Faili Meçhul
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Fikri Sağlar, Söyleşiler
Aydınlarla Yüzyüze söyleşilerine katılan Fikri Sağlar, Faili Meçhul konulu konuşma yaptı.
Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’ndaki söyleşide Fikri Sağlar, “Sayısını söylemek gerekirse 17.547 faili meçhul cinayet var. Bunların bir kısmından Geçici Köy Koruculuğu sistemi ile bu yapı içindeki bir takım kişiler sorumlu sayılabilir… Düşünün ki, yalnızca Türkiye’nin önemli aydınları değil, sıradan yurttaşlar, köylüler, işadamları, hatta milletvekilleri herkesin gözü önünde öldürüldü. Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmaya yapanlar üzerine gitmedi. Gidenler olduysa vazgeçirildi ” dedi…
Kutlu Savaş Raporu’ndan, faili belirsiz cinayetlerin işleniş şekline ve bunların belli bir bakış açısıyla onaylanmasına ilişkin bölümler okuyan Sağlar, “Bütün iş biz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı. İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir” diye konuştu.
Fikri Sağlar, söyleşisine, “sevdikleriyle birlikte olmak, bahar akşamının keyfini çıkarmak varken, “Türkiye’nin karanlık, kanlı ve belalı bir yüzünü dinlemeye geldikleri için” dinleyicilere teşekkür ederek başladı. İki hükümette, Kültür Bakanı olarak görev yaptığını hatırlatan Sağlar, gerek düşünüşü gerekse bu görevleri gereği Türkiye’nin aydınlık tarafıyla, aydınlık yüzüyle çok daha ilgili olmasının beklendiğini, gerçekte böyle olduğunu da söyledi.
Sağlar, şöyle devam etti: “Ama ‘karanlık’ varsa, ‘var’ demek zorundasınız! Susurluk’ta bir ‘kamyon kazası’ bu toplumdaki tüm cerehatı, tüm çirkinliği asfaltın ortasına boca etmişse ‘görmedim’ diyemezseniz! Derseniz, ‘aydınlıktan, güzellikten’ yana olduğunuza –başta kendiniz olmak üzere- kimseyi ikna edemez, kimseyi inandıramazsınız!.. Bu bakımdan, ‘Susurluk kamyonu’ birçoklarımız gibi beni de çarptı! Bu işlerle uğraşmak ‘hoş bir iş’ değil, kabul ediyorum, ama ‘zorunlu bir iş’ olduğunu da kabul etmek gerekiyor! Hani ünlü meselde olduğu gibi, ‘Kim itti beni ?’ desem bile, ‘faili meçhul’un üzerine gitmeyi, bu meseleyi sonuna kadar deşmeyi hepimiz gibi bir insanlık gereği, bir yurttaşlık gereği saymak durumundayım!..
Şunu açıklıkla söylemek gerekiyor: Türkiye’de faili belirsiz sayısız cinayet işlendi! Aydınlarımız, üniversite hocalarımız, gazetecilerimiz öldürüldü. Sayısını söylemek gerekirse 17.547 faili meçhul cinayet var Türkiye’de. Bunların bir kısmından, son günlerde sıkça tartışıldığı gibi, Geçici Köy Koruculuğu sistemi ile bu yapı içindeki bir takım kişiler sorumlu sayılabilir, ama hepsinden değil… Geçici Köy Korucuları, karakollara bağlı olarak görev yapıyor. Gece bir çatışma yaşıyor, geliyor karakoldan ‘çatışmada harcadığı’ cephaneyi istiyor. Karakol komutanı da ne kadar istemişse veriyor onu. Sonra, bakıyorsunuz çarşılarda, meydanlarda bombalar patlıyor. İnsanlar ölüyor… Elbette her şeyi bu sisteme bağlıyor değilim, ama böylesi bir yapı, birçok karanlık faaliyete zemin ve imkan hazırlıyor… Düşünün ki, yalnızca Türkiye’nin önemli aydınları değil, sıradan yurttaşlar, köylüler, işadamları, hatta milletvekilleri herkesin gözü önünde öldürüldü. Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmaya yapanlar üzerine gitmedi. Gidenler olduysa vazgeçirildi…
Şimdi nasıl oluyor bu? Birileri, bir yurttaşın, diyelim ki bir avukatın, bir hekimin ya da bir gazetecinin ‘tehlikeli’ olduğuna karar veriyor! Böyle bir yapı; yani böyle kararlar veren, ve konumunu hukukun, hükümetlerin, parlamentonun, Anayasa’nın üzerinde gören bir yapı var! Ondan sonra ‘tehlikeli’ damgası vurulan her kimse, aynı yapının harekete geçirdiği birileri tarafından öldürülüyor, öldürülmüş! Görünen budur, olan budur!..
Bir hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi? Oluyorsa, bir demokraside yaşadığımızdan söz edebilir miyiz? Ulusun kayıtsız şartsız egemenliğinden söz edebilir miyiz? Yargı ve yargıç güvencesinden, herkesin güvenlik içinde yaşama hakkından söz edebilir miyiz?.. Elbette, hiçbirinden söz edemeyiz. Can güvenliğimizin olduğundan da söz edemeyiz! Ama bu soruları sormak zorundayız….”
ERGENEKON KONTR-GERİLLADIR!
NATO’nun, üye ülkelerde “komünizme karşı” gizli bir takım örgütler ve silahlı güçler oluşturduğunun bilindiğini belirten Sağlar, “Gladyo, Rüzgar Gülü v.s gibi isimlerle adlandırılan bu örgütlerin Türkiye’deki eşdeğeri önce Seferberlik Tetkik Kurulu, ardından Özel Harp Dairesi, ardından Özel Kuvvetler Komutanlığı, ardından da ‘Ergenekon’ diye adlandırılan Kontr-Gerilla’dır” dedi. Sağlar, Bulent Ecevit’in Kıbrıs Barış Hareketi sırasında bu örgütle ilk kez yüz yüze geldiğini şöyle anlattı: “Rahmetli Ecevit’e diyorlar ki: Çok hayati önemi olan, çok büyük, çok yararlı işler yapan bir kuruluşumuzun paraya ihtiyacı var, örtülü ödenekten bunu sağlar mısınız? Ecevit, ‘bu kadar önemli bir kuruluşun neden bütçesinin olmadığını’ soruyor. ‘Bütçesi olmaz, çünkü gizlidir. Şimdiye kadar ABD sağlıyordu, ama Kıbrıs yüzünden artık karşılamıyor!’…
Ecevit’e, bildiğiniz gibi Çiğli’de suikast düzenlendi. Mermi Ecevit’e değil Ahmet İsvan’a isabet etti. İsvan’ı yaralayan silah, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yok! Özel bir NATO silahı! Kişinin üzerine zimmetleniyor ve ancak özel izinle kullanılabiliyor. ‘Gazlı mermi’ denilen bir mermi atıyor. Ne oldu? Hiçbir şey? Kimse tutuklanmadı, kimse soruşturulmadı… Olay kapandı gitti!…
Kontr Gerilla’nın üzerine giden ikinci kişi Savcı Doğan Öz’dü… Doğan Öz, Ülkü Ocakları’nın bir başkanı olan İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü. Çiftçi tutuklandı, yargılandı ve ölüm cezasına mahkum edildi. Askeri Yargıtay, Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararını bozdu. Davanın verildiği mahkeme de ’suçu sabit görüp’ bir kez daha aynı cezayı verdi. Yargıtay da bir kez daha reddetti. Sonunda yerel mahkeme hükmünü aynen şöyle kurdu: Sanığın suçu her ne kadar sabitse de, Yargıtay kararına uyularak salıverilmesine!..”
Sağlar, “Komplo Teorileri” denilip geçilmeyecek bu iki örneğin, Türkiye’de demokrasinin gelişmesinin, uygarlığın eriştiği değerlerin Türkiye’de yerleşmesinin önünde önemli engellerin varlığına işarette ettiğine değinerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın, Susurluk olayı sonrasında konuyu incelemek üzere görevlendirdiği Kutlu Savaş bir rapor hazırladı. Bu rapor sansür edilerek de olsa yayınlandı. Orada bir dizi faili belirsiz cinayetin nasıl ve hangi amaçlarla işlendiği anlatılıyor. Bir kısmı da belli bir bakış açısından onaylanıyor. Örneğin, Musa Anter’i öldürenlerin, sonradan ‘yanlış kişiyi öldürdüklerini düşünüp’ pişmanlık duyduklarına da yer veriliyor. Demek ki, devletin içinde, dışında kendini herkesin ve her şeyin üzerinde gören bir yapı var!…
Buradan şuraya gelmek istiyorum: Bütün iş biz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı! İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir. Bütün iş bizde, yurttaşların tutumunda düğümleniyor…
Güvenlik birimleri, yüksek yerlerden emredilen ‘gizli ve derin’ faaliyetlerin önünde duramaz. Cinayeti gören, cinayeti gördüğünü söylemezse savcılar, yargıçlar da duramaz. TBMM, Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu, bugün Ergenekon davası nedeniyle gündeme gelen birçok olaya, birçok konuya yıllar öncesinden dikkat çekmişti. Ama o zamandan bu yana ciddi bir mesafe alınamadı. Çünkü her şeyden önce toplumun sorunlara duyarlık göstermesi, demokrasi için sesini yükseltmesi gerekiyor…
Ergenekon davasıyla ilgili olup bitenlerin, bir de bu çerçevede görülmesi lazım. Her ne kadar; ‘hukukun dışına çıkılması’, ‘masumiyet karinesinin ihlali,’ ‘siyasi baskı kurma görüntüsü’, ‘insan haklarının gaspı’ gibi, temel değerlerin yok edilmesi söz konusu ise de dava, ‘geçmişi hatırlama’ ve ‘bugüne daha dikkatli bakma’ gibi bir yarar sağlıyor! Bu da az bir şey değildir…
Sağlar, bir dönemin önemli güvenlik görevlilerinden birinin, “Asker artık darbe yapamaz. Çünkü yüz yirmi bin kişilik özel örgütlenmiş güvenlik birimi var’ gibisinden şeyler söylediğini, sonra da bu sözlerinden vazgeçtiğini hatırlattı. Bunun bir bakıma, “asker yapamaz ama biz yapabiliriz” anlamına da geldiğini kaydeden Sağlar, her şeye karşılık Türkiye’nin “küçük, küçücük adımlarla da olsa, demokratik hukuk devleti olma yolunda yürüdüğünü” sözlerine ekledi. Sağlar, “Biraz daha çaba göstermemiz gerekiyor. Sonunda ‘ışığı görebilecek’, demokratik bir hukuk devleti de olabiliriz” diye konuştu.
Bilgi: Fikri Sağlar’ın Aydınlarla Yüzyüze söyleşinde yaptığı Faili Meçhul konulu konuşmaya ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Terör Kıskacında Türkiye
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Erdal Sarızeybek, Söyleşiler
Terörle Mücadele konusunda artarda yayımladığı kitapları ve aynı konudaki çok sayıda konferanslarıyla tanınan emekli Jandarma Albay Erdal Sarızeybek, “Aydınlarla Yüz yüze” söyleşilerinin konuğu oldu. Konuşmasının başında dinleyicilere seslenen Sarızeybek, “Son aylarım konferanslarda, toplantılarda konuşmakla geçti. Bu akşam, klasik bir konferansın çerçevesi dışına çıkmak, siz büyüklerim, arkadaşlarım ve kardeşlerimle dostça dertleşmek istiyorum” dedi.
“Devletimiz bizi iyi, çok iyi yetiştirdi” diye sözlerini sürdüren Sarızeybek, Kuleli Askeri Lisesi’nde olsun, Kara Harp Okulu’nda olsun mükemmel bir eğitim gördüklerini ve askerlik ocağında sürekli olarak “devlet için, vatan için görev” duygusuyla yetiştirildiklerini anlattı. Sarızeybek, şöyle devam etti:
“Subay olunca, her Türk subayı gibi, askeri okullarda aldığım eğitimi hayata geçirmeye çalıştım. Yurtdışı göreve gönderildim. Devletimiz ne görev verdiyse, hiçbir kişisel çıkar gözetmeden onu yaptım ve başarılı oldum. 1976’da, terörün en azgın döneminde, Hakkâri’deki sınır birliklerimizde görev aldığımda, “bizden sonrakilere terörden arınmış bir ülke bırakmak en büyük mutluluğumuz, en büyük ödülümüzdür” anlayışı ile hareket ettim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, 2005 yılında emekliye ayrıldığımda vilayet, vilayet gezip konferanslar vereyim, kitaplar yazayım diye bir planım, bir yol haritam yoktu; ama terör şiddetini arttırmaya ve şehit haberleri de yağmaya devam edince, gerçekleri anlatmak mecburiyetinde olduğumun ayırımına vardım. O günden beri, dilim döndüğünce bu konularda doğruyu ve gerçeği anlatmak için uğraş veriyorum. Konferanslara, TV programlarına katılıyor ve kitaplar yazıyorum. İki çocuğum var, bugünkü koşullarda, birçok kardeşimin, birçok evladımızın olduğu gibi iş bulma şansları olmadı çocuklarımın. Eşimle ve çocuklarımla Ankara’da sahip olduğumuz bir evimiz var. Emekli maaşım dışında kitaplarımdan gelen bir miktar gelirimle bu evin taksitlerini ödemeyi ve geçinip gitmeyi başarabiliyorum. Şikâyetim yok, ama kimi durumlar karşısında üzülmeden de yapamıyor insan. Örneğin, Trabzon’da, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin öğrencileri çok istemesine, çok da ısrarlı olmasına karşın üniversite yönetimi, onlarla sohbet edebileceğim bir konferans salonunu, alelade bir toplantı salonunu çok gördü! ‘Olmaz efendim, yerimiz yok!’ dediler, sağ olsunlar! Geçen hafta Kocaeli’de aynı durumla karşı karşıya kaldık. Oranın yerel yönetimi, belediye yönetimi, konferans verebileceğim bir salonlarının olmadığını söyleyebildi!
Bunlar, haliyle üzüntü veriyor insana. Şunu da söylemeliyim: Hiçbir partiye üye değilim. Bu bakımdan, burada yahut başka bir yerde konuştuğumda bir partiye çatıp başka bir partinin propagandasını yapacak değilim. Partiler önemli değil, Türkiye’nin milli güvenliği, geleceği, selameti önemlidir! Partiler gelir giderler. Anlarlar, anlamazlar; değişirler, değişmezler kendilerinin bileceği iş! Ama Türkiye hepimizin, vatan hepimizin ve başka bir vatanımız yok! Adımın üzerinde, askerlik hayatımda olsun, sonrasında olsun toz zerresi kadar bile bir leke yoktur, olmamıştır! Terörle, kaçakçılarla, haydutlarla uğraştım, ama böyle bir leke sürmeyi kimse başaramadı. Buna karşılık, orada burada gördüğüm tutumdan üzüntü duyuyor olmam da önemli değil. Tek dileğim, tek arzum, ülkemin dirliği, güvenliği ve mutluluğudur.”
ERGENEKON DİYE BİR ÖRGÜT YOK
Sarızeybek, “Ergenokon” olarak ünlenen dava ile ilgili gelişmelere de değinerek, bu davanın yürütülüş biçiminden ve sürekli dalbudak salmasının yanında “ucu açık” olarak devam etmesinden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirdi. “Birinin ifadesine bir satır eklenerek, belki de böyle bir satır ısmarlanarak” davaya adının sokulduğunu ifade eden Sarızeybek, “PKK terör örgütü ortada, elebaşısı ortada, destekçileri ortada! Ama şeref ve haysiyetleri çiğnenerek aydın insanlarımız tutuklanıyor, sorgulanıyor. Neymiş? Ergenekon diye bir terör örgütü varmış! Bugün bir ara kararla açıklandı ki böyle bir örgüt yok! Mahkemenin kararı ‘Ergenekon’ diye bir örgütün olmadığını ortaya koyuyor, ama bu vatanın, bu memleketin menfaati için çırpınan, hayatlarını bu yolda tüketen insanlarımız bu olmayan örgütün üyesi, destekçisi diye acı biçimde mağdur edilmeye devam ediliyor. Emekli Albay Erdal Sarızeybek de, bilmem hangi klasördeki bir ifadeye ısmarlama bir satırın eklenmesiyle, örgütün ‘kasası’ oluyor! Neden yapıyorlar bunu? Çünkü toplumda itibar sahibi kişileri, sözleri dinlenebilecek kişileri karalayarak yıpratacaklarını sanıyorlar. Yıpratacaklar ki, gerçeği anlatan kimse kalmasın! Anlatırsa da itibar edilmesin!” diye konuştu.
Bugün gelinen yerde Türkiye Cumhuriyeti devletinin üniter yapısının, Türk devletinin varlığının tehlikede olduğunu ifade eden Sarızeybek, “Bu olanlar boşuna değil. Eğer demokratik ülkelerde yöneticilere halk hesap soruyorsa, halk biziz ve bu hesabı sormalıyız. Ama önce gerçekleri anlamalı, öğrenmeli, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını iyi görmeliyiz. Halkımız, gerçeği gördüğünde katiyen hesap sormaktan kaçınmaz. Tarihte bunun çok örneği var” dedi.
Sarızeybek, Ergenekon davası soruşturması kapsamında görüşüne başvurulduğunu da hatırlatarak şöyle konuştu:
“Biliyorsunuz, beni de çağırıp görüştüler. Savcı Zekeriya Öz, aynen şöyle dedi: ‘Efendim, albayım, sizin çok iyi bir subay olduğunuzu, görevinizi her zaman başarıyla yaptığınızı biliyoruz. General olmanızı engellemişler… Bu konularda bildiğiniz bir şey varsa söyleyin, gereğini yapalım. Bu kişilerden hesap soralım!’
Arkadaşlar, soruyorum size: bu hangi vicdana sığar? Ne zamandır soruşturma yapıyor, insanları haysiyetlerini hiçe sayarak sorguluyor, tutukluyorsunuz. Şimdi, benden bunu nasıl istersiniz? Ben, bir iki şey söyleyeceğim savcı beye, adalet tecelli edecek! Böyle şey olur mu? Ben o kişilerle bazı sorunlar yaşadım, sonunda mahkemelik de olduk ve haklı çıktım o yargı sürecinden. Benim için mesele orada bitmiştir. Bunu söyledim…
Arkadaşlar, ‘terör örgütü ortada’ dedim. Aslında her şeyi ile ortada. Gizli saklısı kalmış bir tarafı yok terör örgütünün. Bir milyar doları var mesela. Bunu bir televizyon mülakatında söyledim. Bakan Cemil Çiçek, bir yardımcısı aracılığıyla sordu: ‘Terör örgütünün hesabı hangi bankada? Albayım söylesin, gereğini yapalım’ diye… Ben de, ‘devlet ciddiyetiyle bağdaşır bulmadığım için açıkladım bunu. Çünkü terör örgütünün banka ilişkileri, paralarının nerede olduğu Milli Emniyet’in dosyalarında, emniyetin dosyalarında, adliyenin dosyalarında var. Hal böyle iken, ‘Albayım, terör örgütünün parası hangi ülkenin hangi bankasında?’ diye sormanın ciddiye alınacak tarafı olur mu? Siz, siyasi irade olarak bunun üzerine gitmiyor, bu paraya el koyamıyorsanız, ne demeli bilmiyorum? Biri çıkıp ‘siz işbirlikçisiniz’ dese, kimsenin itirazı olmaz!
Ama gidilmiyor üzerine… Bunu da söylemeliyim… Terör örgütünün bu anlamda üzerine gidilmediği bir gerçek. Oralara kadar ulaşılmak istenmiyor belki de. Ama eğer siyasi iradeyseniz bunu yapmak zorundasınız. Bunu başkalarına havale edemezsiniz. Bunu idare edemezsiniz!..”
GÜVENLİK DEĞİL MİLLİ GÜVENLİK SORUNU
Erdal Sarızeybek, tam 10 yıl süreyle 5 farklı vilayette, İran ve Irak hudutlarında görev yaptığını belirterek, özellikle 1992 yılında Şemdinli Jandarma Sınır Tabur Komutanıyken PKK teröristleriyle 3 büyük çatışmaya katıldığını söyledi. Bunların, 30 Ağustos 1992 Alan, 12 Eylül 1992 Aktütün ve 29 Eylül 1992 Derecik çatışmaları olduğunu ifade eden Sarızeybek, bu çatışmalarda 74 askerin ve 20 korucunun şehit verildiğini söyledi. Sarızeybek şöyle devam etti: “Bugün gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki, bu şehitlerimizin hiçbirinin kanı yerde kalmamıştır! Bunu ben değil, PKK teröristleri söylüyor. O çatışmalarda ne kadar teröristin öldüğünü o zaman bilmiyorduk. Sonradan terör örgütünün, orada yanlış strateji izlediğine ilişkin militanları için hazırladığı bir kitaptan öğrendik. O günlerde terörist zaiyatının aslında çok ağır olduğunu, bin teröristin orada öldüğünü bilmiyorduk. Çünkü çatışma sonrasında arazide bulduğumuz ölü terörist sayısı 200-250 civarındaydı. Kamuoyunda genel olarak bu tür çatışmalarda kaç teröristin etkisiz hale getirildiği her zaman merak ediliyor. Çatışma sonrası arazide yaptığınız aramada o an için, çatışmada ölmüş hiçbir terörist cesedi bulamadığınız da olabiliyor. Bunu sebebi, ölü teröristleri zaiyatları açığa çıkmasın diye alıp götürüyorlar. Yaralı teröristleri çatışma bölgesinden uzaklaştırıp bir başka bölgede öldürüp, gömüyorlar. Bu nedenle siz çatışmaya girmiş birisi olarak askerden şehit verebiliyorsunuz ama, şehitlerinizin kanının yerde kalıp kalmadığı sorusuna cevap bulamayabiliyorsunuz…
Bugün geriye dönüp baktığımda orada ne kadar terörist ölmüş olursa olsun bundan bir teselli payı çıkaramıyorum. Bunun bir önemi yok! O, 74 şehidimizin acısını bugün de içimde yaşamaya devam ediyorum. Kendime, sürekli o şehitlerin hesabını soruyorum. Acaba, ‘şehit vermemek için ne yapabilirdik?’, acaba doğrusunu mu yaptık o gün ve sonrasındaki günlerde?’ diye soruyorum. Acaba ‘boşuna mı şehit verdik?’ orada, diye soruyorum kendime. Vicdan muhasebesi yapıyorum…
Düşünün ki, karakol yüz kişi, bakıyorsunuz gelenler 500 kişi! Nasıl oldu? Nasıl oluyor bu? Bugüne kadar terörle mücadelede asker, korucu, polis 6 bin 500 şehit vermişiz. Buna karşılık teröristlerin 30 binden fazlası etkisiz hale getirilmiş. Peki, bu kadar kayıpları var, bu kadar ölüm var, nasıl oluyor da hala dağlarda 5 bin teröristin varlığından söz edilebiliyor? Bu soruları kendimize sormak zorundayız. Kuzey Irak’ta üsleri var biliyorsunuz. Şimdi daha çok siyasi faaliyete ağırlık vermiş görünseler de, dağlarda var olduklarını, askerimize de saldırdıklarını biliyoruz…
İşte bunları sorunca, bunları düşününce ihaneti görüyorsunuz. İhaneti görmek o kadar kolay değil. Biz devletimize toz kondurmayan bir gelenekten geliyoruz. Bizi yönetenlerin böyle meselelerde hata yapabileceğini, ihanete düşebileceğini kolay kolay aklımız almaz! Ama, meselelere birbiri ile bağlantıları içinde baktığınız zaman ihaneti görebiliyorsunuz. ‘İhaneti Gördüm’ adındaki kitabım bunun ürünüdür ve anlattığı da yalnızca budur!”
Terörün, adı geçen kitabında ayrıntılarıyla anlattığı bu ihanet yüzünden artık bir güvenlik sorunu değil, bir ulusal güvenlik sorunu haline geldiğini ifade eden Sarızeybek, bir ulusal güvenlik bakanlığının oluşturulması gerektiğini söyledi.
Sarızeybek şöyle konuştu: Biliyorsunuz, Aktütün’deki çatışmalardan sonra yetki meselelerini tartışıp sorunu İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na havale ettiler. İçişleri Bakanlığı, bu memleketin iç güvenlik sorunlarıyla, asayişi ile ilgilidir. Burada karşı karşıya olduğumuz terör ise ABD’nin, AB’nin ve İsrail’in desteklediği, Irak’taki yönetimin desteklediği ve milli güvenliğimizi, milli varlığımızı, milli bütünlüğümüzü tehdit eden bir hadisedir. Bunu İçişleri Bakanlığı bünyesindeki bir müsteşarlığın gayretleriyle def edemezsiniz. Bu yüzden bir ulusal güvenlik bakanlığının kurulması, bu çok yönlü, çok boyutlu terör olayına karşı bu bakanlığın bünyesinde seferber olunması gerekir.
Birtakım gazeteler var, Silahlı Kuvvetlere saldırıyorlar. Silahlı kuvvetleri her vesileyle yıpratmaya çalışıyorlar. Aktütün’deki son saldırının ardından Türk Silahlı Kuvvetlerini cesaretsizlikle bil suçlayabildiler. Dünyanın hiçbir yerinde bunun bir örneği yok. Dünyanın hiçbir yerinde gazeteler, televizyonlar kendi silahlı kuvvetlerini, ordusunu karalamaya kalkışmaz. Burada neden oluyor, nasıl oluyor? Çünkü ihanetin içinde, ihaneti örgütleyen uluslararası projenin içinde bunların yapılması da var. Her yerde, her toplulukta suça bulaşmış kişiler olabilir. Türkiye’de 80 bin korucu var. Bunların suça karışmış olanları 80’i geçmez. Onları tutuklayabilir cezalandırabilirsiniz. Ama 80 bin korucuyu, toptan ‘çete’ ilan etmek de neyin nesi? Bu adamlar devletin yardımcı güçleri! Keza, Türk Silahlı Kuvvetleri 600 bin kişi. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de suça bulaşmış kişiler olabilir. Bunların da sayısı 60’ı geçmez. Bu 60 kişinin suça karışmasını bahane edip tüm silahlı kuvvetlere saldırmak, orduyu karalamak da ihanetin görüntülerinden yalnızca biridir. İhanet, söylediğim gibi uluslar arası bir proje olarak hazırlanıp uygulamaya sokulmuştur. Buna Bizans Projesi diyorum. Çok kapsamlı ve arkasında büyük güçler bulunan bir proje ama altedilmez değil. Sizin irade göstermeniz, onurlu bir ulusun onurlu temsilcisi olarak ulusal menfaatinizin ardında durmanız gerekiyor. Bunu yaptığınız zaman herkes sizi ciddiye almak, sizinle uzlaşma yollarını aramak zorundadır. Çünkü Türkiye büyük devlettir!
Peki neden silahlı kuvvetler hedef tahtası yapılıyor? Çünkü bu memleketin en önemli gücü ordusudur da onun için! Sözünü ettiğimi ihaneti, birinci ve ikinci körfez savaşlarıyla aktif hale getirilen, günümüzde de tüm hızıyla sürdürülen büyük ihaneti tam bir vukufiyetle gören, analiz eden tek kurum da Türk ordusudur. Başka hiç kimse, hiçbir sivil kurum bunu yapmamıştır veya yapmak istememiştir.
İşte Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bunun için saldırılıyor.”
Erdal Sarızeybek, salondaki söyleşinin ardından Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nun girişindeki kitap standına gelerek okuyucularına kitaplarını imzaladı ve onlarla geç saatlere kadar söyleşmeye devam etti.
Bilgi: Erdal Sarızeybek’in Aydınlarla Yüzyüze söyleşisinde yaptığı açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Doğu – Batı ve Türkiye
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Can Ataklı - Mehmet Faraç, Söyleşiler
“Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç, “Doğu – Batı ve Türkiye” konulu söyleşide Bursalılarla bir araya geldi.
Türkiye’nin Güneydoğusu’ndan seçimlerin hemen ardından geldiğini ifade ederek sözlerine başlayan Mehmet Faraç, bu dönemde terör örgütü PKK’nın “siyasallaşma” çabasında yüzde yüz başarılı olduğunun görülmesi gerektiğini söyledi. Son yerel seçimlerde, iktidar partisinin muazzam kampanyasına ve muazzam ölçülerde para saçmasına karşılık (180 trilyon liradır bu miktar), DTP’nin elindeki belediyelerin sayısını yüzde yüz artırmasını da bu çerçevede değerlendirdiğini kaydeden Faraç, “Şurası açıktır ki, PKK bölgedeki yeni durumu kendince doğru yorumlamakta, bunun sonucu olarak da ABD’nin, Kuzey Irak yönetiminin, İran’ın ve Türkiye’nin sıkıştırdığı alanda etkin bir siyasal güç olmaya çalışmaktadır” dedi.
PKK’nın bu çabasında en önemli enstrüman olarak geçmişinden farklı olarak dini motif ve duyguları kullandığını ifade eden Faraç, “Artık bir ellerinde silah varsa, bir ellerinde Kur’an var. Hizbullah’ın eski militanı, eski taraftarı olan yüzlerce molla bugün PKK ile birlikte hareket etmekte, kent merkezlerindeki siyasal eylemlerinde başı çekmektedir” dedi.
Geçmişteki PKK-Hizbullah çatışmasına da değinen Faraç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hizbullah-PKK çatışmasının en alevli günlerinde İndependet muhabiri ile birlikte Diyarbakır’a gitmiştik. Kahvelerin çokluğunun yanında, bu kahvelerdeki ilginç yerleşim de meslektaşımın dikkatini çekmişti: bir alçacık masa çevresinde dört hasır iskemle ve bu iskemlelere oturmuş boş boş oturan dört kişi!.. Hep aynı görünüm! Her kahvede aynı görünüm!..
Bu görünümle o kadar çok karşılaştı ki, bana bunun belli bir anlamının, belki de simgesel bir anlamının olup olmadığını sormak gereğini duydu. Şöyle söyledim ona: Bu dört kişiden biri PKK militanı, biri Hizbullah militanı, biri gizli ajan, biri de kurbandır!…
Bu paradoks aslında bir gerçeği ifade ediyordu. Durum tam olarak böyle idi o günlerde. Hizbullah, aslında çok iddia edildiği gibi devlet tarafından kurulmuş filan değildir. Devlet kurmadı Hizbullah’ı. Ondan yalnızca yararlandı. Eylemlerini izlemek yerine serbest bıraktı. Silah ve bombalar sağlamasına göz yumdu. Kimi eylemlerinde kullandıkları silahların polis tarafından verildiği de ortaya çıktı. Örneğin Gaziantep’te kitap fuarı sırasında Müjde Yayınevi’nin standına atılan, bir çocuğun ölümüne çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olan bombanın Siverek polis karakolundaki görevlilerden temin edildiği belirlendi. Böyle ilişkiler yargı kararıyla da sabit. Ama bu başka bir durum, devlet tarafından kurulması ise başka bir durum!..
Hizbullah militanları, on yıl boyunca bölgedeki tüm kentlerde tam anlamıyla terör estirdi. Akşamın bastırmasıyla birlikte sokakta onların egemenliği başlıyordu. Üç kişilik hücreler ya da timler şeklinde örgütlenmişlerdi. Çoğunluğu ‘tinerci’ ya da ‘ballici’ diye bilinen çocuklardan seçilmişti. Hizbullahçılık onlara para ve itibar kazandırıyordu. Yapıp ettiklerine de kimsenin karıştığı yoktu. Böylece terörize debildiler tüm bölgeyi. Binlerce insan öldü bu süreçte. Sel gibi kan aktı! Şimdi oralarda asit kuyularından filan söz ediliyor. Bu kuyularda, öldürülüp oraya atılmış insanların cesetleri, kemikleri çıkabilir! Ama PKK’nın mı, Hizbullah’ın mı, yoksa ‘derin devletin mi’ kurbanları oldukları hiçbir zaman anlaşılamaz!..
Sonunda ne oldu? Yirmi bir yıldır her yerde aranan ama bir türlü bulunamayan Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’daki villasına baskın yaptı polis. Çıkan çatışmada Velioğlu öldürüldü. Velioğlu Polisle çatışırken arkadaşları, Hizbullah’ın arşivinin saklı olduğu bilgisayarları delik deşik etmekle meşguldu. Gene de, CİA’nın yardımıyla bazı bilgiler açığa çıkarılabildi tahrip edilen bu disklerden. Bu bilgiler, bölgede yüz bin kişiyi örgütlerine dahil ettiklerini, on binlerce kişiyi buna hazırladıklarını, yalnızca Güneydoğu’da değil Türkiye’nin dört bir yanında dalbudak saldıklarını, dört binden fazla kişiyi de cinayetlerde tetikçi olarak kullanabildiklerini gösteriyordu…
İlginç bir tesbiti de eklemem gerekir: Abdullah Öcalan’la Hüseyin Velioğlu ellerinde tahta bavulları ile Ankara’ya birlikte gelmişler, Siyasal Bilgiler’de birlikte okumuşlardı. Aynı camiye birlikte namaz kılmaya gittiklerini de çok kişi biliyor.
Peki nasıl olmuştu da, aynı yoksul çevreden gelen, aynı okulda okuyan, aynı seccadeye baş koyan bu ikisi, geldikleri bölgede biri Marksist/Leninist, öteki şeriatçı ayrı ayrı terör örgütleri kurup birbirleriyle kanlı bir savaş yürütmüştü? Bu da bir paradokstur. Ama Güneydoğu dediğimiz bölge bir paradokslar bölgesidir. Orada plan, Kürdü Kürde kırdırma planıydı. Ellerine Klayşinkoflar, hayalet Takaroflar (Rus yapımı tabanca) tutuşturulup cinayet işlemeye gönderildiler. Takarof, en çok kullandıkları, hatta başlıca silahlarıydı, ki, bu da ayrı bir paradokstur!..”
Ortadoğu’nun siyasal literatüründe, “lider giderse örgüt de gider” denildiğini hatırlatan Faraç, Velioğlu’nun öldürülmesi ile Hizbullah’ın bu literatürü doğrularcasına tam bir dağılma dağılma sürecine girdiğini, ancak son zamanlarda yeniden toparlanmaya başladığını söyledi. Hizbullah’ın dağılma sürecine girmesinde, ortaya çıkan “mezar evleri”nin, “canlı bomba” eylemlerinin bölgede yarattığı dehşetin de etkili olduğunu ifade eden Faraç, “Sonuçta, Hizbullah’ın molla takımı bölgede etkin olmaya çalışan Fethullah Gülen cemaati yerine PKK’ya yaklaştı. Zaten kökenlerindeki Mizan cemaatinde bu eğilim (dinci ve Kürtçü ve PKK ile saldırmazlık politikasından yana eğilim) güçlü olarak vardı. Gülen cemaatinin ‘boşluktan’ yararlanmak istemesi ve onlara ‘fırsatçı’ görünen tutumu bu eğilimi daha da kuvvetlendirdi. Böylece, sonuç olarak PKK, Hizbullah’ın beyin takımını, yönetici kadrosunu F. Gülen grubunun elinden almış oldu” dedi.
F.Gülen grubunun hem Güneydoğu’da, hem de Kuzey Irak’ta etkili olduğunu ve bu bölgede yüzden fazla okulun yanında, yüzlerce ticari şirketi yönettiğini kaydeden Faraç, bu durumun cemaatçi rekabet nedeniyle yeni, yeni toparlanan Hizbullah ile Gülen grubunu karşı karşıya getirdiğini söyledi. Faraç, “Önümüzdeki günlerde Hizbullah ve Gülen cemaati arasında beklenmedik bir takım olaylar çıkabilir. Bunun açık seçik işaretleri var. Hizbullah son günlerde yayınladığı bir bildiride, Gülen grubu ile sıcak çatışma istemediklerini, ancak denetim dışındaki kimi grupları ile böylesi bir olasılığın var olduğunu duyurdu” diye konuştu.
PKK’nın, özellikle Kuzey Irak’taki baskı nedeniyle daha önce rahatlıkla kullanabildiği bin sekiz yüz kilometre karelik bir alanı silahlı militanlarından arındırmak zorunda kaldığını belirten Faraç; “Dört bin beş yüz militanı Kuzey Irak’la entegre edilmiş bir PKK’nın, özellikle ABD’nin bölgeden çekilmesinin ardından, karşımıza yeni bir misyonla çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır” diye konuştu..
Bu olasılığa “Nasıl olur?” diye tepki gösterileceğini bildiğini ifade eden Faraç, “Hafızamız sık sık siliniyor. Mezar evlerini bile unutabiliyoruz. PKK’nın cinayetleri de unutulabilir. Bakarsınız, Abdullah Öcalan da, elini doğrudan kana bulaştırmadığı gibi bir gerekçe öne sürülerek cezasını ev hapsinde geçirebilir. Serbest bırakılmasa bile böyle bir uygulama ile bir takım kolaylıklar elde edebilir” dedi.
İSTİHBARAT ÖRGÜTÜNÜN BAŞARILI OLDUĞU SÖYLENEMEZ
Faraç, Türk istihbarat örgütlerinin başarılı olup olmadığı konusundaki bir soru üzerine şöyle konuştu:
Hatırlayacaksınız, 15 Kasım 2003’te, İstanbul’da iki büyük patlama meydana geldi. Emniyet makamları, İçişleri yetkilileri, ‘izlerini bulduk, yakaladık, yakalıyoruz’ diye kamuoyunu yatıştırmaya çalışırken, beş gün sonra iki büyük patlama daha oldu. Dinci bir örgüt, hem de Ramazan ayının ortasında, tonlarca patlayıcıyı dört kamyona yüklemiş ve Hıristiyanlarla Musevilerin dini, siyasi ve ticari merkezlerine yönelik intihar saldırıları düzenlemişti! Türk toplumu, o gün yeni bir örgütle (El Kaide ile) karşılaşmış, ancak bu tanışmanın arkasında nasıl bir süreç ve gafletin olduğunu öğrenememişti!..
El Kaide nedir, kimdir? Suudi rejiminin resmi mezhebi Vahabiliği referans alan bu örgüt, Selefi-Vahabi çizgisi Anadolu Müslümanlığına aykırı, katı ve bağnaz bir düşünce tarzını dayatıyor. Bu anlayış Türkiye’deki rejimi “Darül harp” (İslam kanunlarına göre yönetilmeyen) diye niteliyor. Örgüt üyeleri, devletten maaş alan imamın ardında namaz kılınamayacağını savunuyor. Mezarlık ziyaretlerini ve din bilginlerine bağlılığı küfür sayıyor. Onlara göre ‘Tevhid’e inanmayanın malı, canı helaldir. Tarikat-tasavvuf küfürdür. Muska, tespih, zikir, nafile namazı batıldır!’.
2003’ün kasım ayında Beyoğlu’ndaki Neva Şalom Sinagogu, Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu, İngiltere Başkansolosluğu ile HSBC Genel Müdürlüğü binalarını bombalayanlar işte bu radikal dinci çizgiden geliyordu. Habib Aktaş’ın eğittiği Gökhan Elaltuntaş, Mesut Çabuk, Feridun Uğurlu ve İlyas Kuncak adlı militanlar, kamyonlara yükledikleri tonlarca patlayıcıyı işte bu ideoloji uğruna ateşlemişlerdi!..
Aslında onlar Türkiye’deki ilk Selefi militanlar değillerdi. Selefi-Vahhabi anlayışı Türkiye’de ilk kez 1974 yılında Malatya’da kurulan “Malatya Fikir Kulübü” bünyesinde gelişmişti. Abdurahman Gökmen liderliğinde ortaya çıkan hücre ise Yahudi asıllı İshak Manisalı’nın kaçırılması eylemiyle adını duyurmuştu. M. Emin Yılmaz önderliğindeki Selefi Ceyşullah örgütlenmesi ise 1995’te Bingöl’de ortaya çıkarılmış, 21 kişi 6 Kalaşnikof’la birlikte ele geçirilmişti.
11 Eylül saldırılarının ardından Türk Selefiler yakın takibe alındı. Feyzullah Birişik grubu İstanbul’da 5-7 Ekim 2001’de yapılan operasyonla deşifre edildi. Yakalanan 5 kişi eğitim amacıyla Çeçenistan, Irak ve İran’a gittiklerini söylemişlerdi.
Gaziantep’te 29 Ekim 2001’de gerçekleştirilen operasyonda yakalanan 14 Selefinin de Afganistan’a gidip eğitim gördükleri saptandı. Selefilerin Türkiye sorumlusu “Ebu Said El Yarpuzi” kod adlı Mehmet Balcıoğlu ise 2001’de Antalya’da yakalandı. El Kaide hücrelerini oluşturan ‘İmamlar Birliği’ yöneticisi Ali Üzüm ise aynı tarihlerde gözaltına alınıp serbest bırakıldı.
Ankara merkezli Selefi örgütlenmenin lideri Malatyalı Hulusi Kıdık ve 15 arkadaşı 19 Aralık 2001’de, Konya’da Murat Gezenler önderliğindeki ‘Kuran’a Çağrı Grubu’, 8 Şubat 2002’de, Malatya’daki Şemsettin Özaykan grubu ise 25 Mart 2002’de açığa çıkarıldı.
Selefi gruplar zaman zaman silahlı eğitim için Afganistan ve Pakistan’a, dini eğitim için de Suudi Arabistan’a gidip geliyordu. 2001’e kadar en az 500 kişinin Afganistan, Bosna Hersek, Çeçenistan, Tacikistan, Keşmir gibi bölgelerde savaşlara katıldığı saptanmıştı.
Amerika’daki 11 Eylül 2001 saldırılarında 3 binden fazla kişinin ölmesinin ardından ABD uçakları Afganistan’daki El Kaide kamplarını bombalayınca Türk kökenli Selefilerin büyük bölümü ülkelerine kaçtı. Onların çoğu Hizbullahçılar gibi Doğu ve Güneydoğu veya Kürt kökenli değildi. Aralarında Kastamonulu, Konyalı, Eskişehirli, Kayserili, Nevşehirli, Çankırılı, Bursalı, Sakaryalı, Sinoplu ve Afyonlu militanlar da vardı. Ancak Afanistan’daki kamplarda silah kullanmak, bomba yapmak, suikast düzenlemek konusunda yıllarca eğitimden geçirilen bu militanlar bir yıllık suskunluğun ardından hücrelerinden çıktılar!
Usame bin Ladin onlara sansasyonel bir eylem için 150 bin dolar göndermişti. Hazırlıkları 1 yıl kadar sürdü. Bu sırada İslamcı vakıfları, yayınevlerini, şirketleri ve bazı camileri üs tuttular. İBDA-C, Hizbullah, Ensar El İslam, Müslüman Gençlik gibi örgütlerden militan transfer ettiler. El Kaide’yi örgütlemek ve Selefi ideolojisini yaymak için ‘piknik’ adı altında ideolojik ve askeri eğitim verdikleri kamplar düzenlediler. Eşleri, dostları ve kardeşleriyle aile şirketleri gibi eylem hücreleri oluşturdular. Camilerde, Mescitlerde, hatta baharatçı dükkânlarında bomba yapımı, bomba kullanımı üzerine toplantılar, tartışmalar düzenlediler. Telefon satış yerleri açıp binlerce sim kartı denetleme imkanına kavuştular. Deterjan imalatı için fabrika bile kurdular…
Bütün bunları resmi yollardan yaptılar. Ticaret odalarında, emniyet makamlarında, savcılıklarda, maliyede kayıtları var…
Buna karşılık ne yurtdışı ilişkileri, ne ‘piknik’leri, ne eğitim kampları, ne de vakıf ve camileri üs haline getirmiş olmaları kimsenin dikatini çekmedi. Ellerini, kollarını sallaya sallaya hazırlıklarını sürdürdüler ve sonunda da yapacaklarını yaptılar…
Şimdi, El Kaide örgütü nasıl oluyor da bu kadar rahat hareket edebiliyor ve gelip İstanbul’un orta yerinde yüzlerce vatandaşımızın ölümüne binden fazlasının yaralanmasına sebep olan bombalama eylemini gerçekleştirebiliyor?
Bu durumda, Türk istihbaratının etkin olduğunu, başarılı olduğunu kim söyleyebilir? Dünyanın en kanlı en büyük iki örgütü PKK ve Hizbullah’tır. Bu iki örgüt Güneydoğu Anadolu’da, çok uzun zaman istediği gibi eylem yapıp cinayet işledi. Bu örgütleri daha en başında bastıramayan bir istihbarat örgütünün başarısından kim söz edebilir?
İstihbarat örgütlerimizin asıl hedefinin ne olduğu Ergenekon soruşturmasında açıkça ortaya serilmiyor mu? Kemalistler, Atatürkçüler, üniversite hocaları, emekli askerler, gazeteciler izlenip fişleniyor. Bir milyon kişinin telefonları dinleniyor. Bu büyük bir iş, muazzam bir iş! Her şey feda olsun! Feda olsun da, arada asıl teröristler, eli kanlı dinci örgütlenmeler neredeyse serbestçe cirit atabiliyor. Bizler de olup biteni seyretmek zorunda kalıyoruz…”
TEK PENCEREDEN BAKILMAMALI
Söyleşi’de Faraç’ın ardından söz alan Can Ataklı, olaylara tek pencereden bakılmaması gerektiğini belirterek, aksi halde “sığ”lığa, hatta mantıksızlığa ulaşılacağını söyledi. Ataklı, bir soru üzerine “Derin devlet hükümetlerden, devletten bağımsız bir olguymuş gibi gösteriliyor. Böyle şey olmaz. Derin devlet dünyanın her yerinde vardır. Bu bakımdan ‘derin devlet’le ifade edilen şeyin, yozlaşarak yoldan çıkmış bir takım çetelerin ifade ettiği şeylerden ayrılması gerekir” dedi. Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu, Türk devletinin de bin yıldır bu topraklarda kök saldığını ifade eden Ataklı, “Obama, ‘Türkiye yerinden dolayı her zaman önemli bir ülkedir’ dedi. Obama’nın bu sözünün hükümetin kulağına küpe olması gerekir. Çünkü, ‘kardeşim, önemli olan sen değilsin; senin partin, iktidarın değil; önemli olan Türkiye’dir’ adam! İktidarda kim olursa olsun; ister AKP olsun, ister başkası olsun Türkiye’nin kendileri için önemli ülke olduğunu söylüyor! Kimse kendini kandırmasın, doğrusu da budur” şeklinde konuştu.
Ataklı konuşmasında, olaylara tek pencereden bakmanın yaratacağı sonuçlar üzerinde durdu. Hukuktan, siyasete, ekonomiye değin hemen her konuda “kolay açıklamaların peşinde gittiğimizi” ifade eden Ataklı, şöyle konuştu:
“Örneğin ‘Ergenekon’ soruşturmasını, tutuklamaları ve bu çerçevede ortaya konan görüşleri ele alalım. Ne söylerseniz söyleyin: diyorlar ki, ‘Ama darbe yapacaklardı’! Darbe soruşturulmasın mı? Darbe suç değil mi? Siz, darbelere karşı değil misiniz?…
Tamam kardeşim, darbe suç! Ama bir soruşturma da hukuka, yasaya uygun olmak zorunda! Hınçal Uluç’u vuran ardamı 3 ayda serbest bırakıyorsun. Adam elinde silahı gelip Hıncal’ı vurmuş. Yara kapanmadan, yaranın sargısı üzerindeyken, bakıyorsun adam dışarıda! Trafikte on kişinin canına kıymış sürücü, bakıyorsun ki elini kolunu sallayarak geziyor! Hatta aracının başına dönebiliyor! Fakat, hayatları boyunca tertemiz yaşamış, hayatları boyunca bilimle yahut meslekleri ile ilgilenmiş rektörleri, üniversite hocalarını, gazetecileri, emekli askerleri ne kadar tutuklu kaldıkları veya kalacaklarını hiç umursamadan içeriye atıyor ve orada tutuyorsun!
Darbe ‘suç’ tabii, ama nasıl bir suç? Bir telefon dinleniyor! Ortam dinleniyor! Biliyorsunuz bir de böyle bir laf var! Yani burasını dinliyor adam, sen de öfkelisin, verip veriştiriyorsun! Ha işte ortama yakalandın! Ergenekon’un faili oluyor, darbe örgütünün bir üyesi olmakla suçlanıp sorguya alınıyor veya tutuklanıyorsun!
Bu arkadaşlar, kendilerine ‘demokrat’ diyor! Eğer bu da ‘kesmezse’ dönüp ‘liberal demokrat’ diyor! Fakat lütfen, nasıl demokratlık bu? Demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri savunmayan bir demokrat olabilir mi? İlhan Selçuk, bu ülkeden kaçıp gidecek miydi? İşte serbest bırakıldı ama hiçbir yere gitmedi! Mehmet Haberal, tutuklanmasının değil, ellerinden şifa bekleyen hastalarının derdinde. Haberal kaçıp gider miydi, dersiniz, bu ülkeden? Niçin gitsin? Türkan Saylan’ın başına gelenler konusunda utangaç bir ifadeyle de olsa ileri geri konuştular, ama ‘Hayır! Bunu yapamazsınız! Hiç kimseye yapamazsınız’ da diyemediler. Çünkü diyemiyorlar. Çünkü iktidarın penceresinden bakıyorlar. Empati kuramıyorlar. Başkasının başına gelenlerle ilgili değiller!.. ‘Hukuk herkese lazım’ deniyor. Evet; elbette hukuk herkese lazım! Belki en çok, hukuksuzluk yapanlara lazım. Çünkü hukuksuzluk, er geç gerçek hukuka ihtiyaç duyar. Bana diyecekler ki: Kardeşim, neden böyle yaptın? Neden hukuksuzluk yaptın?… Hukuksuzun, er geç sığınacağı yer hukuk olmayacak mı?..”
“Derin devlet” tartışmalarına da değinen Ataklı, “Derin devletin”, herhangi bir devletin karşılaştığı karmaşık durumların altından kalkabilmek için aldığı bir takım gizli kararlar ve bunlara bağlı uygulamalar olduğunu söyledi. Ataklı şöyle devam etti:
“İşte, deniyor ki, başlangıçta ‘40 çapulcudan ibaret’ görülen PKK, alıp başını gitmiş binlerce militanı olan bir terör örgütüne dönüşmüş! Ne yapılıyor? Bölgede ‘Olağanüstü Hal” ilan ediliyor! İdari yapı, askeri yapı buna göre düzenleniyor. Karşında bir çete var! Düzenli ordu bir çeteyle düzenli ordunun yöntemleriyle savaşamaz. O zaman bir takım yapılanmalara gidiliyor. Devletin görevlendirdiği insanlar, bir çete gibi dağlarda savaşmaya başlıyor. Adam, ‘bin kişi öldürdüm’ diyor. Bunun için diyor…
Ama süreç uzayınca ve denetim zayıflayınca bunlardan bir kısmı yozlaşmaya başlıyor. Şehirlerde her zaman var olan mafya ve benzeri yapılanmalarla ilişki içine giriyor. Onlara bağlı olarak cinayet işliyor, haraç topluyor. Bunun devletle, devletin derini ile ne alakası var?”
KORKU İMPARATORLUĞU
İktidar ve yandaşlarının, Ergenekon operasyonunu sürdürürken, “namusumuzdan ve hukuka saygımızdan” yararlandığını, “bu ülkenin gerçek demokratlarının namusluluğunu ve namusunu” kullandığını ifade eden Ataklı, bunun, “Hukuk önünde herkes eşittir, kimse dokunulmaz değildir” denilerek yapıldığını söyledi.
“Bu kılıcı sallayan, ama hukuka saygıları çok su götürür olanların devletin gücünü kullanarak böylece bir korku imparatorluğu yarattıklarını” savunan Can Ataklı, “ ‘Her şey yargının eline teslim edildi, suçsuzların korkacak bir şeyleri olmaz’ diyorlar. ‘Yargıya müdahale etmeyelim’ diyorlar. Fakat bize söylediklerinin, bize önerdiklerinin, bize tavsiye ettiklerinin tam tersini yaparak bu ülkenin saygın bilim insanlarını, aydınlarını, düşünen insanlarının vicdansızca mağdur ediyorlar” dedi.
“Bu kadar çok demokrat’a(!)”, ve “bu kadar aşırı demokrasi düşkünlüğüne(!)” karşın, Türkiye anayasasının bir darbe anayasası olduğunu, “12 Eylül müdahalesiyle devlet yönetimine el koyan Kenan Evren ve arkadaşlarının görevlendirdikleri kişiler tarafından hazırlandığını hatırlamak gerektiğini” ifade eden Ataklı, şöyle devam etti:
“Hafızayı Beşer Nisyan İle maluldur” derler. Yani, toplumun hafızası unutkanlıkla hastalıklıdır! Öyle olmasaydı, yürürlükteki anayasanın bir askeri darbe anayasası olarak referanduma sunulduğunda bu toplumun yüzde 92’sinden fazlasının onayını aldığını unutmazdık!.. O anayasaya kimler oy verdi? Bizler oy verdik! Belki korka korka, ama usulüne uygun bir seçimde, yani ‘hür irademizle’ gidip ‘evet’ oyu verdik! Şimdi ne diyoruz? ‘Darbelere karşıyız’!..
Bütün bunların ötesinde, her sözü darbe kanıtı gibi göstermek isteyenlerin hiç değinmedikleri bir şey daha var. Neredeyse 20 yıldır darbe yapmaya hazırlandıkları söylenenler aslında bunu başaramamış. Bırakın başarmayı darbe şartlarını bile oluşturamayan bu kadar insanı aylarca belki yıllarca hapiste tutmanın mantığı var mı, bunu yapmak adalete ve vicdana sığıyor mu, sorusunu da sormamız gerekiyor.
Ergenekon intikam operasyonunu yürütenler olayı aynı zamanda ‘Türkiye’nin temizlenmesi’ olarak da sunmak istiyor. Bunu da İtalya’da yapılan Gladio operasyonu ile benzeştirmeye çalışarak yapıyor. İtalya’da mafya siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı Gladio operasyonu ile Ergenekon’un hiçbir ilgisi yok aslında. Orada NATO artığı bir örgütün siyaset ve mafya ile kurduğu bir menfaat çetesi söz konusuydu. 7 bin kişi hakkında soruşturma yapıldı, ama açıkçası bir sonuç da alınamadı.
Belki ‘sonuç’ almanın peşinde de değillerdi. Çünkü amaç, devlet açısından bir dönem NATO’ya, yani uluslar arası bir güce bağlı olarak kurulmuş, ne olduğunu ve ne yaptığını kimsenin pek bilmediği, ama sonuçta görevi bitmiş, işi bitmiş o yapının tasfiyesiydi. Tasfiye edildi bitti…
Bu ‘temizlik’ iddiası, ( Bunu, ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ şeklinde ifade edenler de var, biliyorsunuz!), yasadışı bir gücün tasfiye edildiği efsanesi sayesinde kamuoyunun kafası iyice karıştırılıyor ve tutuklanan pek çok saygın kişi görünmeyen, ulaşılamayan, kanundışı işler yapmış vahşi bir örgütün üyeleri gibi algılanıyor. Televizyonlarda birer ‘misyoner’ edasıyla gezinen sözde liberal demokratlar da, bir taraftan iktidardan sağladıkları kazanımları korumak, diğer taraftan gerçek aydınlardan hınçlarını çıkarmak için bu zihin karışıklığını körüklüyorlar. Hiçbir ahlâki ve vicdani değeri olmayan, bu değerleri çoktan bir tarafa bırakmış bu kişilere ne söyleyeceğimi doğrusu bilemiyorum. Fakat şunu biliyorum: Hallerinden ve oynadıkları rolden hoşnutlar. ‘Yalancı pehlivanlık’tan memnunlar ve bu topluma, bu toplumun aydın insanlarına verdikleri hasarı kıs kıs gülerek izliyorlar!”
Bilgi: “Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç’ın, “Doğu – Batı ve Türkiye” konulu söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Medya ve Siyaset
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Ahmet Hakan, Söyleşiler
Gazeteci Ahmet Hakan, “Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde Bursalılarla buluştu.
Ahmet Hakan, söyleşinin başlangıcında “topluluklar önünde konuşmaya alışık olmadığını” belirterek, “söyleşinin soru ve cevaplarla yürümesinin hem düşüncelerini açıklamak, hem de dinleyicilerin görüşünü öğrenmek bakımından daha yararlı olacağını düşündüğünü” söyledi.
Ahmet Hakan, bir dinleyicinin “Kabine’deki değişikliği nasıl yorumladığı” şeklindeki sorusuna, “Bu konuda spekülatif sözler ediliyor. Yeni kabine ile Başbakan’ın yeni bir rota çizdiği ve olasılıkla bundan sonra işlerin daha farklı yürüyeceği vs. söyleniyor. Daha doğrusu, bu konuda gazetelerde ve televizyonlarda farklı değerlendirmeler, farklı yorumlar yapıldığına şahit oluyoruz. Böyle olması da gayet tabii… Çünkü herkes durduğu yere göre konuşuyor. Kimi durumda beklentisine göre, niyetine göre konuşuyor. Özel bilgilere, özel bir takım istihbarata dayananlar da var şüphesiz bu yorumlar arasında… Aslında, hepimiz için geçerli bir durum; genellikle durduğumuz yerde, görebildiklerimizi söyleriz… Bana kalırsa, Başbakan Erdoğan’ın hükümette yaptığı değişikliğe büyük önemler atfedilmesi, bu değişiklikten önemli sonuçlar beklenmesi çok doğru değil. Esas çizgiyi değiştirecek bir değişiklik olduğunu düşünmüyorum. Böyle yorumlanmasını da doğru bulmuyorum. Olup biten şudur: Bazı isimler gitti bazı isimler geldi! Ama sonuçta tipik bir AKP kabinesi ile karşı karşıyayız. Başbakan Erdoğan’ın damgasını taşıyan, onun isteğine göre şekillenen bir kabinedir bu. Yeni kabineyle, eskisinden daha içe kapanık, daha muhafazakar bir yola girildiği de söylenebilir. Muhtemelen önümüzdeki süreç, AKP’nin içine kapandığı, dışarısı ile arasındaki duvarı kalınlaştırdığı, daha izole bir süreç olacak. Bülent Arınç, Ömer Dinçer gibi isimlerin kabineye alınması ve önemli görevlerle donatılması bunu gösteriyor” diye konuştu.
Hakan, aynı doğrultudaki başka bir soru üzerine, AKP’nin “ağır topu” Bülent Arınç’ın, “ideolojik açıdan hayli tartışmalı da olsa, farklı kesimler arasında akçalı işler bakımından temizliğinin genel bir kabul gördüğünü” söyledi. Aynı “kabulün” Maliye Bakanlığı görevine getirilen Mehmet Şimşek için de geçerli olduğunu belirten Hakan, böylesi isimlerle birlikte düşünüldüğünde, yeni kabinenin “bir arınma kabinesi” olarak da değerlendirilebileceğini, çünkü AKP’nin son yıllarda en fazla “kayırmalı ihaleler, yolsuzluklar ya da yolsuzluklara göz yummalar” nedeniyle suçlanıp eleştirildiğini hatırlattı. Hakan, bu değerlendirmesine karşın, kabineyi esas itibarıyla bir “İçe kapanma kabinesi” olarak gördüğünü yineledi.
MEDYA’DA ÖNEMLİ GELİŞMELER OLUYOR
“Basından şikâyetler var, ‘yandaş medya, holding medyası’ diye söz ediliyor. Siz, bu türden bir ayırım yapıldığında nerede olduğunuzu düşünüyorsunuz?” şeklindeki bir soru üzerine, Ahmet Hakan, “Medya’da, içinden geçmekte olduğumuz için, belki de pek algılayamadığımız, ama sonuçlarını belki yıllar sonra göreceğimiz çok önemli, son derece önemli gelişmeler oluyor” dedi. Hakan, kendi durumuyla ilgili olarak da, “Çalıştığım gazetede bugüne kadar yazılarım nedeniyle hiçbir müdahale görmedim. Yazılarımın tek satırına bile, bugüne kadar itiraz edilmedi, dokunulmadı. Dokunulmasının düşünüldüğünü de sanmıyorum… Beni ilgilendiren budur! Özgürlüğümün kısıtlanmamasıdır. Dilediğim gibi yazabilmemdir…” dedi. Hakan şöyle konuştu:
“Türkiye’de medya alanında çok önemli gelişmeler oluyor. Yaşıyoruz bunları… Ama içinde olduğumuz, elan içinden geçtiğimiz bir süreç olduğu için bu süreç, belki çok fazla algılayamıyoruz… Sonuçlarını belki on yıl sonra göreceğiz… Medyada yaşanan gelişmeleri bütün yalınlığıyla, belki o zaman görebileceğiz… İlk defa bu hükümet döneminde, siyasi iktidar kendi medyasını yaratma, medyaya toptan sahip olma çabasına girdi! Açık açık girdi bu çabanın içine!.. Dolayısıyla ‘hükümet yanlısı medya’ demek o kadar da yanlış değil. Baktığımız zaman manzara nedir? Elinde olan medya var, olmayan medya var! Ama keşke hiç böylesi bir gayret olmasaydı! Başbakan Erdoğan, medyaya karşı olağanüstü tahammülsüz davranıyor. Kendi kontrolünde bir medya istiyor. Bunu sağlamak için elinden geleni açık açık yapıyor! Söylediğim gibi, bunun sonuçlarını belki on yıl sonra göreceğiz… Ben, bir gruptan ötekine ‘geçmek’ istemiyorum! ‘Bir gruptan olmak’ istemiyorum! ‘Laik kesim yanlısı’ yahut ‘Hükümet yanlısı’ olmak, öyle görülmek istemiyorum! ‘Laik kesimin’ yanlışları varsa, yanlışları olursa, onları yazabilmek; ‘İslamcı kesimin’ yanlışlıkları olduğunda onları da iç rahatlığıyla yazabilmek istiyorum. Vicdani bir duruştur bu!.. ‘Dönek’ diyorlar! Diyorlarmış!.. Desinler!.. Hiç önemsemiyorum bunu…”
Ahmet Hakan, “PKK politikasında zaaf var. Hükümetin bir kanadı TSK ile zıtlık içinde. Belki, İmralı’daki elebaşıyı salıverip DTP’nin başına getirecekler. Bu konularda çok açık yanlışlıklar yapılıyor. Neden birleşip PKK’ya karşı mücadele edilmiyor?” şeklindeki bir soruyu da şöyle yanıtladı:
“Abdullah Öcalan’ın, İmralı’dan çıkıp Demokratik Toplum Partisi’nin başına getirileceği bir ‘şehir efsanesi’dir! Böyle şeyler söylenir. Benzer başka şeyler de söylenir. Geçmişte de söylendiği gibi… Ama böyle bir şey yok! Böyle bir şey olmaz! Çünkü olmayacak bir şeydir!.. Yalnız, şunu da anlamamız gerekmekte: Herkes elde silah dağlarda PKK takibine çıksa da, bu sorun bu şekilde, yani yalnızca silahların namlusundan bakılarak çözümlenemez! Başka şeylerin de yapılması gerekiyor. Bunu askerler de söylüyor, bildiğiniz gibi… Mesele, ‘birleşip mücadele etmekte’ değil, belki soruna doğru bakabilmekte ve doğru çözüm üretebilmektedir… Başbakan Erdoğan, bu meselede kimi zaman çok sert, çok uzlaşmasız; kimi zaman da çok müsamahakar! Belki, bu nedenle eleştirilmeli!..
Hakan, “CHP’nin soruna yaklaşımını nasıl değerlendirdiğini” soran bir dinleyiciyi de şöyle yanıtladı:
“CHP’nin ‘Kürt politikası’ şüphesiz çok yetersiz. Bu yetersizliğin sonuçları da ortada. Örneğin, Hakkari’de yalnızca 27 oy alabilmiş! Ama Baykal’ın, Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin ekibinin bu konuda da bir açılım yapması beklenebilir. Parti içi bir mücadelenin konusu da olabilir bu sorun. Şu kadarı açık: CHP bakımından böyle gitmesi mümkün değil…”
Ahmet Hakan, “Ermenistan’a yönelik politikalar”a ilişkin bir soruyu da, “Türkiye’nin yaklaşımı” denilen politikaların, “Ermenistan’a uluslar arası yaklaşım, özellikle de ABD’nin soruna yaklaşımı çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini” belirterek yanıt verdi.
TÜRKİYE’NİN İRAN OLACAĞINA İNANMIYORUM
Hakan, “Bursa’nın Nilüfer İlçesi de, AKP’nin ‘fethedilecek kaleler’ listesinde… Türkiye nereye gidiyor? Bir uçağa biniyorsunuz, bir Avrupa ülkesinden Türkiye’ye uçan bir uçağa, başı açık olan tek bir kadın olmayabiliyor! Türkiye, böyle bir ülke miydi? Fethullah Gülen Türkiye için bir tehdit değil mi?” diye soran bir dinleyiciye şöyle yanıt verdi:
“Türkiye’de şöyle bir şey, şöyle bir bakış açısı diyeyim, var: Toplumumuzun bir kesimi, bir takım gelişmelerin arkasında –özellikle de bu gelişmeler kendi beklentilerine aykırı düşüyorsa veya müdahalelerinden, etkilemelerinden biraz azade ise-, o gelişmelerin arkasında, esrarengiz bir takım güçler, esrarengiz bir takım hadiseler arama eğilimindeler. Fethullah Gülen’e ve cemaate ilişkin abartı değerlendirmelerde bunu görüyorum. Bir dönem, biliyorsunuz, istenmeyen her gelişme Yahudi toplumuna bağlanırdı. Olmadı, Masonlara vs. bağlanırdı. Bir şey demiyorum, diyemiyorum! Olabilir mi? Olabilir de! Belki de, bu arkadaşların söylediklerinde haklılık payı, doğruluk payı vardır, ama ben öyle görmüyorum, göremiyorum! Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati, gerçekten her taşın altında mı? Bu mümkün değil!.. Şunu kabul ediyorum: Açık değiller, şeffaf değiller, kapalılar! Ama böyledirler diye, ‘mutlaka gizli kapaklı işler çeviriyorlardır’ diyemeyiz. Kapalılık, belirsizlik, ele avuca gelmezlik her zaman ‘fesat’ anlamına gelmez. Bir bilgim olduğundan değil, öylesi bir değerlendirmeyi yanlış bulduğumdan söylüyorum bunu… Çünkü böyle bakıldığında, ne ile mücadele edeceğinizi, neye karşı çıkacağınızı da bilemezsiniz! Benim için önemli olan, özgürlüklerin budanmasına, hukukun çiğnenmesine, özgürlüklerin baskı altına alınmasına karşı çıkmaktır. Kim yapıyorsa bunu, ona sizinle birlikte karşı çıkarım. Sizinle birlikte, ona karşı mücadele ederim! Bunu biliyorum… Özgürlükler için; yurttaşların eşitliği, hak eşitliği, yasalar karşısında eşitliği için tutum alırım. Sanıyorum önemli olanın da, bu olması gerekir…
Bunun yanında, açık söyleyeyim; Türkiye’nin İran olacağına, olabileceğine de inanmıyorum. Bunu Erdoğan’ın, Gül’ün yahut AKP hükümetinin istediğine de inanmıyorum. Erdoğan’ın Türkiye’nin laik sistemini değiştirmek isteyebileceğine inanmıyorum. Ama, İran olunmasa bile Türkiye’de ‘astığı astık, kestiği kestik’ bir yola girmesi tehlikesi hiç mi yok? Böylesi bir tehlike var! Oy gücü ile birleşen bir tahammülsüzlüğün, bu güçle birleşen hoş görüsüzlüğün, etrafında hep kendisi gibi insanları görmek arzusunun böyle bir yere varabileceği kesin! Bana kalırsa mücadele edilmesi gereken budur! Kimden ve nereden gelirse gelsin bu eğilime, bu ihtimale karşı demokrasi mücadelesi verilmelidir. Görüyoruz ki, ‘türban’ üzerinden ve soyut bir ‘laisizm’ üzerinden siyaset yapmak bunları güçlendiriyor. Son seçimlerde, CHP bundan biraz uzaklaştı. Yolsuzluklar, kayırmalı ihaleler, kayırmalı atamalar gibi sorunların üzerine gitti. Sonuçları hemen görüldü bunun…
Bir dinleyici, “Siz de, ‘Laik Kesim’ ve ‘İslami Kesim’ adlandırmalarına başvuruyorsunuz; bu da, ‘öteki’ görme, ‘yapay ayırımların arkasından gitme’ olmuyor mu?” diye sorunca, şöyle konuştu:
“Haklı olabilirsiniz, ama bu tanımlamaları, bu nitelemeleri, bu söylemi ben yaratmış değilim! Bunların mucidi de ben değilim! İçime sinerek kullanmasam da, bu tanımlamalar var; açıklayıcı oldukları da besbelli. Meramınızı anlatmak bakımından, yeri geliyor aynı tanımlamalara başvuruyorsunuz…”
Hakan, “Hayat Mecmuası”nın, İran Şahı, Prenses Süreyya, Farah Diba’ya ayrılmış eski sayılarını hatırlatan bir dinleyicinin, “Şah döneminin İran’ı ile bugünkü İran’ı” kıyaslayan; İran’ın Şahlık dönemi zamanlarını, bazı bakımlardan Türkiye’nin Atatürk dönemiyle benzeştiren sözleri ve sorusu üzerine şunları söyledi:
“Atatürk, bizi eşit ve özgür yurttaşlar kılmanın çabası içindeydi. Bunu başardığını, en azından bu yolda hayli önemli mesafeler aldığını kabul etmek lazım. İran Şahı, Atatürk’ün dünya görüşünden fersah fersah uzak biriydi. İran’daki eski rejimi Humeyni rejimine, mollalar rejimine tercih etmenin hiçbir anlamlı tarafı olamaz. Burada önemli olan özgürlük ve eşitlik açısından bakmaktır! Eğer sadece giyim kuşam, okulların laik ya da olmaması açısından bakarsanız demokrasiyi unutursunuz! Şah’ın rejimi bir padişahlık rejimiydi. Atatürk ise, karşı çıkışlara ve çok sayıda güçlüğe karşın Cumhuriyet’i kurmuştu; ve bu cumhuriyetin demokratik olması, yurttaşlarına eşitlik ve özgürlük sunması için çaba harcamıştı… Cumhuriyetin laik esası, eğitimde, sosyal hayatta değişimler de bunun bir parçasıydı. ”
“ERGENEKON” DAVASINI CİDDİYE ALMIYORUM!
Ahmet Hakan, kamuoyunda “Ergenekon davası” diye ünlenen davayla ilgili bir soruyu da, söz konusu davayı “artık ciddiye almadığını” söyleyerek yanıtladı. Hakan, şöyle konuştu:
“Ergenekon denen dava, yahut hadise şudur: İki binli yılların başında bir takım kişiler, AKP’yi engellemek için bir şeyler yapmış! Ümraniye’de ele geçen bombalar, Cumhuriyet gazetesine saldırı ve Danıştay saldırısı!.. Bunlar arasında bir bağlantı olduğu anlaşılıyor. Düşünebiliyor musunuz? Cumhuriyet gazetesine bomba atılıyor ve Danıştay’a silahlı saldırı düzenleniyor! Ergenekon, benim için budur! Geri kalanı nedir? Geri kalanı sulandırılmış, acayip karmaşık hale getirilmiş, tüm ciddiyetini de kaybetmiş bir süreçtir. Nereye kadar gideceği belli olmayan, nereye varacağı da belli olmayan bir yumak! Her şeyi davaya katıp sulandırdılar. Bu aşamada benim için hiçbir ciddiyet taşımıyor. Bu aşamada Ergenekon’la ilgili hiçbir gelişme ciddiye alınamaz. İçerdeki insanların mağduriyeti sürüyor bir tarafta… Bir tarafta da, buna yeni yeni mağduriyetler ekleniyor… Çığırından çıktı bu iş… Başlangıçtaki üç şeyin dışında, dikkate değer bir taraf görmüyorum…”
Bilgi: Ahmet Hakan’ın Aydınlarla Yüzyüze söyleşisinde yaptığı açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Müzisyen gözüyle siyaset
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Leman Sam, Söyleşiler
Müzik Sanatçısı Leman Sam, Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde çeşitli konularda görüşlerini açıkladı ve dinleyicilerin sorularını yanıtladı.
Leman Sam, kimi meslektaşlarının, “Ben şarkı söylerim. Siyasetle ilgilenmem. Siyaset benim işim değil” dediğini, ama aslında bunun bir “kaçış”tan başka bir şey olmadığını söyledi. Sam, “Siyaset hayatın bir parçası. Onun dışında kalmak mümkün değil. Sandığa gidip oy kullanacaksanız bir tercihinizin olması lazım. Bir tercihinizin olması için, söylenenleri dinlemiş olmanız ve aralarında bir ayırım yapmış olmanız lazım. Yoksa neye göre oy kullanacaksınız? Yalnızca bu olgu bile, insanın bir yurttaş olarak, içinde yaşadığı toplumun bir bireyi olarak siyaset dışı kalamayacağını, siyasete ilgisiz olamayacağını yeterince ortaya koymaktadır” dedi.
Dünya görüşünün “sosyalizm” olduğunu ifade eden Leman Sam, “Sosyalizm, bugün çok uzak görünebelir. Doğrusu bana da yakın görünmüyor. Şeker kavanozuna bakıp yalanan çocuklar gibiyim bu konuda. Bir biri ardına devrimler yapan Latin Amerika ülkelerine imrenerek, özenerek bakıyorum uzaktan. Biz neden böylesi atılımları yapamıyoruz? Hepten mi içimiz geçmiş? Bizde devrimci ruh yok mu? Düzeni değiştirme, daha insancıl, daha yaşanır bir dünya kurma isteğimiz bu kadar köreldi mi? Bilmiyorum, ama bakıyorum da, bunların çok yakın olmadığını, olmayacağını kestirebiliyorum” şeklinde konuştu.
KEDİYİ OKŞADI GÖNLÜMÜ ALIP GÖTÜRDÜ
Leman Sam, Obama’nın Türkiye ziyaretini değerlendirmesi istenince de şöyle konuştu:
“Obama Türkiye’ye neden geldi? Kapalı kapıların ardında nelerin konuşulduğunu kuşkusuz bilmemiz mümkün değil. Ortada demeçler, konuşmalar var ama bunların da gerçekten çok, gerçeğin ancak küçük bir parçasını yahut yalnızca gölgesini ifade ettiğini bilmek gerekiyor. Fakat şunu söyleyebilirim: Bir siyaset adamı, bir devlet adamı olarak rolüne bu kadar iyi hazırlanmış birini görmedim. Müthiş bir fotoğraf sundu bizlere. Dersini de çok iyi çalıştığı anlaşılıyor. O kadar ki, ezanın saatini bile biliyor. Bir camide nasıl davranacağını, nasıl konuşacağını da biliyor…
Sizin gibi düşündüm ben de: Neden geldi? Amerika Birleşik Devletleri, tartışma götürmez ki emperyalist bir güç. Başka halkların, ülkelerin varlıklarına, yer altı ve üstü zenginliklerine bir şekilde el koyarak egemenliğini sürdürüyor. Obama, bu emperyal gücün başkanı olarak kuşkusuz belli bir vizyonun adamı. Bunu söylerken, kesinlikle Bush ile aynı kefeye koymuyorum. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, dünyanın acı çeken, çatışmalar yaşayan öteki bölgelerinde neler yapacağını, yahut yapabileceğini göreceğiz. ‘Bunu istiyorum’ diye çok olumlu önermelerde bulunsa bile, bu yolda çok önemli adımlar atabileceğini doğrusu sanmıyorum. Ama Türkiye gezisinde çok başarılıydı. Örneğin Meclis’teki konuşmasına dikkat ettiniz mi? Yalnızca konuşması da değil, duruşu, davranışı, hareketleri!.. Bizim Meclis Başkanı nasıl kaldı yanında? Meclis’te başken vekili olan iki kadın milletvekilimiz var. Örneğin Güldal Mumcu, o gün başkanlık kürsüsüne çok yakışırdı diye düşünüyorum. Öyle olsaydı, Obama da her halde şöyle düşünürdü: ‘Hep aynı kalıptan, aynı tipten insanlar gördüm, ama işte Türkiye bir kadını da Meclis’in başına koymuş bir ülke…’ Bu kadarcık, beklentim vardı, o da olmadı işte! Ama arkadaşlar, müze çıkışında, orada kendi halinde pinekleyen Tekir’i nasıl içtenlikle, şefkatle okşadı! İşte benim gönlümü de alıp götürdü, o davranışıyla, Obama. .. Orada mizansen yoktu, hazırlanmış bir şey yoktu, doğallıkla eğilip okşadı Tekirin başını. Bizim Başbakan da şaşırıp kaldı, ne yapacağını bilemedi. Hayvanları hiç sevmez, biliyorsunuz…
YARIŞLARA İNANMAM, JÜRİLERE GİRMEM
Leman Sam, Eurovizyon yarışmasında Türkiye’yi temsil edecek Hadise’nin “klip”i ile ilgili bir soru üzerine, Pelin Batu’nun, son günlerde gazetelerde sıkça gündeme gelen değerlendirmesine katıldığını söyledi. Sam, şöyle konuştu: “İnsanın bedeninin bir parçasının durmadan göze sokulması hoş bir şey değil, bana kalırsa. Erotik olduğundan veya bilmem ne olduğundan değil, her şeyden önce estetik olmadığından. TRT o klibi yayınlamak istememişse, yerden göğe haklıdır. Başka ne yapabilirdi? Ben, yarışlara inanmıyorum. Yarışların gerçek yetenekleri ortaya çıkarmak istediğinden de emin değilim. Jürilere davet edilirim sık, sık; ama yarışmaların gereğine inanmadığımdan hiçbirine katılmam. Oysa , laf aramızda, iyi de para verirler bu jürilerde görev yapanlara. Ama ne yaparsınız soğumuşum bir kez!…”
Leman Sam bir soru üzerine, “jürilerden soğumasının” nedenlerini de şöyle açıkladı:
“Deneyimsiz zamanımda katılmıştım bir jüriye. Benim en çok beğendiğimi kimse beğenmedi. ‘Olur ya! Zevkler ve renkler tartışılmaz!’ diye düşündüm. Meğer kazın ayağı öyle değilmiş. Jüri, adayların eğitimine, yabancı dil bilgisine, geldiği aile çevresine, sosyal sınıfına göre daha baştan kararını vermiş! Belki ‘bu da bir değerlendirmedir’ diye düşünülebilir. Belki çok da haksız olunmaz. Çünkü oradaki adaylardan kim seçilse, dışarıda Türkiye’yi de o temsil edecekti. ‘Temsil’ sözü işin içine girince de işin rengi değişiyor demek ki. Ama ‘bana göre bir iş değil’ dedim ve bir daha bu tür yarışma jürilerinde görev almadım…”












