal otoritenin politikalarını etkileme ve dönüştürmesinde önemli bir adımı oluşturmaktadır. Bu aşamada, kurum ve kuruluşlarca bilgi edinme hakkı uygulama sonuçlarına ilişkin olarak kamuoyuyla paylaşılan verileri ve açıklanma biçimlerini konu edeceğiz.<br />
4982 sayılı Yasa ve ilgili Yönetmelik uyarınca, kurum ve kuruluşlar, bilgi edinme hakkı kapsamında, bazı bilgileri kamuoyuna açıklamaktadırlar. Yasanın 44. maddesinde, her yıl, bir önceki yıla ait olmak üzere açıklanması öngörülen veriler sıralanmaktadır. Düzenlemeye göre, kurum ve kuruluşlar, yukarıdaki bilgileri içeren bir rapor hazırlayarak, bu raporları, her yıl Şubat ayının sonuna kadar Bilgi Edinme Değerlendirme Kuruluna göndermekle yükümlüdürler. Bu çerçevede,  “[b]ağlı, ilgili ve ilişkili kamu kurum ve kuruluşları raporlarını bağlı, ilgili ya da ilişkili oldukları bakanlık vasıtasıyla iletirler”. BEDK da, hazırlayacağı genel rapor ile söz konusu kurum ve kuruluşların raporlarını her yıl Nisan ayının sonuna kadar Türkiye Büyük Millet Meclisine göndermektedir. Tüm bu raporlar, izleyen iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kamuoyuna açıklanmaktadır. İlgili Yönetmelik de bu hükümleri 44. maddesinde yinelemektedir. Bu güne kadar, 2004 ve 2005 yıllarına ait olmak üzere iki rapor yayınlanmıştır.<br />
Türkiye’de Bilgi Edinme Hakkının Uygulanmasına İlişkin Bazı Sonuçlar<br />
Türkiye’de bilgi edinme hakkının düzenlenmesine ilişkin ana unsurları ve ilkeleri ele aldığımız bölümlerden sonra, bu aşamada hakkın kullanılması sürecine ilişkin veriler üzerinde odaklanacağız. Daha önce de değindiğimiz gibi, bilgi edinme hakkı kapsamında bulunan kurum ve kuruluşlar, her yıl, yasa ve yönetmelikte belirtilen verileri içeren bir rapor hazırlayarak, bağlı, ilgili veya ilgili bakanlık aracılığıyla Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na (BEDK) göndermektedirler. BEDK da söz konusu raporları, hazırlayacağı genel raporla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) iletmektedir.  TBMM de tüm bu raporları kamuoyuna açıklamaktadır. Bilgi edinme hakkının uygulanmasına ilişkin istatistiki sonuçlar, böylece herkes tarafından bilinebilir hale gelmektedir.<br />
Türkiye’de, kurum ve kuruluşlara ait raporları da içerecek biçimde, bilgi edinme hakkı kapsamında hazırlanmış ve yayınlanmış bulunan iki rapor söz konusudur: 2004 ve 2005 yılına ait raporlar. 2006 yılına ilişkin rapor, bu çalışmanın yapıldığı günlerde, henüz kamuoyuyla paylaşılmamıştı. Bu nedenle Türkiye örneğini iki raporda yer alan veriler çerçevesinde inceleyeceğiz. İnceleme sırasında, uygulamaya ilişkin genel sonuçları ele alacağız.<br />
Bilgi edinme hakkının ilk uygulandığı dönem olan 2004 yılına ait sonuçlar, BEDK tarafından bir sunuş ve değerlendirme yazısıyla birlikte TBMM’ne gönderilmiştir. Sunuş yazısında, 2000’li yıllarda 1982 Anayasası’nda hak ve özgürlüklere yönelik olarak yapılan değişiklikler ve bunların yasalaşarak uygulamaya geçirilmesi çalışmaları içinde, bilgi edinme hakkı yasasının önemine vurgu yapılmaktadır. Diğer taraftan, yöneten-yönetilen ilişkisinin değişmesi ve kamu politikaları ve uygulamalarının yönetilenler tarafından değerlendirilmesi, gerektiğinde etkilenmesi konusunda bilgi edinme hakkının sağladığı olanaklardan söz edilmektedir (BEDK, 2004).</p>
<p>(DEVAM EDİYOR)</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Asrak Hasdemir’in 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “BİLGİ EDİNME HAKKI VE BASIN” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 12:07:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgi Edinme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[4982 sayılı Yasa]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Verme Yükümlülüğü]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiye erişme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceyi açıklama özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetişim Hakkında Beyaz Belge]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=295</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Asrak Hasdemir'in verdiği “BİLGİ EDİNME HAKKI VE BASIN” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Konumuz, bilgi edinme hakkı. “Neden bilgi edinme hakkı?” dediğimizde, yanıtlardan mutlaka biri, “çünkü son dönemlerde çok gündeme gelen bir konu” olacaktır. Bir başka yanıtın da “günümüzde demokratik ve saydam bir yönetim anlayışının oluşturulması bakımından çok önem taşıyan bir uygulama olduğu için” biçiminde verilmesi çok büyük olasılıktır. Yanıtlar çeşitlendirilebilir; biraz sonra değineceğimiz gibi, aslında “bilgi edinme hakkı” terimi de farklı uygulamalarda farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır.<br />
Bilgi edinme hakkı, bağlantıları itibariyle, aslında kökleri geçmişte olan, pek de yeni olmayan bir haktır veya bir başka anlatımla, bilgilenme hakkının, temel hak ve özgürlükler içinde yer alan birçok hak ve hak guruplarıyla ilişkisi vardır. Bunlara yakından bakacak olursak, bireysel hesap isteme, öğrenme hakkı 18 yüzyılın önemli tarihi belgeleri içinde yer alan anayasal bir haktır. Örneğin 1789 Fransa İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi iki ayrı maddesinde düşünce ve kanaatin özgürce iletilmesi ve yurttaşların kamu görevlilerinden hesap isteme hakkını düzenlemiştir. Günümüzde de düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, basın özgürlüğü, bilim özgürlüğü, siyasal katılıma ilişkin  hak ve özgürlükler ile ilişki içinde olan bilgi edinme hakkı, gerek uluslar arası ve bölgesel insan hakları belgelerinde gerekse ulusal nitelikteki anayasal belgelerde yer alan ve ülkeden ülkeye farklı biçimlerde uygulanmakla birlikte evrensel özelliğe sahip bir haktır.<br />
Bilgi edinme hakkı, bir yandan düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğüyle bağlantısı itibariyle, yeni olmayan bir haktır. Diğer yandan yurttaşın yönetimden hesap istemesi hakkıyla bağlantılıdır ve “yeni haklar” kuşağı olarak da anılan üçüncü kuşak hak ve özgürlükler arasında anılmaktadır. Söz konusu hak, kamusal bir niteliği olan siyasal iktidarın kendi eylem ve işlemlerini yönetilenlerin bilgisine açması, bir başka deyişle kamu otoritesinin eylem ve işlemlerinin aleniyeti ve kamusal politikaların yönetilenler tarafından bilinmesi, denetlenmesi ve gerektiğinde değiştirilip dönüştürülmesi amacına yönelik olarak gündeme gelmektedir. Bu çerçevede bilgi edinme hakkı, yöneten-yönetilen ilişkisi açısından, demokratik bir yönetim anlayışının ayrılmaz bir parçası olarak görülmektedir. Bir görüşe göre, bilgi edinme hakkının bağlantılı olduğu bilgilenme özgürlüğünün (freedom of information) iki anlamı vardır. İlk anlamda, bu, yasal olarak uygulanabilir bir “hak”tır. İkinci anlamda terimin toplumsal, siyasal boyutları daha öne çıkmaktadır. Bu anlamıyla bilgilenme hakkı, toplumun açıklık derecesinin saptanmasında bir ölçü olmaktadır. Yönetimin işlemlerinin saydam olmasını ve hesap verebilirlik ilkesini akla getirmektedir (Kenneth, Clark vd., 2001:156). Bu anlamıyla bilgilenme hakkı veya bilgi edinme hakkının etkin biçimde uygulanması, temsili demokrasi anlayışının bütün kurum ve kurallarıyla birlikte sorgulandığı günümüzde, yurttaşın siyasal toplumsal yaşama aktif biçimde katılımını amaçlayan demokrasi uygulamalarına yönelik mekanizmalar oluşturmak bakımından önemli olanaklar sunabilir. Yukarıdaki tanım ve bağlantılardan anlaşılacağı üzere, bilgi edinme hakkı çok farklı biçimlerde ele alınabilir. Saydamlık vb. terimler, “yönetişim” kavramını ve bu çerçevede yapılan uygulamaları akla getirmektedir. Ancak bu çalışmada, bilgi edinme hakkıyla ilişkilendirilen saydamlık, hesap verebilirlik vb. terimler ve uygulamalara değinilmekle birlikte, konunun normatif yönleri daha ön planda olacaktır.<br />
Bilgi edinme hakkı, birçok hak ve özgürlükle ilişkili olduğu gibi, düzenlenme ve uygulamadaki farklılıklara bağlı olarak, “bilgilenme hakkı”, “bilgi ve belgeye erişme hakkı”, “bilgiye erişme hakkı”  vb. birbirine yakın ama farklı adlarla gündeme gelmektedir. Çalışmada, genel kullanım söz konusu olduğunda,  Türkiye’de yasalaştığı biçimiyle “bilgi edinme hakkı” terimi tercih edilmiştir. Türkiye örneğinde, kullanılan terimden yer yer uzaklaşılan kısımlarda ise bu noktaya dikkat çekilecektir.<br />
Türkiye örneğinde, 24 Nisan 2004 tarihinde yürürlüğe giren, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Yasası ve bu yasaya dayanılarak hazırlanan Bilgi Edinme Hakkı Yönetmeliği de söz konusu hakkın kullanılma biçimlerini düzenlemektedir. Geçmişi 18. yüzyıla damgasını vuran anayasal belgelerdeki hak ve özgürlüklere kadar uzanan bilgi edinme hakkının, günümüzde saydam ve hesap verebilir bir yönetimin oluşturulmasında köşe taşlarından biri olduğu sık sık vurgulanmaktadır. Bununla birlikte uluslar arası düzeyde olduğu gibi ulusal düzeyde de, bilgi edinme hakkının da sınırlandırılmasına yönelik düzenlemeler söz konusu olmaktadır. Ayrıca söz konusu hakkın kullanımında hem yasal düzeyde hem de uygulamada birtakım sınırlamalar vardır. Devlet sırrı, ulusal güvenliğin tehlikeye düşmesi olasılığı, kamu düzeninin bozulması, kamu yararına aykırılık gibi ölçütlerle diğer hak ve özgürlükler gibi bilgi edinme hakkının sınırlandırılması da olasıdır. Bunun yanı sıra 4982 sayılı yasada da hakkın kullanımına yönelik bazı sınırlama kategorileri belirtilmiştir.<br />
Çalışmanın temel amacı, 2004 yılında yürürlüğe girmiş bulunan Bilgi Edinme Hakkı Yasası’nın uygulanış biçimini ve uygulamada karşılaşılan sorunları, Türkiye Cumhuriyeti Devleti merkez teşkilatına bağlı kurum ve kuruluşlara yapılan başvuruları esas alarak incelemektir. Bu amaç doğrultusunda, bir üst kurul olarak çalışan Bilgi Edinme Denetleme Kurulu’na yapılan başvurular da incelenerek, sözkonusu uygulamanın, yöneten-yönetilen etkileşimine yönelik sonuçları değerlendirilecektir.<br />
Türkiye’de Bilgi Edinme Hakkına Genel Bir Bakış<br />
Bilgi Edinme Hakkı Yasası, Türkiye’de, 2004 yılından itibaren yürürlüktedir. Bu Yasayla birlikte, bilgi ve belgeye erişim hakkı bir başka düzeyde düzenlenmiş olmaktadır. Bilgi edinme hakkına ilişkin olarak, bu kanun bir ilk değildir. Pozitif hukuk içinde gerek Anayasa’da gerekse diğer yasalarda, yurttaşın devletin eylem ve işlemleri hakkında bilgi edinmesine yönelik önemli düzenlemeler vardır. Zaten hukuk devleti ilkesinin bir parçası olarak, yönetimin eylem ve işlemlerinin denetime açıklığının bir yönünü de söz konusu işlemlerin –belli sınırlamalar veya devlet sırrı vs. temelli uygulamalar dışında- “kamuya açık olma ilkesi” oluşturmaktadır. Anayasal düzeyde ele alacak olursak, düşünce ve düşünceyi açıklama özgürlüğü başta olmak üzere, bilgi edinme hakkının kullanılabilmesi için gerekli altyapının hazırlanması anlamında sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükler de dahil olmak üzere, birçok hak ve özgürlük kategorisi, bilgi edinme hakkıyla yakından ilişkilidir, onu desteklemekte, beslemektedir. Daha somut olarak 1961 Anayasası’yla gündeme gelen ve önemli tartışmalara ve akademik alanda değerli çalışmalara konu olan dilekçe hakkı, 2000’li yıllarda tartışılmaya başlanan bilgi edinme hakkının öncüsüdür, diyebiliriz. Eksikliklerine, uygulama aşamasında karşılaşılan sorunlara rağmen, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu ile, yurttaşın devletin tasarruflarından haberdar olması ilkesi daha somut biçimde düzenlenme olanağına erişmiştir.<br />
Bilgi Edinme Hakkına İlişkin Düzenlemelerin Sunulan Amacı<br />
Türkiye’de bilgi edinme hakkına ilişkin yasal düzenlemeler ele alındığında üç temel belge karşımıza çıkmaktadır: 4982 sayılı Yasa (9.10.2003 tarihinde kabul edilmiş olup bu tarihten itibaren altı ay sonra yürürlüğe girmiştir), bu Yasaya dayanılarak çıkarılan Yönetmelik (yürürlük maddesi uyarınca 24.4.2004 tarihinden itibaren geçerli olmuştur) ve 24.1.2004 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 2004/12 sayılı Başbakanlık Genelgesi.<br />
Yasanın genel yapısına bakıldığında, otuzüç maddeden ve beş bölümden oluştuğu saptanmaktadır. Yasanın incelenmesi aşamasında, genel incelemenin yanı sıra, Avrupa Birliği sistemi içinde bilgi edinme hakkıyla ilgili belgeler ve uygulamalarla ilgili değerlendirmelerde de bulunulacaktır. Yasanın uygulanmasına yönelik Yönetmelik ise kırkaltı maddeden oluşmaktadır. Yönetmeliğin Yasa hükümlerini yineleyen hükümlerinin yanı sıra Yasaya açıklık getirdiği noktalara daha sonra değineceğiz. 4982 sayılı Yasanın amacı, genel gerekçesinde şöyle belirtilmektedir:<br />
Demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün gereklerinden olan bilgi edinme hakkı, bireylere daha yakın bir yönetimi, halkın denetimine açıklığı, şeffaflığı sağlama işlevlerinin yanı sıra halkın Devlete karşı duyduğu kamu güvenini daha yüksek düzeylere çıkarmada önemli bir rol oynamaktadır. Kullanılan bu hak sayesinde hem halkın Devleti denetimi kolaylaşmakta hem de Devletin demokratik karakteri güçlenmektedir.<br />
Bilindiği üzere, kamu kurum ve kuruluşlarında açıklık ve şeffaflık kavramı, olumsuz olarak görülen gizlilik kavramının giderilmesi ile yönetilenlerin yönetenlerin işlem ve faaliyetlerini denetlemesinin sağlanması düşünceleri üzerine ortaya çıkmıştır. Demokratik ülkelerde, bilgi edinme özgürlüğü, temel hak ve özgürlüklerin kullanılması bağlamında vazgeçilmez temel haklardan biri olarak kabul edilmektedir (Komisyon Raporu, 2003a).<br />
Yasanın amacının anlatıldığı 1. maddesinde, demokratik ve “saydam” (şeffaf-transparency) olma nitelikleriyle tanımlanan yönetimin uyması gereken “eşitlik”, “tarafsızlık” ve “açıklık” ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin esas ve usullerin düzenlenmesinden söz edilmektedir. Bu terimler Avrupa Birliği düzenlemeleri içinde, “yönetişim” kavramı tanımlanırken yer verilen ilkeleri akla getirmektedir. Avrupa Birliği düzleminde, birçok belgenin yanı sıra 25.7.2001 tarihli “Yönetişim Hakkında Beyaz Belge” (White Paper on Governance) başlıklı belge ve söz konusu belgenin uygulanmasının izlenmesine yönelik diğer belgelerde de şeffaflık veya saydamlık ilkesi ve hesap verebilirlik (accountability) ilkesi sıkça vurgulanmaktadır  (White Paper, 2001:10). Benzer görüşler, 2003 yılında yayınlanan Komisyon Raporunda da dile getirilmektedir (Report from the Commission, 2003:5).<br />
“Dilekçe ve Bilgi Edinme Hakkının Kullanılmasına İlişkin Başbakanlık Genelgesi”nde de,  demokratik ve şeffaf bir yönetimin ilkeleri olarak belirtilen eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkeleri çerçevesinde bilgi edinme hakkının önemi vurgulanmaktadır. Genelgede, “[i]dare-birey ilişkisinde” “demokratikleşeme” ve “saydamlık” yanında hukukun üstünlüğünün sağlanabilmesi için “bireysel hak ve özgürlüklere” (yalnızca bilgi edinme hakkına değil), duyarlı davranılması gerektiği belirtilmektedir. Genelde bireysel hak ve özgürlüklere duyarlılık, özelde ise bilgi edinme hakkı ve dilekçe hakkının gündeme getirilmesi, devlet ile toplum arasında olması gereken iletişime göndermeyle açıklanmaktadır:<br />
Hükümetimiz, devlet ve toplum arasındaki bağların daha güçlü hale getirilmesini ve halkın talep ve beklentilerine azami düzeyde cevap verilmesini esas alan bir politika benimsenmiştir. Acil Eylem planında yer alan , &#8220;Kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde vatandaş odaklı yaklaşımların benimseneceği &#8221; ilkesi, bu politikamızın temelini oluşturmaktadır (2004/12 sayılı Genelge, 2004).<br />
Diğer yandan gerek dilekçe hakkının daha etkin biçimde kullanılabilmesi amacıyla yapılan değişiklikler , gerekse bilgi edinme hakkına ilişkin düzenlemelerin  Avrupa Birliği’ne hazırlık çerçevesinde ulusal programda yer alan “insan hakları alanında yasal ve idari düzenlemelerin yapılması ve uygulamaların iyileştirilmesi taahhütleri açısından büyük önem ve öncelik taşı”dığı belirtilmektedir.<br />
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki (TBMM) görüşmelerde, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) adına konuşan sözcü (Zeynep Karahan Uslu), bilgi edinme hakkına yönelik düzenlemeleri “demokratik ve şeffaf bir yönetim”in sağlanması yolunda önemli bir adım olarak değerlendirmektedir. Sözcüye göre, “Küreselleşme” ile birlikte yaşanan değişim ve gelişmelerin yanı sıra, toplumdan gelen “demokratikleşme talepleri” ile   “Avrupa Birliğine hazırlık sürecinde” olunması bu yönde bir düzenleme yapılmasını gerektirmektedir.<br />
Devlet ile toplum  arasındaki iletişime veya iletişimsizliğe gönderme yaparak bilgi edinme hakkının önemini vurgulayan Uslu, toplumun “devletin yapıp ettikleriyle ilgili olarak bilgi sahibi olmasının önlenmesinin” sonuçları arasında “insan hakları ihlalleri”ni, “kamu yönetiminin verimsizliği”ni, görevin kötüye kullanılması, ihmali”ni, “büyük yolsuzlukları saymaktadır.  Bu olumsuzlukların engellenmesinde, devlet ile yurttaşlar arasında etkileşimin sağlanmasında ve giderek yönetilenlerin uygulanan politikaları etkilemesi, denetlemesinde bilgi edinme hakkının sağladığı olanaklardan söz etmektedir Uslu (Uslu, 2003).<br />
İktidar partisinin bu değerlendirmelerine karşılık ana muhalefet partisi konumundaki Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) mensup milletvekilleri de, bilgi edinme hakkını yönelik söz konusu düzenlemenin önemini vurgulamakla birlikte, iktidar partisinin genel olarak,  oluşturduğu ve uyguladığı önemli politikalar konusunda yalnızca kamuoyunu değil meclisi de bilgilendirmediğini belirtmektedirler. Bu eleştirinin yanı sıra, bilgi edinme hakkının kullanılması sürecinde, yapısal sorunların da altı çizilmektedir. Bilgi edinme hakkıyla ilişkili olarak başka düzenlemelerin varlığı ve bunların bütünlüklü bir yapı oluşturacak biçimde düzenlenmemesi, son karar yeri olarak yargının ele alınmayan veya çözülemeyen sorunları vb. konular da Bilgi Edinme Hakkı Yasasının meclis görüşmeleri sırasında değinilen konulardır.<br />
Düzenlemelerin Kapsamı<br />
Türkiye’de bilgi edinme hakkı çerçevesinde hangi kurum ve kuruluşlardan bilgi ve belge isteminde bulunulabileceği konusu 4982 sayılı Yasada yer aldığı gibi ilgili Yönetmelikte de daha ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir.<br />
Yasanın ikinci maddesinde, düzenlemenin, kamu kurum ve kuruluşlarını, ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını kapsadığı belirtilmektedir. Bu çerçevede özel kuruluşlar Yasa kapsamı dışında tutulmaktadır. Yasanın kapsamı dahilinde tartışmalı konulardan biri de yasama ve yargı organlarının söz konusu tanım içinde yer alıp almadığıdır. İlgili maddede, sözü edilen organların Yasanın kapsamı içinde yer aldığı konusunda belirsizlik olduğuna yönelik itirazlar vardır. Jenerik bir yorumla konuyu açıklığa kavuşturmak amacıyla Yasanın konuşulduğu meclis görüşmelerine bakılabilir.<br />
TBMM’ndeki görüşmeler sırasında, iktidar partisi AKP adına konuşan sözcü Zeynep Karahan Uslu, Bilgi Edinme Hakkı Yasasıyla ilgili daha önce değindiğimiz genel değerlendirmelerinin yanısıra yönetimin kararlarının kamuoyuna açık olması ilkesi çerçevesinde, yasama ve yargı organlarının bazı istisnai durumlar dışında kamuya açık biçimde çalıştığından söz etmektedir. İktidar Partisi grubu adına konuşan sözcüye göre, yürütme organı bu konumda değildir ve “kapalı kapılar ardında faaliyetler olagelmiştir”. Bu yasayla durum değişecektir: “… idare, artık, herkese kapılarını açacaktır” (Uslu, 2003). Uslu’ya göre yürütme kuvveti diğer iki kuvvetten farklı olmayacak ve “güçler ayrılığı rejimi” iyi biçimde işleyecektir. Buradan hareketle, en azından düzenlemeyi gündeme getiren iktidar partisi ve yasama meclisinin çoğunluğunun, Yasa ile özellikle yürütme organının eylem ve işlemlerinin yurttaşların bilgisine açılmasını amaçladığı söylenebilir. Ama bu durum, diğer kamu kurum ve kuruluşlarının Yasa kapsamı dışında bırakıldığı anlamına gelmemektedir. Ayrıca uygulamaya baktığımızda, Yasadaki ifadenin belirsiz olmasına rağmen TBMM’nin de Yasa kapsamı dahilinde bilgi edinme hakkı başvurularına açık olduğunu görüyoruz. İlgili Yönetmelikte de kurum ve kuruluşları tek tek sayılarak, bazı istisnalar dışında durum netleştirilmektedir . Açık biçimde Yasa dışında kalan bir kesim vardır: Özel sektördeki kurum ve kuruluşlar. Yasada bilgi edinme hakkının daha sonra ayrıntılı biçimde değineceğimiz istisnaları içinde “ticari sır”ın yer alması da bu durumu güçlendirmektedir. Yasanın uzmanlarca en çok eleştirilen yönlerinden biri de özel sektörün kapsama alınmamasıdır. İstenen özel sektörün “ticari sır” dışında kalan bilgileri vermesi yolunda bir düzenleme yapılmasıdır. Hatta Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı uygulamalardan söz edilerek, özellikle ticari sırla ilgili olarak oluşturdukları içtihatlarla istisnanın kapsamını biçimlendirme, sınırlandırma konusunda mahkemelere, hatta bir yargı organı olmamakla birlikte, yorumlarıyla uygulamaya katkıda bulunacak içtihatlar oluşturabilecek Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na önemli görevler düştüğü belirtilmektedir (Berkarda, 2006:83-84).<br />
Madalyonun İki Yüzü: Bilgi Edinme Hakkı ve Bilgi Verme Yükümlülüğü<br />
Türkiye’de 4982 sayılı Yasanın 4. maddesi, bilgi edinme hakkının kimler tarafından kullanılabileceği konusunu düzenlemektedir. Bilgi edinme hakkını genelleştirmesi bakımından bu madde önem taşımaktadır. Maddede “[h]erkes bilgi edinme hakkına sahiptir” denilerek bilgi edinmeyi “menfaati olma koşulu”na bağlayan sistemden ayrılmaktadır. Menfaat koşulu konulmadığında, artık idarenin bu konuda değerlendirme yapmasına gerek kalmamaktadır. Düzenleme, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olanların yanı sıra olmayanların da yasa hükümlerinden yararlanmasını öngörmektedir. Bu çerçevede, düzenleme Avrupa Birliği sistemindekine benzer biçimdedir: “Yabancılar ile Türkiye’de faaliyette bulunan yabancı tüzel kişiler” bilginin, “kendileriyle veya faaliyet alanlarıyla ilgili olmak kaydıyla ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde” bilgi edinme hakkını kullanabileceklerdir. İlgili yönetmeliğin 5. maddesinde ise başvuruların Türkçe olarak yapılacağı belirtilmektedir. Yine aynı maddede, “karşılıklılık ilkesi kapsamında” yer alan ülkelerin Dışişleri Bakanlığı tarafından Resmi Gazete’de ilan edileceği bilgisi yer almaktadır.<br />
Bilgi verme yükümlülüğü, Yasa kapsamında belirtilen kamu kurum ve kuruluşları tarafından üstlenilmektedir. Yasanın 5. maddesine göre, kurum ve kuruluşlar, Yasada yer alan sınırlamalar haricindeki konularla ilgili olarak istenen “her türlü bilgi ve belgeyi” başvuranların yararlanmasına sunmakla yükümlüdürler. Kurum ve kuruluşların yükümlü oldukları bir başka nokta ise, bilgi edinme hakkından yararlanmak amacıyla yapılan başvuruların etkin, süratli ve doğru sonuçlandır”ılması için, “gerekli idarî ve teknik tedbirleri”n alınmasıdır (4982 sayılı Yasa, 2003). Yönetmeliğin 6. ve 7. maddelerinde ise, sözü edilen “tedbirler” ayrıntılı biçimde belirtilmektedir.<br />
Yönetmeliğin 6. maddesinin 2. fıkrasında, kurum ve kuruluşların, bilgi edinme hakkının kullanımını kolaylaştırması amacıyla, halihazırda var olan ve bilgi edinme başvurusuna konu olabilecek bütün bilgi veya belgeleri sınıflandıracakları belirtilmektedir. Bu sınıflandırmanın yapılabilmesi için de  “kurum ve kuruluşların belge kayıt, dosyalama ve arşiv düzeniyle ilgili gerekli idari ve teknik tedbirler alınır” denilmektedir. Yönetmelik kurum ve kuruluşun sözü edilen sınıflandırmayı etkin biçimde yapabilmesi için bazı yöntemler de önermektedir. Önerilenler arasında, kurum ve kuruluşların, var olan bilgi veya belgelerin konuları belirlemelerini ve bunların hangi birimde olduğunu belirten “kurum dosya planlarını”, “temel nitelikli karar ve işlemlerini, mal ve hizmet alımlarını, satımlarını, projelerini ve yıllık faaliyet raporlarını hazırlamalarını” istemektedir. Ayrıca kurum ve kuruluşların,  “görev ve hizmet alanlarına giren konulardaki kanun, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı veya diğer düzenleyici işlemlerin neler olduğunu, yayımlanmışsa hangi tarihli ve sayılı Resmi Gazetede yayımlandığını, görev ve hizmet alanlarıyla ilgili mevzuatın değişiklikleri işlenmiş halini” de hazırlayarak “bilgi iletişim teknolojilerini kullanmak suretiyle” herhangi bir başvuruya gerek olmaksızın kamuoyunun bilgisine sunulacağını belirtmektedir. Bu bilgi ve belgelerin yanı sıra “[k]esinleşen faaliyet ve denetim raporları”nın da  “uygun” araçlarla &#8220;kamuoyunun incelemesine açık hale getiril”eceği de eklenmektedir. Bu ve benzeri düzenlemeler, bilgi edinme hakkı çerçevesinde istemde bulunmadan, kamu otoritesinin “elindeki” bilgiyi kamuyla paylaşması anlayışının örnekleridir.  Habermas’ın da vurguladığı gibi devletin bir “kamu” otoritesi olarak değerlendirilmesinin önemli nedenlerinden biri kamusal eylem ve işlemlerin “aleniyet”idir. Söz konusu düzenlemelerle, yalnızca bilgi edinme hakkından başvuruda bulunarak yararlanmak isteyen kişiler değil, ilgili kurum veya kuruluşla ilgili bilgi edinmek isteyen “herkes”, kamuya açılan bu bilgilerden yararlanabilecektir. Şüphesiz bu “aleniyet”in bu düzeyde sağlanabilmesi son onyıllarda bilgi teknolojilerindeki değişikliklerle olanaklı olmaktadır. Bu ve benzeri uygulamalarla,  bilgi teknolojilerinin sağladığı olanaklar, piyasa sisteminin dışında,  kamunun hizmetine sunulmaktadır. Yönetmeliğe göre, kurum ve kuruluşlar “kurumsal internet sayfalarını” da yukarıda sözü edilen düzenlemeleri dikkate alınarak oluşturacaklardır. Kurum ve kuruluşlar,  görev ve hizmet alanlarına ilişkin bilgi veya belgelerin konularını ve bunların hangi birimde bulunduğunu belirten “kurum dosya planları”na internet üzerinde erişimi sağladıkları gibi, dosya planlarını, halkla ilişkiler ve tanıtım birimi içinde kurulacak olan  “bilgi edinme birimi”nde de bulundururlar (Yönetmelik, 2004) . Bu düzenlemelerin yanı sıra, Yönetmelikte bilgi edinme hakkının elektronik ortamda kullanılabilmesi amacına yönelik olarak, “başvuru formları ile kurum ve kuruluşların bilgi edinme birimlerinin elektronik posta yoluyla başvuru kabul edecek elektronik posta adresleri”nin, kurum ve kuruluşların internet sayfalarında yayımlanacağı da belirtilmektedir. Sözü edilen formlar, ayrıca, bilgi edinme birimlerinde de bulundurulacaktır. Yönetmeliğin 7. maddesi de, yine bilgi edinme hakkının kişiler açısından etkin, kurum ve kuruluşlar açısından “iş yükü en aza” indirilebilecek biçimde kullanılmasına yönelik olarak, bu kez kurum ve kuruluşun isteğine bağlı olarak, kurumun internet sayfasından yayımlanacak “bilgi veya belgeleri” içermektedir. Sözü edilen “bilgi veya belgeler”i dört guruba ayırabiliriz. Bir gurupta, ilgili kurum veya kuruluşun yapısına ve işleyiş mekanizmasına ilişkin başlıklar yer almaktadır: “[t]eşkilat yapısı, görevler, bütçe, gelir ve giderler hakkındaki bilgi veya belgeler, [p]ersonel sayısı ve statüleri hakkındaki bilgiler,  [v]erilen hizmetlere ilişkin bilgiler, [k]arar alma, hizmet sunma ve politika oluşturma yöntemlerine ilişkin bilgiler, [k]ayıt, dosyalama ve arşiv düzeninin tanıtımına ilişkin bilgiler” gibi. İkinci gurupta, kurum veya kuruluş tarafından oluşturulmuş ve “kamu”yu ilgilendiren, etkileyen kararlar, politikalar ve bunlara ilişkin bilgiler yer almaktadır. Yönetmelikte bunlar şöyle ifade edilmektedir:  “[k]amuyu etkileyen kararlar ve gerekçeleri, politikalar, bunlar hakkında idare tarafından yapılan değerlendirmeler ve bu kararların alınmasına dayanak teşkil eden temel bilgiler ve veriler”. Üçüncü gurup ise, bilgi edinme hakkının kullanılma usulüne ilişkin bilgileri kapsamaktadır: “[ş]ikayet ve başvuruların yapılma usulü ve verileceği merci veya yetkili kişi hakkında bilgiler”. Son gurup, kişileri genel olarak bilgilendirmeye yönelik, “[i]statistiki veriler, araştırma raporları, makaleler ve diğer belgeler”dir (Yönetmelik, 2004).</p>
<p>(DEVAM EDİYOR)</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğba Asrak Hasdemir&#8217;in 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “BİLGİ EDİNME HAKKI VE BASIN” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-2/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medyada Çalışma İlişkileri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 11:37:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada Çalışma]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[esnek çalışma]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[küresel kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=291</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gamze Yücesan Özdemir'in 17 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medyada sosyal politika” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medya sektöründe bir çalışan olmak, günümüz koşullarında ne ifade etmektedir? Medyada çalışmak, medya çalışanı olmak, aslında, genel anlamda bir emekçi olmaktır. Medya sektörünün gömülü olduğu dünya genelindeki iktisadi, siyasi ve ideolojik yapıya bakıldığında, son yıllarda, çalışanlar için işlerin kötü gittiği bir dönemden geçmekte olduğumuz çok açıktır. Çalışanların hakları, çalışma saatleri, ücretleri ve çalışma koşulları anlamında bir geriye gidişten bahsetmek mümkündür. Medya sektörü de bunun bir parçasını oluşturmakta ve aslında en acılı parçasını oluşturmaktadır. Medya sektörü, bu anlamda, son dönemde, çok eleştiri alacak bir yapıya sahiptir. Fakat medyada çalışma ilişkilerini anlamadan ve/veya anlamlandırmadan önce genel resmi görmek ve ardından medyayı mercek altına almak gerekmektedir.<br />
İlk yanıtlanması gereken soru, kuşkusuz, içinde yaşadığımız toplumun nasıl anlamlandırılabileceğidir. Bugünün Türkiye’si nasıl kavranabilir ve/veya nasıl anlamlandırılabilir? İkinci olarak, “küreselleşme” diye anılan ve çok tartışılan kavramı nasıl düşünebiliriz ve/veya nasıl düşünmeliyiz? Üçüncü olarak, küreselleşme döneminde çalışma ilişkileri nasıl şekillenmektedir? Dördüncü olarak, medyada çalışma ilişkileri nasıl bir dönüşüm içerisindedir? En son olarak ise, yaşadığımız bu süreçte, medya çalışanlarına baktığımız zaman, yaşanan olumsuzluklara karşı bir direnişten, bir boyun eğmeden yoksa bir onay vermeden mi söz edebiliriz?<br />
İçinde Yaşadığımız Toplum: Küresel Kapitalizmin İktisadi, Siyasi ve İdeolojik Yapısı<br />
Kapitalist bir toplumda yaşıyor dünyanın büyük bir kesimi ve Türkiye. Kapitalist toplumu anlarken üç yapı çok önemlidir, zira, bu üç yapı birlikte işlemektedir. İlk olarak, kapitalizmin, malların ve hizmetlerin üretildiği iktisadi bir yapısı vardır. İkinci olarak, siyasetin üretildiği siyasi bir yapısı vardır. Üçüncü olarak ise bir düşünce yapısı vardır. Bu üçü bir arada toplumu oluşturmaktadır.  Kapitalist toplum, krize girdiği dönemlerde, iktisadını, siyasetini ve ideolojisini değiştirmekte ve kendisini yenilemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla, kapitalizmin kriz dönemlerinde hem iktisadi yapı hem siyasi yapı hem de, belki de en önemlisi, bizler için neyin doğru olduğuna inanmamızı sağlayan, ideolojik yapı değişmektedir.<br />
Küreselleşme neden önemlidir? Son dönemde, 1970’lerin sonlarından bugüne, içinde bulunduğumuz dönem, “küreselleşme” ya da “küresel kapitalizm” diye adlandırılmaktadır.  Bu dünyanın her yerinde yaşanan bir gelişmedir. Hem gelişmiş ülkelerde hem de Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde. “Küreselleşme” denilen olgu, tam da 1970’lerin sonunda, dünyanın girdiği krizden çıkmak için kendisini iktisadi, siyasi ve ideolojik yeni bir yapı yaratma çabasıdır. Tarihsiz yaşanan toplumlarda, sanki bu hep böyleymiş gibi algılanmaktadır. Oysa ki, “küreselleşme”, kapitalizmin bir anı ve bir uğrağıdır. 1970’lerin sonundan bu yana, yaşadığımız toplum kendisini iktisadi, siyasi ve ideolojik olarak yeniden yapılandırmaktadır. İşte medyada çalışmak gerçeği de tam bu yapının içine oturmaktadır.<br />
İlk olarak, küreselleşme dediğimiz toplumun iktisadi yapısı deyince ne anlıyoruz?  Küresel kapitalizmin iktisadi yapısında, sermaye, ulusal sınırların içinde kalmak istememektedir. Sermaye, bütün dünyada yatırım yapmak ve tüm dünya pazarlarına ulaşmak istemektedir. Küresel sermaye, önünde hiç sınır tanımadan, dünya üzerindeki tüm karlı yerlere gitme çabasındadır. Peki, emeğin, önünde de sınırların kalktığı ve emeğin de kendisi için en iyi ücretlere sahip ülkelere gitmek için önünde sınırların olmadığı bir yapıdan konuşabilir miyiz? Hayır! Küreselleşme derken bahsedilen emeğin değil; sermayenin küreselleşmesidir. Emek, yerel sınırlarda kalacaktır ve sermayeye kapıları açacaktır. Küresel sermayenin, dünya üzerindeki etkinliğinin en önemli aracı, kuşkusuz, çokuluslu şirketlerdir. Çokuluslu şirketler, birden fazla ülkede üretim yapan şirketlerdir ve tüm dünyada faaliyet göstermektedirler. Medyaya bakıldığında da, aynı yapı gözlemlenmektedir. Artık medya şirketleri, dünyanın her yerinde iletişim alanından sorumlu olmak istemektedirler. Küresel medya denilen medya yapısında büyük tekeller bulunmaktadır. Her yere yayılmış durumdadırlar ve dünya üzerinde iletişimin oldukça önemli bir bölümünü, onlar yönlendirmektedirler. Son olarak, iktisadi yapıda, yine bizim için önemli olan nokta: “devletin ekonomiden elini çekmesi” talebidir. Medyada sürekli okuduğumuz: “hantal devlet”, “bürokratik devlet” ve “bir işe yaramaz devlet”. İktisadi yapıdan tümüyle devletin dışlandığı bir sürecin içinden geçilmektedir.<br />
İkinci olarak, küreselleşmenin siyasi yapısına baktığımızda, siyaseten de artık karşımıza ulusal hükümetler değil, uluslararası örgütler çıkmaktadır.  Küresel kapitalizmi kim yönlendirecektir?: Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB), Dünya Ticaret Örgütü ve diğerleri. Bu büyük uluslararası örgütler, siyasi yapıda oldukça belirleyici konumdadırlar.<br />
Üçüncü olarak, küresel kapitalizmin ideolojik yapısına baktığımızda, artık dört kavramla konuşulmaktadır.  İlk kavram, “birey”dir. Bütün reklamlar, “Sen! Yapabilirsin. Koş ve yap” diye seslenmektedir. Dönemin en önemli veciz sözü, kuşkusuz, “Elmanı kızart ve başarılı ol”dur. Esas olan bireydir ve sürekli bizi birey olarak çağırmaktadırlar. İkinci kavram ise “rekabet”tir. Sürekli tekrarlanan “rekabet” kavramı ise, “rakip olun, esas güzellikler bu rekabetten çıkacak” demektedir. Üçüncü kavram ise o büyülü “piyasa” kavramıdır. “Piyasa”, her şeyin alınıp satılacağı bir mecradır. Dördüncü kurucu kavram ise “özgürlük”tür. Son dönemde, gezi dergileri, özgürlükten bahsetmektedir: “Canın sıkıldı değil mi? Bin uçağa ve git. Çok uzaklara git. Özgürsün” Özgürsün! Bir engel var mı uçağa binmeyi engelleyen? Yok! O zaman sen de özgürsün!<br />
Küresel kapitalizm, kendisini bu kavramlar (birey, rekabet, piyasa ve özgürlük) üzerine kurarken; ideolojik yapısı, bazı kavramları dışlamaktadır. Dışlanan kavramlar, “dayanışma”, “toplum” ve “eşitlik”tir. Dolayısıyla, “toplum”, “dayanışma” ve “eşitlik”, bunlar küresel kapitalizmin ideolojik yapısında yok sanan kavramlardır.<br />
Küreselleşme Sürecinde Çalışma İlişkileri: Güçlenen Sermaye ve Gücünü ve Haklarını Kaybeden Emek<br />
Çalışanlarla çalıştıranlar arası ilişkilerde güç dengesinin çalışanlar aleyhine geliştiği bir dönemdeyiz.  Yine de, ele aldığımız konu ile ilgili olarak şu noktaların altını çizmekte fayda var: bugünün koşulları içerisinde emek piyasasında emeği talep eden işverenle emeğini arz eden işçi arasında, stratejiler belirleme kapasite açısından ciddi farklılıklar vardır. İşveren her zamanki endamı ile “elimi sallasam ellisi” derken; gayet hoyratça anılan bu elli kişinin bir araya gelerek kendilerine “sunulan” çalışma koşulları ve ücretler üzerinde bir baskı yapma kapasiteleri oldukça azalmış durumdadır. Diğer bir deyişle, yüksek ve kronik işsizlik koşullarında, sendikasız ve örgütsüz çalışanlar, işverenin onlara sunduğu “esnek çalışma” koşullarını kabul etmektedirler.<br />
İçinden geçmekte olduğumuz dönemi, diğer bir deyişle, küresel kapitalizmi öncekilerden ayıran en önemli özellik, sınıf ilişkileri ve sınıf mücadelesi açısından tümüyle farklı bir toplumsal örgütlenmeye sahip olmasıdır. Özellikle merkez ülkelerde ve kısmen çevre ülkelerde son yarım yüzyıldır varolan refah devleti uygulamalarından gerek içerik gerekse biçim açısından tamamen farklı toplumsal ilişkiler gelişmektedir ve sınıflar arasında daha önceki dönemde geçerli olan “rıza”ya ve “uzlaşma”ya dayanan güç ilişkileri tarihten silinmektedir. Böyle bir dönemde, sermaye, sınıf iktidarını yeniden üretebilmek için emeğin koşulsuz itaatine ihtiyaç duymaktadır. Sermayenin, emeğin itaatini arttırabilmek için geliştirdiği stratejiler arasında en önemlileri sendikasızlaştırma, kuralsızlaştırma ve “esnek çalışma”dır.<br />
Küresel kapitalizmin ekonomik, toplumsal, siyasal ve ideolojik yeniden üretim süreçleri üretim noktasından başlamaktadır. Dolayısıyla, üretim noktasında yeniden örgütlenmenin adı olan “esnek çalışma”yı doğru teşhis etmek gerekmektedir. Son dönemde, üretim noktasında sermaye, karlılığını ve emek üretkenliğini arttıracak yeni yöntemler aramaya yönelmiştir. Önceki dönemin, belirli saatler içinde, sosyal güvenceli ve sendikalı olarak çalışma biçimi sermayenin karlılığına tehdit oluşturmaktadır. Diğer bir deyişle, bu çalışma biçimi, hem ücretler hem de çalışma koşulları adına çok “katı”dır. Sermaye, bu karlılığını sınırlayan katı uygulamalardan kurtulmak niyetindedir; çalışma saatlerini ve ücretleri “esneklik” içinde kendi belirlemek istemekte ve sosyal güvencenin ve sendikanın yarattığı ek yüklerden kurtulmak istemektedir. Diğer bir deyişle, ücretleri, sosyal güvenceyi, örgütlülüğü, zamanı ve mekanı kendi lehine doğru esnetmek istemektedir.<br />
Medyada Çalışma İlişkileri<br />
Her sektör gibi basın sektörü de hem ulusal/küresel piyasada mevcut eğilimleri doğuran gerilimlere açık hem de kendine has dinamiklere sahiptir. Esneklik, bu sektör için, diğerlerinde olduğu gibi, ulusal/küresel eğilimlerin bir parçası olarak “tepeden inme” bir konudur ve küresel ölçekte sınıf dengelerinde meydana gelen dönüşümün çalışma ilişkileri alanındaki yansımasıdır. Kar oranlarını artırmak peşinde koşan tekelci medya, emek maliyetini en aza indirmeyi “esnek çalışma” adı altında şiar edinmiştir.  Emek maliyetini azaltmak yolunda esnek çalışma ile ilk olarak istihdam olanakları azaltılmaktadır. Bu konuda, teknolojiden de yararlanılmaktadır. Her yeni makinenin iş yükünü arttırdığı ve sağladığı verimlilik artışı nedeniyle işçi sayısını azalttığı açıktır. Medyada esnekliğin diğer bir tezahürü, “iş güvencesi”nin ortadan kalkmasıdır. Medyada esnek çalışma, çıraklık müessesesine benzer bir şekilde, stajyer personelin ömür boyu stajyer personele terfi ettirilmesi olarak ortaya çıkmaktadır. “Stajyer” personel, sigortasız, sosyal güvencesiz ve örgütsüz genç emek olarak işverene istediğinden daha fazlasını vermektedir. “Stajyer”lik süreleri sürekli olarak uzamaktadır. “Stajyer”lik sonrası dönem, “kaşeli çalışma” adı altında, haber başına ücret ödenen gene kadrosuz ve sigortasız çalışma biçimidir. Stajyerlik ve kaşeli çalışma dönemlerini geçenler için kadrolu çalışma umudu vardır. Bu tahmin edilebileceği gibi çok az kişiye nasip olmaktadır. Kadrolu çalışma gündeme geldiğinde de “esneklik” uygulamaları bitmemektedir. Esnek çalışmanın bir diğer görüntüsü ise, basın çalışanlarının, 212 sayılı -görece çalışanlar adına olumlu maddeler içeren- Basın İş Kanunu kapsamı dışında çalıştırılmalarıdır. Kadrolu çalışanların çok sınırlı bir bölümü 212 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında istihdam edilmekte; büyük bir bölümü ise İş Kanunu kapsamında, ya da “telif”li çalışma olarak istihdam edilmektedirler.<br />
Diğer bir esneklik uygulaması, “free-lance muhabirlik ve yazarlık” kurumunun geliştirilmesidir. Bu durumda, “telif ücreti” üzerinden çalışan sigortasız, sosyal güvencesiz ve örgütsüz basın çalışanlarını bulmak mümkündür. Esnekliğin bir diğer görüntüsü ise “havuz sistemi” denilen yöntemle, basın çalışanın tek ücret karşılığında birkaç gazete ve televizyona hizmet vermesidir. “Havuz sistemi” yöntemi ile bir medya tekeline bağlı basın çalışanının haberi aynı işverenin tüm gazete, dergi, ajans, radyo ve televizyonlarında kullanılabilmektedir. Esnek çalışmanın bir diğer görüntüsü, medyada üst düzey yöneticilerin ücretleri ile diğer basın çalışanlarının ücretleri arasındaki uçurumdur. Esnek çalışma adına bir diğer uygulama ise ikili ücret yapısıdır: Ücret, iki kısımdan oluşmaktadır: Kıdem tazminatına esas oluşturan ve bordro üzerinde asgari ücret olarak gösterilen miktar ve “telif” adı altında yapılan ek ödemeler. Bu durumda, işveren “telif” adı altında sigortasız ve vergisiz bir ücret ödemekte ve basın çalışanın işten çıkarılması durumunda düşük bir kıdem tazminatını garantilemektedir. Esnek çalışma, örgütsüz çalışma demek olduğundan medya sendikadan arındırılmıştır. Sendikal faaliyet, tıpkı otomotiv sektöründeki bir işveren gibi, basın yayın sektörünün işvereni için de –sendika stratejilerine göre değişse de- istenmeyen bir şey olarak kabul etmektedir. Türkiye Gazeteciler Sendikası, 1979-1994 yılları arasında 18 işyerinde örgütlüyken, bugün yalnızca Anadolu Ajansı’nda örgütlüdür.<br />
Medya Çalışanlarının Dramatik Dönüşümü<br />
Diğer çalışanlar gibi basın çalışanları da bu kapsanmışlık ve kuşatılmışlık içinde yer alıyorlar. Medyada küresel ve tekelci sermaye, “esnek çalışma” adı altında örgütsüz, sosyal güvencesiz ve çok düşük ücretlerle istihdam etmenin yollarını aramakta ve bulmaktadır; böyle bakınca, basın çalışanları “şahin pençesinde yavru kuş” olarak görülmektedirler. “Şahin pençesinde yavru kuş” olmadıklarını söyleyecek basın çalışanını bulmak da zor gözükmektedir. Zira, sermayenin bu yeniden yapılanma sürecinde tasarladığı, hareket noktası aldığı ve var etmeye çalıştığı “birey”i, basın çalışanları nezdinde yeniden ürettiği gözlemlenmektedir. Diğer bir deyişle, gazetecilikte, “araştırmacılığı” ve “kamusal yararı” ilke edinen basın çalışanının yerini “piyasanın etkinliği ve rekabeti”, “bireysel sorumluluk”, “kendi çıkarını en çoğa çıkarma” gibi kavramları ilke edinen basın çalışanı almaktadır. Basın çalışanının, sahip olduğu/olması gerektiği hakları bizzat kendi elleriyle inkar edişinin dünyası yaratılmaktadır.<br />
İşverenin her zamanki endamı ile “elimi sallasam ellisi” derken, gayet hoyratça anılan elli kişinin bir araya gelerek kendilerine sunulan çalışma koşulları üzerinde bir baskı yapma kapasitelerinde bir değişiklik olmadıkça, esnekliğin hem genel hem de basın sektörüne ilişkin uygulamaları ancak “mevcut korku hikayelerine bir yenisi” olarak eklenecektir. “Şahin pençesinde yavru kuş” olmadıklarının anlaşılması ise basın çalışanlarının kendilerine sunulan yeni anlamlar dünyasını reddetmeleri ile olacaktır.</p>
<p>NOTLAR<br />
1 Kapitalist toplumu sosyal bütünlük içinde anlamlandırmaya çalışan bir çalışma için Fuat Ercan’ın “Toplumlar ve Ekonomiler”  kitabına bakılabilir.<br />
2 Küreselleşme üzerine genel değerlendirme için Paul Hirst ve Grahame Thompson’un “Küreselleşme Sorgulanıyor” adlı kitabına bakılabilir.<br />
3 Küreselleşmenin iktisadi yapısı üzerine Michael Chossudovsky’nin “Yoksulluğun Küreselleşmesi” adlı kitabı önemli bir çalışmadır.<br />
4 Küreselleşme sürecinin siyasi yapısı ile ilgili Gencay Şaylan’ın  Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi  adlı kitabı önerilebilir.<br />
5 Küresel kapitalizmin ideolojik yapısı ile ilgili James Petras’ın Küreselleşme ve Direniş adlı kitabı incelenebilir.<br />
6 Küreselleşme sürecinde çalışma ilişkileri üzerine daha detaylı bir okuma için Gamze Yücesan-Özdemir ve Ali Murat Özdemir’in Sermayenin Adaleti  adlı kitabına bakılabilir.<br />
7 Medyada çalışma ilişkileri üzerine detaylı bir araştırma için Atilla Özsever’in Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci adlı kitabına bakılabilir.  </p>
<p>KAYNAKLAR<br />
Chossudovsky, M. (1999). Yoksulluğun Küreselleşmesi, (çev. N. Domaniç), İstanbul: Çivi Yazıları.<br />
Ercan, F. (2001) Toplumlar ve Ekonomiler, İstanbul: Bağlam Yayınları.<br />
Hirst, P. ve Thompson, G. (1998). Küreselleşme Sorgulanıyor, (çev. Ç. Erdem ve E. Yücel), Ankara: Dost Kitabevi.<br />
Özsever, A. (2004). Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.<br />
Petras, J. (2002). Küreselleşme ve Direniş, (çev. C. Aşkın, A. Ekber ve Ç. Arın), İstanbul: Kozmopolitik Kitaplığı.<br />
Şaylan, G. (1999). Değişim, Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara: İmge Yayınları.<br />
Yücesan-Özdemir, G. ve Özdemir, A. M. (2008). Sermayenin Adaleti: Türkiye’de Emek ve Sosyal Politika, Ankara: Dipnot.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gamze Yücesan Özdemir&#8217;in 26 Nisan 2008 tarihinde verdiği “medyada çalışma ilişkileri” konulu seminer.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-sosyal-politika/' title='Medyada Sosyal Politika'>Medyada Sosyal Politika</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medyada Sosyal Politika</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/medyada-sosyal-politika/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/medyada-sosyal-politika/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2009 11:20:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi Kültürü ve Kişiler Arası İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[medyada sosyal politika]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=289</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yüksel Akkaya'nın 17 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medyada sosyal politika” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üretim tarzı, dolayısı ile üretim gücü ve üretim ilişkileri iktisadi, sosyal, siyasal, kültürel olanı belirliyorsa, kaçınılmaz olarak bütün bunların bir türevi olan medya politikalarını da belirleyecektir. Böyle olduğu için de farklı sistemlerde, düzenlerde, rejimlerde medya politikaları da farklı olacaktır. Egemen ideoloji kendisini tahkim etmek ve yeniden üretmek için çeşitli araçlardan yararlanacaktır. Medya da mevcut sistemlerin, düzenlerin kendilerini tahkim sürecinin ve yeniden üretiminin en önemli, etkin araçlarından biridir. Bir üretim tarzına dayalı sistemlerin, düzenlerin meşruiyetinin sağlanmasının yanı sıra, uygulamalarına yönelik rızanın inşasında medya önemli roller üstlenir. Çünkü, üretim araçlarını kontrol edenlerin düşünce üretim araçlarını da kontrol ederek bunu sağlamaları o sistem ve o düzen için hem bir gereklilik hem de bir zorunluluktur ( Marx-Engels, 1992). Böyle olduğu için de medyanın sosyal politika ve uygulamaları ile ilgili yaklaşımı üretim tarzı, bu üretim tarzının üretim gücü ve üretim ilişkileri çerçevesinde olacaktır. Kuşkusuz, üretim tarzının egemen olduğu toplumda sınıflar arası ilişkiler, çatışmalar; bu ilişkiler ve çatışmaların boyutu medyanın sorunlara yaklaşımını da farklı düzeylerde etkileyebilmektedir. Sosyal politika gibi sınıflar arası ilişkilerin ve çatışmanın temel belirleyici alanı olan bir konuda medyanın tutumu da bu ilişkilerin ve çatışmanın boyutuna göre değişmektedir.<br />
Kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir ülkenin medyasında sosyal politika ile ilgili konuların nasıl ele alındığını sorgulayabilmek için önce sosyal politikanın ne olduğu üzerinde durmak gerekiyor. Zira, bir düzen, sistem açısından sosyal politikanın önemi anlaşılmadan, medyada ne derecede sosyal politikaya yer verilip verilmediğini, veriliyorsa nasıl verildiğini sorgulamanın da hiçbir anlamı olmaz. İktisadi faaliyetlerin özel mülkiyet ve daha fazla kârlılık üzerine kurulduğu bir düzende, sistemde kâr oranlarını azaltan ve kâr alanlarını daraltan her uygulama düzeni tahkim etmek ve yeniden üretmek görevini üstlenmiş olan medyada bu faaliyetler çok özenli olarak değerlendirilmek zorundadır. Ücret, sosyal güvenlik, sendikal örgütlenme, toplu pazarlık, grev gibi kâr oranları ve alanları üzerinde etkili olan sosyal politika ve uygulamaları medyada hep çok özenli olarak ele alınmıştır.<br />
Sosyal politika en basit anlamı ile bir devlet meselesi olup, bazı çıkar gruplarının üyelerinin refahını yükseltme çabalarına verdiği “olumlu” yanıttır. Dün olduğu gibi bugün de sosyal politikayı belirleyip, uygulayan en önemli kurum olan devletin verdiği “yanıtın” düzeyi önemli olup, belirleyici olandır. Çünkü, sosyal politika kurumsal olarak devletin sorunu olduğu kadar bir de sınıflar arası ilişki ve çatışmanın düzeyi ve boyutu ile ilgilidir. Devlet, çalışma koşullarını, ilişkilerini belirleyen mevzuatın düzenleyicisi olarak sosyal politikanın konusu ve kapsamını da egemen sınıf adına belirlemektedir. Egemen olan sınıfın çıkarlarını gözeten devletin bu karar ve uygulamalarını meşrulaştırması ve buna yönelik rızanın inşasında muhtaç olduğu kurumlar, araçlar vardır. Sınıflar arası mücadele ve ilişkide bir güç dengesi yoksa, bir tahterevalli gibi bir salınım söz konusu değilse, egemen olan sınıfın diğer sınıf üzerinde tahakkümünün inşasında ve meşruiyetinin sağlanmasında medya önemli roller üstlenir.<br />
Neoliberal söylemin egemen olduğu, kâr oranlarının artırılmak istendiği, kâr alanlarının kapsamının genişletilmesi için önemli düzenlemelerin yapıldığı bir zaman diliminde sosyal politika ile ilgili karar ve uygulamalar medyada üretim tarzı ve onun ilişkileri çerçevesinde değerlendirilecek, kararların meşruiyetinin sağlanması için çaba sarf edilecektir. Bu düzeni, sistemi bir tahkim çabasından başka bir şey değildir. Bu tahkimatın doğal bir sonucu olarak da sosyal politika uygulamalarına ayrılacak kaynaklar egemen olan sınıfın lehine aktarılmakta, bu yönde düzenlemeler yapılmaktadır. Ancak, bunun için iknaya ve ikna sürecinde bazı araçlara ihtiyaç vardır. Bu ikna araçlarının başında da medya gelir. Evet, şu “dördüncü” kuvvet olduğu ileri sürülen medya.<br />
“Dördüncü” kuvvet medya tarafsız ve bağımsız mıdır? Ya da daha anlamlı bir soru ile kapitalist bir sistemde tarafsız ve bağımsız medya mümkün müdür? Eğer, kapitalist bir sistemde kapitalistler kendi çıkarlarını önce koruyup, sonra geliştirmek istiyorlarsa, bunu topluma “içselleştirmek” zorundadır da. Medya da bir kâr alanı ise, bir özel mülkiyet alanı olarak, bu düzenin bir parçası olarak taraf olmak zorundadır ve bu düzen için de bu çok “doğaldır”. Kuşkusuz bu düzende, sistemde medya bir bütün olarak sistemi tahkim etmek, meşrulaştırmak için uğraşmaz. O düzenin, sistemin uygulandığı ülkenin “demokrasi” düzeyine bağlı olarak medyanın bir bölümü farklı, muhalif bir tutum da üstlenebilir.  Örneğin işçilerden yana olduğunu açıkça belirtip, taraf konumunu belirten bir medya olabilir. Bu çok “doğaldır”. Ancak, doğal olan ya da olmayan bu muhalif, alternatif medyanın güçlenmesine, yaygınlaşmasına ne derecede izin verildiği ile ilgilidir. Üretmek, dağıtmak ve iletmek. Bu üç süreç tam anlamı ile yerine getirilmiyorsa “alternatif” medyaya özgür bir alan sunulduğunu ileri sürmek mümkün değildir. Yasal düzenlemeler ile alternatif medyanın “üretim” süreci güvence altına alınmış olabilir. Ancak, dağıtım ve iletim süreçleri kısıtlanmışsa burada  özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Dağıtım süreci yerine getirilse bile, “tüketimin” son aşamasında iletim yerine getirilmiyorsa yine özgürlükten söz edilemez. Örneğin muhalif bir gazetenin özgürce üretilmesine izin verilmiş olunabilir, dağıtımı da hakkı ile yapılmış olunabilir, ancak satış noktasında gazete “saklanıyor”, satılmama politikasına doğrudan ya da dolaylı olarak maruz bırakılarak okuyucu ile buluşturulmuyorsa burada özgürlükten söz etmek mümkün değildir. Kuşkusuz, diğer medya araçları için de aynı durum geçerlidir.<br />
Taraf olmadığını, “müstakil, siyasi” medya olduğunu dile getirenlerin faaliyetlerini sürdürebilmeleri için belirli düzeyde bir “gelire” ihtiyaçları vardır. Gelir kaynakları sadece “üretilen ürün” ile sınırlı olan medya “görece” bağımsız olabilir. Ancak, karşısına iktidarın ve medyada üretilen “ürünün” “tüketiciye” ulaştırılmasını sağlayan yapıların  bazı yaptırımlarının çıkmaması koşulu ile. Örneğin gazetenin dağıtım sorunları ile karşılaşmaması gibi. Özgür, bağımsız medya için mali güçlülük yetmemekte, dağıtım sürecinde de, iletim sürecinde de üretilen “ürünün” muhalif cenahtan yararlananlara ulaştırılması açısından da bağımsız olmak gerekmektedir. Daha önemlisi, yasaların yanı sıra piyasa kuralları ile de kısıtlanmamalıdır.<br />
Sosyal politikaya ilişkin kararların alınması ve uygulanmasında muhalif basının tutumundan çok, belirleyici olan, yaygın medyanın kâr amaçlı, düzeni, sistemi tahkim eden yaklaşımı ve tutumudur. Zira, bu medya üretim tarzına uygun olarak özel mülkiyeti savunmakta, kâr oranlarının yükseltilmesi, kâr alanlarının kapsamının genişletilmesi için çaba sarf etmektedir; bu medya gelirlerinin önemli bir bölümünü “ürününün” satışından değil, ürettiği bu ürün için firmalardan aldığı reklam ve ilanlardan sağlamaktadır, böylece bağımlı bir ilişkiye girerek, kendisine gelir sağlayanlardan yana taraf olmaktadır (Herman-Chomsky, 1988). Geliri üretilen  ürünün dışında reklam ve ilana da dayalı bir medya söz konusu ise burada devreye resmi ilanlarla devlet ve baskı grupları ile reklam veren şirketler girmektedir. Bu durum, medyanın ne derecede zincirlenebileceğinin ifadesinden başka bir şey değildir. Kapitalist sistemde bunlar oyunun kurallarıdır. Oyuna katılan her “aktör” bunları bilmek zorundadır. Kapitalist sistemi sürdürmek için ona uygun ideolojinin egemen kılınması ve her seferinde üretilip, topluma kabul ettirilmesi gerekir. En azından meşruiyet sorununun çözülmesi gerekir. Böylesi bir toplumda medyaya düşen görev de budur. Eğer, düzen, sistem, bir üretim tarzı olarak kapitalizm ise medya ve haberler buna göre biçimlenmek zorundadır. Zira, medyanın da örgütlenmesi bu kapitalist düzene, sisteme uygun olur. Medya bu uygunluğa denk düşen bir şekilde hareket ederek konularını seçerken, bu konuları haberleştirirken ve alınan kararlar ile uygulamaların propagandasını yaparken çok seçici davranır (Kellner, 1990). Bu tutum Murdock’un (1982) kapitalist bir düzende, sistemde faaliyet gösteren bu kâr amaçlı medyanın da kâr elde etmek için yapması gereken davranışlara uyumlu davrandıkları tespitleri ile de örtüşür.<br />
Sosyal politika ile ilgili konuların, bu konular ile ilgili değişimlerin medyada yer alış biçimi, düzeyi, sıklığı aslında bir ülkenin demokrasi ile olan ilişkisinin boyutunu da gösterir, sadece medyanın bağımlılığı ve taraflılığını değil. Sosyal politikanın konusu olan çalışma ilişkileri, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, istihdam, işsizlik, gelir dağılımı, ücret, sendika, toplu pazarlık, grev gibi pek çok konuya medyada ele alınış biçimleri üzerinden bakıldığında aslında daha önce belirtildiği gibi bir sistem ve düzen ve bu düzenin ne kadar demokratik olup olmadığı da iyice görülebilir. Yukarıda ana çerçevesi çizilen kurgu çerçevesinde sosyal politikaya bakış, Türkiye’de üç temel olgu üzerinden medya sorgulanabilir, değerlendirilebilir: grev, sosyal güvenlik ve özelleştirme.<br />
Grev yasağının olduğu 1936-1963 arası dönem ile Türkiye’nin kapitalist sistem ile bütünleşmede önemli çabalar sarf ettiği 1980-2008 dönemi, grev haberleri üzerinden, karşılaştırıldığında medya açısından oldukça ilginç sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Devletçi ve ithal ikameci iktisat politikalarının izlendiği 1936-1963 dönemindeki grevler, yasak olmasına rağmen, 1980 sonrasının medyasına göre, anti-komünist söyleme, sanayileşme, kalkınma gibi ulvi amaçlar karşısında daha “tarafsız” bir dil ile habercilik anlayışına uygun olarak hareket etmeye çalışılmıştır. En azından ana akım medyada 1980 sonrasında olduğu gibi eleştirel, olumsuzlayan bir habercilik anlayışına daha az sıklıkla rastlanmaktadır. Yasak olmasına rağmen greve gidiliş sorgulanmakta, tarafların görüşleri yansıtılmaktadır.1963-1980 arası dönemde ise grev hakkının Anayasa ile de güvence altına alınmış olması medyayı yasal bir hakkın kullanımı açısından habercilik yapmaya zorlamıştır. Ancak, özel sektörün de ekonomi de ağırlığını ortaya koyduğu bu dönemde, medya, kapitalist bir toplumun medyası kimliğini de ortaya koymaya başlamıştır. 1980 sonrası ile karşılaştırıldığında medyanın grevler konusunda, 1970’li yılların sonları hariç, daha “dürüst” bir konumda kalmaya çalıştığı düşünülebilir. Kuşkusuz, medyadan kastımız, merkezde olduğun iddia eden kesimdir. 1980 sonrasında ise, medya ilk kez çok açık ve net bir şekilde grevler konusunda taraf olmuş, haberciliğin ötesinde yorumculuğa geçerek grevlerin ülke ekonomisine, dolayısı ile topluma zararlı olduğunu açık açık, büyük bir cesaretle dillendirmeğe başlamıştır. Örneğin, cam ve lastik sektörlerindeki grevlerin milli güvenliği tehdit ettiği gerekçesi ile yasaklanmasını olumlayıp, meşrulaştırırken, bu grevlerin milli güvenlik ile ne ilgisi olduğunu sorgulamamıştır. Greve giden sendika ve grevci işçiler gözü doymaz, para düşkünü kesimler olarak gösterilmiştir.<br />
Grevler gibi sosyal güvenlik hakkı ile ilgili “haberler” de dönemler açısından oldukça ilginç bir tablo ortaya koymaktadır. 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren 1970’e kadar yapılan düzenlemeler medyada genellikle bir haber olarak ele alınmış ve olumlanmıştır. Bu dönem refah devleti, sosyal devlet olmak gibi Anayasal gerekliliklerin de olduğu bir dönemdir. Emeklilik, analık, hastalık gibi konuları düzenleyen sosyal güvenlik düzenlemeleri müjdeleyici bir dil ile haberleştirilmiştir. 1980’den sonra ise sosyal güvenliğin bu temel alanları ile ilgili düzenlemeler kısıtlayıcı ve daraltıcı olmasına rağmen, medya bu kez bu yaklaşımı meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bütçe üzerindeki yükten, kara delikten, genç emeklilerden söz edilmeğe başlanmıştır. Aslında sosyal güvenlik basit bir emeklilik, hastalık ve benzeri sorunların çözümü değildir. Sosyal güvenlik çeşitli risklere karşı korunmuş bireyin geleceğe güvenle bakmasını sağlayan bir araçtır. Bugünü ve yarınından emin olan bir insan güvenli, kararlı, umutlu, mücadeleci bir insandır; başkaldıran insandır. Sosyal güvenlik ile ilgili daraltıcı, kısıtlayıcı her düzenleme bu kendisine güvenen insanı biat eden, ihsan ile yetinen bir insana dönüştürme isteğinden başka bir şey değildir. Biat ve ihsan dinsel cemaat yaşantısının bir parçasıdır. Biat ve ihsan var ise düzen, sistem kendisini güvence altına almıştır. Kuşkusuz sorun sadece bununla sınırlı değildir. Devasa fonların biriktiği ve önemli bir kar alanı olan sosyal güvenlik sermaye cephesi için sermaye birikimi açısından da önemlidir. Kar alanları genişletilecekse, bundan daha iyi, uygun bir alan bulunamaz. Özel emeklilik sistemleri ile sosyal güvenliği kısıtlayıcı düzenlemelerin eş anlı olması tesadüf değildir. Medyanın da sosyal güvenlik ile ilgili bu olumsuz düzenlemeleri meşrulaştırması sınıfsal konumu ve tutumu ile uyumludur.<br />
Genç emekliler cenneti, az çalışılıp erken emekli olanların ülkesi Türkiye’de çalışanlar tembel olmakla suçlanmıştır. Medya çarpıcı örnekler ile çalışanları bile ikna etmiştir. Oysa, basit bir karşılaştırma gerçeğin başka olduğunu gösterecektir. Türkiye’de emekçiler yasal olarak haftada 45 saat çalışırken Almanya, Fransa gibi ülkelerde bu süre 35 ile 40 saat arasında değişmektedir. Fiili çalışma süreleri Dünya Bankası raporlarına göre Türkiye’de 50-55 saati bulurken Almanya ve Fransa için bu süre 40 saati geçmemektedir. Almanya’da, Fransa’da bir emekçi tatil yapacak, insan onuruna yakışacak yaşam sürdürecek kadar bir gelir sahibi olurken, Türkiye’de milyonlarca insan asgari ücretin altında çalışmaktadır. Almanya ve Fransa gibi ülkelerde emekçiler emekli olduktan sonra uzun süre yaşarken, Türkiye’de emekçiler daha erken bu hayata veda etmektedirler. Bu gerçekleri yazmayıp, sosyal güvenlik düzenlemelerinin ülke hayrına olduğunu ileri süren medya egemen düzeni tahkim etmek için ne kadar yanlı olduğunu da gözler önüne sermektedir.<br />
1930’lu, 1940’lı yılların medyası “millileştirmeleri”, “devletleştirmeleri” yanlı ve taraf olarak olumlarken, 1980 sonrasında “yabancılaştırılmasını”, “özelleştirilmesini” yanlı ve taraf olarak olumlamaktadır. Üstelik özelleştirmeyi verimlilik, üretkenlik adına olumlayan medya, neden en çok kar eden, stratejik kurumların özelleştirildiğini, özelleştirme sonrasında işten çıkarmaları ve daha düşük ücretlerle çalıştırmaları hiç ele almazken, satıştan kaç “lira” alındığını öne çıkarmak üçün büyük çaba sarf etmiştir. Sonunda eğitim ve sağlık alanındaki özelleştirme ve piyasalaştırmanın da kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüş, toplumda yaratılan eşitsizliğe, sağlık ve eğitim hakkının yok edilişine hiç değinmemiştir.<br />
Grev hakkının kullanımının engellenmesi, sosyal güvenlik hakkının kısıtlanması, özelleştirme ile temel hakların yok edilişi toplumda meşru kılınırken en büyük pay medyanın olmuştur. Bu durum bir kez daha göstermiştir ki, medya taraftır ve üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanların sermaye birikiminin önündeki engellerin kaldırılması, bu sürecin hızlandırılması, kar oranlarının artırılıp, kar alanlarının kapsamı ile konusun genişletilmesi için çaba sarf etmektedir. Bu yanı ile de medya bir sınıfın bir diğer sınıf üzerindeki tahakkümünü pekiştiren bir araçtan başka bir şey değildir. Medyada sosyal politika konularının ele alınış biçim bu gerçeği bize çok açık bir şekilde göstermektedir. Bunda da şaşılacak bir yan yoktur!&#8230;</p>
<p>KAYNAKLAR<br />
Marx, K.-F. Engels, (1992), Alman İdeolojisi, (Çev. S. Belli), Ankara: Sol Yayınları.<br />
Herman, E. S.-N. Chomsky, (1988), Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media, New York: Random House.<br />
Kellner, D. (1990), Television and the Crisis of Democracy (Interventions: Theory and Contemporary Politics), Boulder, CO: Westview Press.<br />
Murdock, G. (1982), “Large Corporations and the Control of the Communication Industries”, (in) Culture, Society and the Media, (Eds. Gurevitch, M.-T. Bennet, J. Curan and J. Woollacott), London and New York: Methuen.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yüksel Akkaya&#8217;nın 17 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medyada sosyal politika” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/' title='Medyada Çalışma İlişkileri'>Medyada Çalışma İlişkileri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilikte-yeni-arayislar-1/' title='Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1'>Gazetecilikte Yeni Arayışlar &#8211; 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/medyada-sosyal-politika/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medya Okuryazarlığı</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/medya-okuryazarligi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/medya-okuryazarligi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2009 12:30:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Okuryazarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[bilgisayar]]></category>
		<category><![CDATA[CD]]></category>
		<category><![CDATA[dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Doç. Dr. Kemal İnal]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim ve Medya İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğraf makinesi]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[kamera]]></category>
		<category><![CDATA[kaset]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[media education]]></category>
		<category><![CDATA[medya eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[özgür medya]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[RTÜK]]></category>
		<category><![CDATA[seminer]]></category>
		<category><![CDATA[telefon]]></category>
		<category><![CDATA[TV]]></category>
		<category><![CDATA[video]]></category>
		<category><![CDATA[yurttaşlık bilinci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=287</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kemal İnal'ın 3 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medya okuryazarlığı” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medya ya da kitle iletişim araçları günümüzde hemen her alandadır. Eğitimde, ekonomide, siyasettedir. Medyasız gün geçmiyor, günlük hayatın birçok ilişkisi medyaya göre, hatta medyada yeniden kuruluyor ya da düzenleniyor. Herkes medyadan bahsediyor. Her anımızda medya bizlerle iç içedir. Bu nedenle bir medya çağında yaşadığımız söylenebilir çünkü devir enformasyon (malumat) ya da bilgi devridir ve medyanın bizi bilgilendirdiğine kuşku yoktur.<br />
Yazı, bilgi, ses ve görüntü; bunlar her gün, her an ve her yerde defalarca maruz kaldığımız kitle iletişim araçlarının bize olan yansımalarıdır. Kitle iletişim araçlarından bazıları (radyo, TV, bilgisayar, kitap, gazete, dergi, kamera, CD, kaset, video, fotoğraf makinesi, telefon) artık evlerimizin başköşelerinde yer almıştır. Bunlar, evimizin demirbaşları olmuş gibidir. Ama bu kitle iletişim araçları diğer ev eşyaları gibi değildir TV’yi koltukla, radyoyu halıyla, bilgisayarı düdüklü tencereyle, telefonu yorganla aynı kefeye koymayız. Neden? Çünkü kitle iletişim araçları hayatımızı çok yönlü etkiler, hatta biçimlendirir. Medya bize yeni değerler, alışkanlıklar ve ideolojiler aktarır ya da kazandırır. Medyadan etkilenmeyen, medyasız yapabileceğini iddia eden ve medyaya hayatında hiç yer vermeyen birini bulmak neredeyse mümkün değildir. Hele küreselleşen dünyada medyanın ve medya şirketlerinin de küreselleştiği düşünülürse, hiç mümkün değildir.<br />
Bu etkiye rağmen medya, bizim belki de en çok sorun yaşadığımız kurumdur. Bu nedenle kişi, okuduğu veya bir başkasından dinlediği her şeye nasıl kayıtsız şartsız inanmıyorsa, medyaya da aynı şekilde sorgulayıcı tavırla yaklaşabilmektedir, yaklaşmalıdır da. Sözlerle söylenmeyen, görüntüyle gösterilmeyen, yazıyla yazılmayanların olabileceğinin, her şeyden önce medyanın da bir ideolojisi ve dünya görüşü olduğunun farkına varılmalıdır. Zaten varan epey de bir izler-kitle söz konusu. Her istediğini gösteren/anlatan/yazan/çizen özgür bir medyanın doğru okunması, toplumun ilerlemesini ve gelişimini sağlayacak unsurların belki de en önemlisidir. İşte medya okuryazarlığı, bireyin bu yönde gelişimi üzerinde önemli rol oynayan bir kavramdır.<br />
Medya kültürünün kendisi güçlü bir pedagoji biçimi olduğu ve etkiye en açık dönemlerini yaşayan ilköğretim çağındaki çocukların ve gençlerin de bir medya kültürü içerisinde yetiştikleri düşünüldüğünde, eleştirel medya okuryazarlığı kazanma yetisiyle yetiştirilecek genç beyinlerin, toplumun ileriki dönemlerine katacağı faydalar yadsınamaz. Medya metinlerinin hangi şartlar altında üretildiği ve yine bunun dağıtım sürecinin nasıl işlediğini bilen bireyler, okumaları ve analizlerini de buna uygun olarak yapabileceklerdir.<br />
Eğitim ve Medya İlişkisi<br />
Medya Okuryazarlığı, iletişim bilimi ile eğitimin (pedagojinin) kesiştiği noktada yer alır. Bu nedenle eğitim ve medya ilişkisine bakmak gerekir.<br />
Eğitim ve medya ilişkisinde iki yaklaşım vardır:<br />
1-Medyanın eğitimde yardımcı bir araç olarak kullanılması: Gazete ve dergilerde çıkan yazılardan, radyo ve televizyonlarda yapılan konuşmalardan ve yayımlanan programlardan ilk ve orta öğretimde genel kültür dallarında ve özellikle sosyal derslerde (Tarih, Coğrafya, Yurttaşlık Bilgisi, Türkçe ve Sosyoloji) yararlanılmasıdır. Bu bağlamda medya ürünleri tamamlayıcı nitelikte eğitime katkıda bulunmaktadırlar.<br />
2-Medyanın masaya yatırılarak incelenmesi: Bu yaklaşımda haber kaynakları araştırılmakta, çeşitli kaynaklardan gelen haberler birbirleriyle karşılaştırılmakta, haberi ve programı oluşturan mekanizmalar araştırılmakta, bunlara yön veren eğilimler ya da çıkarlar saptanmakta ve öğrencilerin eleştirel bir bakış kazanmasına çalışılmaktadır (Topuz, 2006:2).<br />
Bu çerçevede Medya Okuryazarlığına önceleri Medya Eğitimi deniliyordu. Uluslararası Sinema ve TV Konseyi 1979’da düzenlediği bir toplantıda medya eğitimini şöyle tanımlamıştır: “Medya eğitiminin amacı tarihte ve her alanda medyanın toplumdaki yerini, sosyal etkilerini araştırmak ve değerlendirmektir” (Topuz, 2006:2). Bu çerçevede medyanın nasıl çalıştığı, mesajları nasıl oluşturduğu, nasıl dağıldığı incelenecek ve öğrencilere anlatılacaktır. Öğrenci gerçek dünya ile medyanın gösterdiği dünya arasındaki farkları görmeye alışacaktır.<br />
O halde medya ile eğitim arasındaki ilişki, medya kurumuna dair bilgi ve bilincin eğitsel (pedagojik) yöntem ve tekniklerle verilmesidir. Ya da medyanın, eğitim yardımıyla daha derinden ve doğru bir şekilde anlaşılmasıdır.<br />
Medya Okuryazarlığının kısa tarihçesi<br />
İnceoğlu (2006:4), medya okuryazarlığının tarihçesinin başlangıcını şöyle açıklar:<br />
“1930’ların ve 1940’ların başlarında Kuzey Amerika’da yapılan kitle iletişim araçları çalışmaları Kanadalı araştırmacı Harold Lasswell’in ortaya attığı hipodermik iğne teorisinin egemenliği altında sürdürülüyordu. Bu teoriye göre insanlar, medyanın sürekli bir biçimde enjekte ettiği savunmasız bireyler olarak görülüyordu. Daha sonraları etki araştırmalarından farklı olarak ilgi, “medya takipçileri” olarak nitelenen hedef kitle üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Kullanımlar ve doyumlar yaklaşımı bağlamında kitle iletişim araçlarının insanlara ne yaptığı değil, bireylerin medyaya ne yaptığı, medyayı hangi amaçlar için kullandığı araştırılmaya başlandı. Medya okuryazarlığı da bu yaklaşım ile aynı paralellikte bir ilişki içinde yer aldı. Mademki, medya çocuklar ve gençler için etkili ve kötü bir silah olarak kabul edilmekteydi, o zaman medya okuryazarlığı onları medyanın kötü etkilerinden korumalıydı.”<br />
1930’larda Medya Okuryazarlığı, medyanın manipülatif doğasına karşı savaş verilen medya karşıtı bir eğitimdir. Medya okuryazarlığı Batı’da (Kanada, İskoçya, Avustralya, ABD ve sonra bazı Avrupa ülkelerinde) önce sivil bir toplumsal hareket olarak başlamış ve hemen ardından da resmi yönetimlerin kabulüyle ilkokulların müfredatlarında zorunlu ya da seçmeli bir ders olarak yer almıştır. Dolayısıyla, başından itibaren medya okuryazarlığı, medyanın olumsuz etkilerine karşı bir eğitimin, özellikle çocukların eğitilmesinin gereği üzerinden şekillenmiştir.1<br />
Aslında 1970’li yıllarda medya, eğitimin bir parçası olarak kullanılmış, buna göre sınıfta gazete ve dergi okunmuş, topluca TV ve sinema izlenmiş, okul radyosu yayını yapılmış, okul duvar gazetesi çıkartılmıştır. Dolayısıyla, bu yıllarda kitle iletişim araçları doğrudan bir eğitim aracı olarak öğretmen gibi eğiticilere, müfredat ve ders kitabı gibi materyallere yardımcı olmuştur. Ancak, 1980’li yılların sonlarından itibaren tüm kurumlar gibi medyayı da belirleyen küreselleşme ile birlikte bu kez medyanın öğretim aracı olarak kullanılmasının yanı sıra medyanın olumsuz etkilerinden korunma ihtiyacı belirmiştir. Yurttaşları ve özellikle çocukları medyanın olumsuz etkilerine karşı korumak, yurttaşları medya konusunda bilgilendirme ve bilinçlendirme gereğini duyurmuş; klasik kitle iletişim araçlarının yanı sıra bilgisayar, internet gibi elektronik kitle iletişimi araçlarının ortaya çıkması, yeni iletişim becerileri kazanmayı gerektirmiştir. Ancak önemli olan bu becerilere sahip olmak değil, bunları uygulamaktır. Bu bağlamda okuryazarlık vurgusu, “medyaya erişimin, değerlendirme ve eleştiri yapabilecek donanıma sahip olmak, iletileri yalnızca alma becerisiyle yetinmeyerek, yeni iletiler oluşturabilmek ve dile getirebilmek gibi etkin katılım da içerir” (Türkoğlu, 2007:95).<br />
Medya Okuryazarlığı nedir?<br />
Medya okuryazarlığından önce medya eğitimi (media education) kavramı kullanılmış, medya eğitimi, ortaokullarda çocukların medyayı anlamaları ve medyadan haz almalarını sağlama amacını gütmüştür. Televizyon, sinema, video, radyo, fotoğraf, popüler müzik, basılı materyaller, kitaplar, karikatürler, dergiler, basın ve bilgisayar başta olmak üzere medya ya da kitle iletişim araçlarının eğitimiyle hitap edilen konular şunlar olmuştur: Medya metinleri nasıl işlemektedir? Bu metinler anlamı nasıl üretmektedir? Medya kurumları ve endüstrileri nasıl örgütlenmektedir? Medyanın izler-kitlesi medya ürünleri, teknolojileri ve kurumlarını nasıl anlamlandırmaktadır? Bu sorular çerçevesinde medya eğitimi, medya yapıntılarının (artefacts) analizi ve üretimiyle çocukların eleştirel ve yaratıcı güçlerini sistematik biçimde geliştirmeyi amaçlamaktadır. Bu, medyanın sağladığı haz ve eğlencenin anlaşılmasını derinleştirecektir. Medya eğitimi, medya ürünlerinin daha da fazlalaşması ve çeşitlenmesini talep edecek ve buna katkıda bulunacak oldukça etkin ve eleştirel medya kullanıcıları oluşturmayı amaçlamaktadır (Bowker, 1991:1-2).<br />
Medya eğitimi kavramı, daha çok okul eğitimi içindeki çocukların medya karşısındaki bilgilenme ve bilinçlenmelerini odak almaktayken daha sonra hedef kitle genişletilince medya eğitimi yerine medya okuryazarlığı kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Okuryazarlık, eğitim kavramından daha geniş bir içerik taşıyordu ve okuryazarlık ile daha geniş kitle ya da toplumsal kesimleri konuya dahil etmek mümkün olmuştur çünkü okuryazarlıkta sadece sınırlı matbu eğitim malzemelerinden ziyade yazılı/basılı/görsel simgeleri etkin, verimli, doğru ve yeterli bir şekilde anlama, kullanma ve yönlendirme yeteneği söz konusudur. Dolayısıyla medya okuryazarlığı tanımlarında geniş bir bağlam doğmuştur.<br />
Medya Okuryazarlığı, genel olarak yazılı olan ve olmayan, alabildiğine çeşitlilik içeren çok farklı formatlardaki kitle iletişim araçlarının yaydığı mesajlara ulaşma, bunları çözümleme, değerlendirme ve iletme yeteneği kazanabilmek olarak tanımlanmaktadır. O halde Medya Okuryazarlığı, izler-kitlenin medyayı bilinçli biçimde kullanmasını ve çözümlemesini sağlamaya katkıda bulunmaktadır. Medya okuryazarlığı ile izler-kitlenin yaşadığı hayata daha etkin biçimde katılımının olanakları yaratılmaktadır. Fakat medya okuryazarlığı izler-kitleye sadece medyayı çözümleme ve değerlendirme yeteneği kazandırmakla kalmamakta, fakat aynı zamanda izler-kitlenin kendi, eğer mümkünse alternatif medyasını, iletilerini oluşturabilme imkanı da sağlamaktadır. Bu açıdan “medya iletilerini doğru algılayabilecek donanıma sahip olma ve zamanla iletiler üretebilme yeteneği kazanmak” (RTÜK, Medya Okuryazarlığı Projesi) önemli hale gelmektedir. Bu süreçte medyanın gerek içeriği gerekse biçimine ilişkin bağlantıların ortaya çıkarılması, medya okuryazarlığı kavramının tanımı açısından son derece anlamlıdır. Türkoğlu’nun tanımı bu anlamı şöyle vurgulamaktadır: “Medya okuryazarlığı programları, medyadaki her şeyin kurmaca olduğu, gerçekliği medyanın oluşturduğu, medyanın ticari, toplumsal ve siyasal bağlantılarının varlığı, medya iletilerinin ideolojik olduğu, medyada biçim ve içeriğin yakından ilişkili olduğu, her aracın kendine has bir estetik formu olduğu yolunda uyarılarda bulunur” (Türkoğlu, 2007:95-96).<br />
Medya okuryazarlığı aslında genel bir başlıktır ve konuyla ilgili çok değişik adlandırmalar söz konusudur. Bunlar şöyle sıralanabilir:<br />
-Information Literacy: Bilgi Okuryazarlığı<br />
-Digital Literacy: Sayısal Okuryazarlık<br />
-Computer Literacy: Bilgisayar Okuryazarlığı<br />
-Information Technology Literacy: Bilgi Teknolojisi Okuryazarlığı<br />
-Electronic Literacy: Elektronik Okuryazarlık<br />
-Electronic Information Literacy: Elektronik Bilgi Okuryazarlığı<br />
Medya okuryazarlığının temel ilkeleri<br />
Türkoğlu, medya okuryazarlığının temel ilkelerini şöyle saptamıştır:<br />
1-Medya kurgusaldır: Hiçbir kitle iletişim aracı, dışsal gerçeği olduğu gibi, doğru, eksiksiz yansıtamaz. Bir gerçekliğin medyada yer alması, bir dizi karar, değerlendirme ve filtreleme süreciyle gerçekleşir.<br />
2-Medya gerçekliği kurgular: Yaşadığımız ortam hakkındaki bilgi ve değerlendirmelerimiz bu kurgulanmış gerçekler eliyle sağlanır.<br />
3-İzler-kitlenin analiz becerilerinin oluşturulması: İzler-kitle, içinde yer aldığı toplumsal grubun özelliklerine göre medyadan aldığı anlamı içselleştirir ya da çözümler. Medya okuryazarlığı, analiz etme becerilerinin oluşmasına yardımcı olur.<br />
4-Medyanın tecimselliğinin deşifre edilmesi: Medyada mülkiyet ve piyasa ilişkileri belirleyicidir. Medya okuryazarlığı bu bağlantıların farkına varılmasını sağlamayı amaçlar.<br />
5-Medya iletilerinin ideoloji ve değerler üzerine kurulması: Medyanın yayın politikasında benimsediği değerler, toplumun genel kabul gördüğü değerler olarak iletilir.<br />
6- Medyanın siyasal ve toplumsal bağlantılarının olması: Bu bağlantılar gündemimizi oluşturur ve toplumsal değişimi etkiler.<br />
7-Medyada biçim ve içeriğin yakından ilişkili olması: Her aracın kendine özgü anlatımı vardır ve farklı anlatımlar farklı anlamlar yaratır.<br />
8-Her aracın kendine özgü estetik bir formu vardır: Beğeni uyandıran farklı araçların kendilerine özgü etkileme tarzları vardır (Türkoğlu, 2007:96-97).<br />
 Medya okuryazarlığının amaçları<br />
Medya Okuryazarlığı, medyanın algı ve inanışları nasıl süzgeçten geçirdiğini, popüler kültürü nasıl biçimlendirdiğini ve kişisel tercihleri nasıl etkilediğini göstermekte kişilere yardımcı olur. Eleştirel düşünme ve sorun çözme yeteneklerini kazandırarak vatandaşların bilgiyi bilinçli tüketme ve üretmesini sağlar.<br />
Amaçlar:<br />
1-Kitle iletişim araçlarının verdiği enformasyon, bilgi ve haberler konusunda kamunun farkındalığını ya da bilinçliliğini sağlamak,<br />
2-Eğitsel, kültürel, politik, sosyal ve ekonomik programlarda medya okuryazarlığının önemini vurgulamak,<br />
3-Her yurttaşın hem formel hem de informel eğitimle medya kullanımı konusunda azami ölçüde bilgi ve beceri sahibi olmaya hakkı olduğu ilkesiyle hareket etmektir.<br />
Kısaca:<br />
1-Medya mesajlarını akıl ya da bilinç süzgecinden geçirmek,<br />
2-Medyanın yapısını ve işleyişini öğrenmek,<br />
3-Kurguyu gerçekten ayırmak,<br />
4-İçeriği bilinçli biçimde değerlendirmek,<br />
5-Medyayı eleştirel olarak izlemektir.<br />
Medya Okuryazarlığının Hedefleri<br />
1-Demokrasi, yurttaşlık bilinci ve siyasal katılımı teşvik etmek: Medya okuryazarlığı, yurttaşların toplumsal düzen içindeki rol ve etkinliklerini daha da artırmak ve demokratikleştirmek için demokratik bilinç ve siyasal katılımı artırmayı hedefler.<br />
2-Irk, sınıf ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığını asgariye indirgemek: Medyada yayınlanan ürünlerde (yazı, film, haber vb.) yer alan ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet (gender) ayrımcılıklarını saptamayı ve bunların ortadan kaldırılmasını hedefler.<br />
3-Uyuşturucu kullanımı ve şiddeti önlemek: Medya okuryazarlığı, özellikle genç ve çocuklar arasında yaygın olan uyuşturucu kullanımı ve şiddeti önlemek için çalışmayı hedefler.<br />
4-Eğitimin düzeyini iyileştirmek: Medya okuryazarlığı, bir ders, öğretim etkinliği olarak öğrencilerin eğitim düzeyini yukarı çekmeyi hedefler.<br />
5-Eleştirel yurttaşlar yetiştirmek: Medya okuryazarlığı edilgen bir vatandaşlıktan ziyade etkin yurttaşlar yetiştirilmesinde eleştirel bireylerin yetiştirilmesini hedefler.<br />
Medya Okuryazarlığının Gerekliliği<br />
Klasik ya da geleneksel anlamda okuryazarlık daha çok okuma ve yazma becerilerini vurgulamıştır. Buna göre bir metni doğru okumak, gramer kurallarına uygun bir metin yazmak, eski okuryazarlık anlayışının dayandığı iki temeldir. Oysa son birkaç on yıldır çok hızlı ilerleyen teknolojik gelişmeler, her yaştan insanın yeniden eğitilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmış ve bu durum eğitim literatüründe yaşam boyu öğrenim gibi kavramlarla karşılanmaya başlamıştır. İnsanların yeni teknolojilerin çok yoğun olarak kullanıldığı medya alanında da yeniden ve sürekli eğitilmesi gereği ortaya çıkmıştır. Ancak sadece elektronik medyanın karmaşık niteliğinden dolayı değil, fakat aynı zamanda medyanın çok çeşitli niteliklerinden (mülkiyet, tekelleşme, ideolojik aygıt olarak kullanılma, yanlış bilgilendirme vb.) dolayı tüm toplumsal kesimlerin bu değişen medyanın yapı ve işlevleri konusunda yeniden eğitilmesini gerektirmiştir.<br />
Çocuk ve gençler açısından ise, örneğin internet nasıl kullanılmalı, web sayfa tasarımı nasıl yapılmalı gibi konularda medya okuryazarı olma gereği kendini çok güçlü biçimde göstermiştir.<br />
Medyada ve zaman zaman da medya sayesinde gündemlerin hızla değişmesi, yeni bilgi, teknik ve teknolojilere de hızlıca uyarlanmayı gerektirmektedir. Dolayısıyla medya okuryazarı olmak, bu hızlı değişimi kavramayı sağlayabilmektedir. Medyaya etkin ve doğru erişmek, medya iletilerini doğru değerlendirmek ve en önemlisi de kendi iletilerini, hatta medyasını oluşturmak, medya okuryazarlığını gerekli kılmaktadır.<br />
Türkiye’de Medya Okuryazarlığı (Eğitimi)<br />
Ülkemizde medya okuryazarlığına ilişkin bırakın eğitimi, konuya ilişkin akademik tartışma ve yayınlar bile çok yenidir. Medya okuryazarlığı ile ilgili Türkiye’de ilk büyük kapsamlı akademik toplantı, 2005 yılında (Marmara Üniversitesi’nde) yapılabilmiştir. Bu toplantıdan sonra konu gerek akademide gerekse medya ve sivil toplum örgütlerinde yoğun biçimde tartışılmaya başlanmış ve nihayet devlet (MEB) konuya olan ilgisini göstermiştir.<br />
MEB (TTKB) ve RTÜK’ün ortak çalışmaları sonucu 2006-2007 öğretim yılında bazı okullarda Medya Okuryazarlığı dersi pilot çalışma olarak başlamış ve ertesi akademik dönemde de bu ders İlköğretim okullarının 6., 7. ve 8. sınıflarına seçmeli ders olarak konulmuştur. Her iki kurumun ortak olarak hazırladığı metinler, ilköğretimde bu dersi veren öğretmenlerin hizmetlerine sunulmuştur.2 Ancak müfredata konulan bu dersle ilgili çok sayıda sorun belirmiştir:<br />
1-Medya Okuryazarlığı dersinin ders kitabı yoktur. Bu da öğretmen ve öğrenciler için önemli bir engel olmuştur.<br />
2-Ders zorunlu değil, seçimliktir. Pek çok öğrenci bu dersi seçmemiştir. Dersin müfredatta kredisinin olmaması, derse yönelik ilgiyi azaltmıştır.<br />
3-Ders, karnede not ile değerlendirilmemesi nedeniyle pek önemsenmemektedir.<br />
4-Ders, öğretmenler tarafından çoğu zaman kuru anlatımla geçirilmektedir.<br />
5-Ders İletişim Fakültesi mezunları yerine, biraz hizmet içi eğitim almış sosyal bilgiler öğretmenleri tarafından verildiği için etkili olamamaktadır.<br />
6-Ders, öğrenciyi bilgilendirici ve bilinçlendirici olmaktan ziyade korumacı ve muhafazakar yaklaşımlıdır.<br />
Öneriler<br />
1-Medya Okuryazarlığı seferberliği: Türkiye’de hemen herkes (buna medya çalışanları ve profesyonelleri de dahil) medya okuryazarı olmalıdır, çünkü başta TV, radyo, bilgisayar, gazete, dergi, telefon, internet olmak üzere birçok kitle iletişim aracı hayatımızda çok önemli bir yer kaplamaktadır.<br />
2-Zorunlu ders: Türkiye’de medya okuryazarlığı seçimlik değil, zorunlu bir ders olmalı ve lise sona kadar okutulmalı, dersi sadece İletişim Fakültesi kökenli pedagojik formasyon almış öğretmenler vermelidir.<br />
3-Üniversitelerde okutulması: Medya Okuryazarlığı pedagojik formasyonla desteklenerek üniversitelerde de okutulmalıdır.<br />
4-Medya Okuryazarlığının desteklenmesi: Medya Okuryazarlığı dersinin desteklenmesine medya ve ilgili kuruluşlar da (gazete cemiyetler, TV kuruluşları vb.) katılmalıdır.<br />
5-Devletin araştırmaları teşvik etmesi: Devlet, Medya Okuryazarlığı ile ilgili araştırmaları, özellikle üniversitelerdeki araştırmaları teşvik etmeli ve desteklemelidir.<br />
6-Eğitici materyaller: Devlet ve özel kuruluşlar, halkın medya okuryazarlığına yönelik eğitici kitap, CD, sinema filmi, TV programları, dergi ve broşürler hazırlamalıdır.<br />
Sonuç<br />
Asıl mesele şudur: Bilinçli bir medya tüketicisi misiniz yoksa değil misiniz? Eğer bilinçli bir medya tüketicisi iseniz, o zaman siz medya okuryazarısınız. Ama medyayı temel biçimde kullanacak ve değerlendirecek bilgi ve bilinç, beceri ve yetenekten yoksunsanız, o zaman medya okuryazarı olmak zorundasınız. Medya okuryazarlığı düzeyimiz ne kadar yüksek olursa, medyada üretilen kurgu ile içinde yaşadığımız gerçekliği birbirinden ayırt etme beceri ve imkanımız o kadar yüksek olur. Kendimizi medyanın manipülasyonu ve yarattığı yabancılaşmadan korumak için medya okuryazarı olmamız şart.<br />
Avrupa Medya Okuryazarlığı Merkezi’ne (European Centre for Media Literacy) göre medya okuryazarlığı ile şunlar amaçlanmalıdır:<br />
-medyanın fikir, bilgi ve haberi bir başkasının bakış açısıyla nakletmek üzere kurulduğunu anlamak,<br />
-duygusal etki oluşturmak için özel tekniklerin kullanıldığını anlamak,<br />
-bu tekniklerin amaçladıkları ve doğurdukları etkilerin ayırdına varmak,<br />
-medyanın bazı kişilerin yararına çalıştığını, bazılarını ise dışladığını anlamak,<br />
-medyadan kimin yararlandığını, kimin, neden dışlandığı sorularını sormak ve cevabını bulmak,<br />
-alternatif bilgi ve eğlence kaynakları aramak,<br />
-medyayı kendi yararı ve zevki için kullanmak,<br />
-edilgen olmak yerine aktif olmak,<br />
-yeni öğrenme kültürü olan dijital okuryazarlığa hazırlanmak.<br />
Özellikle çocuk ve gençlerin medyanın pasif alımlayıcıları olmalarını engellemek için onları kendi medyalarını, hatta alternatif medyalarını oluşturmaya teşvik etmek gerekir. Radyo stüdyosu kurma, fotoğraf çekme, kamera kullanma, haber hazırlama, web sayfası üretme gibi deneyimler, öncelikle çocuk ve gençleri kendi medyalarını üretme konusunda cesaretlendirecektir. Günümüzde medyanın kültür endüstrisi ve ideolojik manipülasyonun bir parçası (kurumu) haline gelmesi, medyadan uzaklaşabilmeyi beraberinde getirebilmektedir. Oysa asıl mesele, uzaklaşma değil, medyanın her türlü olumsuzluğuyla yüzleşebilmektir. Bunu da sağlayacak olan araçlardan biri, medya okuryazarlığıdır.</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>Bowker, J. (1991). Secondary Media Education. A Curriculum Statement, London: British Film Institute Education Department.<br />
İnceoğlu, Y. (2006). “Medyayı Doğru Okumak”, Medya Okuryazarlığı, Marmara Üniversitesi tarafından 23-25 Mayıs 2005 tarihlerinde düzenlenen I. Uluslar arası Medya Okuryazarlığı Konferansı Bildirileri.<br />
RTÜK, Medya Okuryazarlığı Projesi , www.rtuk.org.tr<br />
T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu ve T.C. Radyo ve Televizyon Üstkurulu, İlköğretim Medya Okuryazarlığı Dersi Öğretim Programı ve Kılavuzu, Ankara, 2007.<br />
T.C. Radyo ve Televizyon Üstkurulu, İlköğretim Medya Okuryazarlığı Dersi Öğretmen El Kitabı, Ankara 2007.<br />
Topuz, H. (2006). “Medya Eğitimi: Medya Çözümlemesi” Nurçay Türkoğlu (ed.) Medya Okuryazarlığı, Marmara Üniversitesi tarafından 23-25 Mayıs 2005 tarihlerinde düzenlenen I. Uluslar arası Medya Okuryazarlığı Konferansı Bildirileri.<br />
Türkoğlu, N. (2007). İletişim Bilimlerinden Kültürel Çalışmalara Toplumsal İletişim. Tanımlar, Kavramlar, Tartışmalar, İstanbul: Kalemus Yaynları.<br />
Uyanık, M. (1937). Yeni Okulun Ders Vasıtalarından Gazete, İstanbul: Devlet Basımevi, ikinci baskı Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, 2007. </p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Kemal İnal&#8217;ın 3 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medya okuryazarlığı” konulu seminer.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/medya-okuryazarligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medya-Siyaset İlişkileri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/medya-siyaset-iliskileri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/medya-siyaset-iliskileri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2009 12:06:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medya ve Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Antonio Gramsci]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[kitle iletişim araçları]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Yrd. Doç. Dr. Gökhan Atılgan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=285</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan Atılgan'ın 17 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medya ve siyaset ilişkileri” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Medya nedir? Türkçe’de “medya” diye söylediğimiz kavram, İngilizce’de “medium” sözcüğünün çoğulu olan “media”dan gelir ve “araçlar” ya da “aracılar” anlamı taşır. Türkçe’de medya sözcüğünü karşılamak için “kitle iletişim araçları”nı da kullanıyoruz. Medya ile gazete, dergi, televizyon, radyo, film, reklâm, video oyunları ve CD’ler gibi çok değişik iletişim aracını kastediyoruz. Bunlardan bazıları, gazete, dergi, film, radyo ve televizyon “geleneksel medya” olarak adlandırılıyor. Dijital televizyon ve internet gibi bazıları da “yeni medya” olarak tanımlanıyor. Medyanın ya da kitle iletişim araçlarının günümüzdeki anlamını vurgulamak üzere çağımıza “iletişim çağı”, ya da sözgelimi “internet çağı” dendiği oluyor.<br />
Siyaset nedir? Cem Eroğul’un tanımlamasına göre, siyaset; “üretim dışında kalan, ancak üretimin sürdürülmesi ve geliştirilebilmesi için toplumsal çapta yürütülmesi zorunlu olan işler toplamıdır.” Siyasal işler, tüm toplumun eşgüdüm içinde tutulmasını gerektirir. Sınıflara ayrılmış, temel çıkarları bakımından bölünmüş toplumlarda bu eşgüdüm baskı olmadan sağlanamaz. Çıkarların çatıştığı bir ortamda, yöneticilerin söz geçirebilmesi ancak zorlama ile olabilir. Fakat, yöneticiler sayısal olarak her zaman yönetilenlerden azdır. Bu nedenle üstünlüklerini sürdürebilmeleri için zorlamanın yanı sıra yönetilenlerin rızasına da ihtiyaçları vardır. İ.Ö. yaklaşık 3500 yıllarından beri siyasal işler devlet tarafından yürütülmektedir. Devlet, siyasal işleri yüklenen, bu işleri yürütebilmek için hem toplumda destek bulan ve hem de toplumu baskı altında tutacak olan araçlarla donatılmış olan kurumdur. Devletin toplumla kurduğu ilişkiler ağına siyasal sistem adını veriyoruz. Bu sistemin içinde devletten başka siyasal partiler var, baskı kümeleri var, seçmenler var; kısaca siyasal iş gören bütün kişi ve kuruluşlar var. Devletin kendisi de yargıdan, yasama organından, yürütme organından, güvenlik örgütlerinden oluşuyor. Dolayısıyla siyasal işleri yapan kuruluşlar hayli çok.<br />
Üretim süreci, başka bir deyimle iktisadi süreç ise görece olarak daha az karmaşık. Üretim sürecinde hâkim sınıflar ve bağlı sınıflar var; sermaye sahipleri ve emek sahipleri var. Burada sınıfsal üstünlük sağlayanlar, toplumda da üstünlük sağlıyorlar. Hâkim sınıfların fikirleri tüm siyasal hayata yön veriyor. Onun çıkarları tüm toplumun çıkarınaymış gibi görünüyor. Örneğin serbest piyasa, sermaye yatırımları için sürekli artan teşvikler, vergi yükünün sermaye lehine sürekli değişmesi tüm toplumun ve ulusun çıkarına olarak gösteriliyor. Bunlar gerçekleştirildikçe işsizler iş bulacak, işliler daha iyi yaşama koşullarına kavuşacak, toplumsal refah artacak, ülke daha çok kalkınacak, ulusun dünya ulusları içindeki yeri yukarılara doğru çıkacakmış gibi. Dikkat edilirse burada toplumun azınlığını oluşturan sermayenin atılımları, hareketleri, becerileri tüm toplumu ileri doğru hareket ettiriyormuşçasına bir görünüm ortaya çıkıyor. Yaratıcı emek, ve üretime aktarıldığında büyük işler yapacak olan atıl emek görünmez hale getiriliyor. Oysa toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler bir an dursa bütün bir hayat durabilir. Borsalarda işlem, fabrikalarda üretim yapılamaz; ulaşım sağlanamaz, enerji üretilemez, gıda, sağlık, eğitim hizmetleri verilemez. Demek ki, asıl yaratan ve bu arada sermayeyi sermaye yapan toplumsal güç önemsizleşirken, onun sırtına basa basa toplumun üstüne çıkan sermaye mutlak bir güç gibi görünüyor. Emeğin görünmez kılındığı, sermayenin ise hep ön planda olduğuna iliştin hayat anlatısında medyanın, yani televizyon kanallarının, gazetelerin, radyoların kitlesel izleyiciye ulaşan iletişim araçlarının önemli bir rolü var.<br />
Toplumda, üretimin mevcut sınıfsal hiyerarşi içinde sürdürülmesi ve geliştirilebilmesi devleti ve sermayeyi birbirine derin bağlarla bağlıyor. Fakat hem devlet hem de sermaye toplumun küçük bir azınlığını oluşturuyor. Yukarıda belirtildiği gibi, gerek üretim alanında gerekse de siyasal alanda azınlıklar çoğunlukları sadece baskıyla yönetemezler. Tek başına mahkeme kararlarıyla, yasalarla, yönetmeliklerle, asker, polis, bekçi denetimiyle büyük kitleler küçük kitlelere tabi kılınamaz. Bunun için, çoğunluğun düşünsel planda mevcut duruma, genel gidişata razı edilmesi gerekir. Toplumsal rıza düşünsel alanda sağlanır. Bu sağlandığı zaman hâkim sınıfın fikirleri toplumun çoğunluğunun fikirleri haline gelir.<br />
Medya, toplumsal rızanın sağlanmasında önemli bir rol üstlenir. Bu rolü açıklayabilmek için ideoloji kavramına ihtiyacımız var. İdeoloji kavramı uzunca bir tarihe ve hayli ilginç bir serüvene sahip. Kavramın kökeni, 18’inci yüzyıla dayanıyor. Aydınlanma Çağı’nın kültürel ve felsefi ikliminde üretilen kavram, ilk haliyle, insan aklının karşısında yer aldığı için ilerlemeyi engelleyen boş inanç ve önyargılara karşı insanları doğru düşünmeye sevk etmenin bilimi anlamına geliyordu. Bu anlamın arka planında insan zihninin denetlenebileceği, böylece doğru düşündürülebileceği, bunun da toplumsal ilerlemenin gelişmenin temeli olacağı varsayımı vardı. Bu varsayıma ilk karşı çıkan düşünür Karl Marx oldu. Marx’a göre, insanın toplumsal çelişkileri kavrayamayışı, toplumsal çelişkilerin insan zihninde baş aşağı çevrilmiş bir şekilde durması, zihinsel yetersizliklerden kaynaklanmıyordu. Bu baş aşağılığın kaynağı toplumsal gerçekliğin kendisini gösteriş biçimiydi. Kapitalist üretimin görünüş kertesi üretim alanındaki sömürüyü maskeliyordu. Görüşte hem emekçi hem de sermayedar eşit ve özgür bireyler olarak el sıkışıyorlardı. Buna karşılık üretim sürecine girildiğinde görünüşteki eşitliğin ve özgürlüğün yerini eşitsizlik, sömürü ve esaret alıyordu. Marx’tan sonra, onu izleyen ya da ondan etkilenen düşünürler ideoloji kavramını yeniden ve farklı biçimlerde tanımladılar. Bana kalırsa toplumsal rızanın sağlanması ve bunda medyanın rolünü anlayabilmemiz için ideoloji kavramını elverişli tanımlayan kişi, İtalyan düşünür Antonio Gramsci oldu. Gramsci’ye göre ideoloji, sanat, hukuk, ekonomik etkinlik ve kolektif hayatın bütün belirlenimlerinde üstü örtük olarak bulunan dünya görüşüdür. Gramsci açısından ideolojiler, bir fikir sisteminden fazla olarak somut tutumlar esinlendirir ve eylem için yönelimler sağlar. Bundan ötürü bir sınıf öteki sınıf üzerindeki hegemonyasını ideoloji içinde ve ideoloji yoluyla sağlar.<br />
İdeoloji, Gramsci’nin düşüncesinde hâkim sınıfın hegemonyasının sağlanmasında, sürdürülmesinde ve durmaksızın yeniden üretilmesinde temel bir işlev görür. Çünkü hâkim sınıflar yalnızca yönetmekle değil aynı zamanda yönlendirmekle hegemonyayı işler hale getirirler. Hegemonya, bir iktidarın kendi yönetimi için hâkimiyeti altındaki insanların rızasını kazanmak için başvurduğu bütün pratik stratejiler alanıdır. Hegemonya inşa etmek, toplumsal hayatta, bir sınıfın kendi dünya görüşünü bir bütün olarak toplum bünyesine toplum bünyesine baştan sona yayarak ve böylece kendi çıkarı ile toplum çıkarını büyük ölçüde eşitleyerek ahlaki, siyasi ve entelektüel liderlik kurması demektir. Eğitsel, kültürel ve dinsel kuruluşların yanı sıra, medya, başlıca hegemonya araçları arasında yer alır. Toplumsal rızanın inşasında, hegemonyanın kuruluşunda ideolojinin temel rolü kendiliğinden yerine gelmez. Bu işi aydınlar yapar. Gramsci’ye göre aydınlar, ideolojik hegemonyanın tesisinde derece derece rol oynarlar. Hâkim sınıfların dünya görüşü içinde düşünen, onu yeniden üreten ve yayan medya profesyonellerinin ideolojik hegemonyadaki katkısının önemi yadsınamaz. Sermaye dünyası içinden düşünen medya profesyonelleri, toplumsal yaşama etkin bir biçimde katılırlar ve toplumu mevcut dünyanın olabilecek en iyi, ideal ve normal dünya olduğu görüşüne ikna etmek için durmaksızın çabalarlar.<br />
Ana akım medya, ya da büyük medya, hâkim sınıfın fikirlerini savunur. Bunun temelinde medyanın mülkiyet yapısı yatar. Büyük medya organlarına sahip olmak büyük sermaye gerektirir. Büyük sermaye sahibi bir kişi büyük medya sahibi olunca kendi medyasında üyesi bulunduğu sermaye sınıfının egemenliğine aykırı şeyler söyletmez. Bunun kendisine bağlı çalışan gazetecilere, televizyonculara, yapımcılara talimatlar vererek yapmaz. Her gazeteci, televizyoncu ya da yapımcı kendi sınırlarını kendisi bilir.<br />
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Büyük medyadaki sermaye egemenliği tek tip bir medya gerektirmez. Her bir medya organının yayın programının ağırlık noktaları farklı olabileceği gibi aynı konuya ilişkin yorumlarında, değerlendirmelerinde farklılıklar da olabilir. Fakat bu farklılıklar hâkim sınıfının genel doğrultusundan radikal farklılaşmalar değil, iç tartışmalar ya da nüanslardır. Bu genel doğrultuya radikal bir biçimde itiraz etmek isteyen, bağlı sınıfların hallerini, çilelerini göstermek isteyen medya organlarının işi ise hayli zordur. Fakir sınıflar kendi dünyalarına odaklanacak medya yaratmak için gerekli sermayeyi bulamazlar. Bulabildikleri sermaye ile de büyük medya yaratamazlar. Yarattıkları küçük medyalarda hünerli gazeteciler ve büyük entelektüeller çalıştıramazlar.<br />
Bu genel çerçeveye dayanarak dünyanın başka ülkelerini bir yana bırakalım ve Türkiye’ye hızlı bir bakış yapalım. Türkiye’nin günümüzdeki tablosu fakr-ü zaruret ile zevk-ü sefanın derin çelişkisinin dramatik bir biçimde yaşandığı bir tablodur. Kişisel ya da tekil dramlar bir yana, günümüz Türkiye’sinin gerçek işsiz sayısı 15 milyon civarındadır. Her üç üniversite mezunundan biri işsizdir. Asgari ücret, yoksulluk sınırının üçte birinden daha azdır. Milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşamaktadır. İstanbul Tuzla tersaneler bölgesinde gerekli iş güvenliği önlemleri alınmadığı için 2008 yılının ilk altı ayında her on beş günde bir, bir işçi hayatını kaybetmiştir. Buna rağmen fakirlik nedeniyle sonu ölüm bile olsa tersanede çalışmak için kuyruğa girmeye hazır binlerce işçi bulunmaktadır. Gelgelelim, Metin Uca’nın dediği gibi, canlara mal olan sahici iş kazaları değil, mankenlerin “iş kazaları” medyada haber olmaktadır. Bu derin toplumsal çelişkilere karşın hayatın çatışmasız, isyansız sürüp gitmesi büyük kitlelerin kaderlerine razı edilmesiyle, hallerine şükrettirilebilmesiyle mümkün olabilmektedir. Bunda medyanın küçümsenemeyecek bir rolü vardır. Medyada çıkan haberlerin tümü objektif olabilir ve temel habercilik ilkelerine uygun olarak yapılabilir. Buna karşılık, objektifin tutulduğu yer sübjektiftir. Objektifler, tüm yer altı ve yerüstü kaynakları, insan gücü ve yetenekleri harekete geçirildiğinde tek bir yurttaşının bile geceleri aç yatmayacağı bir Türkiye’nin imkânlarına ve koşullarına, çelişkili ve çarpık Türkiye tablosuna çevrilmemekte; mevcut tablo görünmez hale getirilmekte ve sürüp giden hayat makul gösterilmektedir.<br />
Şimdi medya ile siyasal partiler arasındaki ilişkiler üzerinde duralım.<br />
Türkiye’de hükümete talip olan siyasal partiler (istisnalar dışında), iktidara hazırlandıkları dönemde dört ziyaret yaparlar. Amerika Birleşik Devletleri’ne, Avrupa Birliği merkezlerine, TÜSİAD’a ve medyaya. Bu ziyaretlerde yaptıkları şey; sistemin tıkanan kanallarını nasıl açacaklarını, sermayenin daha çok gelişmesi için neler yapacaklarını anlatmaktır. Bunu da medya kanallarıyla anlatırlar. Burada bir paradoksa dikkat çekmek yerinde olur: Siyasi partilerin geneli, yerli ve uluslar arası sermayeye söz verirler, halka ise vaat. Çünkü, siyasi partiler siyasi işleri sermaye adına görürler. Oysa iktidara gelmek için toplumun çoğunluğunun, yani emekçilerin oyuna ihtiyaçları vardır.<br />
Egemen sınıfların genel doğrultusunda bazı tadilatlar yapmak isteyen siyasi partiler, bu amaçlarına ulaşmak için son tahlilde medyayı kontrol etmek ya da kendi medyalarını yaratmak zorundadırlar.<br />
Yakın zaman önce bunun örneğini gördük Türkiye’de. AK Parti, hükümet olmanın imkânlarını da kullanarak kendi iktidarı döneminde kendi medyasını yarattı. Zaten kendisini desteklemekte olan medyayı da güçlendirdi. Bunun ardında yatan şuydu: Türkiye’nin ana akım medyası genel anlamıyla laik ve Batıcı sermayenin sözcülüğünü yapar. Bu medya, laik ve Batıcı sermayenin genel doğrultusuyla çatışmadığı sürece AK Parti’yi destekledi. Buna karşılık, AK Parti’nin bu genel doğrultuyla çatışma, onda bazı temel revizyonlar yapma ihtimali her zaman vardı. Eğer böyle bir çatışma yaşanacaksa söz konusu partinin kendisini her alanda güçlendirmesi gerekiyordu. Kendisini destekleyecek sermaye gruplarını madden güçlendirmeliydi. Sivil toplum kuruluşlarında, işçi ve memur sendikalarında kendisini destekleyecek yandaşlar yaratmalıydı. Devlet katında bazı kritik mevkileri kontrol etmeliydi. Ve bir siyasal yön değişikliği durumunda karşısına geçebilecek büyük medyayla baş edebilmek için kendi medyasını kurmalıydı. İktidar partisi bütün bunları adım adım yaptı. Çünkü önünde önceli olan partilerin deneyimi vardı. Refah ve Fazilet partilerinin kapatılması sürecinde sivil toplum örgütleri, işçi ve sermaye örgütleri ve büyük medya blok olarak hükümetin karşısında yer almıştı. Böylece iktidar partisi yalnızlaşmıştı. AK Parti, bu olumsuz deneyimi gördü. Şimdi ona yönelik ciddi eleştirilerde, AK Parti lehine basın toplantısı yapan işçi ve işveren örgütleri var; kitleleri sokağa sevk edebilecek sivil toplum örgütleri var; eleştirilere vereceği cevapları milyonlara ulaştıracak televizyon kanalları, radyo istasyonları, gazeteleri, dergileri var.<br />
Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Siyasal partilerin iktidara gelme ve iktidarda kalma mücadelesi yalnızca seçmen dayanağıyla olamıyor. Medya desteği de gerekli. Medyayı kontrol etmek ya da kendi medyasını yaratmak, bağlı sınıfların siyasal oluşumları için yukarıda belirttiğim nedenlerle çok zor.<br />
Demek ki; medyanın siyasal iktidarların oluşumunda ve kalıcılaşmasında önemli bir rolü var. Fakat bu rolün her zaman belirleyici ya da tayin edici olduğunu düşünmek yanılsama olur. Bir Türk deyimiyle söylemeye çalışırsak, medya, hubbeden kubbe yaratamaz. Bu konuda iki örnek vermek istiyorum; biri görece uzak geçmişten öteki ise yakın geçmişten. Korkmaz Alemdar, Adnan Menderes’in 1950 genel seçimlerinde CHP’nin kendilerine radyoyu propaganda amacıyla kullandırtmadığını, iktidara geldikten sonra 1954 yılında kendilerinin ise bu olanağı CHP’ye tanıdığını hatırlatır ve her iki seçimi de kendi partisinin kazandığını belirterek “Kullanmadık ne oldu? Kullandınız ne oldu?” dediğini aktarır. Adnan Menderes’in bu sözleri medyanın ya da iletişim araçlarının etki gücünün sınırsız olmadığını göstermesi bakımından vecizdir. Gelelim yakın geçmişten vermek istediğim örneğe. Geçtiğimiz yıllarda Türk sağında bir lider boşluğu oluşmuştu. Mevcut liderler hayli yıpranmıştı. O sıralarda ABD’de diplomatik bir görev yapan Mehmet Ali Bayar, sağın yeni lideri olarak olanca medya gücüyle kamuoyuna sunuldu. Bunu rağmen, Bayar, sağın lideri olmak bir yana etkili bir siyasetçi dahi olamadı.<br />
Sanırım, bu bağlamda Cem Uzan örneğini de atlamamız gerekiyor. Hatırlayacağımız üzere Cem Uzan, Türkiye’nin en kısa zamanda en büyük çıkışı yapan siyasal liderlerinden birisiydi. Partisi de en kısa zamanda en büyük çıkışı yapan partilerden biriydi. Bunda Cem Uzan’ın Türkiye’nin en büyük medya patronlarından birisi olmasının etkisi tayin edici denecek kadar büyüktü. Genç Parti ve Cem Uzan’ın yükselişi, bildiğiniz gibi, elinden medyası ve sermayesi alınarak durduruldu.<br />
Şöyle bir toparlama yapmak istiyorum: Medyanın “dördüncü kuvvet” olduğu söylenir. Bu söyleme göre, medya; yasama, yürütme ve yargıyı sürekli olarak toplum adına denetler, eleştirir ya da duruma göre över. Bu kuramsal olarak böyledir ve gayet iyi görünür. Oysa sınıflara ayrılmış, sınıf çelişkilerini derinden yaşayan toplumlarda medyanın genel olarak toplum adına denetleyici, gözetleyici ve eleştirici olması beklenemez. Medya hangi sınıfın elindeyse o sınıf adına denetleyici, gözetleyici ve eleştirici olur.<br />
Medya ve siyaset ilişkisi hakkında konuşurken, günümüzün tılsımlı kavramı olan “küreselleşme” konusuna değinmemek olanaksız. Burada iki noktaya odaklanabiliriz: Birincisi medyanın kendi küreselleşmesi, ve ikincisi küreselleşme ideolojisinin yayımında medyanın küresel ölçekte oynadığı rol.<br />
Küreselleşme olarak adlandırılan süreçle birlikte medya endüstrisi içinde büyük değişiklikler meydana geldiği apaçık. Bir yandan kitle iletişim araçlarının birleşmesi, bir yandan da ulusal pazarların küresel pazara giderek teslim olması bunun göstergeleri. Medya endüstrisi eskisi gibi farklı sektörlere ayrılmış değil. Yani basın, sinema, televizyon, radyo yayımcılığı birbirinden bağımsız ve ayrı ellerde faaliyet göstermiyor artık. Bileşik, eşgüdüm içinde ve aynı ellerde toplanıyor. Medya şirketleri eskisi gibi ulus devlet yönetimlerinin yasal düzenlemeleri doğrultusunda iç pazarda faaliyet göstermiyorlar. Anthony Giddens, bunda bazı faktörlerin etkili olduğunu belirtiyor: Birincisi, küresel medyanın az sayıda ama güçlü ellerde giderek daha çok toplanması. İkincisi, medyada kamu mülkiyetinden özel mülkiyete hızlı bir kayış yaşanması. Üçüncüsü, medya mülkiyetinin kurallarının sınır ötesine yatırım yapmayı ve şirket satın almayı olanaklı kılacak şekilde gevşetilmiş olması. Dördüncüsü, dev medya şirketlerinin yazılı ve görsel malzemeyi kapsayan medya içeriğini üretip dağıtması. Beşincisi medya endüstrisinin farklı kesimlerinden şirketlerin birbirleriyle birleşmeye eğilim göstermesi.<br />
Bunların başlıca iki sonucu var. Birinci sonuç, medyanın küresel ölçekteki “süper şirket”lerinin ortaya çıkması. İkinci sonuç ise bu şirketlerin çoğunun başta ABD olmak üzere Batılı gelişmiş ülkelerde toplanması. Bunların yaratacağı küresel ölçekteki sonuç ise aşikâr. Bu sonuç, dünya kapitalist sistemine yön veren, onu durmaksızın yeniden üreten ve tüm dünyayı baştan başa etkileyecek bir biçimde yayan fikirlerin, tutum alışlarının, gündelik hayat pratiklerinin doğallaştırılması, kabullendirilmesidir. Bütün kitle iletişim araçlarıyla küreselleşme ideolojisi çerçevesinde bize gösterilen hayat, sahici çelişkileriyle, çileleri ve acılarıyla hayatın kendisi değil, içinde yaşadığımız dünyanın olduğu gibi sürüp gitmesini anlatan ve böylece yaşadığımız dünyayı belirleyen bir medyatik hayattır. Medyanın gündelik hayatta nasıl önemli bir yer kapladığını örneklemek için bir araştırmanın sonuçlarını aktarmak istiyorum. İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, gençlerin yüzde 99’u günün iki buçuk saatini televizyon başında geçiriyor. Yüzde 88’i haftada iki ya da üç gün ikişer saat video izliyor. Yüzde 36’sı aynı süreyi bilgisayar başında ve yüzde 19’u da internet kullanarak geçiriyor. Tarihin sonuna gelindiğine, liberalizm dışında bir ideolojinin mümkün olamayacağına, insanlığın bulup bulabileceği en iyi sistemin işlemekte olan sistem olduğuna ilişkin siyasal söyleme milyarlarca insanın razı edilmesinde medyanın nasıl önemli bir siyasal işlev gördüğünü kim yadsıyabilir? </p>
<p>KAYNAKLAR </p>
<p>Alemdar, K. (2001). İletişim ve Tarih, Ankara: Ümit.<br />
Bilton, T. vd (2008). Sosyoloji, Ankara: Siyasal.<br />
Eroğul, C. (1999). Devlet Nedir?, Ankara: İmge.<br />
Giddens, A. (2008). Sosyoloji, İstanbul: Kırmızı [15. Bölüm: Medya, s. 628-678].<br />
Gramsci, A. (1986). Selections from the Prison Notebooks, Ed. Q. Hoare ve G.N.Smith, London: Lawrence and Wishart.<br />
Herman, E. S. ve N. Chomsky (2006). Rızanın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği, İstanbul: Aram.<br />
İrvan, S. [der] (2002). Medya, Kültür ve Siyaset, Ankara: Alp.<br />
Küçük, M. [der. ve çev.] Medya, İktidar ve İdeoloji, Ankara: Ark.<br />
Sclesinger, P. (1994). Medya, Devlet ve Ulus, çev. Mehmet Küçük, İstanbul: Ayrıntı.<br />
Thompson, J. B. (2008). Medya ve Modernite, çev. Serdar Öztürk, İstanbul: Kırmızı.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Gökhan Atılgan&#8217;ın 17 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “medya ve siyaset ilişkileri” konulu seminer.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medyada-calisma-iliskileri/' title='Medyada Çalışma İlişkileri'>Medyada Çalışma İlişkileri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ab%e2%80%99den-korkmak-yersiz/' title='AB’den korkmak yersiz'>AB’den korkmak yersiz</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/medya-siyaset-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İletişim Eğitimi</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/iletisim-egitimi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/iletisim-egitimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 10:21:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Emre Aygen]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=270</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Gazeteci Emre Aygen'in 24 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “iletişim eğitimi” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben bir gazeteciyim! Gazetecilik mesleğimi sürdürürken Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde de ders veriyorum. Bu yıl üniversitelerde ders verişimde 12’inci yılımı doldurdum. Üniversitelerde ders vermek ile gazetecilik mesleğini birlikte bu kadar uzun yıllar boyunca sürdürmek “Bu kadarı da biraz fazla değil mi?” dedirtebilir. Bir gazetecinin temel görevi, mesleği icra etmektir. Ne var ki gazeteci ile iletişim fakülteleri arasında böyle bir bağlantı varsa, bunun gerçek nedeni tartışılmalıdır.<br />
On iki seneden beri sevgili öğrencilerimi medyaya kazandırmada, meslekte alın teriyle bir yerlere gelmelerinde çaba göstermiş olduğum için mutluluk duyuyorum.<br />
Ben 15 sene yurtdışını izledim. Gazeteci olarak özellikle NATO’da Amerikan Başkanları, Savunma Bakanları, Dışişleri Bakanları tanıdım ve basın toplantılarına katıldım. Bir seferinde yılların Ronald Reagan’ın Savunma Bakanı vardı. Kendisi, NATO’da son basın toplantısını yapacaktı. Kürsüye çıkıp “Sevgili gazeteci arkadaşlar, Avrupa’ya her gelişimde NATO’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde beni izlediniz, her zaman fotoğrafımı çektiniz. Ama biliyor musunuz benim de bir hobim vardı. Neydi biliyor musunuz?” diye sordu. Bizde hep beraber “Nedir?” dedik? “Şimdi size göstereyim.” diyen ABD Savunma Bakanı çantasından bir fotoğraf makinesi çıkardı. Objektifini ayarlayarak biz gazetecilere “Haydi gülümseyin!” diyerek unutulmaz bir hatıra fotoğrafı çekti. Mikrofona yaklaşarak “Ben Bakan olduğum için hep beni çekiyordunuz. Yarından itibaren Savunma Bakanlığından ayrılıyorum. Bu fotoğraf salonumun en mutena yerine koyacağım. Hepinizi tanıyorum. ‘Onlar benim gazetecilerim!’ diyerek tüm dostlarıma gururla anlatacağım. Basın toplantısı bitmiştir. Ben evime gidiyorum. Hepinize kolay gelsin. İyi günler.” diyerek NATO’dan ayrılmıştı.<br />
Bunlar çok güzel anılardır. Dünyadaki meslek arkadaşlarım daktilolarını aldıktan sonra ne yazdı tam hatırlamıyorum ama gazeteciler ABD’nin Savunma Bakanını hiç unutmadılar. Gazeteciler ile politikacılar arasındaki ince bir ayrılık olsa bile özde birlikte çalışılan ortak bir çaba idi.<br />
Bu anımı paylaşmamın gerçek sebebi şudur. Bursa Gazeteciler Cemiyeti’ni kutlarım. Hepimiz gazeteciyiz. Her ne kadar Ankara Gazeteciler Cemiyeti olsun, tabii İstanbul’daki daha çok; Bab-ı Âli’den kalma ki Gazeteciler Cemiyeti olmasına rağmen Bursa’daki Gazeteciler Cemiyeti olarak örnek bir eser yaratmışsınız. Hepinizi kutlarım. Kim olursa olsun, herhangi bir ülkeden bir yabancı gazeteci Bursa’ya gelse, şurayı görse ‘Vay’ der! Hangi gazeteci olursa olsun buranın çok önemli bir merkez olduğunu ve burada çok iyi iş yapabileceğini her zaman hissedecektir. Amerikan Savunma Bakanı gibi şimdi bende sizin fotoğrafını çekeyim de dostlarıma yaptıklarınızı anlatmak için bir de kanıtını tespit edeyim. Gülümser misiniz?<br />
Gelelim gündeme, burada, İletişim Eğitimi üzerinde bir şeyler paylaşmayı düşünmüştüm. Ayrıca verdiğim derslerde yer alan “Diplomasi Gazeteciliği”, “Toplumsal Hareketlerde Basın” ve “Asparagas Gazetecilik” konularını da. Çünkü mesleğin profesyonel yaşamdan kaynaklanan deneyimlerini öğrencilere aktarmanın çok daha yararlı olduğu bir gerçektir. Çünkü 15 sene yurt dışında gazetecilik yaptım. Hep Türkiye’deki gazete ve televizyonlarda; TRT o dönemden başlayarak; çalıştık. En büyük başarım Mehmet Ali Birand’ı ikna etmek oldu. Hâlâ yayınlanan 32. Gün’ün fikir babasıydım. Ama bunu Emre Aygen düşündü derseniz kimse inanmaz; ama en azından bu kadar zevkle izlenilen bir program olması bendenize mutluluk verir. Mesele de o değildir!<br />
Ben 1985 yılında Reagan-Gorbaçov görüşmelerini Cenevre’de izledim. Dünyanın değişimini izledim. Cenevre’de yaşanan değişimin ardından Doğu Avrupa ülkelerindeki memleketlerdeki gelişmeleri izledim. Doğu Avrupa ülkelerindeki devrimlerin tamamını izledim. Savaş muhabiri olarak görev yaptım.<br />
Savaş muhabirliği dışarıdan bakıldığı zaman “Aaaa! Ne güzel.” denir. Örneğin Mithat Bereket vardır, O da “savaş muhabiri” olduğunu söyler. Kudüs’e gider, Gazze’deki çatışmaları izlemiştir. Ama gazeteci oraya nasıl gider biliyor musunuz? Amerikalılar der ki, “Gel kardeşim; bu bilmem ne ilacı, bilmem ne bombası patlayınca bu iğneyi sağ bacağına yapacaksın. Karşından başka bir silah gelirse buradan da sol ayağına iğne yapacaksın.” derler. Dolayısıyla siz bir şekilde savaşta savaşan ülkenin koruması altında görevini yapan gazetecisinizdir. Evet, ama bu gazeteci savaş muhabiri değildir. Savaş muhabirleri Birleşmiş Milletler’in kurulmasına sebep olan San Francisco Beyannamesi’nin belirli maddelerine sadık kalacaklarını beyan eden gazetecilerin savaşa neden olan tüm BM üyesi ülkelerin güvencesi altında korunması gereken gazetecilerdir. Üzerinde ABD Savunma Bakanlığı’nın sağladığı araçlarla ve onların güvenliği altında görev yapan gazetecilerin içinde bulunduğu durumu etik olarak ne diye eleştiriyorsunuz diyeceksiniz. Bunun ne kötülüğü var? Hiçbir kötülüğü yok esasında. Ama ne oldu Irak Savaşı’nda? Bütün dünya bu yöntemlerle yapılan gazeteciliğe resti çekmişti. Niye? O da doğruydu. Bir tane Amerikan uçağı var. Uçağın üzerinde de bir kamera var. Hepimiz CNN-TÜRK’ü seyrediyoruz. Savaşın canlı yayınına giriliyor. Sanki Hollywood gibi. Herkes ekranlarda. Sanki Milli Takımın maçını seyrediyoruz. Mikrofonda bir gazeteci görüyoruz. “Evet şu anda Bağdat’ın bilmem neresinin tepesindeyiz. Saat gece yarısı 02:15. Şimdi bomba aşağıya inecek ve patlayacak.” Irak Savaşını sanki bir Hollywood filmi izler gibi izliyoruz. Amerikalı muhabir canlı yayına devam ediyor. “Evet sayın seyirciler. Bomba kompüterin ekranında vurulacak mekan belirlendi. Pilot Joo bombayı fırlattı. Bakın kaç saniye sonra hedefine ulaşacak. Evet, görüyorsunuz, bomba patlıyor ve hedef görevini başarıyla yerine getirdi. Tebrikler Joo!”. Bizde bu arada biramızdan bir yudum daha alıyoruz ve ikinci sahneyi heyecanla seyretmeye hazırlanıyoruz. Hiç kimsenin o sırada o bombanın patlaması ile kaç kişinin öldürüldüğünün umurunda bile değil. Ya bu savaş bizim memleketimizde yaşansa, şu anda bizim gibi seyredecek diğer ülkelerde yaşayan insanlar bu seferde de ‘Türkler mahvoldu! Yupii!’ diyecekler. Bu da hiç aklınıza geldi mi? Böyle bir gazetecilik sizce gerçek mi?<br />
Nedir savaş muhabirliği? Savaş muhabirliğinin oluşmasında sendika üyesi gazeteciler FIJ üyesidir. “Federation of the International Journalist’s” diye bir kurum. Gazetecilik mesleğini sürdüren kişiler bu kuruluşa bağlıdır. Bizde o ise üyeler diğer memleketlerin gazetecileri kadar üye değildirler. Çünkü üye olmak için sendikalı olmanız gerekir. Bizim memlekette 12 Eylül’den sonra sendika neredeyse ortadan kalktı kalkacak hale getirilmiştir. Ne kadar demokratik bir ülkeyiz. “Sendika’ya gerek mi varmış kardeşim.”diyen politikacılarımız ne kadar kalabalıktı.<br />
FIJ, Birleşmiş Milletler kurulurken bütün ülkelerin onayladığı San Francisco Beyannamesi’nin yedi maddesi vardır. Bunlar gazetecilerin tüm dünyaya ilan ettiği mesleklerinin etik değerlere saygı gösterdikleri maddelerdir. Ben gazeteci olarak şu ilkelere sadık kalacağıma söz veriyorum ya da o zaman bir savaş çıktığı zaman gelişmeleri tüm dünyaya bilgi veren bir gazetecinin başta güvenliği olmak üzere taraf olan tüm ülkelerin güvenliği içinde görevlerini yerine getirmeleri ve onlara yardım etmekte zorunlu oldukları da beyan edilen bir prensiptir. Peki her şey böyle mi cereyan ediyor? Hiç de öyle değil ne yazık! Örneğin kuzey Irak’ta bir taraftan Talabani, bir taraftan Barzani, bir taraftan da PKK’lı ve bir taraftan da bizim Mehmetçiğin bulunduğu bir konjonktür içerisinde gazeteciysen, var olan bu dört tane birbiriyle savaşma durumunda olan bu kişilerin dördünün de güvencesi altında olması gereken gazetecisindir. Sadece bir ülkenin güvenliği açısından, mesela Kıbrıs Barış Harekâtı’nda bir sürü gazeteci arkadaşımız, ağabeyimiz vardı. Bunların hepsi Barış Harekâtı ile oraya gelen gazetecilerdi. Orada FIJ’e üye sayılabilecek bir tek gazeteci vardı. O da Mete Akyol. Times’ın muhabiri idi. Mehmetçikle birlikte Kıbrıs’a gelmemişti. Daha farklı bir durumdaydı. Savaşlar sırasında bir ya da birkaç ülkenin güvencesi altında gazetecilik yapan ile hiç birisinden tek yanlı destek almayan gazetecinin küçük de olsa farkını anlatmak isterim.<br />
Gazeteci olarak Doğu Avrupa ülkelerini izleyen bir savaş muhabiri olarak benim başımdan neler geçti? Bulgaristan’daki devrimi gazeteci dostum Muammer Elveren ile izlemiştik. Değişim kanlı devam ediyordu. Bir devrimden bir başkasına koşturuyorduk. Ben Romanya’daki devrimi izlemeye başladım. Bükreş’e girdik. Bitmiş bir çatışmanın ardından. Bunu sonradan anlamıştım. Bükreş caddelerinde bir Rumen tankının önüne geldiğimizde, tarafların tan vaktine kadar ateşkes verdiğini biz oraya gelir gelmez başlayan kurşunlar başımıza yağınca… İki araba ile gelmiştik. Üzerinde “Press” yazılı bayraklar taşımamıza karşılık kurşunlar bizleri adeta hedef almıştı. Yanımdaki bir Fransız ve bir Belçikalı gazetecinin kalplerine saplanan kurşunlar sonucunda ölmelerini izledim.<br />
Çatışmalar başlayınca arkadaki arabada olan gazeteci arkadaşlarım olaydan uzaklaşarak kamerayla çatışmaları kaydetmeye çalışıyorlardı. İki taraf da, bu olayın dünya basınına yansımasını istemiyordu. Danny o sırada elindeki mikrofonu alarak olayı değerlendiriyordu. O görüntüler hiçbir zaman bulunamadı. Ben öndeki arabadaydım. Ve arabayı kullanan kişiydim. Arabaya otuzdan fazla kurşun isabet etmişti. Bu kurşunlardan üçü de bana saplanmıştı. Üçü de kafama. İki tanesi girdi çıktı bir tanesi ise beynime saplandı. Ne olduysa, ölmedim. Yanımdaki kameramanım Erwin Van der Stappen yaralanmamıştı. Erwin, “Emre buradan ayrılamazsak ben de vurulacağım!” deyince o anki şokla kafamdan kanlar akmasına rağmen acıyı hissetmeden, arabayı çalıştırıp oradan uzaklaşmayı becermiştim. Danny az ilerde kalbine saplanan kurşun sonucu bağırarak yaşamını yitirdi. Film seyreder gibiydik. Fransız Foto Muhabiri de bir askeri araç bize doğru hızlanınca ezilerek can verdi. Çok kan kaybetmiştim. Erwin beni arabadan çıkardı Yoldan geçen bir kamyon bizleri görünce durdu ve arabaya alarak ilk hastaneye yetiştirdi. Bu kısmı hatırlamıyorum. Her 24 Aralık gecesi nerede olursak olalım Romanya’yı izleyen gazeteci arkadaşlarımla telefonlaşırız. Anlattıklarına göre, bir sürü hastane dolaşmışlar. İki hastanede de yapılacak bir şey olmadığı söylenmiş ve en sonunda Romanya’daki Marinescu Hastanesi’nde Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in New York’ta yetiştirdiği ve bu Hastaneyi kuran Profesör Marinescu’nun torunu olan kadın doktorla karşılaşmışlar. Beynimdeki kurşunu o çıkarmış. Ertesi gün sol gözüme yakın bir başka kurşundan dolayı kanama durmayınca aynı doktor bir ameliyat daha yaparak gözümü almak zorunda kalmış. Beni hayata döndüren o kadın doktordur.<br />
Ama bizim Bab-ı Ali’de bir durum vardır. O kurşunları yediğim zaman dostum Savaş Ay, yine aynı gazetede çalışmaya başladığım o dönemlerde yanıma gelip “Ulan” dedi, “Keşke ölseydin. Hiç olmazsa Bab-ı Âli’ye sokak olurdun. Şimdi yaşıyorsun bir … olmadın”. Bu Türk medyasının gerçeğidir. Ben 1990’da yeniden Zafer Mutlu ile anlaşmıştım. Yeniden Sabah’a girdim. 1994’ün sonunda Türkiye’ye geldim. Brüksel Temsilciliğinden Sabah Haber Merkezine geliyordum. Çok mutluydum. Ama basının çilesi hep böyledir. Bana dediler ki, “Bak kardeşim. İstanbul’da Ortaköy’de, Taksim’de, Barlar var. Sen gazeteye gelmene gerek yok. Oralara gideceksin. Orada sen bizim gazi kahraman muhabirimizsin. Senin haber yazmana da gerek yok. Onu biz hallederiz. Kabul mü?” Ben de “O zaman İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan gibi gözü bantlı dolanıp Fransa’da yapılan takma göz çok kötü idi.” diyerek zamanı uzatmaya çabalıyordum. Baktım olacak gibi değil, “Her zaman sokaklarda Yeşilçam filmlerindeki Erol Taş gibi mi dolanıp duracak mıyım?” dedim, “evet” dendi. “Yani gittiğim her yerde tanımadığım tipler ‘Bu vurulmuş gazeteci. Buna bir içki ısmarlayalım’ diyecekler, ben de hayatımı böyle sürdüreceğim. Öyle mi”? diyordum ancak cevap veren kimse yoktu. Bu da benim kabul edemeyeceğim bir şeydi. O zaman Zafer Mutlu’ya gittim. Dedim ki, “Anadolu Üniversitesi’nde benim Hocam Profesör İnal Cem Aşkun var. Bana gel burada ders ver dedi. ‘Hocam!’ dedim ama ben Hoca değilim ne yapacağım dememe rağmen “sen benim öğrencimsin, yaparsın!” dedi. Zafer Mutlu “olmaz” dedi. Bende de bir hinlik vardı, gittim Dinç Bilgin’e. “Efendim” dedim. “Bir üniversite ders vermem için teklifte bulundu. Ne yapayım? dedim. Dinç Bey’in kafası başka türlü çalışıyordu. “Git” dedi. “Ama üniversite çok kısıtlı bir ücret veriyor. Bu biraz zor olacak.” dedim. Telefonla Muhasebe Müdürü Mustafa Dinçer’i aradı: “Emre’ye her hafta için bir elli kağıt göndereceksin” dedi. “Peki Dinç Bey!” dedim, Selahattin Duman’ın önerisini kastederek “Ortaköy’e gitmiyoruz. Onun yerine bu işe gidiyoruz. Yani buna ‘evet’ demenizdeki mantık nedir?” diye sordum. Bana, “Kendi medyama, yani Sabah, Aktüel, Bugün, ATV, -artık Dinç Bilgin’in medyaya sunduğu o zamanki dönemde aklınıza ne geliyorsa- bana kendi medyam için genç adam yetiştirmeni istiyorum.” dedi. Gayet basit.<br />
İletişim fakülteleri ile şu anki duruma bakıldığı zaman küskünlükler yaşanıyor medyada. Küskünlükler nereden kaynaklanıyor? Bir de daha geçmişe bakalım; 60’lardan sonra Bab-ı Âli’de alaylı dediğimiz ağabeylerimiz bu işin inciğini, cinciğini bilerek oralara gelmiş insanlardı. Ama o dönemde gazeteci olan insanlar ya lise ya da ortaokul mezunuydu. İlkokul mezunu haber müdürleri vardı. Bunların arasında üniversite mezunu olan gazeteci iki ya da üç kişiydi. Fazla insan yoktu. Sonra Ankara’da Basın Yayın Yüksekokulu kuruldu. Benim ailemde de Hoca olan bazı kişiler nasıl ders verilmesi gerekir diye kendi aralarında kararlaştırılıyordu. Oktay Ekşi de dahil hepsi üniversite mezunu değildi.<br />
1970’lerin ortalarına gelindiğinde de farklı illerde de fakültelerin kurulması gündeme geldi. İletişim fakülteleri kurulmaya başlandı. Mesela ben de ilk 1976–1977’de o zamanlar Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi Sinema Televizyon Fakültesi olarak kuruldu ve ben bunun ilk öğrencisiyim. Bu benim çok hoşuma gitti. Ben esasında tiyatrocu olacaktım. Konservatuarı kazanmıştım. Ama ailem ‘gideceksin de 5 kuruş parasız kalacaksın olmaz’ dediği için Konservatuara gidememiştim. Sonra Sinema-Televizyon deyince benim acayip hoşuma gitti ama orada da şöyle bir nokta vardı. Yılmaz Büyükerşen o fakülteyi kurarken 24 kişi alınacaktı. 25 değildi. Şimdi bakıyorsunuz, iletişim fakültelerine, 500 mezun, 600 mezun. İyi de şimdi bu kadar alaylıyla mektepliyi nasıl evlendireceğimizi bilmiyoruz. Çünkü nikâhın kıyılması için 1- Gazete sahibi, (medya -özel sektör), 2- Gazeteci, 3- Üniversite hocaları, 4- Eğitim alanlar var ve bunlar arasında bir ortak fikir birliği oluşturmak güç.<br />
Bu konuda Hıfzı Topuz şöyle bir çaba göstermişti. Bu on küsur yılı geçmiş bir olaydır. İletişim fakülteleri dekanları ve gazete sahiplerini bir araya getirmiştir. Bu çok güzel bir olaydır. Çünkü gazete sahipleri mesela Aydın Doğan, Nezih Demirkent (rahmetli) üniversitelere de katkıda da bulunmuşlardır. Dolayısıyla gazeteciler İletişim fakültelerinde dersler vererek motivasyonu yükseltmiştir. Ama araya nifak sokanlar da olmuştur. Örneğin, İbrahim Tatlıses ne demişti? &#8211; “Oxford vardı da biz mi okumadık.” Geçen yıllarla birlikte iletişim fakülteleri dekanları ve gazete sahipleri arasında bir gerilim başlamıştır. Yetişen yeni hocalar, medya sahiplerini işini bilmeyen, kendi kendine işler yapan, memlekete faydası olmayan kişilermiş gibi lanse ettiler. Bir tanesine ben şahidim: Hıfzı Topuz’la, Balta Limanındaki İstanbul Teknik Üniversitesinin lokalinde buluşmuştuk. Bir üniversitenin iletişim fakültesinin dekanı geldi, “Efendim!” dedi, “Biz şu kadar mezun verdik.” dedi. Rahmetli Nezih Demirkent’e söylüyordu. “Bir tane bile mezunu gazetenize almadınız.” Nezih Bey nezaketi bırakmadan “Şekerim” dedi, “Uyguladığınız eğitim sistemini ben mi önerdim? Nasıl eğitim vereceğinize kendiniz karar veriyorsunuz. Sizin aldığınız kararla eğitim görmüş insan da benim işime yaramıyor.” Bunun üzerine Dekan, “Çok iyi biliyorsanız bu dekanlık vazifesini siz yapın. Bizde öğrenmiş oluruz.” dedi.<br />
Bir gazete sahibiyle “Sen mi büyüksün ben mi büyüğüm” tartışması anlamsızdır. Aydın Doğan da orada. Nezih Bey, “Bakın sayın Dekan ben işimi gücümü bırakıp kalkıp iletişim fakültesinde ders veremem. Ama şunu yaparım, iki dönemde de yani ilkbahar ve güz dönemlerinde Cuma-Cumartesi-Pazar üç gün geleyim. Öğrencilere katkıda bulunayım. İster misiniz?” diye cevap verdi. Çünkü bazı üniversitelerde bu tür eğitimin canlı olabilmesi için -70’lerin son dönemi ve 80’ler, şimdi nasıl bilmiyorum ama şu anda Gazi İletişim Fakültesi de öyle- Üniversite 24 saat çalışmaktadır. 18.00’de ders biter kapılar kilitlenir, üniversite faaliyetlerini tamamlamıştır diye. Gazi İletişim, bekçinin beklediği bir iletişim fakültesi değildir.<br />
Rahmetli Nezih Bey nezaket içerisinde verdiği cevaplara rağmen iş orada kopmuştu. Aydın Doğan da döndü dedi ki: “Yahu Nezih Bey ne uğraşıyorsun bunlarla. Ben Milliyet’in içinde lise açtım. Bu çocuklar sabahtan akşama kadar gazetedeler. Başta Milliyet, tüm gazeteleri okuyorlar. Derslere giriyorlar, çıkıyorlar. Ne gerek var iletişim fakültelerine. Boş ver!” dedi. “Lise mezunları, buranın içinden kokusundan geçmiş çocuklar çok daha önemlidir.”, “Bunlar iletişim fakültesinden mezun olandan çok daha iyidir.”, “Bırakalım bunları gel başka konular var sana anlatacağım.” dedi ve Nezih Bey’i alarak toplantı salonunu terk etti. Bir taraftan bu olaylar cereyan etti. Peki, o zaman bu nikâh nasıl kıyacaktık? Hocalar, hayatlarını bilme adamış çok önemli kişilerdir. Gazeteciler, gazete sahipleri farklı bakış açısı çerçevesinde farklı emeller için adım atmış kişilerdir. Arada kalanlar ise öğrencilerdir. Onlar, geleceği yakalamak için iki taraftan da başarıyla beslenmek zorundadırlar ve meslekte durum böyle iken şansları azdır.<br />
Ne var ki, her şeyden evvel Bursa Gazeteciler Cemiyeti bu iş için üniversitedeki hocaları seçerek bir çıkış yolu bulabilmek için çaba gösteriyor. Ben hem hoca, hem de gazeteci olarak buraya davet ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Burada çok önemli bir şey var. Birincisi, Bursa’daki gazeteci arkadaşlarım, ağabeylerim diyor ki, “Tamam bir nikâh kıyılması lazım, bu nikâhı nasıl kıyabileceğimizi birlikte bulalım. Tartışalım ama en azından bir iş yapalım.” Bu çok önemlidir. Tartışmadan daha iyiyi oluşturamayız. Ne vardır dünyada? Tez, antitez ve sentez. Gazeteci diyecek ki, “iyi anladık da bu iş böyle olmaz’” Ben de diyeceğim ki, “tamam çok haklısın ama o da böyle olunca da istenilen hiçbir zaman olmaz”. Önümüzde en önemli bir dönüm noktası var. Biz gazeteci olarak bunu çok iyi görüyoruz. İşte karşımızda 21. yüzyılın gençleri var.<br />
Medya olarak biz bu çerçevede nasıl davranmalıyız? Türkiye’nin dışında biraz her ülkede olduğu gibi kendi çıkarları üzerine bir medyası vardır. Ben BBC Türkçe Radyosu’nda Londra’da çalıştım. Kahire’de bir olay olmuş. BBC Türkçe radyosunda okuduğum habere bakıyorum bir de Hollanda BBC radyosundaki habere bakıyorum. Kız arkadaşımın haberi ile benim haber hiç birbirini tutmuyor. BBC de onun okuduğu haberle benim yaptığım haber hiç birbirini tutmazdı. Yahu, Kahire’de adam öldürülmüş. Bu kadar basit bir şey ama İngiltere’deki BBC’yi İngiliz Dışişleri Bakanlığı öyle güzel idare ediyor ki, şaşarsınız. Bir Mısırlının bunu anlaması lazım. Bir Türk bundan bunu anlaması lazım. Herkese şerbet vermekte ustadırlar.<br />
Sonuç olarak, burada önemli bir adım atılmıştır. Ben Gazeteciler Cemiyeti üyesi değil miyim? Bu beyefendi de Bursa medyasının sahibi değil mi? Bu bir üniversitesinin Dekanı değil mi? Belirli bir amaç için bir adım atılması için topluma mal edilebilecek bir motivasyon yaratıldığı andan itibaren, bu hem var olan gazetelerin satışlarını arttırmasından, dergilerin artmasından, öyle olumlu işlere vesile olur ki. “Patron-Gazeteci-Üniversite” üçlüsü bir araya gelirse, ve Türkiye’de Bursa bunu kendi içerisinde başlatmayı başarırsa, o zaman İstanbul’u, Ankara’yı, İzmir’i buna adım atacak noktalara şüphesiz getirecektir.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Gazeteci Emre Aygen&#8217;in 24 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “iletişim eğitimi” konulu seminer.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basina-elestirel-bakis/' title='Basına Eleştirel Bakış'>Basına Eleştirel Bakış</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-1/' title='Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1'>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/iletisim-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Etkili İletişim Teknikleri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/etkili-iletisim-teknikleri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/etkili-iletisim-teknikleri/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 09:44:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Teknikleri]]></category>
		<category><![CDATA[algı]]></category>
		<category><![CDATA[beden dili]]></category>
		<category><![CDATA[empati]]></category>
		<category><![CDATA[etkili iletişim teknikleri]]></category>
		<category><![CDATA[görsel iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim sözü]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[mesaj]]></category>
		<category><![CDATA[tutum]]></category>
		<category><![CDATA[Yrd. Doç. Semra Çevik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=268</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Semra Çevik'in 24 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “etkili iletişim teknikleri” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Etkili İletişim kavramının ortaya çıkışı 1946 yıllarına, II. Dünya Savaşı sonrasına rastlamaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında &#8220;propaganda&#8221; için iletişim araçlarının kullanılması ‘etkili iletişim’ kavramının ortaya çıkışını sağlayan etmenlerden biridir. Çevremizle doğru ve sağlıklı ilişkiler kurup, geliştirmek, olumlu izlenimler oluşturmak, karşılıklı etkileşimin ortak çıkarlara dayalı olarak sürdürülmesi, örgütsel verimliliğin artması vb. büyük ölçüde etkili iletişim tekniklerini bilme ve uygulamaya bağlıdır. Günümüzde her alanda yaşanan hızlı değişimler, ekonomik, toplumsal-kültürel değişim ve dönüşüm kıran kırana rekabet süreçleri ile paralel bir yol izlemektedir. Dolayısıyla bu kıran kırana rekabet ortamında iletişim kuramama (iletişimsizlik) önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve/veya daha etkili olmak, sağlıklı iletişim ortamları oluşturabilmek için daha güçlü donanıma gereksinim artmaktadır.<br />
İletiler, iletişime dönüşmedikçe hiçbir anlam ifade etmezler. Anlamak &#8211; anlaşılmak-uzlaşmak, birlikte ve beraber hareket edebilmek hep etkili iletişim kurma kavramının şifresinde gizlidir. Etkili iletişim kurma yeteneği günümüzde hem bireysel yaşamımızda ve hem de iş yaşamımızda en önemli becerilerden biridir. Etkili iletişim aynı zamanda yaşantımızın tüm alanlarında başarının anahtarıdır. Daha iyi iletişim kurmak; kişi içi ve kişiler arası iletişim kurallarının uygulanması ile olasıdır. Kişi önce kendini değerlendirmeli, güçlü ve güçsüz olduğu yönlerini tespit etmelidir. Böylece zayıf yanların geliştirilmesi mümkün olacak ve iletişim alanlarında nasıl daha başarılı olunacağı ortaya çıkacak ve engeller ortadan kalkacaktır. Etkili iletişim pratikleri sözlü veya sözsüz mesajlarınızı etkin biçimde karşınızdakilere iletmenize ve karşınızdaki insanların da mesajlarını etkili olarak size iletmeleri anlamına gelecektir.<br />
İletişim, yaşamımızın merkezinde yer alan ve onsuz olunamayan bir olgudur. İletişim sözünün konumuz bağlamında ilk çağrışımı, insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin her türlü yolla başkalarına bildirimidir. İletişim, sistemler arasında gidip gelen mesajların karşılıklı anlamlandırılma sürecidir. İnsanlar arasında en yalın iletişim sürecini ileti- iletiyi oluşturan kaynak ve iletinin alıcısı olarak sıralayabiliriz. İleti bir göstergeler ve kodlar bütünüdür. Gösterge; kendisi o şey (nesne) olmadığı halde o şeymiş gibi algılanmasını yol açan, o şeye gönderme yapan yapılardır. Kod ise içinde göstergelerin düzenlendiği ve bunların birbiri ile nasıl ilişkilendirileceğini belirleyen sistemlerdir. Anlam ileti içinde gösterge ve kodlardadır. Kaynak, hangi iletinin gönderileceğine, hangi kanalın kullanılacağına karar verendir. Seçilen ileti aktarıcı tarafından, kanal aracılığı ile alıcıya gönderilen bir sinyale dönüştürülür. Örneğin telefon için kanal kablodur, kablo içindeki elektrik akımıdır. Aktarıcı ve alıcı telefon ahizeleridir. Bir sohbette ağız aktarıcıdır, ses hava kanalı aracılığıyla aktarılan ses dalgalarıdır ve kulak alıcıdır.<br />
Biriyle iletişime geçtiğimizde iletinin ne ifade ettiğini yaklaşık olarak anlayabilmek, iletişimin gerçekleştiğinin göstergesidir. İletinin anlamlandırılmasını olanaklı kılan ilişki dizisinin çözümlenmesidir. İlişkilerde iletiler bilgi ve/veya duygu kaynaklı mesajlardan oluşur. Bilgi beyin, duygu kalp dayanaklıdır. İletişimde mesaj bunların birine ya da her ikisine dayandırılabilir. Mesaj aynı zamanda beyin ve kalp tarafından algılanır, çözümlenir.<br />
İletişimde yazılı ve sözel dilin yanı sıra bedensel gönderi dizilerinin doğru anlamlandırılması toplumsal yaşamı başarılı kılar. Bu bağlamda etkili iletişim teknikleri, insanın kendisini yönlendirmek ve değişen gereksinimlerini karşılamak için çevreden gelen uyarıları anlamlandırmak, tepkilerini, düşüncelerini ve davranışlarını belirlemede yol göstericidir.<br />
Kişiler arası ilişkiler davranış bilimlerinin verileri ile sağlanır ve açıklanır. Kişinin olaylar karşısındaki tepkileri beden dili aracılığıyla okunup yorumlanarak ve bu veriler ışığında iletişim araçları seçilerek iletişimde etkili ve ikna edici olabilmektedir. Etkili iletişim kurmadığınızda iş veya özel hayatınızda neler olur ? Başarılı olmanın ne kadar güç olduğunu görebilirsiniz.<br />
İletişimin önemini anlamak için okulda, evde, çalıştığınız iş yerinde yaptığınız ve bir ölçüde iletişim içeren işlerinizin listesini yapın (mektup yazmak, telefon etmek vb.). Öğüt vererek arkadaşlarınızın sorunlarını aşmalarına yardımcı olduğunuz anı ve sorun çözüldüğünde duyduğunuz tatmini düşünün. Veya iyi iletişim kurmakla tanınan insanları düşünün ve kendinize “Ben de böyle yapıyor muyum?”diye sorun. Böylece etkili iletişimde bulunup bulunulmadığınızı fark edebilir ve etkili iletişim kurma becerilerinizin düzeyini belirleyebilirsiniz. Peki daha iyi iletişim kurmanın yararları nedir? İnsanları bir arada tutan iletişimdir. İletişim, futbol oynamaktan bir toplantıya başkanlık etmeye kadar bir şeyler yaptığınız sırada izlediğiniz aşamaları birbirine bağlar. Bir toplumda değişik kültürler bir arada bulunur ve farklı eğitim ve anlayışlara sahip bireylerin bir araya geldiği ortamlardır. Bu değişiklikler iletişimde yeni bir bakışa adapte olmayı ve anlamayı gerektirir. Etkili iletişimde göndericinin yolladığı mesaja alıcı kişi geri iletişim yolu ile tepki gösterir. İletişim sürecinde geri bildirim sağlanmıyorsa iletişim tek yönlüdür. Birbirimizi anlamadığımız anlamına gelir. Bakmış ama görmemiş, duymuş fakat dinlememiş veya sadece konuşmuşuzdur. İlişkide sözel ve sözsüz davranışlarımız bir başkası için uyarıcı olabilir. Her birimiz diğer kişilerin bize karşı davranış şeklinden en az % 50 sorumluyuz. Sözleriniz ve beden diliniz birçok mesaj içerir ve size davranış şeklinden hoşlanmıyorsanız, bu sizin davranışlarınızla onlara izin vermenizden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>SÖZLÜ İLETİŞİM<br />
İnsan iletişiminin temeli dildir yani konuşmadır. Sözlü iletişimde kişiler ürettikleri bilgileri birbirlerine söz/konuşma veya yazılı metin ile bir mesaj ileterek anlamlandırırlar<br />
Sözlü iletişim “dil” ve “dil ötesi” olmak üzere iki alt sınıfa ayrılmaktadır.<br />
İnsanların karşılıklı konuşmalarını ve yazışmalarını dil ile iletişim kabul edebiliriz.<br />
Dil ötesi iletişim sesin niteliği ile ilgilidir; ses tonu, sesin hızı, şiddeti, hangi kelimelerin vurgulandığı, duraklamalar ve benzeri özelliklerden oluşur.<br />
Dil ile iletişimde kişilerin “ne söyledikleri”, dil ötesi iletişimde ise “nasıl söyledikleri” önemlidir. Dolayısıyla ister konuşma, ister yazılı dil olsun her ikisi içinde önemli veya önemsiz olması fark etmez mesajın hazırlanması, kurgulanması en önemli ilkelerden biridir. İlk soru “Mesajı kim alıyor? Sizi nasıl algılıyorlar? Neden oradalar?” olmalıdır. Sizi neden istediklerini, ne bildiklerini bilmeniz mesajınızın kolay anlaşılmasını sağlayacaktır.<br />
Bu sorulara verilecek yanıtlar dinleyici kitlenizin vereceğiniz bu bilgiyi alabilecek kapasitede olup olamadığını, söyleyeceğiniz kavramları anlayıp anlamayacağını önceden bilmenizi sağlayacaktır. Böylece sizinle aynı seviyede değillerse size mesajınızı onların düzeyine indirme fırsatı tanıyacaktır. Ayrıca size olan bağları nedir? Üstünüz, astınız, tanımadığınız kişiler mi? Sizin tarafınızdalar mı, yoksa onları ikna etmeniz mi gerekecek? sorularını da mutlaka yanıtlamalısınız. Aksi takdirde iletişim kazası meydana gelecek, anlaşılmayacaksınız. Bir diğer önemli nokta alıcılarınızın sayısıdır. Birkaç kişimi yoksa daha fazlamı? Çünkü sayı yükseldikçe iletişim kişiliksizleşir. Onları kendi tarafınıza çekmek, ikna etmek zorlaşır ve önem kazanır.<br />
Yine mesajınızın resmi veya gayrı resmi olma durumu mesajınızın kurgulanmasında stratejik öneme sahiptir. Bazı mesajların çok resmi olması gerekebilir. Her iki şekilde de mesajınız-metniniz ‘ne, neden, ne zaman, nasıl, nerede ve kim’ sorularına cevap veriyorsa iletişim açısından hiçbir kuşkuya yer vermeyecek düzeydedir.<br />
Mesaj kurgulandıktan sonra mesajın iletimi, hangi kanal ile gönderileceği taktik kararın alınması gerekir. Bu noktada mesajınızın doğru iletilmesi son derece önemlidir. Mesaj yazılı veya sözlü iletilebilir. Yazılı veya sözlü olarak mesaj iletmek sanıldığı kadar kolay değildir. En basit mesajda bile bir sürü etken devreye girer ve sorun yaşanır. Bu nedenle hangi ileti yolu seçilirse seçilsin mutlaka, tüm fırsatları kullanılarak bunun provası yapılmalıdır. Mesajınız yazılı ise yazılı metni bir başkasına okutmak ve sesli olarak tekrar tekrar okumak en etkili prova tekniğidir. Mesajınızın önemi arttıkça prova ve kontrol etmek için ayırdığınız zaman da uzamalıdır. Yüz yüze iletişim kanalını seçtiyseniz ilave olarak dil ötesi olarak adlandırdığımız ses tonunuz, sesinizin hızı ve şiddeti, entonasyonda meydana gelen bozukluklar ve beden diliniz de devreye girer. Aktarılan bilgiye/mesaja duygu faktörü de katkıda bulunur. Beden anı yaşar ve söylediklerinizin aksi iletiler gönderebilir. Yüz yüze iletişimde prova özellikle sizden kaynaklanacak yanlış anlamaları, beden dilinin göndereceği olumsuz iletileri engellemede hayati rol oynayacaktır. </p>
<p>BEDEN DİLİ KULLANIMI<br />
İletişimde algılarımızın % 87’si göz, %9’u işitme (kulak), %4’ü diğer organlar ile olur. Bir insanın normal bakış süresi yaklaşık bir saniye ve normal bir konuşmada yüze bakma süresi konuşmanın % 40 ile % 60’ı arasındadır. Dinlerken bu oran % 80’lere kadar çıkabilmektedir. O halde beden dilinin iletişimde ne kadar etkili olduğu verili değerlerden çıkarılabilir. Prof. Dr. Albert Mehriban’ın 1960 yılında yaptığı bir araştırmanın sonucu da bu önermeyi destekliyor. Günümüzde de pek fazla değişmeyen bu değerlendirme sonucu şöyle:<br />
	Söz : % 7<br />
	Ses tonu: % 38<br />
	Beden Dili: % 55<br />
Bu verilere dayanarak söylenenden çok jestlerimiz ve mimiklerimizin kısacası beden işaretlerimizin iletişimde önemli işlevi olduğunu söyleyebiliriz. Beden dili kültürden kültüre, kişiden kişiye değişiklik gösterir. Cinsiyet, yaş, ırk vb. farklılıklar beden dili anlamlarını değiştirir. Bu farkların bilinmesi iletişim kurduğumuz insanları tanımamızı ve kendimizi ifade etmemizi sağlar. Karşımızdaki insanı anlamamızı kolaylaştırır, yanlış anlama veya anlaşılmaları önler. Bireyler arası ilişkide bireylerin &#8220;N&#8221; ve &#8220;S&#8221; kutupları birbirini çeker. Yüz yüze iletişim burada doğar. Bir kişinin ikna edilebilmesi için vücuttaki bioenerji kullanılmalıdır.<br />
Karşımızdaki insanla iletişim kurarken, bir mesaj iletirken genellikle 3 kanal kullanırız. Bunlar göz, ses ve bedenimizdir(eller, ayaklar, bacaklar vb.) Bir kişinin iknasında beden dilinin en iyi şekilde kullanılması ve bireyler arası ilişkide vücut teması ikna için önemlidir.<br />
Göz: Gözlerimiz kontrol edilemeyen tek organdır. Etkili iletişim kurmada en önemli aracılardan biridir. Bir insanın sadece gözüne bakarak gerçekte nasıl bir duygu içinde olduğunu anlayabilirsiniz. Korku, heyecan, sevinç, öfke, merak vb. duyguları yalnızca gözlere bakarak anlayabiliriz. Hoşlanınca göz bebeğimiz büyür, heyecanlanınca küçülür. Emniyet görevlileri gözün bu refleksinden hareketle suçluları tespit ettiğini hepiniz bilirsiniz. Yalan söyleyen birinin göz bebeklerinin büyüdüğünü deneyimlemişsinizdir. Karşınızdakini önemsiyorsanız göz temasını koruruz. Bakışlarımızı başka yöne çevirmek kişiyi ve söylenenleri önemsemediğiniz anlamına gelecektir. Bakışma süresi karşınızdaki insanla olan ilişkinin boyutunu da gösterir. “Gözler kalbin aynasıdır” atasözü iletişimde gözün önemini açık biçimde ortaya koyuyor. Görsel bir şeyi hatırlamaya çalışırken göz bebekleri sol üst tarafa doğru kayar.<br />
Baş: Baş vücudun çatısı ve kontrol merkezidir. Tüm davranışlarımızın ve yaşamsal fonksiyonlarımızın merkezi beyindir. Beynimiz sağ ve sol olarak iki bölümden oluşur. Sağ bölüm hayal gücü, sezgi ve vizyon merkezidir ve görsel ifadelere daha hızlı tepki verir. Sol beyin ise mantıksal düşünce merkezidir bu nedenle kelimelere ve dile daha hızlı karşılık veriyor. Bu özellikleri ile beden dili iletişiminde gözden sonra gelen önemli mesaj araçlarından bir diğeri baştır.<br />
İletişimde en temel onay veya reddetme hareketini başımızla yaparız. Onaylama başın öne doğru aşağı sallanması şeklinde, reddetme tam aksi yönde başın kaldırılması ile ifade edilir. Bazı kültürlerde ise sağa-sola doğru sallamak hayır anlamına gelmektedir. Yeni doğmuş bir bebeğin reddetme şekli ise uzatılan kaşıktan ters yöne başını çevirmesi şeklindedir. Dolayısı ile davranışların sonradan öğrenildiğini söyleyebiliriz. Başın duruşu, konumu bilgi kaynağıdır .<br />
Baş konuşulan kişiye dönükse ilgiyle dinleme anlamı taşırken aksi yönde olması aynı fikirde olmama, anlaşmazlık ifadesi verir. Aşağı doğru eğik olan baş uysallık, kabullenme, üzgün olma durumu; yukarı doğru kalkık olan baş ise üstünlük, bilmişlik, küçümseme anlamına gelmektedir. Bakışlar ve başınızın konumuyla iletişimin nasıl ve ne kadar süreceğini belirleyebilirsiniz, karşınızdaki insanın sözünü kesmeden ona katılıp katılmadığınızı anlatabilirsiniz.<br />
Eller: Ellerin iletişimde oldukça önemli bir yeri vardır. Düşünceler, söylenenler hakkında ipuçları verir. Konuşmanın yönünü belirler. Eller düşüncenin en güçlü destekleyicileridir. Sevgi ve saygımızı ellerimizle gösteririz. Saygı duyulan kişilerin eli öpülür, küçüklerin başı okşanır, sevdiğimizin yanağına dokunarak ifade ederiz sevgimizi.<br />
Tanışmanın ilk hareketi tokalaşmak, el sıkmaktır. El sıkarken elin duruşu birçok anlama gelir. Tokalaşırken iki el yan yana eşit duruyorsa aynı konumda olunduğu mesajını verir. El öptürme pozisyonundaki biçimde el sıkışılıyorsa yani bir el açık şekilde üstte duruyorsa üstte olan elin sahibi daha üst konumdadır, yöneticidir. Otorite üsteki elin sahibindedir. Baş parmak çenenin altında işaret parmağı burun deliklerini tıkar şekilde ise eleştirel bir yaklaşımdadır. Vücudun önünde kenetli, birleştirilmişse ki buna bizim toplumumuzda “el pençe” diyoruz saygı ve alt konumda bir kişi işareti verir. Tam tersi eller vücudun arkasında birleştirilmişse özgüveni ve meydan okumayı ifade eder.<br />
Avucun yukarı doğru açık ve öne doğru uzamış duruşu dilemek. İstemek fiillerini ifade eder. Çoğu kez dilenci duruşu olarak da adlandırılır. A. Şerif İzgören bu duruşu “muhtar emmi duruşu” ismini veriyor.<br />
İşaret parmağı açık diğer parmakların kapalı olduğu el duruşu tehdit, uyarı içeriklidir. Bir noktaya doğru uzatılmış ise yön gösterme işaret etme anlamına gelir.<br />
Kollar; göğüs hizasında vücudu sarar biçimde kapalılık, savunma ifade eder. Bir kolun aşağı doğru inmiş hali ise yarı kapalılık, savunmada kararsızlık anlamına gelir.<br />
İletişim esnasında omuzlar kendinden emin dik ve konuşulan kişiye dönük olmalıdır. Aksi yöndeki gövdenin duruşu ‘söylediğini dinlemiyorum, benim için bir önemin yok, seninle ve söylediklerinle ilgilenmiyorum’ iletisini gönderir. Bir toplantıda ki konuşma gruplarına bakarak yakınlık derecesini, ilişki düzeyini (ast-üst) anlayabilirsiniz.<br />
Bacaklar: Bacaklar bir diğer beden dili iletişim aracı olarak etkili iletişim kurmanızda size yardım edebilir. Yukarıda ellerin konumunda aktardığımız kapalılık durumu bacaklardan da anlaşılabilir. Eğer karşınızdaki kişi bacak bacak üstüne atmış oturuyorsa bilin ki savunma ve kapanma duygusunun göstergesidir. Kişi kabuğuna çekilmiştir. Dikkat edin bir fikir açıklayacağı zaman hemen bacaklar açılır, yan yana duruş şeklini alır. Bacakları açarak oturmak erkeksi ileti gönderir. Genç kızların bacaklarını açarak oturmaları kültürümüzde bu nedenle onaylanmaz. Aynı şekilde erkeklerinde bacaklarını birleştirmesi dişillere özgü olması nedeniyle farklı anlamlandırılır.<br />
Bacak bacak üstüne atışta ayağın yönü ilgilenilen kişiye dönüktür. Birkaç kişinin bir arada oturduğu ortamlarda ayağın yönüne bakarak kimin kimden yana onay davranışında olduğunu ve/veya reddettiğini anlayabilirsiniz. Karşılıklı otururken ayak ayak üstüne atmak, kavgaya hazırım demektir.<br />
Ses: Ses; iletişimde gönderdiğimiz mesajların % 7’sini oluşturur ve sanılandan çok daha önemlidir. Gözlerde olduğu gibi ses de yalan söylendiğini hemen belli eder. Bir insan doğruyu söylerken sesi kontrol eden kaslar rahattır. Oysa yalan söylenirken yaşanan bilinç dışı zorlanma bir gerilim yaratır ve kasların doğal düzeni değişir. Dolayısıyla ses titrer, kısılır, kontrol edilemez. Ses kendinden emin, güvenli bir tonlamayla çıkmalıdır. Telaffuz bozuklukları, kekeleme söylenenin doğru anlaşılması için olmazsa olmazlardandır. Nasıl söyleyeceğinizi çalışarak geliştirebilir, ses kaslarınızı güçlendirerek kontrol etmeyi öğrenebilirsiniz.<br />
Dinleme:İletişim sürecimde mesajın doğru anlaşılmasında dinleme son derece önemlidir.Dinlerken göz temasını koruma, not alma ve yansıtma davranışları önemli stratejilerdendir. İyi bir dinleyici, dinlemeye hazır şekilde bekler, göz temasını korur. Karşındakine hafifçe yaklaşır. Bu seni dinlemeye hazırım anlamında beden dili işaretidir. Karşınızdaki kişinin ihtiyacı olduğunda onun yanında olacağınızı bilmesine izin verin. Sizinle konuşmak istediğinde yaptığınız işi mesela gazetenizi bırakın, televizyonu kapatın ve dinlemeye hazır olun. Karşınızdaki size önemli bir şey anlatmaya çalışırken telefon konuşması yapmaktan kaçının. Karşınızdaki dikkatli ve nazik bir şekilde dinleyin. Konuşurken sözünü kesmeyin. Karşınızdaki konuşurken vereceğiniz cevabı hazırlamakla meşgul olmayın. Karşınızdaki konuşmasını bitirip sizden cevap isteyene kadar, düşüncenizi söylemeyi erteleyin. Başkalarının yanında karşınızdaki kişiyi eleştirmeniz yada uyarmanız, size gücenmesine ve kızgınlık duygularına neden olabilir ve size olan güven duygusunu zedeleyebilir.<br />
Konuşurken fiziksel olarak onunla aynı seviyede olmaya dikkat edin, tepesinden bakmak yerine eğilin ve göz hizasında iken onunla konuşun. Eğer, kızgınsanız, karşınızdaki kişiyle konuşmak için sakinleşmeyi bekleyin. Aksi halde objektif olamayabilirsiniz. Yaptıklarıyla yada yapmadıklarıyla onu yargılamayın. Onu olduğu gibi kabul ettiğinizi gösterin. Karşınızdaki kişinin sizinle iletişim kurma çabasını destekleyerek açık iletişimin sürdürülmesine yardımcı olun. Etkin dinleme savunmayı azaltan, öz güveni zedelemeyen bir iletişim tekniğidir. Duygusal olarak gerilimi azaltır.<br />
Etkin dinleyici olmak; karşıdakinin duygularını anlayabilmek, tanımlayabilmek, onlara zamanında yanıt verebilmek ve onları kendi sözcükleriyle tekrarlayarak konuşanın onayını almaktır. Duyguların yansıtılması kişinin duygularının açıklığa kavuşturulmasına, belirginleştirilmesine yardımcı olur. Etkili dinleyici olmak için; dikkati vermek, önyargısız olmak, konuşmaktan çok dinlemek, ilgi ve sabır ile dinlemek, anlamak için dinlemek gerekir.<br />
İkili ilişkide karşı karşıya konuşulurken ışık ikna olması istenen kişinin yüzüne vurmalıdır. Amaç karşındakinin en ufak jest ve mimiğini görebilmektir. Kişiyi çalışma masasında kabul etmek büyük etki yaratır. Yönetici olarak seni işimin bir parçası kabul ediyorum ve işimi ciddiye alıyorum demektir.<br />
Not alarak dinlemenin, not almadan dinlemeden çok özel bir fark vardır: İkili görüşmelerde, sözel iletişimde konuşan ve dinleyen agresiftir. Yeterince anlaşılmama kuşkusu içindedir. Bunun nedeni sözün uçucu olmasıdır. Yazıldığı anda söz, belge ve kanıt olur. Böylece karşıdaki kişi rahatlar.<br />
Aktif dinleme olarak tanımladığımız bu yöntem sayesinde geri bildirim alma sürecinde karar almak için daha çok bilgi sağlar. Karar almak için daha iyi bilgi verir, bilgi ve talimatları denetler. Geri bildirim çözüm üretmeye yarar, çalışmaları motive eder. En iyi geri bilgilendirme iki yönlü olandır. Böylece takımınız size, siz takımınıza güven duyarsınız. Geri bilgi alınca bir şey yapın. Konu hakkında olumlu veya olumsuz ne yaptığınızı söyleyin.<br />
Sonuç olarak; etkili iletişimin temel kuralı anlaşılmayı beklemeden önce anlamaya çalışmaktır. Değişmek, değişime hazır olmak etkili iletişim kurma yönünde atılacak en önemli adımdır. Bunun için açık ve olumlu ilişkileriniz olup olmadığını kontrol edin. Sorunlara ve kişilere olumlu yaklaşın, karşılaşılabilecek sorunları tahmin edin. Güvendiklerinizden yardım alın ve acele etmeyin. Ve en önemlisi yine ve yeniden kendinizi yenileyin. Geleceğin başarılı kişileri kendini yenileyip değiştirebilenler olacaktır. Kendinizi etkili iletişim kuran bir kişi olarak değiştirmek daha doğrusu geliştirmek için yapmanız gereken önceki deneyimlerinizi gözden geçirmek, var olan becerilerinizi değerlendirmek olacaktır. Güçlü yönlerinize eğilmek, güçsüz yanlarınızı geliştirerek daha etkili iletişim kurabilirsiniz.</p>
<p>KAYNAKLAR<br />
Urban, H. (2007). Olumlu Sözcükler Etkili Sonuçlar, İstanbul: Elma Yayınevi<br />
Ersen, İ (1989).  İletişim, yığınsal iletim araçları ve toplum Kavramlar-Kurumlar-Kuramlar, İstanbul: Der Yayınları<br />
Maxwell J. C.(2001).  Kazanan Tutum, İstanbul: Sistem Yayınları<br />
Condrill J. &#038; Bough B. (2000). 101 İletişim Yolu, İstanbul: Beyaz Yayınları<br />
Roebuck, C. (2000). Etkili İletişim İstanbul: Doğan Kitap<br />
Alder, H. (2000). Sağ Beyin Yöneticisi, İstanbul: Kariyer Yayınları<br />
İnceoğlu,M. (2000).  Tutum-Algı- İletişim, Ankara: İmaj Yayınları<br />
İzgören A.Ş.(1999). Dikkat Vücudunuz Konuşuyor, İstanbul: Academy Int.<br />
Weısınger H.(1998). İş Yaşamında Duygusal Zeka, İstanbul: MNS Yayınları<br />
Dökmen, Ü. (1996). İletişim Çatışmaları ve Empati, İstanbul: Sistem<br />
Zıllıoğlu, M. (1993). İletişim Nedir?, İstanbul: Cem Yayınları<br />
Fiske, J. (1990).  İletişim Çalışmalarına Giriş, Ankara: Ark Yayınları<br />
Cüceloğlu, D. (1982). İnsan İnsana, İstanbul: Altın Kitaplar</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Semra Çevik&#8217;in 24 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “etkili iletişim teknikleri” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/anadolu%e2%80%99da-turk-kurt-kaynasmasi/' title='Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması'>Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/tarafta-neler-oldu/' title='TARAF&#8217;ta neler oldu?'>TARAF&#8217;ta neler oldu?</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/teknoloji-okuryazarliginin-gerekliligi/' title='Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği'>Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/etkili-iletisim-teknikleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Basında Dil Kullanımı</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basinda-dil-kullanimi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basinda-dil-kullanimi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 09:34:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basında Dil Kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[dil bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[kavram tozutmaları]]></category>
		<category><![CDATA[sözcük hataları]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dili dersleri]]></category>
		<category><![CDATA[yazım hataları]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni etiket ekle]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=266</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim  Görevlisi Gürsel Sağlamöz'ün 12 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basında dil kullanımı” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İletişim Fakültesinde verdiğim derslerde, öğrenilen yanlışların, öğrenilen doğrulardan daha kalıcı olduğunu görüyorum. Örneğin lisans 1. sınıf programında Türk Dili derslerinde gösterdiğim yazım ve dil yanlışları, aynı öğrenciler tarafından, 2. sınıfta başka bir derste tekrarlanır. Bu nedenle “hata” dediğimiz şeyin psikolojik yönünü ihmal ettiğimizi anlamak mümkün. Çünkü dil bize anne kucağından beri verilen bir şeydir ve biz bunu çoğu kez yanlış sözcük kullanımlarıyla, diyalektlerle, ifade bozukluklarıyla kalıp halinde öğreniriz.<br />
Dil öğrenimi 17 yaşa kadar tamamlanmalıdır. Öğrenilen dilin bütün imkânlarıyla o yaşa kadar öğrenilmesi –ki buna yatay öğrenme diyebiliriz- sonra da sözcük dağarcığının ve ifade çeşitliliklerinin gelişmesi –buna da dikey öğrenme diyelim- gerekir.<br />
Yazım yanlışlarına değinmek istemiyorum. Herkesin çok rahat hemen yazım kılavuzuna bakabileceği temel bilgilerdir onlar; ama en çok yapılan hatalar da bu tip hatalardır. Söyleyiş gibi yazma hataları, söylediğimizi doğru sanmaktan kaynaklanır. Emin olmadığımız sözcükler için üşenmeden yazım kılavuzuna bakmamız, kendi yararımızadır.<br />
<img class="alignleft size-full wp-image-424" title="dil01" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/dil01.JPG" alt="dil01" width="446" height="220" />Görsel medyanın çok yaygın olması yanlış ifadeleri de çok yaygınlaştırdı. Reklâmcılığın sözel ifade yolları çok ciddi yanlışları halka pompalar. Spor magazini, çok izlenen bir örnek olarak ve aynı zamanda en ciddi dil hatalarının yapıldığı bir alan olarak kitleler üzerinde çok etkilidir. Gazeteler, internet, bazı kadın programları ve genel olarak magazin dilimizin baş belası olan “kavram tozutmalarıyla” doludur.<br />
Öncelikle popüler dünyanın dile baskısını göstermek istiyorum. Telefon mesaj dili Türkçesi var örneğin; iki nokta üst üste koyup buna, sola bakan parantez eklerseniz gülmeyi ifade eder. “Gelmiycem” diye konuştuğu için –miycem diye yazanlar cümlenin sonunu o şekilde bitirenler şirinlik yapıyor olabilir ama dil bundan ötürü azap içindedir. Çünkü yanlışı sevimlileştirir de yazı dilinde kullanırsanız yaygın hale gelir; yerleşir ve düzeltilemez olur. Örneğin “iddia” sözcüğünü “iddaa” diye yazan bir şans oyunu var. Artık sıradan bir vatandaşın iddia sözcüğünün doğrusunu yadırgayacağı bir hal çıkmış durumdadır. Eğe bu gözle çevrenize bakarsanız, yığınla örnek göreceksiniz.</p>
<p>Bu popüler hayatın dile etkisidir. Bundan kaçamazsınız, ne yapalım ticarette böyle şeyler olur diyemezsiniz. Çünkü basın kuruluşları zeytinyağı fabrikası seviyesinde olamaz, basın, zeytinyağı düzeyine indirgenemez. Basının malzemesi veya ürünü zeytinyağı veya sabun değildir, dildir. Bu nedenle öğrencilerime “Her mesleğin bir malzemesi vardır, birinin T cetveli öbürünün laboratuarı olur ama sizin yalnızca diliniz var dil olmasa siz gazetecilik yapamazsınız. Fotoğraf ve sinema da birer özel dildir ve bu dillerin temeli edebiyatla kurulur” derim. Gençler için söylüyorum: Edebiyattan uzak kalarak, edebiyatı dışlayarak gazeteciliğe gitmek, dilsiz şarkı söylemeye benzer.<br />
Bakın, internetteki bazı sitelerden Türkçe örnekleri aldım. Bir medya aracı olarak internetin dili nasıl berbat ettiğine dair örnekler görelim diye. “Deilmiş” yazıyor delikanlı, “ü” harfi yok, buyuk yazan birisi de burada, hele adını yonja olarak kodlayan şu kızımıza ne dersiniz? Ekşi sözlükten aldığım şu ifadelere bakın: Özellikle ‘v’ sözcüğünü vurgulu söylemek için ‘w’ kullanıyorlar ‘var’ demiyorlar da ‘war’ diyorlar.’Ş’ harfini kullanmıyorlar, dolar işareti ile gösteriyorlar.<br />
Şimdi size habercilikteki yanlışlardan bazılarını göstermek istiyorum.<br />
1. Özne ve yüklem uyumsuzluğu temel sorunlardan birisidir.<br />
“İzmir körfezine kuş bakışı seyir noktaları, Doğu Roma İmparatorluğu ve Osmanlı dönemine ait zengin tarihiyle Kadife Kale çehresini yenilemeye hazırlıyor bu günlerde”.<br />
Bu cümlede kaç yargı var?<br />
Birinci Yargı: “Doğu Roma İmparatorluğu çehresini yenilemeye hazırlıyor bu günlerde”<br />
İkinci Yargı: “Osmanlı Dönemine ait zengin tarihiyle Kadifekale çehresini yenilemeye hazırlanıyor bu günlerde”<br />
Üçüncü Yargı: “İzmir körfezine kuş bakışı seyir noktaları çehresini yenilemeye hazırlanıyor.”<br />
Şu özne yüklem uyumsuzluğuna bakın: “Piknikte kene ısıran 9 kişi karantinada.” Yani 9 kişi kene ısırmıştır. “Didim’de yılan sokan emekli İngiliz öldü.” Adam –anlaşılan belirsiz bir yere- hem “yılan sokuyor” hem ölüyor. Bunlar 17 Ağustos 2006 tarihli Hürriyet’in haberleri.<br />
Özne-yüklem uyumsuzluğu ya da yükleme uyumsuzluk tek bir başlık altında da alınabilir ama özneyi ve yüklemi tartışmadan şu cümleye bakalım:<br />
“Zaman aydınlığı daha iyi algılamayı yönelmeyi öğretti.”<br />
Zaman neye yönelmeyi öğretti? Burada ‘ona’ demeden anlam bulanık kalacaktır.<br />
“Bu şiirlerden kim hoşlanmaz kim dinlemek istemez ki” cümlesinin ne demek istediğini anlarız ama “bu şiirlerden kim hoşlanmaz onları kim dinlemek istemez ki’’ demezsek ifadenin yanlış olacağını bilmek zorundayız.<br />
Olay TV’den bir örnek alıyorum “Bursa da mevsim normal değerlerinin üzerinde yağan yağmur yayaları zor durumda bıraktı derelerden akan seller yüzünden bir kez daha alt yapı eksikliliği gözler önüne serildi” kim serdi? Burada anlatılmak istenen yargı “Bursa’da alt yapı eksikliği gözler önüne çıktı” ifadesinden başka ne olabilir?<br />
2. Tamlamaları yanlış yazmak yaygın hatalardandır.<br />
“Burada ki yetenekli öğrencilerimizden birisisin sen.” Türkçe’de “birisisin” diye bir şey yok. Bu ifade çocukça bile değil artık.<br />
“Ekonomik ve sağlık açısından olumludur” Yanlış! “Ekonomi ve sağlık açısından” denilmesi gerekir.<br />
“Arkadaşlardan hiçbiri dünkü çalışmaya gelmedi” Yanlış! “Arkadaşların…” olmalı.<br />
Şimdi çok eğlenceli bir haber analiz edeceğiz hep beraber.<br />
“Amerika’nın” diye başlayan ifadelerden hep Amerika Birleşik Devletleri’ni anlamak gibi bir yaygın yanlış işaret ederek başlayalım. Bu haber de öyle başlıyor.<br />
“Amerika’nın Georgia Eyaletinden bir aile, Panama kıyıları açıklarında inanması güç bir olaya şahit oldu” Hatayı hemen işaret edelim: “inanması güç” yanlıştır “inanılması güç” doğrudur.<br />
“18 yaşındaki oğlu Steven ve 20 yaşındaki kızını alıp balığa giden Robert Shultz, dev kılıç balığının üzerlerine sıçramasına şaşkına döndü”<br />
Üzerlerine birden dev kılıç balığı sıçrıyor ve şaşkına dönüyorlar, haberin devamında anlayacağız ki bu sıçrama kendiliğinden olmamış. Anlıyoruz ki aslında dev bir balık oltaya takılmış, kurtulmaya çalışıyor, teknedekiler ise bırakamıyorlar balığı. Şaşkına döndü özellikle bizim abartmak için kullandığımız ifadelerdendir. Ben şaşkına döndü ifadesinin imgesini zihnimde canlandırmaya çalışıyorum ama burada doğruyu ifade etmiyor. Doğrusu şaşırdı olmalı. Böylesi, haber dili için çok vasat bir durumdur ya da halk ağzının haber diline girmesi demektir.<br />
‘Şahit oldular’ da denemez. Çünkü şahit olmak, başkasının başına gelen bir şeyi anlatırken kullanabileceğimiz bir ifadedir.<br />
Devam ediyoruz “280 kilo olduğu tahmin edilen balık…”<br />
Tahminlerde yuvarlak rakamlar kullanılır. 100-200 gibi. Şimdi 280 kilogram olduğu söylenen balığın kilosu tahmin edilmiş olabilir mi? Bu kesin rakamdır.<br />
“Oltaya takıldıktan sonra birkaç kez sıçradı” Haberci daha önce oltadan bahsetmediği halde keyfince yazıyor ve olayı bizim anlayışımıza bırakıyor. Bu olmaz.<br />
“Ancak bir sonraki sıçrayışında teknenin üzerine çıkacaktı” Haberci heyecan da katıyor aklı sıra. “Gövdesini tekneye baş kısmı Stevena çarptı. Teknedeki diğer kişiler hemen balığı oltadan kurtarmaya çalıştı.”<br />
Bu ifadelerin yetersizliğini görüyor musunuz? Balıktan kurtulmaya çalışanlara balığı kurtarmaya çalıştılar denir mi? İnsanlar mahvolmuş, tekne sarsılıyor, çocuğun başına bir şey çarpmış ama onlar durun balığı bir kurtaralım diyorlar.<br />
“2 saatten fazla bir süreden sonra hastaneye kaldırılan Steven’in sinüs duvarlarının 4 yerinden kırıldığı ve boğazında kesikler olduğu…”<br />
Bir haberde ne önemlidir ne önemsizdir bilinmesi gerekir. Sinüs duvarının kaç yerde kırıldığının, kaç saat beklenildiğinin ne önemi var?<br />
“Kız kardeşinin görüntülerinin aldığı…” çok tuhaf bir Türkçe bu. Denecek bir şey yok.<br />
“Böyle bir olayın ilk kez video ya kaydedildiği sanılıyor.” Bu da gerçekten söylediğini bilmemenin tipik örneğidir.<br />
Şimdi bu haberi şöyle düşünün: Bir haber yazacaksınız, ilk sorunuz şu olmalı, bu haber ne kadar insanı ilgilendirir ve hangi ayrıntıları vermeliyiz? İkinci soru, bu haberde gerçekte ilginç olan nedir?<br />
3.Gereksiz sözcükler kullanmak da haberciliğin yanlışları arasındadır.<br />
Osmanlı döneminden kalma bir örnek var:<br />
“Babı-ali kapısından mürur edip geçerken yek bir atlıya süvariye tesadüfen rast geldim.” Bu örnekte her şey iki kez yinelenmiştir.<br />
Biz de bu yanlışlara sık sık düşeriz:<br />
“Yaşamda belli seçenekler, alternatifler vardır.” “Eğer, şayet hakikaten gerçekse” gibi.<br />
28 Haziran 2008 ATV ana haber bülteninde bir anons: “Mehmet Öz’ün, elinden yemek tarifi az sonra”<br />
Mehmet Öz’ün elinden mi yemek tarifi dinleyeceğiz? Bu hatanın kaynağı nedir? Şöyle derler teyzeler anneler, “Sen bize gel, sana elceğizimle yemek hazırlarım” Bu bir deyimdir, bir kalıptır, o kalıp kullanılabilir ama siz bunu alır eliyle tarif edecek biçimine döndürürseniz yanlış olur.<br />
4.Başka bir sorunumuz da şu: yerinde kullanılmayan sözcükler.<br />
“Yeni piyasaya çıkan şarkısı çok sevildi” “Piyasaya yeni çıkmak” başka bir şey, “Yeni piyasa”ya çıkmaz başka bir şey. Sözcükleri yanlış yende kullanılanca böyle anlam çarpılmaları olur.<br />
Gündelik konuşmada sözcüklerin yerini karıştırırız. Ancak yüz yüze olduğumuz için, sözlerimizi jest ve mimikle tamamladığımız için hatalarımız görünmez ve üstelik ne dediğimiz de anlaşılır. Fakat siz bunu yazı diline geçirirseniz, kontrol etmiyorsanız kötü olur. Şu örneklerdeki gibi:<br />
“İki trilyonluk bankalara borcu yüzünden, geceleri uyku uyuyamıyor”<br />
“Avrupa en son Londra da 50 kişinin ölümüne yol açan teröre karşı harekete geçiyor.”<br />
5. Eylem eksikliğinden kaynaklanan hatalar da çarpıcıdır. Bunu genellikle haberde edebiyat yapmaya hevesli olanlarda görürüz .<br />
“Denizi, güneşi ve eğlence hayatının yanı sıra bir asırdır ev reçelleri üreten küçük aile işletmesine döndüğü İzmir’in Çeşme ilçesi… İlçede patlıcanından, cevizine, limon çiçeğinden, Antep fıstığına kadar onlarca meyvenin reçeli yapılıyor.”<br />
Patlıcan ne oldu burada? Meyve oldu, limon çiçeği meyve oldu,<br />
İzmir’in Çeşme ilçesi. Üç nokta. Ama ne? Yargı yok. Bu kadar laf var, yargı yok; varsa bile çok tuhaf yargı olmuyor mu? Şimdi habere bakalım:<br />
Çeşme’nin reçelleri her biri hazine gibi.<br />
Yer: Çeşme’nin çarşı içi… Mikrofonu elinize alıp da “yer, çeşmenin çarşı içi” derseniz edebiyat yapacağım derken edebiyatla ilginiz olmadığını göstermiş olursunuz. Nerede olduğu söylemeniz lazım. “Burası Çeşme’nin çarşı içi” demeniz gerekir. “Bu dar sokakta tam yüzyıldır ayakta duran bir aile işletmesi onlar” diyemezsiniz. Aile tekildir onu çoğaltamazsınız.<br />
“Çocukluğunuza ait bir resme bakar gibi renkli ve sıcaktır bu reçel dükkânı”<br />
“Çoğu satışını ise dostlar tatsın diye, neler yok ki bunun içinde”<br />
Bu haberle “Çeşme’de reçel dağıtıyorlar koşun” mu demek istiyorsunuz? Hayır, güya kompliman yapıyorsunuz. Haberde kompliman olur mu? İnsanlar dizi veya filmlerde x hastalığına çare bulunduğu söylenince telefon santralleri kilitleniyor. Unutmayın. Habercilik, sorumsuzluk değildir.<br />
6. Haberde mantık yanlışları yapmak da yaygın bir hatadır.<br />
“Önceki gün hayatını kaybeden, Ağrı Milletvekili Mehmet Özmen için TBMM’de tören düzenlendi’ haber girişi böyle.<br />
“Özmen arkadaşlarına veda etti”<br />
Ölmüş adam arkadaşlarına nasıl veda ediyor? Dahası da var.<br />
“Yıllardır görev yaptığı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne son kez uğradı.”<br />
Bu olmaz.<br />
7. Çelişen sözcüklerden doğan anlatım bozuklukları da sorunludur.<br />
“Kuşkusuz ve mümkün olmayabilir” denemez. Şu ifadeye bir bakalım:<br />
“İlk yerli canlandırma belgeseli Hititler yayımlanıyor. Eminim ki Hitit tarihini belki hiç sıkılmadan seyredeceksiniz.”<br />
8. Cansız öznenin kişilik kazanması da ayrı bir sorundur. Bakalım:<br />
“Özbek mutfağında Pilav’ın ayrı bir yeri var” pilavın ‘p’ si büyük ve kesme işareti var. Pilav diye birisi var demektir bu.<br />
“Dün gece Özbek yemeklerini anlatan kitap tanıtımda bir pilav show vardı ki görenler hayran kaldı, pilav show herkesi büyüledi” Niye pilav show? O ayrı bir mesele.<br />
“Bu, Özbek pilavı…” diyor spiker. “Düğünde, bayramda sofraların başköşesinde yer alıyor bu ise Kerney. Bizdeki Zurna’nın uzunu…”<br />
“Biz” kimiz, bizdeki zurnanın uzunu diye bir tanım yapılır mı?<br />
“İşte bu çalgılar eşlinde yapılan pilav show hatta bir ziyafetti” Müzikle ziyafet kavramını birleştirmiş oluyor arkadaş, böylece zekice bir buluş yaptığını düşünüyor.<br />
9. Atasözlerini yanlış kullanmak da yaygın yanlışlar arasındadır.<br />
“Küplere binmek” bir deyimdir “Kendini suçlu hisseden biri küplere binmişti” diyor haberci. Bizim bildiğimiz, kendini suçlu hisseden bir kişi süt dökmüş kediye döner.<br />
Şuna bakalım: “19. Uluslararası İzmir festivalinde ilginç konser. Sanatçılar “şarkıların kanatlarında” adını verdikleri konserde dinleyicileri duygu yoğunluğuna götürdüler”<br />
Duygu Yoğunluğu diye bir yer var oraya gitmişler. Deyimi yanlış kullandı değil mi? Duygu yoğunluğu yaşanır, oraya gidilmez.<br />
Örneğin ‘göbek atmak’ deyimi bir kalıptır. Bugün bu deyim uydurulsa yanlış bulurduk. Göbek tutulup da bir yerden atılmıyor ki. Dile yerleşmiş olan ve anlamı saçma olsa da sorgulamadığımız deyimler vardır. Bunu “göbek sallamak” haline getiremezsiniz.<br />
Sezen Aksu ile ilgili bir habere bakın:<br />
“Sahnede bir an coşarak elindeki kırmızı mendille, İspanyolların boğa güreşlerini taklit eden Sezen Aksu’ya, İspanyollar oley diye eşlik etti. Sezen aksu hareketli parçalarında göbek atmaya başlayınca yerlerinden kalkan İspanyollarla hep birlikte, Türk sanatçıya ayak uydurarak göbeklerini sallamaya başladılar”<br />
Vahim bir hata da, Sezen Aksu elindeki mendille nasıl oluyorsa İspanyolların boğa güreşini taklit ediyor.<br />
10. Bazı sözcüklerin yanlış kullanımına dikkat edilmelidir.<br />
“Olarak” sözcüğü sorun yaratabilir.<br />
“5 terörist ölü olarak ele geçirildi” Yanlıştır çünkü ‘ölü olmak’ diye bir durum tanımı olamaz. Ölü zaten bir durumdur.<br />
“Gibi” de tehlikelidir:<br />
“Meclisten sade bir vatandaş gibi ayrıldı.” Meclisten istifa ettiğin anda sade vatandaşsın, gibi olamaz.<br />
“Artış yaşanması”, “ Giriş yapılması” gibi ifadeler, fiile, bir fiil daha eklemekten doğan yanlışlardır. Artmak zaten bir fiildir, yaşamak da fiildir. “Yapmak” fiili de büyük sorunlar yaratabilir. Özellikle trafik polislerinin “sağda bekleme yapma” ifadesini düşünürsek durumu anlarız.<br />
“Akçay Gümrük kapısı açıldı, kapıdan ilk gün 57 Yunanlı turist giriş yaptı.”<br />
Doğrusu “girdi”dir, giriş denilen bir eylemi eylemiş oluyorlar.<br />
“Devlet eski bakanı” mı yoksa, “eski devlet bakanı” mı? Devlet Bakanı bir kalıp ifadedir, “Devlet Eski Bakanı” olmaz. Örneğin “su böreği” kalıp gibi düşünülmesi gereken bileşik sözcüktür, “sıcak su böreği” olur, “su sıcak böreği” olmaz.<br />
Örneklerimiz çoğaltılabilir ama burada duralım.<br />
Dil ulus kavramı ortaya çıkmadan varolmuş, tarihselliği olan ve hatta belli bir ulusu aşan nitelikler gösterir. Almanca, İngilizce, Portekizce, Türkçe ve Fransızca aslında bir ulusal kimliği aşar.<br />
Dil dine de ait değildir, çünkü dinsel metinler her dilden olabilir. Bunu şunun için söylüyorum. Israrla dil üzerinde durmayı milliyetçilik veya bir din gösterisi haline getirmemek gerekir. Dil ile ilgili uyarılarımın kaynağında dili doğru kullanmak amacından öte bir şey yoktur. Deyimler yerleşiyor, kalıp deyimler yerleşiyor, derken cümleler yerleşiyor. Bazı durumlar artık dilimizde İngilizce olarak cümle halinde ifade edilmeye başladı. Hem de çok hızlı olarak yaşanıyor bütün bunlar, sözcükler kaybolmuyor yalnızca, söz dizimi de değişiyor.<br />
Öyle hızlı değişiyoruz ki, çocukluğumuzda yaşadığımız şeyleri, yetişkinliğimizde bulamıyoruz. Eski Bursa’yı hatırlayanınız var mı? Bu kadar hızlı değişen bir yerde, dil de değişiyor kaçınılmaz olarak. Nasıl ki şehirlerimizin geçmişini kısa sürede yitirip bir mekânsal şok yaşıyorsak, dilimizi de kısa sürede tanınmaz hale getirip düşünce şoklarına girebiliriz.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim  Görevlisi Gürsel Sağlamöz&#8217;ün 12 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basında dil kullanımı” konulu seminer.</p>
<p><!-- bölüm 1 --><br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basinda-dil-kullanimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tüketici Hakları ve Basın</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/tuketici-haklari-ve-basin/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/tuketici-haklari-ve-basin/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2009 08:55:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketici Hakları ve Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basında tüketici hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketici Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=264</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özlen Özgen'in 31 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “Tüketici hakları ve basın” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanların ortak özelliklerinden biri tüketici olmalarıdır. Tüm pazarlama ve insan çabalarının hedefi tüketicilere ve tüketicilerin tatminine yöneliktir. Pazarın alıcı ile satıcının karşılaştığı yer, fiyatı belirleyen koşullar dizisi, bir mal veya hizmete olan talep gibi çok çeşitli anlamları vardır. Pazarlamada pazar, bir mal veya hizmete olan talep anlamında kullanılır ve mal veya hizmetin bugünkü tüketicileri ile gelecekteki potansiyel tüketicilerini kapsar (Mucuk, 1987: 59).<br />
Tüketici; bireysel istek ve ihtiyaçlarını gidermek için ürün, fiyat, tutundurma ve dağıtımı kapsayan pazarlama bileşenlerini satın alan veya satın alma kapasitesine sahip olan gerçek kişidir. Tüketici bir mal veya hizmeti satın alırken onun yanında reklamını, ambalajını, teslim ve ödeme koşullarını, kalitesini, garantisini, hatta imajını da satın almış olmaktadır. Bu nedenle, pazar fırsatlarının analizinde başlangıç noktasını pazarlar ve özellikle tüketici pazarları oluşturmaktadır. Tüketici pazarı mal ve hizmetleri bireysel veya ailesel tüketimleri için satın alan ya da satın alma kapasitesinde olan bireylerden oluşur. Küreselleşme ve iletişim teknolojilerinin gelişmesinin, farklı ülkelerde yaşayan tüketicileri, aynı istek ve yaşam biçimlerini paylaşan dünya vatandaşları haline getirmesi, başka bir deyişle ulusal ve uluslararası pazarların iç içe geçmesi tüketici pazarı ifadesi yerine küresel tüketici pazarı ifadesinin kullanılmasına da neden olmaktadır (Tek, 1999:184-186).<br />
Tüketici kavramının alıcı, müşteri gibi kavramlardan farklı bir biçimde ele alınmasının nedeni, tüketicilerin yaşamlarını sürdürmek için zorunlu olarak mal ve hizmet talebinde bulunmaları, kendilerinden bilgi, deneyim ve ekonomik durum açısından daha güçlü olan satıcılar karşısında zayıf konumda olmalarıdır. Tüketicilerin pazardaki konumlarının zayıf olması, pazar koşullarını ve haklarını bilmemeleri, haklarını arayabilecekleri mekanizmalara güvenmemeleri, bu mekanizmaların çok yavaş işlemesi ve satıcıların çoğu zaman tüketicilerin içinde bulundukları güç durumları kendi lehlerine kullanarak tüketiciyi zor durumda bırakmalarından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden, tüketicilerin genel hükümler çerçevesinde korunan alıcı ve müşteri kavramlarından farklı ve bu hükümleri tamamlayıcı nitelikte bir takım yeni düzenlemeler ile korunması gereği ortaya çıkmıştır (Atasoy vd., 2000:9). Ancak, tüketici politikaları açısından yasal ve örgütsel yapı temel koşul olmakla birlikte, hak ve sorumlulukları konusunda eğitilmemiş ve bilgilendirilmemiş tüketiciler ile başarıya ulaşılması mümkün görülmemektedir (Kavas, 1991: 65).<br />
2. Tüketici Hakları<br />
Tüketici politikasının amaçlarını belirlemede temel hareket noktası, tüketicilerin hak ve sorumluluklarıdır. 1962 yılında ABD başkanı J.F.Kennedy’nin kongrede yaptığı tarihi konuşmada tüketici haklarını vurgulaması ile tüketicinin korunması hareketi hız kazanmıştır (Göle, 1983: 13-14, Aslan, 1996: 19). 1975 yılında Avrupa Topluluğu beş temel tüketici hakkını kabul etmiştir. Temel tüketici hakları; tüketicinin sağlık ve can güvenliğinin korunması hakkı, tüketicinin ekonomik çıkarlarının korunması hakkı, tüketicinin tazmin edilme hakkı, tüketicinin bilgilendirilmesi ve eğitimi hakkı ile tüketicinin örgütlenmesi ve temsil edilmesi hakkı olarak sıralanabilir (Tek, 2001: 66).Daha sonra, bu beş tüketici hakkına ek olarak “sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı” da benimsenmiştir (Loudon ve DellaBitta, 1988: 702, Aslan, 1996: 46, Atasoy vd., 2000: 21-22).<br />
1986 yılında ise Avrupa Topluluğu “Tüketiciyi Koruma Programına Hız Kazandırma Programı” çerçevesinde, tüketici hakları yeniden gözden geçirilerek, Uluslararası Tüketici Birlikleri Örgütü tarafından sekiz evrensel tüketici hakkı belirlenmiştir. Günümüzde kabul gören bu haklar; temel ihtiyaçların karşılanması hakkı, sağlık ve güvenlik hakkı, mal ve hizmetlerin serbestçe seçilmesi hakkı, bilgi edinme hakkı, eğitilme hakkı, zararların tazmin edilmesi hakkı, sesini duyurma hakkı ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Bu haklara sonradan dokuzuncu bir hak olarak şikayet hakkı da eklenmiştir. (Ferman, 1993: 12, DPT, 2001: 29, Babaoğul ve Altıok 2007: 28).<br />
Temel ihtiyaçların karşılanması hakkı: Tüm tüketicilerin yaşamlarını devam ettirmeye yetecek kadar gıda, giyim, barınma, sağlık ve temizlik haklarından yararlanmasıdır (DPT, 2001: 29).<br />
Sağlık ve güvenlik hakkı: Tüketici yaşamını sürdürebilmek için çeşitli mal ve hizmetleri satın almak ve kullanmak durumundadır. Satın alınan mal ve hizmetlerin kullanım öncesinde, kullanım sırasında ve sonrasında tüketicinin sağlık ve güvenliğine zarar vermemesi gerekir. Ürün güvenliği tüketicinin en önemli önceliğidir. Tüketici, bu konuda ilgililerden önlem alınmasını talep etme hakkına sahiptir. Bu durum özellikle ileri teknolojinin olumsuz yan etkilerine karşı gerekli önlemlerin alınmaması nedeni ile ortaya çıkan büyük zararlarla, daha da önemli bir hal almıştır. Tüketicilerin sağlık ve güvenlik hakkı anayasa ile de güvence altına alınmıştır (Ferman, 1993: 13, Sheehy vd., 1998: 374, Atasoy vd., 2000: 23-24).<br />
Mal ve hizmetlerin serbestçe seçilmesi hakkı: Tüketicilerin rekabetin hakim olduğu bir pazarda çeşitli mal ve hizmetler arasından özgür iradelerini kullanarak seçim yapabilmelerini kapsar (DPT, 2001: 30).<br />
Bilgi edinme hakkı: Tüketicinin doğru seçim yapabilmesi için mal ve hizmetler hakkında doğru ve yeterli bir biçimde bilgilendirilmesini, aldatıcı ve yanıltıcı reklamlar, etiketleme, ambalajlama, zararların tazmini ve ekonomik çıkarların korunması konusunda aydınlatılmalarını kapsar (DPT, 2001: 7). Tüketicinin satın aldığı mal ve hizmetin ne olduğunu, ne işe yaradığını ve ne kadar dayanacağını bilmesi gerekir (Atasoy vd., 2000: 28).<br />
Eğitilme hakkı: Tüketicilerin sorumlu ve bilinçli bir tüketici olabilmeleri için yaygın ve örgün eğitim kurumlarında eğitilme haklarını ifade eder (DPT, 2001: 30).<br />
Zararların tazmin edilmesi hakkı: Tüketicinin pazardaki mal ve hizmetlerin kalitesinden emin olması ve gerçekleştirdiği ödemenin karşılığını tam olarak alabilmesi en doğal hakkıdır. Tüketicinin ekonomik çıkarlarının korunması kapsamında aldatıcı ve yanıltıcı reklamlar, tüketici kredileri, taksitli satışlar, ayıplı mal ve hizmetler, kampanyalı satışlar gibi konular ön plana çıkmaktadır (Aslan, 1996: 83, Atasoy vd., 2000: 24). Satın alınan mal ve hizmetlerin ayıplı çıkması durumunda, ayıpların neden olduğu her türlü zararın karşılanması “zararların tazmin edilmesi hakkı” kapsamında değerlendirilir (DPT, 2001: 30).<br />
Sesini duyurma hakkı: Tüketicilerin hakları ve çıkarları ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgili kurum ve kuruluşlarca alınan kararlara, yapılan düzenlemelere katılmaları; bu kuruluşlarda temsil edilmeleri ve seslerini duyurmaları gerekir. Tüketicilerin seslerini duyurabilmeleri için örgütlenmeleri önemli bir zorunluluktur (Göle, 1983: 20). Tüketici örgütlerinin tüketici haklarının korunması ve geliştirilmesinde çok önemli bir fonksiyona sahip olduğu düşünülmektedir.<br />
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı: Çevresel tehlikelerden korunma hakkı olarak da ifade edilir. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı, çevre hakkının bir alt bölümüdür. Çevre ve yaşama hakkı arasında önemli bir ilişki vardır. Çevre hakkı da tıpkı tüketim hakkı gibi yaşama hakkının bir devamıdır. Tüketicinin asli hakları arasında değerlendirilen bu hakkın etkili bir biçimde kullanılabilmesi tüketicinin bilinçlendirilmesi ve eğitimi ile doğrudan ilgilidir (Topçuoğlu, 1998: 53, Atasoy vd., 2000: 26-27).<br />
Şikayet hakkı: Tüketici herhangi bir olumsuzlukla karşılaştığında şikayet hakkı doğmakta, şikayetini ilgili makamlara ya da kurumlara ileterek çözüm arayabilmektedir (Babaoğul ve Altıok, 2007: 32).<br />
2.1. Tüketici Hakları ve Tüketici Eğitimi<br />
Tüketici eğitimi, toplumu oluşturan bireylerin akılcı ve bilinçli bir tüketici, hatta vatandaş olabilmesi için hazırlanan eğitim programlarını ve araçlarını kapsar ve genel eğitim politikasının bir parçasını oluşturur (Kavas, 1991: 64, Aslan, 1996: 45-46). Tüketici eğitimi, tüketiciye finansal kaynaklarını pazarda en rasyonel bir biçimde kullanmasını sağlayacak bilgiyi veren ve bireyi mevcut ekonomik ve bireysel kaynaklarını arzu ve ihtiyaçlarını tatmin edecek biçimde değerlendirmeye yeterli hale getirebilecek düşünce, anlayış, bilgilendirme ve öğretim süreci olarak tanımlanmaktadır.<br />
Tüketici eğitiminin temel amaçları, tüketicinin kendi değer sistemini anlamasını, karar verme yeteneklerini geliştirmesini, pazardaki bilgi ve alternatifleri değerlendirmesini, satın alma işleminden tatmin olmasını, hak ve sorumluluklarının bilincine varmasını sağlamaktır (DPT, 2001: 7). Tüketici eğitiminin birey ve toplum üzerindeki etkilerini kısa dönemde elde etmek zor olsa da “tüketici eğitimi” programları tüketici davranışları, firmaların pazarlama uygulamaları ve kamu politikaları üzerinde etkili olarak önemli değişmelere yol açabilir. Tüketici eğitimi programlarının başarısı hedef grubun özelliklerinin öğrenilmesine, bu özelliklere uygun mesaj ve eğitim programlarının geliştirilmesine ve çabaların etkinliğinin ölçülmesine bağlıdır (Kavas, 1991: 67, 69,71).<br />
Evrensel tüketici hakları bağlamında tüketici eğitimi kapsamında yer alabilecek konular şu şekilde sıralanabilir:<br />
Temel ihtiyaçların karşılanması hakkı: Temel ihtiyaçlar, kaynakların etkin kullanımı<br />
Sağlık ve güvenlik hakkı: Ürünün kullanımı, bakımı ve tüketimi, sağlıklı yaşam, etiket bilgilerinin değerlendirilmesi<br />
Mal ve hizmetlerin serbestçe seçilmesi hakkı: Karar verme becerilerinin geliştirilmesi, pazarın işleyişi, pazar araştırması<br />
Bilgi edinme hakkı: Bilgi kaynaklarının güvenilirliği, ürün ve hizmetlere ilişkin bilgileri değerlendirebilme yeteneği<br />
Eğitilme hakkı: Örgün ve yaygın eğitim programları<br />
Zararların tazmin edilmesi hakkı: Hakların aranması, zararın tazminini talep etme<br />
Sesini duyurma hakkı: Örgütlenmenin önemi, sorunlara sahip çıkma,tüketiciyi ön planda tutan firmaları destekleme<br />
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı: Doğal kaynakların kullanımı,çevre-üretim-tüketim dengesi, sosyal sorumlu tüketim anlayışı, gelecek nesilleri düşünme<br />
Şikayet hakkı: Ürün ve hizmetler ile ilgili şikayet başvurusu yapma<br />
2.2.Tüketici Hakları ve Tüketicinin Bilgilendirilmesi<br />
Tüketicinin bilgilendirilmesi, tüketicinin pazardaki mal ve hizmetlerin özellikleri konusunda doğru ve tam olarak bilgilendirilmesi anlamına gelmekte ve bu üretici-satıcıya yüklenen bazı sorumluluklarla sağlanmaya çalışılmaktadır (Aslan, 1996: 45). Bu kavram tüketiciye, pazardaki mal ve hizmetleri satın alma ve kullanmasına yardımcı olacak bilgi ve ipuçlarının resim, yazı ve şekil ile verilmesi olarak da tanımlanabilir. Tüketicinin bilgilendirilmesi makro ve mikro düzeyde ele alınabilir. Makro açıdan önemli olan bilginin dizaynı, üretimi ve tüketiciye ulaştırılmasıdır. Mikro açıdan ise tüketicinin bilgiye maruz kalması, bilgiyi doğru olarak algılayabilmesi ve gerektiği zaman bilgiyi kullanabilmesi önemlidir. Bilginin tüketici tarafından anlaşılabilirliği açısından, kullanılan dilin anlaşılabilir olması büyük bir önem taşımaktadır. Gelişmiş ülkelerde karşılaştırmalı ürün testleri, bilgi verici etiketleme ve kalite işaretleri gibi bilgilendirme yöntemlerine başvurulmaktadır (Kavas, 1991: 63, 66).<br />
Tüketicinin bilgilendirilmesi sürecinde tüketici hakları kapsamında yer verilebilecek konular şu şekilde örneklendirilebilir:<br />
Temel ihtiyaçların karşılanması hakkı: En ekonomik seçenekler, indirimli satışlar, taksitli satışlar<br />
Sağlık ve güvenlik hakkı: Ürün bilgileri, son kullanma tarihi, bilgi verici etiketleme, uyarı beyanları<br />
Mal ve hizmetlerin serbestçe seçilmesi hakkı: Satın alma kriterleri, karşılaştırmalı ürün testleri, kalite ve standardizasyon işaretleri<br />
Bilgi edinme hakkı: Marka, model ve fiyat bilgileri, etiket bilgileri, uyarıcı beyanlar, raf ömrü, garanti koşulları, servis olanakları<br />
Eğitilme hakkı: Tüketici eğitimi programlarına kolay ulaşma, farklı eğitim programı seçenekleri<br />
Zararların tazmin edilmesi hakkı: Şikayetlerin iletileceği birimler, sözleşmeler<br />
Sesini duyurma hakkı: Toplumsal duyarlılık, tüketici örgütlerine üyelik, tüketici sorunları<br />
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı: Kıt kaynaklar, çevre kirliliği yaratan ürün ve ambalajlar, çevre dostu ürün ve ambalajlar, atık yönetimi<br />
Şikayet hakkı: Şikayet başvurusu yapılabilecek merciler</p>
<p>2.3. Tüketici Hakları ve Tüketicinin Korunması<br />
Çağdaş anlamda tüketicinin korunması, tüketici haklarının ortaya çıkması ve bu haklar dikkate alınarak düzenlemeler yapılması ile temin edilmiştir. Tüketici hukuku, ekonomik ve toplumsal gelişmeler sonucunda klasik yasaların tüketiciyi korumakta yetersiz kalması sonucunda ortaya çıkan yeni bir hukuk dalıdır (Aslan, 1996: 40-43, Atasoy vd., 2000: 15-16). Cumhuriyetin ilk dönemlerinden 1950’li yıllara kadar kalkınma öncelikli bir politika uygulanmış, tüketicinin korunmasına yönelik düzenlemeler ihmal edilmiştir. İlk kez 1970 yılında hazırlanan kalkınma planında hukuksal olarak tüketicinin korunmasından söz edilmiştir. 1971 yılında Ticaret Bakanlığı öncülüğünde bir sempozyum düzenlenerek “Tüketicinin korunması için ticaret konusu mal ve hizmetlerle ilgili faaliyetlerin düzenlenmesi hakkında kanun tasarısı” hazırlanmıştır. 1975 yılında “Ticaretin düzenlenmesi ve tüketicinin korunması hakkında kanun tasarısı, 1981 yılında “Ticari faaliyetlerin düzenlenmesi ve tüketicinin korunması hakkında kanun tasarısı” gündeme gelmiştir. 1982 Anayasasının 172. maddesinde tüketicinin korunmasına ilişkin olarak “Devlet tüketicileri koruyucu ve aydınlatıcı tedbirler alır, tüketicilerin kendilerini koruyucu girişimlerini teşvik eder” ifadesine yer verilmiştir. 1983 ve 1984 yıllarında da tüketicinin korunması hakkında kanun tasarıları hazırlanarak meclise sunulmuş, ancak kanunlaşmamıştır. Tüketicinin korunması hakkındaki en önemli gelişme, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından 1995 yılında hazırlanan 4077 sayılı “Tüketicinin korunması hakkında kanun” un 8 Eylül 1995 tarihinde yürürlüğe girmesidir. 2003 yılında “Tüketicinin korunması hakkındaki kanun”da Avrupa Birliği mevzuatı ile uyum çalışmaları çerçevesinde değişiklik yapılmıştır (Özel vd., 2007: 49). 6 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen 4822 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun 14 Eylül 2003 tarihinde yürürlüğe girmiştir (TRKGM,2005). Bu kanun ile tüketicilere sağlanan haklar genişletilmiş ise de zaman içinde karşılaşılan güncel sorunlar yeni bir yasa tasarısının hazırlanmasını gündeme getirmiştir. Yeni bir kanun tasarısı meclisin gündemindedir (Babaoğul ve Altıok, 2007: 40).<br />
Tüketici hakları-tüketicinin korunması kapsamında yer alabilecek konular şu şekilde sıralanabilir:<br />
Temel ihtiyaçların karşılanması hakkı: Ürün ve hizmetlerin pazarda bulunması, tüm bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde gelirinin olması, istihdam olanakları<br />
Sağlık ve güvenlik hakkı: Kazalar ile ilgili riskleri minimuma indirecek yasal düzenlemeler, yasal sınırlar<br />
Mal ve hizmetlerin serbestçe seçilmesi hakkı: Haksız rekabeti önleme, rekabeti destekleyen önlemler, aldatıcı ve yanıltıcı reklamlara yönelik önlemler, aldatıcı ve yanıltıcı etiketlere yönelik önlemler<br />
Bilgi edinme hakkı: Reklamların denetlenmesi, iddialarla ilgili ispat yükümlülüğü, bilginin doğruluğu ve anlaşılabilirliğinin kontrolü<br />
Eğitilme hakkı: Örgün tüketici eğitiminin desteklenmesi, yaygın tüketici eğitiminin desteklenmesi<br />
Zararların tazmin edilmesi hakkı: Tüketici zararlarının tazmin edilmesi ile ilgili yasal önlemler<br />
Sesini duyurma hakkı: Tüketici örgütlerinin desteklenmesi<br />
Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı: Çevrenin korunmasına yönelik önlemler, sosyal sorumluluk anlayışı, etik yaklaşımlar<br />
Şikayet hakkı: Tüketicinin şikayet hakkının yasa ve düzenlemeler ile desteklenmesi<br />
3. Basında Tüketici Hakları<br />
Türkiye, neoliberalizm ile 24 Ocak kararları ile tanışmış, yeni yapılanma tüketim kavramını ön plana çıkarmıştır. Ürün çeşitliliğinin artması, yeni markaların pazara girmesi, tüketimin yükselen bir değer haline gelmesi tüketici hakları ile ilgili tartışmaları gündeme taşımıştır. Tüketicilerin sahip oldukları haklar ve sorumluluklar konusunda bilgilendirilmelerinin, pazardaki konumlarının güçlendirilmesinin yanı sıra, tüketicinin eğitimi-korunması faaliyetlerinin başarısının artması ve pazar ekonomisinin etkili bir biçimde işlemesi açısından da önemli olduğu düşünülmektedir. Temel sorumluluğu toplumu bilgilendirmek ve toplumun farkındalık düzeyini yükseltmek olan basın, tüketicilerin doğru ve yeterli bilgiye ulaşabilmeleri açısından büyük bir önem taşımaktadır.<br />
Basının, toplumsal sorunların çözümlenmesi ve ihtiyaçların karşılanması için gerekli olan ve örgün eğitim yolu ile elde edilemeyen bilgi ve becerinin kazanılmasındaki etkisi büyüktür. İhtiyaç duyulan konularda bilgi, beceri ve davranış kazandırma, temel hak ve sorumlulukları öğretme, basının en önemli görevleri arasındadır.(Gürdal, 2004:2).<br />
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda da tüketici haklarının korunmasında basının önemi üzerinde durulmuştur. Toplumun çeşitli kesimlerinin katılımı ile hazırlanan “Tüketicinin Korunması Özel İhtisas Komisyonu Raporu”nun “Tüketicinin Eğitimi, Bilgilendirilmesi ve Örgütlenmesi” bölümünde radyo ve televizyon programları, basılı yayınlar, reklam ve ilanlara vurgu yapılarak, ”Görevler” başlığı altında basın yayın organlarında tüketici köşelerinin oluşturulması ile tüketici sorunlarının ve çözüm yollarının okuyucu, izleyici ve dinleyicilere duyurulması, ürün ve hizmetlere ilişkin araştırma ve inceleme sonuçlarının tarafsız olarak açıklanmasının önemine değinilmiştir (DPT, 2001:17-18)<br />
Tüketim kültürünün küreselleşmesinde de basının tüketicileri bilgilendirme, öğretme ve bir davranışa yöneltme işlevini üstlendiği bilinmektedir. Bu işlevin toplumsal bir sorumluluk anlayışı ile gerçekleştirilmesinin önemi ise giderek artmaktadır. Ancak, bu işlevin yerine getiriliş biçimi ile ilgili eleştiriler mevcuttur. Eleştiriler, basının tüketimi körüklediği; tek taraflı, emredici ve yönlendirici iletişim biçiminin sağlıklı bir kamuoyu oluşmasını engellediği, basında yer alan reklamların yönlendirmesi ile tüketicilerin özgür iradelerini kullanamadıkları, tüketimi yükselen bir değer olarak algıladıkları ve çoğu zaman aldatıldıkları ya da yanıltıldıkları noktalarında yoğunlaşmaktadır (Odabaşı,2004:114). İster açık ve doğrudan, isterse örtülü ve dolaylı olsun reklamlarda verilen mesajlar yanlış akıl yürütmelere neden olacak unsurlar içerebilmektedir (Büyükkantarcıoğlu,2007:112-113). Bu noktada, hem reklam verenin hem de reklamı yayınlayan mecranın tüketici hakları açısından etik davranma sorumluluğu bulunmaktadır.<br />
3.1.Görsel Basında Tüketici Hakları<br />
Görsel basında tüketici hakları ile ilgili konulara, ilk kez 1983 yılında Meral Tamer tarafından, Cumhuriyet’te değinilmiştir. Meral Tamer ekibi ile birlikte tüketici sorunlarına çözüm aramış, konuya ilişkin çalışmalarını daha sonra Milliyet’te sürdürmüştür. Ancak, son yıllarda köşesinde daha çok makro ekonomi ile ilgili konulara yer vermektedir. Ahmet Vardar, önce Sabah ve daha sonra Vatan’daki köşesinde, kendisine iletilen şikayetler ve yaşadığı olaylardan hareketle tüketicileri korumaya çalışmıştır. Ahmet Vardar, kullandığı üslup ile diğer basın mensuplarından ayrılmaktadır. Akşam’da Cemile Varol bir dönem tüketici yazıları yazmıştır. Sabah’ta Esen Evran, tüketici sorunlarını konu alan yazılar yazmaktadır. Erkan Çelebi, Hürriyet‘te “Tüketicinin Erkan Abisi” olarak adlandırılan köşesinde tüketici sorunlarına yer vermektedir. Erkan Çelebi’nin de son zamanlarda ekonomi ile ilgili konulara öncelik verdiği görülmektedir. Cumhuriyet’te Fatma Koşar, Zaman’da Hüseyin Sümer, Tercüman’da Şenol Gezer, Vakit’te Ümit Sönmez köşelerinde tüketiciler ile ilgili yazılara ağırlık vermektedirler. Ayrıca Hürriyet’ten Yalçın Bayer, Radikal’den Fatih Özatay, Mahfi Eğilmez ve Baran Tuncer, Sabah’tan Filiz Çiçek Bil, Yeni Şafak’tan Kürşat Bumin, Milliyet’ten Güngör Uras ve Hurşit Güneş, Zaman’dan Günseli Özen Ocakoğlu’nun tüketici hakları ve tüketicinin korunması ile ilgili yazılar yazdığı tespit edilmiştir.<br />
Ulusal gazetelere ek olarak, yerel gazetelerde de benzer köşelere rastlanmaktadır. Örneğin, Bursa’da basılan Olay’da Ayşe Aygör, “Söz Sizde”, Bursa Hakimiyet’te, Erdal Özdur “Erdal Abi” köşelerinde tüketici ile ilgili konuları ele almaktadırlar. Bursa 2000’den Elif Sezgin 1998 yılında “Yazılı Basın Tüketici Köşesi” dalında Sanayi Bakanlığından ödül almıştır. Gazetenin adı daha sonra Bursa Hakimiyet olarak değişmiş, 2000 yılında Gül Kolaylı tüketici köşesi ile Tüm Tüketicileri Koruma Derneği’nden ödül kazanmıştır.<br />
Türkiye’nin ilk tüketici yayını olan “Tüketici Dergisi” 1988 yılında Ankara’da yayınlanmıştır. 1990 yılından itibaren yayın hayatını İstanbul’da sürdürmektedir. Tüketici Zirvesi Organizasyonları ile tüketici sorunlarını gündeme taşıyan dergi, Kasım 2007’de yeni bir yapılanma sürecine de girerek, üniversiteler ve sivil toplum örgütleri ile “Tüketici Akademisi”ni oluşturmuştur. “Tüketici Raporu Dergisi” ise tüm tüketicilere ulaşmayı, tüketicilerin sesi olmayı ve ilgili kesimler arasındaki iletişimi güçlendirmeyi hedefleyen bir dergidir.<br />
3.2.İşitsel /Görsel ve İşitsel Basında Tüketici Hakları<br />
4077 sayılı “Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun”un 20. maddesinde de “tüketicinin eğitimi ve bilinçlendirilmesi için radyo ve televizyonda programlar ve esaslar düzenlenmesine ilişkin usul ve esaslar Tüketici Konseyi’nin önerisi ile Bakanlık tarafından tespit ve ilan olunur” ifadesi yer almaktadır. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın “Radyo ve televizyon kuruluşlarında tüketicileri eğitici, aydınlatıcı ve bilgilendirici programların Yayımlanması”na ilişkin bir tebliği de bulunmaktadır. Bu çerçevede, radyo ve televizyonlarda tüketicileri bilgilendirici yayın yapma zorunluluğu olduğu, yayın süresinin yayın kuruluşunun haftalık yayın süresinin %1 inden az olamayacağı ve programların hedef kitlelere ulaşabilmesi için 07.00-23.00 arasında yapılması öngörülmektedir (TRKGM:2001/02).<br />
Geçmişte, Meral Tamer ve Ahmet Vardar tüketici konulu televizyon programları hazırlamışlardır. Günümüzde, görsel ve işitsel basında tüketici konusunu ele alan üç program dikkat çekmektedir. TRT 2 de yayınlanan “Alan Razı Satan Razı Programı” yaygın bir izleyici kitlesine ulaşmaktadır. Her hafta güncel tüketici sorunları işlenmekte, yaşanmış tüketici hikayeleri yaşayanların ağzından “ben yaşadım siz yaşamayın” başlığı ile dile getirilmektedir. Kanal B’de yayınlanan “Tükenmeden Tüketmek Programı” tüketicileri ilgilendiren pek çok soru ve soruna canlı yayında uzman konuklar ile yanıt bulmaya ve çözüm üretmeye çalışmaktadır. SKY TV de yayınlanan “Bilinçli Tüketici” isimli programda da üç saat süre ile tüketici ile ilgili konulara değinilmektedir.<br />
“Tüketici Dergisi” başta TRT olmak üzere STAR, TGRT, SHOW TV ve KANAL 7 gibi yayın kuruluşlarına tüketicinin bilinçlendirilmesine yönelik programlar yapmaktadır. Ayrıca, tüketici örgütlerinin temsilcilerinin farklı başlıklar altındaki televizyon programlarına katıldıkları bilinmektedir. Tüketici örgütleri katıldıkları programlarda yaptıkları sunumlar ile ilgili detaylara internet sayfalarında yer vermektedirler.<br />
Radyolarda da tüketiciler ile ilgili programlara yer verilmektedir. Bazı dönemlerde İstanbul FM, İstanbul Yaşam Radyo, TESK Radyo, Marmara FM, Manisa FM, Ordu FM gibi kanallar yaptıkları programlar ile ön plana çıkmışlardır.<br />
4. SONUÇ<br />
Tüketicinin yasalar ile korunması, ancak hakları ve sorumlulukları konusunda eğitilmesi ve bilgilendirilmesi ile mümkündür. Gelişmiş ülkelerin tüketici politikalarında tüketicinin eğitimi ve bilgilendirilmesi ön planda iken, gelişmekte olan ülkelerde tüketicinin korunmasına yönelik çabalara ağırlık verilmektedir. Ayrıca, gelişmiş ülkelerde tüketicilerin toplumun politik, teknolojik, sosyal ve ekonomik sorunlar ile makro düzeyde ilgilenme ve söz sahibi olma aşamasına geldikleri, gelişmekte olan ülkelerde ise tüketici hareketlerinin organize olmadığı ya da organize olma yönündeki çabaların çok yeni olduğu gözlenmektedir.<br />
Türkiye açısından bakıldığında; tüketici politikalarının etkinliği açısından Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun’un çıkarılması önemli bir adımdır. Ancak, tüketicinin korunmasına yönelik çalışmaların başarıya ulaşmasının tüketicinin eğitilmesi ve bilgilendirilmesine bağlı olduğunun unutulmaması gerekir. Son yıllarda, tüketiciler ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının etkinliğinin artması, tüketicinin güvenini kazanma ve tüketiciye yol gösterme konusunda başarılı olmaları da sevindirici bir gelişmedir.<br />
Ülkemizde basın, tüketicinin korunması, eğitimi ve bilgilendirilmesinde çok önemli bir rol üstlenmiştir. Başlangıçta, Avrupa Birliği ülkelerinden farklı olarak tüketici sorunlarına gazetelerde özel köşeler ayrılmış, tüketici sorunları köşeler aracılığı ile çözülmüş ve çözüm yolları konusunda tüketiciler bilgilendirilmiştir. Günümüzde ise konu Avrupa Birliği ülkelerine benzer şekilde gazetelerin ekonomi sayfalarında ya da gündeme bağlı olarak köşe yazarlarının sütunlarında ele alınmaktadır.<br />
Radyo ve televizyon kuruluşlarının bazılarında tüketicinin korunması, eğitimi ve bilgilendirilmesi açısından önemli çalışmalar yapıldığı, ancak çoğunda yayın süresi ve saati ile ilgili düzenlemelere uyulmadığı, yayınların içeriğine özenilmediği görülmektedir. Bu noktada, hem sorumluluk algılama hem de denetim mekanizması ile ilgili sorunlar olduğu düşünülmektedir. Genel olarak, basın ve tüketici ilişkisine bakıldığında ise, baskıcı ve yönlendirici yaklaşımlardan kaçınılması, yayınlarda tüketimi başlı başına bir amaç haline getiren mesajlar verilmemesi, özellikle reklamlarda etik ilkelerin göz ardı edilmemesi gibi beklentiler mevcuttur. Basının sağlıklı bir kamuoyu oluşturma konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği düşünülmektedir.</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özlen Özgen&#8217;in 31 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “Tüketici hakları ve basın” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/tuketici-haklari-ve-basin/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
