Gazetecilikte Yeni Arayışlar – 1
19 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Gazetecilikte Yeni Arayışlar, Medya Seminerleri
Günümüzde gazetecilik, bir yandan ekonomik küreselleşmenin sahiplik yapılarında yarattığı yoğunlaşmanın diğer yandan da yeni teknolojik gelişmelerin etkisiyle bir kriz yaşamakta, bu krizi aşma çabaları da geleneksel gazetecilik anlayışının sorgulanmasını gerektirmektedir. 1980’lere gelindiğinde hemen her alanda yaşanan köklü değişimlere koşut olarak, medyanın topluma bilgi ve haber aktarma işlevi ikinci plana itilmiştir. Medya kapitalizm için son derece kârlı bir birikim alanı haline gelirken, medya sektöründeki sahiplik yapısının değişmesi kamusal iletişimin de görüntüsünü değiştirmiştir. Küresel medya, küreselleşen mali pazarların işleyebilmesinde önemli hale gelmiş, pazarın serbestçe işleyişine engel olarak görülen ve “kamusal yarar” adına uygulanan müdahale ve düzenlemelerin kaldırılmasını ifade eden deregülasyon uygulamalarıyla küresel medyanın dev tekellerinin temelleri atılmıştır. Medya sektöründeki yoğunlaşma, artık izlenmesi güç bir hızla artmaktadır. Bu konuyu araştıran Ben Bagdikian, 1983’te yayınlanan “The Media Monopoly” adlı kitabında medya alanına 50 kadar şirketin egemen olduğunu belirtirken, aynı kitabın 1996’daki 5. baskısında bu sayı 10’a düşmüş, kitabın 2004 baskısında ise medya sektörüne egemen olan şirket sayısı 5’e inmiştir. Bunlar, Time Warner, Disney, Murdoch’s News Corporation, Bertelsmann of Germany ve Viacom’dur. Yoğunlaşma yanında, medya kuruluşlarının sahiplerinin medya dışı sektörlerde önemli çıkarları bulunan iş adamları haline gelmesi de medyayı sahiplerinin başka alanlardaki özel çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kullandıkları bir araç durumuna getirmektedir.
Medya şirketlerinin büyük bir güç haline gelmesi, yurttaşlarla küreselleştirici güçler arasındaki dengenin daha da bozulmasına, eşitsizliklerin derinleşmesine yol açmıştır. Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü gibi küreselleşmenin itici güçlerinin dayattığı ideolojik savaşta, medya stratejik bir mücadele silahı olarak değerlendirilmiştir. Bu süreçte okurlara/izleyicilere çarpıtılmış, değiştirilmiş, yönlendirilmiş haberler sunulması olağan hale gelmiştir. Tüm bunların sonucu olarak okuyucular da medyaya olan güvenlerini yitirmiş, gazete tirajları düşmüş ve haber reytingleri azalmıştır. Yapılan kamuoyu araştırmalarında medya kuruluşları güvenilirlik sıralamasında listenin en alt sıralarında yer almaya başlamıştır.
Toplumun gazetelerin haber verme biçiminden yakındığı, gazete tirajlarının giderek düştüğü ve toplumla medya kuruluşları arasında neredeyse kronik hale gelen bir güven bunalımı yaşandığı bir ortamda, geleneksel gazeteciliğin ayrımları da geçersizleşmektedir. Tarihsel olarak ortaya çıkan fikir gazeteciliği ve magazin gazeteciliği gibi ayrımların yerini, günümüzde yurttaş gazeteciliği, barış gazeteciliği, insan hakları gazeteciliği, çocuk hakları gazeteciliği, kadın hakları gazeteciliği, militan gazetecilik gibi adlarla nitelenen gazetecilik pratikleri almaktadır. Söz konusu süreç basın ve demokrasi arasındaki ilişkilerin yeniden tartışılmasını ve sorgulanmasını gerektirir. Çünkü medya, tarihsel süreç içerisinde devlete karşı mücadele ederek dördüncü güç niteliği kazanmış ve amacını yurttaşları güçlendirerek demokrasiyi geliştirmek olarak tanımlamıştır. Ancak, zaman içinde sermayeyle bütünleşmiş ve onun çıkarlarının sözcüsü durumuna gelmiştir. Bu noktada, medyanın tüketici kitleleriyle “kamu”, “topluluk”, “yurttaşlık”, “sorumluluk” gibi kavramlar üzerinden yeniden bağlantı kurmasının yolları aranmaya başlanmıştır. Böylece, medyanın sembolik üretimlerinden yalnızca biri olan haber üzerinden medyaya tekrar dördüncü güç niteliğini kazandırma arayışları, sorunlar yaşayan Batı demokrasilerini düzeltme çabalarıyla birlikte gündeme gelmiştir. Bu süreçte, kamu yararı ve toplumsal sorumluluk kavramları yeniden ele alınırken, medyanın kamuya nasıl en iyi hizmet edeceği ve nasıl sorumlu davranacağı tartışmaları da yeniden canlanmıştır. Bu tartışmalarda yeniden gündeme gelen sorulardan biri de medyanın tarafsız biçimde gerçekleri aktarmasının olanaklı olup olmayacağıdır.
Tarafsızlık, siyasal eğilimlerden arınma durumunu, yani haberde olay ve yorum arasına konulması gereken sınırı gösterir. Tarafsızlık kavramına göre, haber/haberci siyasal ve ideolojik bakımdan yansızdır. Tarafsızlık, uygulamada gazetecilerin belirli bir konuda kendi duyguları, çıkarları ve değer yargılarından bağımsız olarak tarafların görüşlerini vermelerini anlatır. Tarafsız davranmayı amaçlayan gazeteciler halkın gündeminde olan önemli konuları seçerler, bu konularda kimlerin taraf olduğuna karar verirler, bunların temsil ettiği görüşleri ve kişileri nesnel bir şekilde izleyiciye aktarırlar. Oysa, enformasyona sahip olmak ve denetlemek bir güçtür. Gücün tarafsızlığını savunmak çok zordur ve tarafsızlık savıyla aslında belli uygulama ve ilişkilere meşruluk kazandırılır. Haberdeki her sözcük, her kavram, her tümce, her paragraf, her konu ve her resim belli bir anlam taşır, taşınan anlam yansızlığa engeldir. Taraf tutma, seçicilik süreciyle haber zincirinin tüm bağlantı noktalarında ortaya çıkar: Önce muhabirin (kendi inançları, tutumları ve değerleri çerçevesinde) belli bir biçimde algıladığı olay söz konusudur. Haber, ikinci aşamada, her biri bilinçli ve bilinçsiz olarak neyin nasıl anlatılacağına karar veren editörlere ve yönetime gider. Üst yönetim, reklamcılar, devlet yetkilileri vb. çoğunlukla bilinçli karar verme sürecine dahil olurlar; kişisel/profesyonel inançlar, tutumlar ve değerler ise bilinçaltı seçimde rol oynarlar.
Tarafsızlık ilkesinin tartışılması, demokratik müzakerenin koşullarının sağlanması açısından önemlidir. Çünkü gazetecilik, bir kamu olmaksızın var olamaz. Kamu ise gazeteciler olmaksızın kendi hakkında bilgi sahibi olamaz ve çıkarlarını savunamaz. Dolayısıyla, demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için gazetecilerle kamu arasında bir ittifak yaratmak gerekir. Ancak, gazeteciler ve vatandaşlar bu müzakereye eşit koşullarda katılamadıkça beklenen sonuç alınamaz. Gazetecilerle kamu arasındaki ittifakı en çok engelleyen etmenlerden biri ise gazetecilerin geleneksel tarafsızlık duruşudur. Tarafsızlık, Amerikan gazetecileri İngiliz sömürge otoritelerince konulan sansüre karşı savaşırken Devrim boyunca önemli bir ilke olarak görülmüştür. Ancak, daha sonraları gazetelerin yoğun biçimde siyasal partilerin himayesine bağımlı olduğu bir devirde, Amerikan gazetecileri halktan çok patronlarına karşı sorumlu olmuş,1840’lara gelindiğinde düşük fiyatlı gazetelerin ortaya çıkışıyla gazeteler, ekonomik açıdan artık siyasal partilere değil, reklamcılara bağımlı hale gelmiş, böylece ucuz gazetelerin yayıncıları siyasal bir tarafsızlık duruşu takınabilme olanağına kavuşmuşlardır.
Geleneksel gazetecilik anlayışı gazetecilerin tarafsız bir duruş almalarını, bu süreçte kendi bakış açılarını yadsımalarını gerektirir. Bu tür bir tarafsızlık görüşü ise gazetecileri etik yargılamalarda bulunmaya teşvik edici özellikte değildir, çünkü etik yargılar öznellik gerektirir. Dolayısıyla, belli bir görüş açısına sahip olmanın mutlaka kötü bir şey olmadığının anlaşılması, toplumda seslerini yeterince duyurma olanağı olmayan kesimleri de kapsayacak yeni gazetecilik uygulamalarına yol açmaktadır. Bunların en önemlisi de kamusal gazetecilik (public journalism) adıyla bilinmektedir. Kamusal gazetecilik (public journalism), yurttaş gazeteciliği (civic journalism) ya da bazen topluluk bağlantılı gazetecilik (community-connected journalism) olarak adlandırılan bu yeni gazetecilik anlayışı, hem akademisyenler hem de gazeteciler arasında geniş ve ihtilaflı bir tartışmayı sergilemektedir. Yurttaş gazeteciliği kimilerine göre bir reform, kimilerine göre geleneğe geri dönüş, kimilerine göre geçici bir moda, kimilerine göre de saçma bir hevestir. Yurttaş gazeteciliği, basının toplumla ilişkilerini sağlamlaştırma ve kamusal alanı geliştirme işlevini yerine getirmesi için önerilen bir yaklaşım olmasına karşın, hem tanım hem de uygulama düzeyinde belirsizlik vardır. Yeni bir gazetecilik modeli mi yoksa gazeteciler için bir dizi teknik mi olduğu tartışmalıdır. Ancak, 20. yüzyıl sonlarında, özellikle bazı ABD gazetelerinin ortaya çıkardığı, sonradan diğer ülkelerdeki medya tarafından da kabul edilen yurttaş gazeteciliği anlayışı, gazetecilik üzerinde yeniden düşünmeyi gerektiren önemli bir girişimdir.
Sıradan ya da geleneksel gazeteciliğin hangi noktada yurttaş gazeteciliği haline geleceği sorusu net bir biçimde yanıtlanmamıştır. Farklı haber örgütlerinin yurttaş gazeteciliğini farklı biçimlerde yorumlamalarına ve onu uygulamaya çalışanlar tarafından benimsenen bir dizi farklı yaklaşım olmasına karşın, temel özellikleri şöyle özetlenebilir:
• Yurttaşların hikayelerini ve fikirlerini düzenli biçimde dinlemek;
• Topluluğun önemli meseleleriyle ilgili haberleri çerçevelemenin alternatif yollarını araştırmak;
• Haberi kurgularken yurttaşı tartışmaya ve meselelerle ilgili kamusal bir anlayış oluşturmaya teşvik edecek çerçeveleri seçmek;
• Önemli kamusal sorunları haber haline getirirken, olası çözümlere ilişkin kamusal bilgiyi ve alternatif eylem olanaklarını geliştirecek bir biçimde inisiyatif almak;
• Kamuyla nasıl daha iyi ve saygın bir iletişim kurulacağı konusunda sürekli düşünmek.
Uygulamada birbirinden farklı pratikler yurttaş gazeteciliği adı altında toplanmıştır ve yurttaş gazeteciliğinin ne olduğu konusunda ihtilaflı tartışmalar bulunmaktadır. Bu tartışmalardaki en önemli nokta ise, gazetecinin haberleştireceği olaylar karşısındaki duruşudur. Gazetecilerin sistemin aksayan yanlarını sorgulayan bağımsız gözlemciler olarak kalmalarını öneren geleneksel habercilik yaklaşımı yerine yurttaş gazeteciliği, gazetecilerin çözüme giden yolda katılımcı eylemciler olması gerektiğini önermektedir. Buna karşın, ana akım medya eleştirmenleri, gazetecilerin gözlemci rollerini terk edip katılımcı ya da savunucu haline geldiklerinde hem tarafsızlıklarını hem de güvenilirliklerini yitireceklerini öne sürerek yurttaş gazeteciliğini eleştirmektedir.
Bu arada, iletişim teknolojisindeki gelişmeler ve bilgi edinme hakkının tanınması, yurttaş gazeteciliği hareketine yeni açılımlar sunan olanaklar olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, aynı gelişmeler, bir meslek olarak gazeteciliğin gerekliliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmektedir. Bilgi edinme hakkının sağlanmasıyla internet erişimi olan her yurttaşın kendi haberine ulaşması ve bunu ağ teknolojilerinin olanaklarıyla yaymasının olanaklı hale geldiği savunulmuştur.
Yurttaşların katılımcı bir gazetecilik hareketi olarak görülen ve 2000 yılında Güney Kore’de kurulan OhmyNews benzeri siteler, yurttaş gazeteciliğinin uygulanabilirliğinin kanıtı olarak değerlendirilmektedir.
OhmyNews sitesi bilgisayarlı ağ teknolojilerinden yararlanarak, “OhmyNews her yurttaşı bir muhabir yapıyor” sloganıyla ortaya çıkmıştır. Siteye, her gün ev kadınları, öğrenciler, profesörler ve diğer yurttaş gazetecilerinden yüzlerce haber gönderilmektedir. 53 kadrolu muhabiri ve editörünün yanında 26.700 yurttaş muhabiri bulunan sitenin yaklaşık 1 milyon okuyucusu vardır. Haber ve yorumu bir arada sunan siteye yurttaşlardan gelen haber öyküleri editoryal bölüm tarafından değerlendirilerek sayfaya yerleştirilmektedir. Sitenin kurucusu ve başkanı Oh Yeon-Ho’ya göre, OhmyNews, geleneksel basına duyulan hoşnutsuzlukla vatandaşların birbirleriyle konuşma isteğini bir araya getirmekten doğan bir sitedir.
OhmyNews, bir yandan hâlihazırdaki Devlet Başkanı Roh Moo-hyun`u iktidara taşırken, diğer yandan da Japon internet bankası Konglomerat Softbank’ı yanına alarak Japonya’ya adım attı ve yeni haber merkezinin ilk yurttaş gazetecilerini istihdam etmeye başlamıştır. Softbank, bu projeye tam 11 milyon dolar tutarında yatırım yapar. OhmyNews için dönüm noktasını 2002`deki genel seçimler oluşturur. Kanaat tekelini oluşturan büyük medya kuruluşları muhafazakar adaylardan Lee Hoi-chang’dan yana olurken, OhmyNews sol liberal aday Roh Moo-hyun’a hareket alanı sağlayarak destek verir.Bu destek seçimlerin kaybedeni gözüyle bakılan Roh’yu, sanal cemaatin katkılarıyla iktidara taşır. Siyasal ağırlığı yanında OhmyNews pek çok skandalın ortaya çıkmasını sağlayan haberlere imza atmıştır. Bunların başında da Hyundai şirketi tarafından Kuzey Kore’deki Komünist Parti’nin önde gelenlerine yüklü miktarda (yaklaşık 190 milyon dolar) gizli bağış yapıldığını ortaya çıkarması gelmektedir.
OhmyNews’ın ana sayfasında yer alan bir haber için muhabire 15 Euro ödenmektedir. Ayrıca, okuyucu haberi beğendiği takdirde muhabire “bahşiş” verebilmektedir. Gazetenin online haberlerine ücretsiz ulaşılmaktadır. Sitenin yurttaş gazeteciliği alanında elde ettiği başarı teknik gelişmelerle yakından ilgilidir. OhmyNews gibi siteler, teknolojik gelişmelerin kullanıma soktuğu web tabanlı birçok değişikliği kullanarak çok sayıda okuyucu kazanırken, ABD’de Weblog’lar ya da “blog”lar, dikkat çekmeye başlamıştır. Blogger.com gibi sitelerden ücretsiz ulaşılabilen online kendi-yayıncılık araçlarının kullanımı ile küresel erişime sahip olunabilince, bu durum, pek çok kişinin yeni ağ teknolojilerini habercilik açısından yeni açılımlar sunan bir fırsat olarak değerlendirmesine yol açmıştır.
Yeni olanaklar sayesinde, BuzzMachine.Com’da Jeff Jarvis gibi tanınmış bloggerlar, geniş bir izleyici kitlesini siteye çekebilmektedirler. Jarvis’in, hyperlocal gazetecilik olarak adlandırdığı habercilik tarzı, yorgun bir muhabire çok önemsiz görünen ancak yerel okuyucuları ilgilendiren olaylar hakkında haber vermeyi içermektedir. Verilen olaylar, bir bölge toplantısından eğitsel spora kadar her konuyu kapsayabilir. Aynı zamanda, büyük medya gruplarının haberleri üzerinde de bir izleme etkinliği gerçekleştirilmektedir. Jarvis’in weblog’unda yurttaş gözcüsü (watchdog) bloggerlar, haberlerinin doğru olup olmadığını ya da kişisel yanlılıklarının haberlerine sızıp sızmadığını görmek için muhabirleri izlerler. Örneğin, Wilgoren Watch’da, New York Times muhabiri Jody Wilgoren’in Howard Dean’in Beyaz Saray Kampanyasını haber yapma biçimi yurttaşlar tarafından incelenmiştir.
Okuyucu/izleyicinin haber örgütlerine güvensizliğinin kısmen de olsa kırılabilmesi ancak medyanın okuyucu/izleyicilerin gereksinimlerine yanıt veren bir habercilik yapmasıyla mümkün olabilecektir. Bu tür bir habercilik anlayışının ise egemen güçlerin çıkarlarına uymayacağı açıktır. Araştırmacı gazeteciliğin son yıllardaki durumu, sistemin belirli ölçüler içinde de olsa kendini eleştirmeye giden yolları açan bir gazetecilik anlayışını yaşatıp geliştirmeyeceğini göstermiştir.
Araştırmacı gazetecilik, bir olayın derinlemesine araştırılması, belgelenmesi, arka planda olup bitenlerin açığa çıkarılmasını anlatan bir gazetecilik türü olarak önem kazandı. Ancak, günümüzde medya kuruluşları üzerindeki kâr baskıları ve bütçe kesintileri, maliyeti yüksek bir tür olan araştırmacı gazeteciliğin büyük oranda ortadan kalkmasının yolunu açmıştır. Medya sektöründeki kârlılık baskısının araştırmacı gazeteciliği basından kovmasıyla boşalan alanın ise yurttaş gazeteciliği ile doldurulabileceği savunulmaktadır.
Online gazetecilik araçlarını kullanan sitelerin, yardım toplama, sıradan insanları belli meseleler etrafında örgütleme gibi toplulukları belli bir eylem yönünde harekete geçirdiği başarılı örnekler mevcutsa da Webloglar konusunda öne sürülen argümanların çoğu yüzeysel görünmektedir. Siber uzaya erişim ve siber uzayın yönetimi gibi konuları içermeyen argümanlar, temelden yoksun kalmaktadır.
Gazetecilik pratikleri açısından bakıldığında ise, OhmyNews sitesinin “her yurttaş bir muhabirdir” sloganı, üzerinde durulmaya değerdir. Bu durum, değişen koşullar altında haber, gazete ve gazetecinin tanımlarının ve işlevlerinin yeniden gözden geçirilmesini zorlamaktadır.
(DEVAM EDİYOR)
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun’un 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.
İlgili yazılar:
Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2
19 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Gazetecilikte Yeni Arayışlar, Medya Seminerleri
Dizüstü bilgisayarlar, dijital fotoğraf makineleri ve kameraların yaygınlaşması ve fiyatlarının giderek düşmesiyle haber kaydetme araçları olarak kullanılmaları, sıradan yurttaşlara kendi haberlerini yapmaları için olanaklar sunmaktadır. Hazırlanan haberler, haber yayma aracı olarak internet ortamının kullanılmasıyla erişime sahip olan herkese ulaşabilmektedir. Bu durum, yeni teknolojileri elde etme ve kullanma becerisine sahip her yurttaşı potansiyel muhabir haline getirse de uygulamada çözülmesi gereken sorunlar bulunmaktadır. Sıradan bir yurttaşın günde haber okumaya/izlemeye ayıracağı zamanın sınırlı olduğu düşünüldüğünde, insanların karmakarışık bir haber okyanusunda gereksinim duydukları habere ulaşmak için bir rehberliğe ihtiyaç duyacakları açıktır: Gereksinim duyduğu haberlere en hızlı biçimde hangi siteden, nasıl ulaşacaktır? Hangi sitenin içeriği güvenilirdir, hangi site hızlı habercilik yapmaktadır, aldığı enformasyonu yorumlayabileceği, değerlendirebileceği bilgiyi hangi siteden edinecektir?
Diğer yandan, Web siteleri ve webloglarda yayınlanan haberler, büyük medya kuruluşları için bir kaynak oluşturmaktadır. Örneğin, 2004 baharında, bir yurttaşın ABD askerlerinin bayrağa sarılmış tabutlarını Irak’ta bir uçağa yüklenirken gösteren dijital fotoğraflarını çekmesinden birkaç gün sonra, fotoğraflardan biri Seattle Times’ın ön sayfasında yayınlandı. Irak savaşında verdiği kayıpları gizlemek için tabut görüntülerinin yayımlanmasına yasak getiren ABD yönetimi, ABC televizyonunun ölen 721 askerin isim ve resimlerinin yayımlanmasıyla köşeye sıkışmıştır. 1969′da Amerika’nın Vietnam’da kaybettiği askerlerin isimlerini ve resimlerini yayımlayan Life dergisinden esinlenen ABC, ‘Ölüler sadece istatistik değil aynı zamanda isim ve yüzlerdir’ sloganını kullanır. Cumhuriyetçilerin ateş püskürdüğü programın sunucusu kıdemli gazeteci Ted Koppel, “Amacımız kayıpları politika ve günlük gazeteciliğin üzerine çıkarmaktı. 721 kişinin isimlerini okumaktaki niyet ne savaş karşıtlarını kışkırtmak ne de savaşı onaylamaktır” demiş, birkaç gün sonra, TheMemoryHole.org, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (Freedom of Information Act) hükümleri sayesinde edindiği düzinelerce benzer fotoğrafı yayınlamıştır. Daha sonra, fotoğraflar tüm büyük gazetelerde yer alır ve ardından Irak’taki Ebu Gıreyb cezaevinden taciz ve işkence fotoğrafları akmaya başlar. Iraklı esirlerin fotoğrafları, gerçeği saklamak yönünde gösterilen tüm çabalara karşın, demokratik değerlerin ve yurttaşlık haklarının yaşadığının ve korunduğunun bir kanıtı olarak değerlendirilmiştir.
ABD’ye kalkacak bir uçağa yüklenen asker tabutlarını çeken kişinin bir gazeteci değil, eski bir kargo bölümü çalışanı olması, Bağdat yakınlarındaki Ebu Gıreyb Cezaevi’nde sorgulama taktiklerini fotoğraflayanların da asker olmaları, gerçekleri ortaya çıkarabilecek olayların artık gazeteciler değil, olayı deneyimleyen ya da ona tanık olan sıradan insanlar tarafından gündeme getirilebileceğinin kanıtları olarak sunulmaktadır.
Gerçekte, haber konusu olayı meydana getiren, deneyimleyen ya da olaya tanık olan yurttaşlar, –ki gazetecilik terminolojisinde göre haber kaynakları- büyük medya kuruluşlarında yayınlanmayan hikayelerini, ağ teknolojileri sayesinde kitlelere ulaştıracak bir araca sahip olmuşlardır. Gazeteler de haberi doğrudan haber kaynağından almak yerine, ikincil bir haber kaynağı olarak interneti kullanmakta, sanal ortamda ilgi gören haberlere sayfalarında yer vermektedirler.
İçinde bulunduğumuz dönemde yoğun tekelleşme, medyayı tekseslileştirmekte, haber, bilgi ve düşünce üretiminin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bu anlamda yurttaş gazeteciliğinin insan haklarını genişletmek için, engellenen fikirleri ve düşünceleri yansıtacak bir platform olmanın yollarını araması gerekmektedir.
Klasik ifade özgürlüğü hakkı, fikirlerin, ideallerin ve enformasyonun dile getirilmesiyle devletin müdahalesi dışında bir özgürlük sağlar. Bununla birlikte tam özgürlük, özgürleşme ve öz gelişim özgürlüğünü de kapsar. Yani, insan özgürleşiminin (emancipation) sürecini anlatır. İnsanların kendi yaşamlarına ilişkin kararları almada onları engelleyen tüm güçlerden özgürleşmesi anlamına gelir. İnsan hakları özgürlük ve eşitliğin sağlandığı alanlar hakkındaki karar verme süreçlerine yurttaşlar karışmadan gerçekleştirilemez. Dolayısıyla yurttaş gazeteciliğinin stratejilerini belirlerken bu noktayı göz önüne alması gerekir. Tüm insanları yaşamlarını etkileyen karar vermeye dahil etme ve bu tür katılımları siyasal alanın ötesine genişletmeye niyetlenmelidir. En fazla katılım ve genişletilmiş eşitlik ise insanların teknoloji ve kültür gibi eski seçkinci alanlarda karar vermeye katılmasını gerektirir. Yurttaş gazeteciliğinin de yurttaşların teknoloji ve kültürün gelişmesi ve kullanımı konusundaki kararlara katılmaya hakkı olduğunu kabul etmesi ve bu yönde projeler üretmesi gerekir.
Önemli bir öğe de liberal gelenekteki enformasyon özgürlüğünün doğrudan eşitlik ilkesine bağlı olmamasıdır. Sonuçta, enformasyon özgürlükleri sadece yeterli ifade araçları erişilebilir olduğunda gerçekleşebilecek olan ‘enformasyon yoksulları’nı destekleyemez. Temel sosyal ve ekonomik hakların ihmal edilmesi ise ifade özgürlüğü ve dernek özgürlüğü gibi sivil ve siyasal hakları da aşındırır.
Eşitlik kavramı, bu yüzden insan özgürleşimi ve öz gelişim için gerekli olan tüm (sosyo-ekonomik ve kültürel) alanlara genişletilmelidir. Demokratik toplumlarda eşit oy kullanma haklarını gerçekleştirmenin ötesinde, örneğin, kültürel yaşama eşit katılım yaratılmasına da çalışılmalıdır. Eğer yurttaş gazeteciliği, bunu başarabilirse, insan haklarının gelişmesine katkıda bulunabilir.
Ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri göz önüne almayan ve bu eşitsizlikleri giderme yolunda ciddi argümanlar getirmeyen bir gazetecilik anlayışının insan haklarını geliştirmek ve genişletmek açısından yapabileceği fazla bir şey yoktur. Yurttaş gazeteciliği de bu noktayı göz önüne alırsa, gerçekten başarılı olabilir. Aksi durumda, büyük medya örgütlerinin bir halkla ilişkiler çabası olmaktan öteye gidemeyecektir.
Ayrıca, yurttaş gazeteciliği yüce ideallerle ortaya çıkmasına karşın, büyük ölçüde yeni gelişen dijital teknolojilerle bağlantılı olarak yürütüldüğü göz önüne alınmalıdır. Türkiye’deki internet erişimi ve kullanım olanakları düşünüldüğünde söz konusu gazetecilik anlayışının uygulama olanakları sınırlanmaktadır.
Yurttaş gazeteciliği yanında, bir düşüncenin, bir görüşün başarı kazanması için mücadele eden bir gazetecilik anlayışını yansıtan ve çoğunlukla demokrasi sorunları yaşayan ülkelerde benimsenen militan gazetecilik anlayışı da, gazetecinin tarafsız gözlemci/aktarıcı rolünden sıyrılarak olaya müdahale etmesini gerektiren bir tutumu onaylayıp teşvik etmektedir. Bu anlayışa göre, yurttaşlık ve iyi yönetim idealini savunmada gazetecilik burjuva sözde-yansızlığı tarafından sınırlanmamalıdır. Yayın hayatına 1991’de başlayan El Manar televizyonunun habercilik anlayışı, militan gazetecilik olarak bilinmektedir. El Manar, Hizbullah Örgütü militanlarının Güney Lübnan’ı işgal eden İsrail ordularına karşı düzenlediği saldırıları kaydetmiştir.Karakollar önce uzaktan atılan roketlerle vurulurken, sonra amatör kamerayla izlenen Hizbullah milisleri hedeflerine gizlice yaklaşıp karakolun içine el bombası atmışlar, karakollar daha sonra otomatik silahlarla taranmış, atılan her kurşun kameraya kaydedilmiştir. İsrail ordusu, 2000 yılı Haziran başında Lübnan’dan çekilince, El Manar da Filistin sorunu ve Afganistan’da devam eden askeri operasyonlara ağırlık vermeye başlar. Hizbullah’ın enformasyon ofisinden gelen bilgiler, anında haber bültenlerine aktarılmakta, El Manar aracılığıyla dünyaya yayılmaktadır. Ortadoğu’ya, Asya’ya, Afrika’ya Amerika kıtasına ve Orta Avrupa’ya şifresiz yayın yapan, El Manar’ın Beyrut’taki merkezinde çalışan 300 kişinin çoğu, gönüllü habercilerden oluşmaktadır. Kanalın, haber ve görüntülerinde şiddet ve propagandanın ön plana çıkması, Avrupa ülkelerinde tartışma yaratmıştır. Hollanda ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri şiddeti teşvik eden görüşleri dolayısıyla El Manar’ın yayınlarının durdurulmasını kararlaştırmışlar, ancak yasaklamaya karşı çıkanlar, Hizbullah’ın Lübnan Parlamentosu’nda temsil edilen yasal bir parti olduğunu savunarak, yasaklamanın ifade özgürlüğünü kısıtladığını belirtmişlerdir.
Geleneksel tarafsızlık duruşunu reddeden bir diğer gazetecilik anlayışı da barış gazeteciliğidir. Barış gazeteciliği, çatışmaları şiddete başvurmadan ortadan kaldırmak için çözüm arayan, çatışmaların tüm taraflarını ve tüm sorunlarını tartışmaya katan aktif katılımcı bir gazetecilik önermektedir.
Gazetecilik etiği ilkeleri de gazetecinin tarafsızlığının değil, taraf olması gerektiğinin altını çizmektedirler. UNESCO’nun 1983 yılında Paris toplantısında kabul edilen “Profesyonel Gazetecilik Etiği Uluslararası İlkeleri”, gazetecinin evrensel değerler yanında taraf olması gerektiğini vurgulamaktadır. Örneğin, “Evrensel değerlere ve kültürel çeşitliliğe saygı” başlıklı 8. maddede şöyle denilmektedir:
“Gazeteci, barış, demokrasi, insan hakları, toplumsal ilerleme ve ulusal özgürleşim gibi evrensel insani değerleri savunur.”
“Savaşların ve insanlığı tehdit eden diğer kötülüklerin ortadan kaldırılması” başlığını taşıyan 9. maddede ise, evrensel insani değerlere bağlı bir gazetecinin savaşı, şiddeti, nefreti, ayrımcılığı, ırkçılığı, baskıyı haklılaştıracak bir gazetecilik anlayışından uzak duracağı ve barış için çaba göstereceği belirtilmektedir.
Türkiye’de ise Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayımladığı “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”nin “Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri” bölümünde şöyle denmektedir:
“Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Irk, etnisite, cinsiyet, dil, milliyet, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtıcı yayın yapmamaya özen gösterir.”
Barış gazeteciliği şiddete değil, çatışmaya odaklanan bir anlayışı yansıtır. Savaş gazeteciliği ölü, yaralı sayıları, kim kazanıyor, kim kaybediyor türünden haberler verirken barış gazeteciliği şiddetin önlenmesi için neler yapılması gerektiği üzerinde durur, fikir ayrılıklarına odaklanır ve tüm farklı fikirlerin kendilerini duyurmalarına aracılık eder.
Savaş gazeteciliği anlayışı, medyayı bir propaganda aracına dönüştürürken, barış gazeteciliği tüm tarafların yalanlarını açığa vuran, haberde doğruluk odaklı bir gazetecilik anlayışını yansıtır. Savaşların ve şiddetin tırmanışa geçtiği, barış girişimlerinin sonuçsuz kaldığı bir dönemde barış gazeteciliği giderek daha fazla taraftar toplayan yeni bir gazetecilik anlayışı olarak ortaya çıkmaktadır.
Eğer toplumsal güç dengelerinin eşit olmadığı bir ortamda gazeteci de tarafsız olmak zorunda değilse, bu durumda kimin tarafını tutacağı siyasal bir soru olarak ortaya çıkmaktadır. Gazeteci de kendi işlevini ve mesleğinin temel amaçlarını yeniden sorgularken neye hizmet edeceğini, kime hizmet edeceğini iyi belirlemek zorundadır. Bu açıdan yeni gazetecilik anlayışlarının, geleneksel tarafsızlık ilkesinin uygulamada var olanı meşrulaştırma işlevi gördüğünü fark ederek taraflı bir duruşu sergilemeleri önemlidir. Ancak, içinde bulunduğumuz dönemde yoğun tekelleşme, medyayı tekseslileştirmekte, haber, bilgi ve düşünce üretiminin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Eğer bilgisayar ve ağlar konusunda erişim, kullanım ve beceriler konusundaki mevcut dezavantajlar değişmezse, toplumların önemli bir kesimi küresel elektronik demokrasiden dışlanacaktır. Özellikle bazı insanların seslerinin sistematik olarak dışlandığı durumlarda, sadece müdahaleden uzak olmak insanları kamusal iletişime katmayı sağlayamaz. Dolayısıyla yurttaş gazeteciliğinin, tüm insanları yaşamlarını etkileyen karar verme sürecine dahil etmesi gerekir. Bunu gerçekleştirebilmesi için de ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri göz önüne alarak, bunları giderme yolunda ciddi argümanlar getirmesi zorunludur. Ayrıca, medyanın sahiplik yapısından kaynaklanan sorunların aşılmasında yeni yollar öneremeyen, yeni alternatifler üretemeyen bir anlayışın mevcut medya düzeninde bir değişiklik yapması beklenmemelidir.
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun’un 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.












