AB ve Türkiye ilişkileri

06 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori AB, Dış Politika, Seminerler

Kamuran Recber

Kamuran Recber

Uludağ Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Genç ve aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Kamuran Reçber AB konulu seminer verdi. Türkiye-AB ilişkilerinin gelişimi üzerinde konuşan Doç. Dr. Kamuran Reçber, “Türkiye-AB dolayısıyla, Avrupa Topluluğu (AT), Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ilişkileri, bir yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile 1960’lı yıllarda kurulan ortaklık mevzuatı, diğer yandan da AB ile 1999 yılında kabul edilen üye adaylığı kapsamında sürmektedir” dedi. Ortaklık mevzuatının kaynaklık ettiği ortaklık tarihinde geçerlilik kazanan katma protokol düzenlemeleri çerçevesinde yürütüldüğünü anlatan Reçber, kırk yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Türkiye-AT ilişkilerinin, daha çok ortaklık mevzuatı kapsamında yoğunlaşmasına rağmen, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefinin bu ortaklık mevzuatından ayrı bir şekilde düşünülemeyeceğini kaydetti. Reçber, “Zira Ankara Anlaşması, ortaklık mevzuatının öngördüğü koşulların yerine getirilmesi kaydıyla Türkiye’nin tam üyeliğini de içeren düzenlemelere sahiptir” görüşüne yer verdi.
AB’nin 2003’teki Türkiye’ye yönelik olarak benimsenen İlerleme Raporu’nun dikkate alınması halinde, Kıbrıs sorununun çözülememesi durumunda, üstü örtülü bir biçimde sorunun Türkiye’nin üyeliğine engel olacağına yönelik bir düzenleme bulunduğunu belirten Reçber, şöyle devam etti:
“1993 yılında devlet ve hükümet başkanları nezdinde toplanan konseyin, tesis etmiş olduğu Kopenhag kriterleri var. Bu kriterlerde belirtilmiş olan siyasi unsurların Türkiye Cumhuriyeti tarafından yerine getirilmesi durumunda tam üyeliğe ilişkin olarak müzakerelerin 2004 yılı sonu itibariyle başlanabileceği belirtilmişti. Tabii ki bunlar tavsiye niteliğinde, siyasi içerikler olarak değerlendirilmelidir. Burada nihayetinde somut bir kararın 2004 sonunda verilmesi gerekiyor.”
Prof. Dr. Mehmet Genç de “Avrupa Birliği Hukuku’nun Özellikleri” üzerine yönelik konuşmasında, AB’nin hukuki bir kişiliği bulunmadığını öne sürerek, “Dolayısıyla kişili olmayan bir mefhumla da hukuki ilişkiye de giremezsiniz, sorumluluk da iddia edemezsiniz” dedi. Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin salt bazda bile AB’ye atfen yapılan her türlü değerlendirmenin siyasi nitelikte olduğunu belirten Genç, şöyle devam etti:
“Bu hukuken yok hükmündedir. Çünkü ortada böyle bir kişi yoktur. Siz bununla hukuki bir ilişkiye giremezsiniz. Yani bir çocukla ticaret anlaşması yapabilir misiniz? Ama, ilişkiler bazında hukuki bir değerlendirme yapılıyorsa, veya ilişkilere şu veya bu ölçüde hukuki bir anlam yükleniyorsa, o zaman bu terime dikkat etmek zorundayız. Evet, karşımızda siyasi bir olgu var, önemsenmeli midir bu, elbette önemsenmelidir. Sonuçta toplulukların üyesi olan devletlerin başkanları AB’nin de başkanlarıdır. Ancak, AB ile hukuki ilişkiye girmek olası değil. Çünkü şu aşamada hukuki bir mefhum ortada yok. Terimi çözümleyecek olursanız, son derece iddialı bir terimdir. Bunun altında şu veya bu ölçüde insanlar gelecekte Avrupa Birleşik Devletleri’nin kurulabileceğini var sayıyorlar. Ortada böyle bir siyasi istenç de var. Bu da bir gerçek.”
AB’ye üye olabilmek için Avrupa Toplulukları’na üye olunması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Genç, birliğin içerisinde olabilmek için hukuki taşıyıcısı olan ve 1951’de başlayan süreçle birlikte topluluklara yönelmek gerektiğini ifade etti. Genç, “Yani 1 Mayıs 2004’te atıfta bulunulan, aralarında Kıbrıs Rum Kesimi’nin de yer aldığı 10 devletle yapılan katılım anlaşması, topluluklarla yapılmıştır, AB ile değil. Topluluklara üye olacaksınız, dolayısıyla topluluklar üyeliği sıfatıyla o siyasi sürecin içerisine gireceksiniz. Bu son derece önemli” diye konuştu.
Toplulukların 1951’de başlayan kurucu anlaşmaları bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Mehmet Genç, 6 devletle başlayan AB’nin bugün sayısının 15’e yükseldiğini, 1 Mayıs’tan itibaren de rakamın 25’e çıkacağını belirtti. Rakamın 2007’de 27’ye ulaşacağına dikkat çeken Genç, şöyle devam etti:
“Hemen şunu belirtmeliyim ki, Türkiye üye olacak mı olmayacak mı? 2007’de öngörülen Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliğiyle ilgili olarak anlaşmada bazı hususlar fikse edilmiştir. Komisyonda, toplulukta kaç üye olacağı fikse edilmiştir. Yani toplulukların kendi organlarındaki üye sayıları fikse edilmiştir. Bu rakamlar da 2007 belirtilerek yapılmıştır. Dolayısıyla bu 12 artı 1 formülüne göre, Türkiye fikse edilen bu rakamların dışındadır. Bunun da bilincinde olalım. Sorun; sadece Türkiye’nin üyeliğiyle veya katılım anlaşmasıyla sonuçlanmayacak, ayni zamanda fikse edilen sayıların da bütünüyle değişmesine bağlıdır. Bunun değişmesi de oybirliğiyle olur ve üye devletlerin ulusal hukuklarında öngörülen yöntemlerle onanarak yürürlüğe girebilir.”

Tarih:
Nisan 2004

Bilgi:
Prof. Dr. Mehmet Genç ve Doç. Dr. Kamuran Reçber’in “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.

İlgili yazılar:

Atatürkçü Düşünce Sistemi

06 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Atatürkçülük, Seminerler

Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, tıp hekimi olduğunu ancak 25 yılı aşkın bir süredir Atatürkçülük, Kemalizm ve Atatürkçü Düşünce Sistemi üzerine incelemeler yaptığını ve bu alanda Türkçe ve İngilizce yazılmış hemen tüm kitapları ve yayınları takip ettiğini belirtti.

Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran

Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran


Prof. Dr. Yurtkuran, “Ulu Önder’in sözleri ve icraatları zaman zaman siyasi materyal olarak, zaman zaman da kişisel ya da grup etkinliğini artırmak için kullanılmakta ve bu kullanılmalar sırasında da esasından saptırılmaktadır. Kısaca ‘Atatürkçü Düşünce Sistemi nedir, neleri emreder, nerelerde bizi serbest bırakmıştır?’ bunu anlatmak istiyorum. Bunun için seminerin ilk konuşmasını yapmayı kabul ettim” dedi.
Atatürkçülük anlayışına araştırmacılar tarafından zaman zaman değişik anlamlar yüklendiğine dikkat çeken Prof. Dr. Yurtkuran, “Örneğin, İstiklal Savaşı sürecini Kemalizm, devrimler sürecini Atatürkçülük olarak yorumlayan tarihçilerimiz vardır. Ama çok büyük bir araştırmacı grubu, Atatürkçülük, Kemalizm ve Atatürkçü Düşünce Sistemi kavramlarının tam karşılığının aynı olduğunu, bir bütünü tarif ettiği hususunda mutabıktır. Bana göre de üçü aynı anlamı karşılamaktadır. Kavram olarak, Atatürkçü Düşünce Sistemi tercih ediyorum” şeklinde konuştu.

Atatürkçülük Klasik İdeoloji Değildir
“Atatürkçü Düşünce Sistemi, Kemalizm ya da Atatürkçülük nedir? Bunlar ideoloji midir? Türk’e mi aittir?” sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Yurtkuran, klasik ideolojilerle karşılaştırıldığında Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin bir ideoloji olmadığının görüleceğini söyledi.
Atatürkçülük’ün iki önemli noktada klasik ideolojilerden ayrıldığını belirten Prof. Dr. Yurtkuran, bunların Atatürkçü Düşünce Sisteminin en önemli üstünlüğü olduğunu dile getirdi. Birinci noktanın klasik ideolojilerde önce fikir, ardından eylemin gelmesi olduğunu anlatan Prof. Dr. Yurtkuran şöyle devam etti:
“Klasik ideolojilerde çoğunlukla da fikri zikreden ile eylemi yapan farklı kişilerdir. Ama, Atatürkçü Düşünce Sisitemi’nde önce eylem gelir. Önce savaş kazanılmıştır, arkasından devrimler yapılmıştır, ondan sonra bu bütünün fikri yapısı yazıya dökülmüştür. Fikri yapısı oluşturulmuştur. Yani, klasik idelojilere göre teoriden hareketle uygulama gelmemiş, bizzat uygulama Kemalizm’in çehresini belirlemiştir. Bu kanaatimce, klasik ideolojilere karşı Atatürkçülük’ün en önemli üstünlüğünden bir tanesidir. Çünkü yaşayan bir sistemdir.”

Demokratik Ve Pragmatik Çağdaşlaşma Ülküsü
Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni klasik ideolojilerden İkincisi önemli noktayı da “demokratik ve pragmatik bir sistem olması” şeklinde nitelendiren Prof. Dr. Yurtkuran, “Yani, aklın ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanır. Bu nedenle de, klasik ideolojilerin tam aksine peşinen bir değişim süreci içerisinde olacağını kabul etmiştir. Yani, klasik ideolojilerin kesinlikle reddettiği zamana uyumu, Kemalizm peşinen kabul eder. Bu da klasik ideolojilere göre en önemli üstünlüklerinden bir tanesidir. Kemalizm’de, zamanın teori üzerinde bir takım değişiklikleri yaratacağını peşinen kabul etmek vardır ki, bu değişen gerçekleri de kabul etmek anlamına gelir” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Yurtkuran; Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni “Pragmatik, demokratik bir çağdaşlaşma ülküsü” şeklinde tanımlayarak “Bu benim tarifimdir, Atatürk Dil Tarih Kurumu’na da bu öneriyi yaptık” dedi.
Tarihçi, bilim adamı ve felsefecilerin Kemalizm üzerine birçok tanım getirdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Yurtkuran, Emre Kongar’a atıfta bulunarak, “Kongar diyor ki; ‘Atatürkçülük, çağdaş uygarlığa ulaşmak için, önce bu uygarlığın boyunduruğundan yani, sömürgesi olmaktan kurtulmayı başarıp, sonra da ona erişmek üzere toplumsal, siyasi, ekonomik ve hukuksal formüllerinin gerçekleştirilmesidir.’ Bu tarif bütün süreci özetlemektedir; tarihsel sürecin fotoğrafıdır.” diye konuştu.

Antiemperyalizm ve Yurtseverlik
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin temelinde, “İlkelerin içerisinde olmayan ancak, ilkelerin tabanını oluşturan en önemli ögenin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmak olduğu”na dikkati çeken Prof. Dr. Yurtkuran, şunları söyledi:
“Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin tabanını, antiemperyalizm ve yurtseverlik oluşturur. Savaş emperyalist güçlere karşı verilmiştir. Bunlar ilkelerde içerisinde yoktur. Antiemperyalist ve yurtseverlik tabanına nasıl ulaşılmış; savaş nasıl kazanılmış; ilkeler nasıl oluşturulmuş ve devrimler yapılmıştır?
Osmanlı İmparatorluğu’nun son 100-150 yılı kronolojik sıraya göre yıkılma sürecidir. Bu dönemdeki, Osmanlı aydınların çoğu asker kökenlidir ve ömürlerini savaş meydanlarında geçirirken, bir yandan da Osmanlı’dan ulus yaratma çabaları içerisine girmişlerdir. Jöntürklerin batılılaşma hareketinin başladığı, Hıristiyan unsurların bağımsız bir devlet olmaya kalktıkları dönemde bir imparatorluk hayali kurulmuştur. Ancak, bu hayal tam kurulurken, Arapların İngilizlerle ortak hakareti, Arnavutlarda ayrılıkçı hareketlerin başlaması, panislamist bir Osmanlı İmparatorluğu’nun olanaksız olduğunu göstermiştir. Bu arada; tüm Avrupa’yı saran milliyetçilik akımları Osmanlı aydınlarını da etkilemiş ve milliyetçilik ya da diğer bir deyişle Türkçülük hareketlerini başlatmıştır.”
Türkçülük hareketinin iki yönde geliştiğini anlatan Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, “Bunlardan bir tanesi şu anda gördüğümüz kadarıyla daha mütevazı, daha gerçekçi, Anadolu’da ulus devlet modelini hayal eden aydınlardır. Bu grup, Atatürk’ün yanında yer almıştır. Diğeri de şu anda gördüğümüz gibi, hayalperest, bir takım büyük birleşik Türkler devletini hayal edenlerdi”.
Yurtseverliğin “Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ve gelişimi için hiçbir karşılık beklemeden, koşulsuz ve kısıtlamasız çaba sarfetmek ve bunu yaşam biçimi haline getirmek olduğu”nu söyleyen Prof. Dr. Yurtkuran; “Türk ulusunun ulusal kurtuluş savaşını tetikleyen olay İzmir’in işgalidir. Bu durum, Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile büyük tepki uyandırmıştır. Tabanda oluşan antiemperyalist ve yurtseverlik zemini, mandacılara, işgalcilere, işbirlikçilere, padişahlığa karşı savaşılarak ulusal devletin kurulmasına olanak sağlamıştır.” şeklinde konuştu.

Laiklik
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin bugün kabul edilen 10 temel ilkesi içinde birincisi ve çimentosunun “laiklik” olduğunu söyleyen Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, “Laikliğin 5 ana başlığı vardır, dörde inse sistem çöker” dedi. Prof. Dr. Yurtkuran, laiklik ilkesindeki 5 temel başlığın “devlet yönetimine dini kuralların ve görüşlerin karıştırılmaması, din ve vicdan hürriyetinin devlet tarafından sağlanması, din ve mezhep ayrımı yapmadan yurttaşlara eşit yaklaşım, devlet yönetimi ve eğitiminin akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesi, devlet yönetimi ve eğitiminin dini müdahalelerden mutlaka korunması”ndan oluştuğuna dikkat çekti.

Bağımsızlık
İkinci ilkenin “bağımsızlık” olduğunu anlatan Prof. Dr. Yurtkuran, “Temel özelliği ulusal sınırlarımız içinde ulusal egemenliğe dayalı siyasi, adli, kültürel ve ekonomik tam bağımsızlıktır. Ekonomik tam bağımsızlığın bugünün koşullarına göre yorumlanması gerekmektedir. Çünkü bugünkü dünya koşulları Atatürk devrimlerinin yapıldığı dönemlere, özellikle ekonomik alanda olarak ciddi farklılıklar göstermektedir. Atatürkçülüğün temel ilkelerinden biri de, peşinen değişimi kabul etmek olduğu için dünyanın gerçekleri doğrultusunda ekonomik tam bağımsızlık tekrar değerlendirilebilir” dedi.

Egemenlik
“Üçüncü ilke, ulusal egemenliktir” diyen Prof. Dr. Yurtkuran, “Türk ulusunun devlet karşısında eşitliği ve hukukun üstünlüğünü gösteren bir ilkedir. Hiçbir koşul ve kısıtlama olmaksızın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının devlet karşısında eşit olacağını ve hukukun her nevi kavramın üstünde olduğunu ifade eder.” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, “Bu nedenle de, ulusal egemenlik kavramı, Atatürkçü sistemin bir nevi zümre, sınıf ve grup farklılığını reddeder”
diyerek, ulusal egemenlik kavramıyla ulusun bölünmez bir bütün olduğu ve hiçbir grubun ayrıcalığının olmadığı esasının ilkeleştiğini vurguladı.

Cumhuriyetçilik
Cumhuriyetçilik ilkesinin; ulusal irade ve hür seçimden oluştuğunu; milletin vekillerinin seçimlerini öngördüğünü kaydeden Yurtkuran, “Cumhuriyetçilik ilkesi, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ve bölünmez bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nin şekillendiği ilkedir. Üzerinde çok fazla spekülasyon yapılamaz” dedi.

Ulusçuluk / Milliyetçilik
Özellikle, herkesin çok fazla kullandığı bir ilke olan ulusçuluğun, milliyetçilik olarak da tanımlanacağını vurgulayan Yurtkuran, “Kemalist milliyetçilik veya Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin Ulusçuluk ilkesi, Türk Ulusunun dil, kültür, tarih ve çağdaşlaşma ülküsü birliği ile birbirine bağlı vatandaşlardan oluştuğunu kabul eder. Burada esas unsur, dil birliğidir. Dikkatinizi çekerse, burada ırk kavramı yoktur. Atatürk milliyetçiliği, ırkçılığı temelden reddeder. Irkçılığa dayalı olmadığı için de, bilinen milliyetçilik içinde belki de tek bütünleştirici olanıdır. Anadolu’nun yapısını çok iyi bilen Atatürk, bu yüzden’ne mutlu Türk olana’ yerine, ‘Ne mutlu Türküm diyene’ demiştir” şeklinde konuştu.

Halkçılık
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde Halkçılık ilkesinin, ulusun bireylerini ayrılık gözetmeksizin memleketin öz evladı olarak kabul etmek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Yurtkuran şöyle konuştu: “‘Ben, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım’ diyen herkes, bu memleketin öz evladıdır. Türklük, burada üst kimliktir. Bireylerin hak ve özgürlüklerini halkçılık ilkesi, devlet güvencesi altına alır. Tüm vatandaşlarına, fırsat eşitliği sağlar. Eğitim, sağlık, askerlikte her alanda vatandaşları eşit olarak görür.”

Devletçilik
Prof. Dr. Yurtkuran, Devletçilik ilkesinin, en çok yanlış algılanan ilkeler arasında olduğuna dikkat çekerek; bu ilkenin her türlü ticari ve ekonomik işlevi devletin işi olarak gören anlayışla hiçbir ilgisinin olmadığını vurguladı.
Batı Avrupa’nın sosyal devleti keşfetmesinden 20 yıl önce, Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin sosyal devlet kavramını, Devletçilik ilkesiyle ortaya koyduğunu anlatan Prof. Dr. Yurtkuran, Atatürk Devletçiliği’nin sosyalist ya da komünist rejimlerdeki devletçilik anlayışıyla da ilgisi olmadığını ve Türkiye’nin rotasının İzmir İktisat Kongresi’nde çizildiğini belirtti.
Prof. Dr. Yurtkuran, devletin ekonomiye ve sanayiye girmesi için iki koşul olduğuna dikkat çekerek, “Bunlardan biri, zorunluluk; diğeri ise stratejiktir. İç ve dış güvenlikte, eğitimde, sağlıkta, adalette, sosyal güvenlikte devlet esas olarak alınır. Sosyal güvenlikte devletin esas alınması demek, sosyal devlet modelinin tanımıdır” diyerek; Cumhuriyet’in ilk yıllarında Bursa’da kurulan Merinos fabrikasını ve diğer sanayi tesislerini örnek verdi.

Devrimcilik
Sekizinci temel ilke olan “Devrimcilik”in çok fazla speküle edildiğine dikkati çeken Prof. Dr. Yurtkuran, “Aslında, devrimcilik ilkesinin temel tarifi bilimsel doğrular doğrultusunda sonsuza kadar yenilenme ve gelişmedir. Yani, her konuda Türkiye Cumhuriyeti’nin bilimsel esaslar dahilinde yenilenmesi ve gelişmesi” şeklinde tanımladı.
Prof. Dr. Yurtkuran, bir takım devrim söylemleriyle Atatürkçülük’ün Devrimcilik ilkesini birbirine karıştırılmaması gerektiği üzerinde durdu.

Barışçılık
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde “yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle özdeşleştirilen Barışcılık ilkesinin temel siyasetinin Türkiye’nin güvenliği ve barış için caydırıcılığı esas kabul ettiğini belirten Prof. Dr. Yurtkuran, “Barışçılık ilkesi, Türkiye’nin güvenliğini amaçlayan, hiçbir milletin alehinde olmayan bir barış siyasetidir, Atatürkçülük’ün temel siyasetidir. Barışçılığın sağlanabilmesi için caydırıcılığı esas kabul eder. Yani, gerçekçi bir barışçılık anlayışı vardır. Caydırıcı olmayı, esas kabul eder. Hem ekonomik, hem asgari, hem de iç bütünlük olarak dışardan bakıldığında dokunulması tehlike yaratan bir ülke gücünde durmak anlamındadır. Atatürk, barışçı bir Türkiye’yi anlatırken hep göndermeler yapmıştır. Ordunun barışın temel direği olduğuna, ordunun gücüne gönderme yapmıştır” dedi.

Akılcılık ve Bilimcilik
Akılcılık ve bilimcilik ilkesi ile ilgili çok fazla birşey söylemeyeceğini belirten Prof. Dr. Yurtkuran, Atatürk’ün bir söylemini okuyarak sözlerini noktaladı:
“Biz ilhamlarımızı gökten veya gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve milletler tarihinin bin bir facia ve ızdırap kaydeden yapraklarından çıkarttığımız neticelerdir.”

Tarih:
18 Şubat 2004

Bilgi:
Dönemin Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’ın “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptığı konuşmaya ilişkin haber.

İlgili yazılar:

Halkçılık ve Devletçilik

06 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Atatürkçülük, Seminerler

Prof. Dr. Erol İyibozkurt

Prof. Dr. Erol İyibozkurt

Türkiye’de halkçılığın cumhuriyetle birlikte büyük önem kazandığını vurgulayan Prof. Dr. Cafer Unay, konunun ilk olarak Sivas Kongresi’nin ardından gündeme geldiğini kaydetti. Bugün de halkçılığın önemli bir kavram olduğunu belirten Unay, şöyle devam etti:
“Çünkü ilk olarak anayasamız Türkiye Cumhuriyeti’ni sosyal devlet olarak tanımlamıştır. İkinci olarak, demokrasinin kalitesinin yükselmesiyle, gelişmesiyle halkçılık kavramının içeriği değişmiştir. Demokrasiyle birlikte halkçılığın önemi daha da artmıştır. Üçüncü olarak ülkemizde sosyal sınıfların örgütlenmesi; sendikalar, dernekler, kooperatiflerin oluşması sosyal grupların ve sınıfların arasında bir denge arayışı halkçılık kavramının yine önemini arttırmıştır. Esasen, Sivas Kongresi’nin ardından halkın her alanda egemen kılınmasına önem verilmiş, idareyi her alanda ele alması ilkesi benimsenmiştir. Bunlarda halkın idareye gelmesine yeterli değildir, aynı zamanda halkın, halkçılığın maddi dayanağı olan ‘hak refahı’nın tesis edilmesi hedefleri arasında yerini almıştır. 1923’te cumhuriyet kurulmuş ve Atatürk, ‘Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyet ile idare olunur’ demiştir.”
Unay, ‘halk’ ve ‘halkçılık’ın ne anlamlara geldiği konusunu işlerken de, ‘halkın ne olduğu’ konusunda çeşitli yorumlar bulunduğunu söyledi. Prof. Dr. Cafer Unay, “Mesela bir anlamda halk, bir ülkedeki insanların, toprak ağası, müteşebbis, işçi, çiftçi hepsini kapsar. İkinci anlamda halk, toplumdaki en kalabalık halkı, kültüründen en az pay almış insanları, iktisadi olarak en alt tabakasını ifade etmek için kullanılmaktadır. Üçüncü bir anlamda halk, sadece geçimini emeğiyle sağlayan insan grubudur. Fakat bizdeki halkçılıkla sınıf kavramı birbirinden farklıdır. Genellikle halkçılık, köylüler ve işçiler eliyle bunların yararına bir toplum düzeni kurma çabası olarak kabul edilmektedir” dedi.
Prof. Dr. Unay, tarihe bakıldığında halkçılığın Avrupa’da pek görülmediğini, 1860’tan sonra Rusya’da ortaya çıktığını anlatarak, Rusya’da sosyalizmin olmadığı dönemlerde, sosyalizmin budanmış, kırpılmış, sulandırılmış bir şekli olduğunu vurguladı. Halkçılığın, toplumlarda sorunları çözmek için acı ve sert bir ilaç olan sosyalizmi yumuşatmak, sosyal birliği sağlamak isteyenlerin bir buluşu olduğunu dile getiren Unay, “Halkçılık, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde filizlenmiştir. Fakat Mustafa Kemal ile birlikte alevlenmiş ve cumhuriyet Türkiye’sine damgasını vurmuştur” diye konuştu.
Halkçılığın; Atatürk’e göre kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halkın elinde bulunması olduğunu yansıtan Prof. Dr. Cafer Unay, “Hiç kuşku yok ki, bu dünyanın en kuvvetli prensibidir. Mustafa Kemal, sadece halkçılık konuşunda değil, devrimler konusunda da aynı fikre sahiptir. Ona göre insan devriminin temeli halk yönetimidir. Her şey halkla beraber yapılacaktır, halk yararına yapılacaktır, halk mutluluğu için yapılacaktır. Halkçılığın da, devrimciliğin de anlamı budur” görüşlerine yer verdi. Halkçılığa, sosyalizme yakın bir anlam verenlerin olduğunu kaydeden Unay, Atatürk’ün bunu ‘Türkiye bolşevik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümeti’nin ilk gayesi halka hürriyet ve saadet vermektir’ sözleriyle yansıttığını belirtti. Unay, Atatürk’ün halkçı olmasında ‘halk adamı’ olmasının önemli rol oynadığını, emperyalizme karşı olmayanların da halkçı olamayacaklarını söylediğini ifade etti.
“Halkçılık uygulandı da, bu başarıya ulaştı mı?” sorusunu yönelten Unay, “Tezatsız bır sınıf, bölünmemiş bir millet meydana gelmiş midir? Baktığımız zaman bu mümkün olmamıştır. Çünkü idare yine bir azınlığın elinde kalmıştır, bunun nedenleri vardır. Cumhuriyet kurulduğunda halkın yüzde 10’u okur yazardır. Vatandaş okur yazar değilse, eğitim almamışsa, iktisadi gücü yoksa zaten iktidara katılma da matematiksel olarak ekarte edilmiştir. Esasen Atatürk’ün ve arkadaşlarının devamlı olarak fikirleri fiilden daha çok öne çıkmıştır. Önce yapmışlar, sonra teorisini kurmaya çalışmışlardır. Onun için bu gerçekleşmemiştir” dedi. Unay şöyle devam etti:
“Bugüne baktığımız da, bugünün halkçılığını nasıl yorumlamamız lazım? Bence, bunun birinci hususu şudur: Hukuk devletinin tamamen işlemesi, bunun genişlemesi lazım. İktisadi gücün, siyasi gücü tahakküm altına alması, etkilemesi, yönlendirmesine kesin olarak mani olması lazım. Eğitimi bütün halka sağlamak lazım. Fırsat eşitliğini sağlamak lazım. Milli gelir dağılımında adaleti sağlayacaksınız. Ve anayasada yer alan sosyal devlet ilkesini yasama geçirdiğiniz zaman halkçılık kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
İktisadi güç, siyasi gücü bütün ülkelerde etkisi altına alıyor. Bunun vasıtalarından biri de medyadır. Buna mutlaka mani olmak lazımdır. Halkçılık budur. Yoksa birinin diğerini sömürmesi, ezmesi mümkün değildir. Halkçılığı bugün bu şekilde anlamak lazım. “

İyibozkurt’un Konuşması
“Atatürk Devletçiliği” üzerinde görüşlerini açıklayan UÜ öğretim görevlilerinden Prof. Dr. Erol İyibozkurt da, bir gün önce “Atatürkçü Düşünce Sistemi” üzerinde konuşan Rektör Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’ın görüşlerine katıldığını söyledi. İyibozkurt, Atatürk’ün devletçiliği sosyal adalet, sosyal devlet, zorunluluk ve strateji temelleri üzerine oturttuğu kaydederek, “Türkiye’de de cumhuriyet sonrasında serbest piyasa benimseniyor. Devletin müdahale etmediği, devletçiliğin hiç olmadığı bir piyasa mekanizması uygulamaya konuluyor. Tabii, burada yine aksaklıklar, eksiklikler, sapmalar ve sakıncalar ortaya çıkıyor. 1930’lara gelindiğinde, piyasa mekanizmasında bu unsurlar yüzünden, Avrupa’daki sosyalizm, komünizm gibi gelişmelerden farklı, dünya ilk defa çok özel bir durum olarak ‘Atatürk Devletçiliği’ dediğimiz devletçilik modeli gündeme geliyor” dedi.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da ve dünyada birçok ülke tarafından, Atatürk’ün devletçilik modelinin benimsenerek uygulandığını anlatan İyibozkurt, bu modelin savaş sonra ABD’de de uygulanabilir hale getirildiğini söyledi. Prof. Dr. Erol İyibozkurt, şöyle devam etti:
“Günümüze geldiğimizde, dünyada küreselleşme deniyor, serbest piyasa ağırlıklı, devletçilik terk edilsin, özelleştirmeler yoğun bir şekilde yapılsın deniyor.Sosyal devlet dediğimiz, biraz da sosyal devletçilikten bahsettiğiniz zaman bize dinozor diyorlar. Bu düşüncenin günümüzde dinozorlukla ilgili olduğunu sanmıyorum. Sosyal devlet dediğimiz zaman, pozitif bir yaklaşımdan çok, noğmatik bir yaklaşım yapıyoruz. Bu doğru, değer yargılarından yaklaşım yapıyoruz. Bilimsel açıdan baktığımızda da, pek farklı şeyler söylememiz mümkün değil. Çünkü günümüzde de serbest piyasanın öyle ya da böyle görevini tam yapamadığını görüyoruz. Bu açıdan da devletin işin içine girmesi gerektiğini seziyorum. Ben, serbest piyasanın devlet tarafından tamamlanması bu çerçevede devletin düzenleyici, tamamlayıcı rol oynaması gerektiğini düşünüyorum.
Serbest piyasa, arz ve taleplerin bir araya geldiği, bütün kaynakların tüm alanlara dağıldığı ve sonuçta etkin bir sonucun çıktığı düşünülen bir piyasadır. Bu doğru olabilir, etkin olabilir. Ama, bu piyasayı serbest bıraktığınız, müdahale etmediğiniz zaman, toplum açısından iyi midir? Bunu sorgulamak gerekir. Serbest piyasada her şeyi mallaştırıp, fiyatlandırırsanız bireyler ve toplum ne durumda olur? Örneğin; satın alıcıları var diye kadınların vücutlarını satması, bir çok kişinin organlarını satışa çıkarması, hatta çocuklarını satması, piyasada bunları piyasa bakımından doğru fiyatı var diye iyi olması sonucu doğurur mu?”
Türkiye’de doktora gitmek istenildiğinde, fiyatların doğru, ancak yüksek olduğunu vurgulayan İyibozkurt, “Dolayısıyla halk doktora gidemiyor. Yani bu iyi midir?” diye konuştu. İngiltere’den bir örnek veren Prof. Dr. Erol İyibozkurt, bu ülkede üniversiteye gitmek isteyen bir genç kızın internet kanalıyla vücudunu satışa çıkarmasının geniş yankı bulduğunu, üniversite yönetiminin bu olay karşısında “Bu onun kendi tercihidir. Çünkü genç kız yetişkin biridir” açıklamasının yapıldığına işaret ederek, “Serbest piyasa açısından bu iyi midir. Ben toplumumun eğitimin ve üniversitenin böyle bir yapıya dönüşmesini istemiyorum. O bakımdan bütün bunları düşünelim. Devletin bir noktada bu eksiklikleri, aksaklıkları, hatta bu değerlendirmeyi yapmasını istiyorum.”

Tarih:
19 Şubat 2004

Bilgi:
Uludağ Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cafer Unay ve Prof. Dr. Erol İyibozkurt’un “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptığı konuşmaya ilişkin haber.

İlgili yazılar:

Türkiye’de Yükseköğrenim

06 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Seminerler, Yükseköğrenim

Doç. Dr. Naci Cangül

Doç. Dr. Naci Cangül

Türkiye’de yükseköğrenimin alanında üniversitelerin yakın bir gelecekte tamamen ‘vakıf üniversiteleri’ haline dönüşeceğini söyleyen Doç. Dr. Naci Cangül, başta ABD ve Avrupa’da ülkeleri olmak üzere gelişmiş ülkelerde ise üniversitelerin internet üzerinden öğrencilere ulaşacağını öngördü.
Doç. Dr. Naci Cangül, cumhuriyetin ilk yıllarında darülfünuna (yükseköğrenim) büyük önem verildiğini kaydederek, Atatürk’ün direktifleriyle hemen her ilde bir fakülte açılmasının hedeflendiğini, ancak bunun bazı olumsuzluklar nedeniyle bunun gerçekleştirilemediğini söyledi. O dönemlerden kalan sıkıntılardan bazılarının bugün halen devam ettiğini dile getiren Cangül, “Bunların aşılması halinde Türkiye’de yükseköğrenim gerçek yerini bulacaktır” dedi. Ulu Önder’in darülfünunu daha modern bir yapıya kavuşturulmasını sağlamak amacıyla 1932 yılında yurt dışından profesörler davet ettiğini anlatan Cangül, yapılan reformlar çerçevesinde 155 öğretim üyesinden 96’sının görevinden uzaklaştırıldığını dile getirdi.
31 Temmuz 1933’te çıkarılan 2252 sayılı kanunla İstanbul Darülfünu’nun kapatılarak bir gün sonra İstanbul Üniversitesi’nin kurulduğunu belirten Doç. Dr. Cangül, “ O günlerde Türkiye’de sayısı sadece 1 olan üniversite sayısı bugün 76’ya çıkmıştır. Bu üniversitelerin 40’ını devlet, kalanını ise vakıf üniversiteleri oluşturmaktadır. ABD ve Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de üniversitelere devlet tarafından destek verilmektedir. Ancak bu destek, dolayısıyla devletlere büyük yükler getirmektedir. Devlet, bu yükü hafifletebilmek için bir takım harçları devreye sokmasına rağmen, bu yeterli olmamaktadır. Ülkemizde, bu sıkıntının aşılabilmesi için son yıllarda vakıf üniversiteleri devreye girmiştir. Sayıları her geçen gün artan vakıf üniversiteleri, yakın bir gelecekte Türkiye’de eğitime tamamen hakim olacak” dedi.

ÇAĞ ATLATAN REFORMLAR
1933 reformuyla Türkiye’de yükseköğrenimin altın çağını yaşamaya başladığına işaret eden Cangül, 1946, 1960, 1973 ve 1981 yıllarında üniversitelerin işleyişine yönelik gerçekleştirilen reformların da yükseköğrenim kurumlarını daha da ileriye taşıdığını vurguladı. Cangül, “Ülkemizde 1970’li yıllardan itibaren üniversitelere büyük önem verilmeye başlanmıştır. Özellikle 1981 reformuyla yükseköğrenimde bütünlüğün sağlanması yoluna gidilirken, fırsat eşitliğinin gerçekleştirilmesi için yükseköğrenim kurumlarının yurt düzeyinde yaygınlaştırılması hedeflendi. 2004 yılında da üniversitelere yönelik reform paketinden neler çıkacak diyorsanız, cevabı her şeyi zaman gösterecek olacaktır” diye konuştu.
Türkiye’de üniversiteden mezuniyet yaşının 21-23 olduğunu anlatan Doç. Dr. Naci Cangül, oysa Avrupa’da kalitenin korunması açısından yaş sınırının 30’lara dayandığını söyledi. Cangül, devletin üniversitelerde kontenjan gibi uygulamalara yönelmesi yüzünden kalitenin düştüğünü kaydederek, “Bir sınıfta 30 kişi yerine 50 kişiye öğrenim veriyorsanız, kaliteyi yakalamanız zaten mümkün değil” dedi.

EUA GERÇEĞİ
AB’ye girmeye hazırlanan Türkiye’nin yükseköğrenimde sıkıntıları ortadan kaldırabilmek için uğraş verdiğini belirten Cangül, “AB ülkeleri arasında yükseköğrenimde serbest dolaşım imkânı vardır. İngilizce, dünyanın ana diline haline getirilmeye çalışılıyor. Ancak, AB ülkeleri arasında hemen hepsi kendi ana dillerinin kullanılması taraftarıdır. Dolayısıyla, eğitimde, öğrenci dolaşımı bundan etkilenecektir” görüşlerine yer verdi. Cangül, AB’de eğitimde birlik ve diplomaların tanınması konularının da büyük bir sorun olarak karşılarına çıkacağını kaydetti.
31 Mart 2001 tarihinde kısa adı EUA olan Avrupa Üniversiteler Birliği’nin kurulduğunu anlatan Doç. Dr. Naci Cangül, EUA’nın 662 Avrupa üniversitesi ve 45 ülkenin rektörler konseyinin üst kuruluşu olduğuna işaret ederek, EUA’da temel ilkenin Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı kurulmasının hedeflendiğini bildirdi. EUA’nın aktiviteleri arasında yer alan “Socrates Programı”na Türkiye’nin dahil olmadığını söyleyen Cangül, “Ülkemiz, bu programa dahil olmamakla milyonlarca doların dolaştığı bu programdan mahrum kalmaktadır. Ancak, son zamanlarda bu programdan yararlanabilmek için ülkemizde pilot üniversiteler seçildi. Bugün, 3 öğrencimiz yurt dışına gitti. Üniversitelerimizin bunun daha da yaygınlaştırarak, sayıyı daha da yükseltecektir” dedi.

ÜNİVERSİTELERE TEKNOPARK
Doç. Dr. Naci Cangül, Türkiye’de sanayicilerin üniversitelere karşı ilgisiz kaldığını da ifade ederek, şöyle devam etti:
“Ne yazık ki, ülkemizde üniversite-sanayi işbirliği yeterli düzeyde değildir. Ancak, yakın bir gelecekte kurulacak teknoparklar sayesinde bu sıkıntının önemli ölçüde ortadan kalkmasını bekliyoruz. Teknoparklar nedir? Teknoparklar, iş adamlarımızın üniversitelerde işyeri açma esasına dayanan bir uygulamadır. Yani, sanayicimiz, iş adamımız üniversitelere gidecek, üretimini burada yapacaktır. Bunu benimseyen sanayici ve iş adamları 5 yıl vergi ödemeyecektir. İşin de cazibesi buradadır. Kendisi hem üretimini yapacak, hem para kazanacak, bu arada üniversite öğrencileri de bundan yararlanarak kendilerini geliştirecektir.”

İNTERNET ÜNİVERSİTELER
Cangül, dünyada teknoloji devriminin önemli boyutlara ulaştığını belirttiği konuşmasında, üniversitelerin de eğitimlerini internet üzerinden vermeye hazırlandığını söyledi. İnternet üzerinden eğitimle, artık kampüslere, öğretim görevlilerine önemli oranda ihtiyaç kalmayacağını kaydeden Doç. Dr. Naci Cangül, “Tek bir tuşla milyonlarca bilgi elinizin altına geliyor. Dolayısıyla, internet üniversiteler, devletlerin bütçeleri üzerindeki sıkıntıyı ortadan kaldıracağı gibi, büyük bir rahatlamayı da beraberinde getirecektir. Nedir bu rahatlamalar? Devletler, artık eskisi gibi kampüs yapmaktan kurtulacak, eğitim ve öğretim görevlilerine de eskisi gibi ihtiyaç kalmayacağından, bunun mali külfetinden de kurtulacaktır. Aslında, devletler üniversiteler açısından birçok kalemde rahatlayacaktır” diye konuştu.

Tarih:
Mart 2004

Bilgi:
Doç. Dr. Naci Cangül’ün “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptığı konuşmaya ilişkin haber.

İlgili yazılar:

Türkiye’de Aydınlanma Devrimi

06 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Atatürkçülük, Seminerler

Prof. Dr. Fügen Berkay

Prof. Dr. Fügen Berkay

Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fügen Berkay ve aynı fakültenin Kurumlar Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç. Dr. Bekir Mermutlu,” Türkiye’de Aydınlanma Devrimi” konulu seminerde görüşlerini açıkladılar.
Seminerin ilk konuşmacısı Mermutlu, Avrupa’da başlayan aydınlanma hareketinin Türkiye’ye yansımalarını dile getirdi. Yrd. Doç. Dr. Bekir Mermutlu, Avrupa’da 1789 Fransız İhtilali’yle ortaya çıkan aydınlanma hareketlerinin Osmanlı’da da 2. Mahmut Dönemi’nde başladığını ve batıyla aradaki açığın kapatılmasının hedeflendiğini söyledi.
Batıda başlayan yeni akımın tüm askeri cepheleri aşarak bütün hayatı teslim almaya başladığını anlatan Mermutlu, “Ancak, batıdaki değişimin devlet katında kesin olarak farkına varıldıktan sonra, 2. Mahmut’un batıyla aramızdaki açığı kapatmak üzere uygulamaya koyduğu bir dizi reformun, hukuki bir reform olan tanzimata hazırlık teşkil ederek, kuvveti ve etkisi bakımından ondan çok daha önemli olduğu kabul edilmelidir” dedi.
Aydınlanmanın Osmanlı için, düşünce yeniliğinin sonucu olmayıp, 19. yüzyılın ortasında birden bire dışarıdan gelen bir fikir aşısının ürünü olarak doğduğunu söyleyen Mermutlu, “Ancak Osmanlı aydınlanmayı tabii esasları açısından değerlendirmeye giriştiğinde, ona yönelmeye direnç göstermeyi anlamlı bulmamıştır. Aydınlanmanın ana damarı olarak kabul ettiğimiz tabii hukuk felsefesi, sanıldığının aksine Osmanlı’nın siyasal ve toplumsal katmanlarında rahatlıkla yer bulabilmekte zorlanmamıştır. Hatta bu rahatlık batı dünyasıyla kıyaslanmayacak kadar ileridedir” diye konuştu.
Tanzimatı ilan eden ve uygulamaya koyan devletin, batılılaşma yolunda kurumsal çapta attığı önemli adımlara rağmen, bir sonraki nesille karşı karşıya gelme şanssızlığından kurtulamadığını dile getiren Yrd. Doç. Dr. Bekir Mermutlu, buna karşın Şinasi’nin siyaset alemine attığı ilk adımın öncülük vazifesinde gösterdiği sabır ve metanetin Türkiye’nin bugün siyaset aleminde varlığını ispat ettirecek meziyetleri elde etmesine önemli rol oynadığını söyledi. Şinasi’yi tanzimat devriminin kendi düşünce dünyasını en iyi örgütlemiş aydını olarak tanımlayan Mermutlu, “Şinasi, tarifsiz bir aydınlanma ve medeniyet yanlısıydı. Şinasi ve aydınları ortaya çıkmasa, tanzimat devri daha uzun yıllar bizim düşünce ve siyasi bilinç dünyamızda bir kımıldama yaratmadan devam edecekti” görüşlerine yer verdi. Şinasi’nin çıkardığı gazetenin, batı dünyasına yönelen ilginin artmasını sonuçlandırarak, yeni düşüncelerle beslenen genç bir neslin oluşumunda pay sahibi olduğunu vurgulayan Mermutlu, bu neslin temel taşlarından bazılarının Namık Kemal, Ebu Ziya Tevfik, Agah Efendi ve Ali Süavi olduğunu kaydetti.
Prof. Dr. Fügen Berkay da, Osmanlı’da aydınlanma hareketinin ülke sınırlarıyla sınırlı kaldığını belirterek, bunun çok önemli bir neslin yetiştiği 1923’ten sonra büyük bir değişime uğradığını söyledi.
Devletin bekasının esas alındığı yenileşme hareketlerinin, “Ne yaparız da ayakta kalırız ve kurtuluruz” sorusunun, bir takım entelektüel dünya şartlarının getirdiği büyük fırtınalar karşısında ayakta kalmayı sağlayıcı temele dayandırılamadığını ifade eden Berkay, “Aydınlanma hareketlerinde 1908’lere gelindiğinde genç bir kuşağın ortaya çıktığını görüyoruz ama, devlette bitmiştir. 1914’te 1. Dünya Savaşı boyunca ve özellikle Çanakkale Savaşı sırasında o genç kuşağın önemli bir bölümünün yok olduğunu görüyoruz. O nedenle, Atatürk’ün elinde çok sınırlı bir kadro kalmıştır. Ve o kadroyla büyük bir devrim yapılmaya çalışılmış ve başarılmıştır” dedi.
Aydınlanmayla ilgili kaynakların ne kadar geriye götürülürse götürülsün, hareketin kuşatıcı olma özelliğini ve hızını 1923 devrimiyle kazandığını anlatan Prof. Dr. Fügen Berkay, şöyle devam etti:
“Bu dönemin üç önemli çarpıcı temel sonucu; emperyalizme karşı kurtuluş savaşı, yönetime karşı demokratik bir çıkış ve toplumun tebadan yurttaşa, ümmetten ulusa dönüşüdür. Çarpışmaların ötesinde bir dönüşümü şahit oluyoruz. Endüstri devriminin arka yüzünün neredeyse zorunlu bir sonucu gibi, 1914’te 1. Dünya Savaşı çıktığında bütün yenileşme çabalarına rağmen, temelde ekonomik güçlenme ve sosyal değişim gerçekleşemediği için, toplum içerisinde modernizeyi üstlenebilecek bir Türk mozolesi gelişemeden, köylülük de aynı nedenle değişemeden Osmanlı devlet yapısı çökmüş, ve Osmanlı Devleti bu savaşla birlikte hayattan çekilmiştir.”
Savaşlar sırasında büyük sayılarda aydın gencin yitirilmesinin ülkeye büyük darbeler vurarak yaralar almasına yol açtığını dile getiren Berkay, bu dönemde nüfusun sosyal profilinin özellikle ekonomik açıdan çökmüş, tarım hayatının tamamen tahrip olmuş haliyle görüldüğünü belirtti. Bu dönemlerde Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün bu sancıların ve yenileşme hareketinin kısmi birikiminin gücüyle ve kendi dehasından oluşan sosyal bir portre olarak tarihe yansıtmaya başladığını söyleyen Prof. Dr. Berkay, “Bu noktada Atatürk, temelden bir modernleşme, aydınlanma ve yenilenme devriminin mimarı olma iradesine sahip sosyal bir portredir. Bu nedenle çok güç şartlarda ve imkânsızlıklarda gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı, sadece siyasi ve askeri bir mücadele değildir. Ama öte yandan Kurtuluş Savaşı, savaş boyunca var olan bir meclisin içinde ve dışında yepyeni bir toplum projesinin tartışıldığı ulusal bir forum olma özelliğini de taşır. Bu da Kurtuluş Savaşı’nı diğer kurtuluş savaşlarından daha farklı kılan çok önemli bir husustur” dedi.
Aydınlanmanın kaynağının batı olmasına rağmen, bugün onu da aşan evrensel bir güç haline geldiğini kaydeden Berkay, bu açıdan eğitimin büyük önem taşıdığını vurguladı. Türkiye’nin 21. yüzyıla sanayileşme yolunda hayli önemli adımlar atmış bir ülke olarak gelindiğini belirten Berkay, özetle şöyle devam etti:
“Ancak bu sürecin ve değişmenin sancılarını da 50 yıldan beri yaşamaktayız. Bugün dünya çok hassas bir haberleşme ağıyla örülüdür. Biz de bu haberleşme ağının içerisindeyiz. Bireyler ve toplum olarak çeşitli algılama derecelerinde etkileniyor, bu algılanmalar ve etkilenmelerin sonuçlarını da her boyutta yaşıyoruz. 1960’lı yıllarda başta Almanya olmak üzere, nüfus artış hızının neredeyse durduğu sanayileşmiş ülkelere iş gücü vermeye başladık. Bunu başka ülkelerle yetişmiş insan gücüne ihtiyacı olan refah zengini ülkeler de izledi. Özellikle sanayileşmiş ülkelere doğru olan iş gücü akımı, bazı ekonomik yararların dışında birçok problemi de birlikte getirdi. Bu da sosyal hayatımızda yeni bir boyutu ifade etmektedir. Ülkemiz bugünkü nüfusu kolayca taşıyabilecek doğal kaynaklarını ve yetişmiş insan gücünü yeterince iyi örgütlemiş, 1950’lere kadar sürebilmiş olan tabandan tavana eğitim seferberliğiyle yetiştirilmiş olarak gelebilseydi, sorunlar büyük ölçüde çözülmüş ve aşılmış olacaktı.”

Tarih:
Mart 2004

Bilgi:
Prof. Dr. Fügen Berkay ve Yrd. Doç. Dr. Bekir Mermutlu’nun “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptıkları konuşmalara ilişkin haber.

İlgili yazılar: