AB ve Türkiye ilişkileri

06 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori AB, Dış Politika, Seminerler

Kamuran Recber

Kamuran Recber

Uludağ Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Genç ve aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümü Devletler Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Kamuran Reçber AB konulu seminer verdi. Türkiye-AB ilişkilerinin gelişimi üzerinde konuşan Doç. Dr. Kamuran Reçber, “Türkiye-AB dolayısıyla, Avrupa Topluluğu (AT), Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) ilişkileri, bir yandan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile 1960’lı yıllarda kurulan ortaklık mevzuatı, diğer yandan da AB ile 1999 yılında kabul edilen üye adaylığı kapsamında sürmektedir” dedi. Ortaklık mevzuatının kaynaklık ettiği ortaklık tarihinde geçerlilik kazanan katma protokol düzenlemeleri çerçevesinde yürütüldüğünü anlatan Reçber, kırk yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Türkiye-AT ilişkilerinin, daha çok ortaklık mevzuatı kapsamında yoğunlaşmasına rağmen, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefinin bu ortaklık mevzuatından ayrı bir şekilde düşünülemeyeceğini kaydetti. Reçber, “Zira Ankara Anlaşması, ortaklık mevzuatının öngördüğü koşulların yerine getirilmesi kaydıyla Türkiye’nin tam üyeliğini de içeren düzenlemelere sahiptir” görüşüne yer verdi.
AB’nin 2003’teki Türkiye’ye yönelik olarak benimsenen İlerleme Raporu’nun dikkate alınması halinde, Kıbrıs sorununun çözülememesi durumunda, üstü örtülü bir biçimde sorunun Türkiye’nin üyeliğine engel olacağına yönelik bir düzenleme bulunduğunu belirten Reçber, şöyle devam etti:
“1993 yılında devlet ve hükümet başkanları nezdinde toplanan konseyin, tesis etmiş olduğu Kopenhag kriterleri var. Bu kriterlerde belirtilmiş olan siyasi unsurların Türkiye Cumhuriyeti tarafından yerine getirilmesi durumunda tam üyeliğe ilişkin olarak müzakerelerin 2004 yılı sonu itibariyle başlanabileceği belirtilmişti. Tabii ki bunlar tavsiye niteliğinde, siyasi içerikler olarak değerlendirilmelidir. Burada nihayetinde somut bir kararın 2004 sonunda verilmesi gerekiyor.”
Prof. Dr. Mehmet Genç de “Avrupa Birliği Hukuku’nun Özellikleri” üzerine yönelik konuşmasında, AB’nin hukuki bir kişiliği bulunmadığını öne sürerek, “Dolayısıyla kişili olmayan bir mefhumla da hukuki ilişkiye de giremezsiniz, sorumluluk da iddia edemezsiniz” dedi. Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin salt bazda bile AB’ye atfen yapılan her türlü değerlendirmenin siyasi nitelikte olduğunu belirten Genç, şöyle devam etti:
“Bu hukuken yok hükmündedir. Çünkü ortada böyle bir kişi yoktur. Siz bununla hukuki bir ilişkiye giremezsiniz. Yani bir çocukla ticaret anlaşması yapabilir misiniz? Ama, ilişkiler bazında hukuki bir değerlendirme yapılıyorsa, veya ilişkilere şu veya bu ölçüde hukuki bir anlam yükleniyorsa, o zaman bu terime dikkat etmek zorundayız. Evet, karşımızda siyasi bir olgu var, önemsenmeli midir bu, elbette önemsenmelidir. Sonuçta toplulukların üyesi olan devletlerin başkanları AB’nin de başkanlarıdır. Ancak, AB ile hukuki ilişkiye girmek olası değil. Çünkü şu aşamada hukuki bir mefhum ortada yok. Terimi çözümleyecek olursanız, son derece iddialı bir terimdir. Bunun altında şu veya bu ölçüde insanlar gelecekte Avrupa Birleşik Devletleri’nin kurulabileceğini var sayıyorlar. Ortada böyle bir siyasi istenç de var. Bu da bir gerçek.”
AB’ye üye olabilmek için Avrupa Toplulukları’na üye olunması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Genç, birliğin içerisinde olabilmek için hukuki taşıyıcısı olan ve 1951’de başlayan süreçle birlikte topluluklara yönelmek gerektiğini ifade etti. Genç, “Yani 1 Mayıs 2004’te atıfta bulunulan, aralarında Kıbrıs Rum Kesimi’nin de yer aldığı 10 devletle yapılan katılım anlaşması, topluluklarla yapılmıştır, AB ile değil. Topluluklara üye olacaksınız, dolayısıyla topluluklar üyeliği sıfatıyla o siyasi sürecin içerisine gireceksiniz. Bu son derece önemli” diye konuştu.
Toplulukların 1951’de başlayan kurucu anlaşmaları bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Mehmet Genç, 6 devletle başlayan AB’nin bugün sayısının 15’e yükseldiğini, 1 Mayıs’tan itibaren de rakamın 25’e çıkacağını belirtti. Rakamın 2007’de 27’ye ulaşacağına dikkat çeken Genç, şöyle devam etti:
“Hemen şunu belirtmeliyim ki, Türkiye üye olacak mı olmayacak mı? 2007’de öngörülen Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliğiyle ilgili olarak anlaşmada bazı hususlar fikse edilmiştir. Komisyonda, toplulukta kaç üye olacağı fikse edilmiştir. Yani toplulukların kendi organlarındaki üye sayıları fikse edilmiştir. Bu rakamlar da 2007 belirtilerek yapılmıştır. Dolayısıyla bu 12 artı 1 formülüne göre, Türkiye fikse edilen bu rakamların dışındadır. Bunun da bilincinde olalım. Sorun; sadece Türkiye’nin üyeliğiyle veya katılım anlaşmasıyla sonuçlanmayacak, ayni zamanda fikse edilen sayıların da bütünüyle değişmesine bağlıdır. Bunun değişmesi de oybirliğiyle olur ve üye devletlerin ulusal hukuklarında öngörülen yöntemlerle onanarak yürürlüğe girebilir.”

Tarih:
Nisan 2004

Bilgi:
Prof. Dr. Mehmet Genç ve Doç. Dr. Kamuran Reçber’in “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.

İlgili yazılar:

ABD Türkiye ilişkileri

05 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori ABD, Dış Politika, Seminerler

gokselisyartayyarariUludağ Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Tayyar Arı ve Yard. Doç. Dr. Göksel İşyar, ABD ve ABD Türkiye İlişkileri konulu seminer verdi. Seminerde, iki ülke arasında 1945’te başlayan ve bugüne uzanan ilişkiler değerlendirildi.
Yard. Doç. Dr. Göksel İşyar, 59 yıllık ilişkiler çerçevesinde ABD’nin sürekli olarak Türkiye’de demokrasinin gelişimi ve toprak bütünlüğüne önem verdiğini, ekonomisinin gelişimi için de yardım yaptığını kaydederek, iki ülke arasında zaman zaman ilişkilerin zedelenme aşamasına gelindiğini ifade etti. Özellikle 1962 Küba Krizi, 1964 Johnson Mektubu ve 1975’te uygulanan silah ambargosunun ABD ve Türkiye arasında büyük sorunlara neden olduğunu anlatan İşyar, “Dünyaya egemen olmak hedefindeki ABD’nin bu tutumlarına Türkiye anında tepki göstermekte gecikmemiştir. Böyle kriz ortamlarında Türkiye’nin, dünyanın diğer süper gücü Sovyetler Birliği’ne yakınlaşması, ABD’nin geri adım atmasında önemli rol oynamıştır. ABD, 1980’li yıllarda bölgesel konumu itibariyle Türkiye’nin kendisi için büyük bir önem taşıdığının farkına varmakta da gecikmemiş, ilişkilerin yumuşamasından yana tavır sergilemiştir” dedi.
1983’te KKTC’nin kurulmasıyla ABD’nin Türkiye’yle arasında yine bir soğuma yaşanmasına rağmen ilişkilerini dondurmadığına dikkat çeken Yard. Doç. Dr. Göksel İşyar, Amerika’nın Türkiye’yi hiç tahrik etmeyen bir politika izleme gayreti içerisine girdiğinin görüldüğünü söyledi. SSCB’nin yıkılmasından sonra ABD’nin, Türkiye’nin bölgeye hakim olması yönünde sürekli stratejik ortaklık girişimlerinde bulunduğunu dile getiren İşyar, bu ortaklığın 2002 yılındaki tezkere olayıyla sona erdiğini vurguladı. ABD eski başkanlarından Bill Clinton’ın ılımlı dünya politikasına karşın, sonraki başkan George W. Bush’un silahı tercih ettiğini anlatan İşyar, “ABD’de göreve gelen cumhuriyetçi başkanların büyük bölümünde silaha sarılmak, dünyaya egemen olmak genel bir yapıdır. Dolayısıyla, ABD dünyaya hâkim olma isteğini bırakmaya niyetli değildir” görüşlerine yer verdi.
Prof. Dr. Tayyar Arı da, ABD ve Türkiye arasındaki ilişkileri değerlendirirken, bir dönem Sovyetler Birliği tehlikesine karşı ülkemizin ABD’ye yakınlaşma zorunluluğu duyduğunu belirtti. Bunun, tek taraflı bir tercih olmadığını söyleyen Arı, SSCB’nin bölgede yayılmasını önleyecek tek ülkenin Türkiye olduğunu kavrayan ABD’nin de siyasetini bu yöne kaydırdığını anlattı. Arı, “Bu, Türkiye’nin Sovyetler’e karşı korunmasından ziyade, bir karşılıklı çıkarın örtüşmesi olarak değerlendirilebilir” dedi. İki ülke arasındaki ilişkilerin Körfez Krizi’yle doruk noktasına çıktığını ileri süren Arı, “Bu coğrafyada bulunduğunuz sürece, tarihin her döneminde önemli olmamanız mümkün değil. Fakat bunu ABD açısından değerlendirdiğiniz de, bölgedeki çıkarlar teyit edildiğinde Türkiye’nin önemi daha fazla öne çıkıyor” görüşlerine yer verdi.
Ancak, Irak Savaşı’nın iki ülke arasındaki ilişkileri yol ayrımına taşıdığını, bu aşamada ABD’nin Türkiye’yi dışlama gayretine girdiğinin görüldüğünü söyleyen Arı, şöyle devam etti:
“Irak’ta 11 subayımızın esir alınması ve onlara uygulanan muamele, ABD ile ilişkilerimizin ne kadar zedelenmiş olduğunu gözler önüne serdi. Taraflar, bu gelişmeyi her ne kadar tamir etmeye çalışmış olsalar da, bunu ne kadar gerçekleştirmiş olduklarını hala tartışabiliriz. Çünkü hala ABD’nin bir Ortadoğu Projesi içerisinde Türkiye’ye nasıl bir yer ayrıldığı konusu çok açık ve berrak değildir. Bu da şunu göstermektedir; Türkiye ile ABD ilişkilerinde artık eski zemin yok. Aslında Amerika bu davranışıyla bir şeyler anlatmaya çalıştı. Yani bundan sonra Amerika üzerinden dünya politikası yürütmememiz gerektiğini ve bağımsız bir gündemimiz olması öğrendik.”
Amerika’nın Irak’ta ne kadar başarılı olabileceğinin tartışmaya açık olduğuna işaret eden Prof. Dr. Tayyar Arı, güç kullanarak bölgedeki siyasi dengeleri değiştirmenin büyük riskler taşıdığını belirtti. Arı, ABD’nin ‘Demoklesin Kılıcı’nı kullanarak bölge ülkelerini terbiye etmeye çalıştığını öne sürerek, oysa bölgeye bakıldığında kısa vadede demokratik gelişmeye hazır ülkelerin olmadığının görüldüğünü belirtti, “Ne Suudi Arabistan’ın, ne Kuveyt’in ne de Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin demokrasi kaybı gibi bir düşünceleri olduğunu sanmıyorum. Zaten yıllık geliri 30 bin dolar olan bu ülkelerin demokrasi kaybı diye bir kaygısı olur mu? Batının buralarda demokrasiyi hayata geçirmesi kolay bir şey değil. Bölge halkının da zaten bu yönde bir talebi yok. Bence, ABD’nin problemi Suudi Arabistan üzerinde biraz baskı oluşturarak Amerikan politikalarını daha destekler çizgide tutulmasını sağlamaktır. Amerika, Irak’ın başına gelenlerin, onların da başına gelebileceğini öne sürerek hizaya getirmeye çalışıyor” diye konuştu.
Tezkere olayının herkes açısından kaygı verici bir gelişme olarak niteleyen Arı, müzakereler sırasında flu noktaların bulunduğunu, bazı belirsizliklerin yaşandığını, ABD’nin bir çok açıdan garanti vermediğini söyledi. Prof. Dr. Arı, şöyle devam etti:
“Tezkere olaylarıyla ABD farklı bir Türkiye’yle karşı karşıya kaldığını gördü. Fakat şu da var. Türk ve Amerikan ilişkileri her şeye rağmen biraz daha devam etmesi gereken, birbirine gereksinimi olan iki ülkedir. Bu, kısa ve orta vadelidir. Yani, ABD Türkiye’den kolay kolay vazgeçemez. Neden vazgeçemez? Çünkü Türkiyesiz bir Ortadoğu ve dünya politikasını ben çok zor görüyorum. Türkiye bölgede istikrarı sağlayan, dengeleri değiştirebilecek nitelikte ayrılığı olan bir ülkedir. Türkiye’nin farklı bir eksende yer alması ABD açısından bir kıyamet alameti olarak görülebilir. Dolayısıyla ABD bütün bu farklı gelişmelere rağmen, hala Türkiye’yle ilişkilerini normalleştirme ve belli bir çizgide tutmaya özen gösteriyor. 11 subayımızın dışındaki herhangi bir olay yaşanmadı. Ancak şu oldu, Irak’ın yeniden yapılandırılmasında Türkiye çıkarları ve kaygıları dikkate alınmadı. Ama zaten alınmıyordu. Bunlara rağmen ABD Türkiye’nin politikalarına destek verir durumdadır. Irak’tan sonra ABD’nin hedefi Suriye ve İran’dı. Ama öncelikli hedef Suriye’ydi. Türkiye’nin tutarlı politikaları, ABD’nin Suriye’ye müdahalesini önledi. ABD Türkiye’siz İran’ı kuşatamaz, Türkiye olmadan da Irak sorununu çözemez. Türkiye olmadan da Ortadoğu’da nüfuz sahibi olamaz.”
Bölgede, İsrail için tehdit oluşturacak tek gücün Türkiye olduğunu yansıtan Arı, ABD’nin felsefesinden Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin son hayati önem taşıdığını belirtti. Amerika’nın özellikle Ortadoğu politikasını belirleyen birinci temel unsurun İsrail güvenlik sorunu olduğunu anlatan Prof. Dr. Arı, ikinci hususun ABD’nin bölgedeki ekonomik çıkarlarını garanti almak olduğuna işaret etti. Arı, Türkiye’nin farklı bir politika özlemesi halinde İsrail’in güvenlik sorununun ciddi bir yara alabileceğini kaydederek, “Nitekim dikkat ederseniz, 1990’lı yıllarda Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin en üst noktaya çıkarken, Şaron’un hükümete gelmesiyle ilişkileri zora girmiştir. Bu da aslında tek bir şeyi gündeme getiriyor, o da Türkiye’nin daha dikkatli olmasıdır” görüşlerine yer verdi.
Tarih:
Nisan 2004

Bilgi:
Prof. Dr. Tayyar Arı ve Yard. Doç. Dr. Göksel İşyar’ın “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.

İlgili yazılar: