<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinan Tunç &#187; Söyleşiler</title>
	<atom:link href="http://www.sinantunc.com/category/soylesiler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sinantunc.com</link>
	<description>Bilgi paylaştıkça çoğalıyor...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2009 07:16:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.3</generator>
		<item>
		<title>Faili Meçhul</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/faili-mechul/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/faili-mechul/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 15:32:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Fikri Sağlar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Faili meçhul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=154</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüzyüze söyleşilerine katılan Fikri Sağlar, Faili Meçhul konulu konuşma yaptı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüzyüze söyleşilerine katılan Fikri Sağlar, Faili Meçhul konulu konuşma yaptı.<br />
Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’ndaki söyleşide Fikri Sağlar, “Sayısını söylemek gerekirse 17.547 faili meçhul cinayet var. Bunların bir kısmından Geçici Köy Koruculuğu sistemi ile bu yapı içindeki bir takım kişiler sorumlu sayılabilir… Düşünün ki, yalnızca Türkiye’nin önemli aydınları değil,  sıradan yurttaşlar, köylüler, işadamları, hatta milletvekilleri herkesin gözü önünde öldürüldü.  Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmaya yapanlar üzerine gitmedi. Gidenler olduysa vazgeçirildi ” dedi…<br />
Kutlu Savaş Raporu’ndan, faili belirsiz cinayetlerin işleniş şekline ve bunların belli bir bakış açısıyla onaylanmasına ilişkin bölümler okuyan Sağlar, “Bütün iş biz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı. İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir” diye konuştu.<br />
Fikri Sağlar, söyleşisine, “sevdikleriyle birlikte olmak, bahar akşamının keyfini çıkarmak varken, “Türkiye’nin karanlık, kanlı ve belalı bir yüzünü dinlemeye geldikleri için” dinleyicilere teşekkür ederek başladı. İki hükümette, Kültür Bakanı olarak görev yaptığını hatırlatan Sağlar, gerek düşünüşü gerekse bu görevleri gereği Türkiye’nin aydınlık tarafıyla, aydınlık yüzüyle çok daha ilgili olmasının beklendiğini, gerçekte böyle olduğunu da söyledi.<br />
Sağlar, şöyle devam etti: “Ama  ‘karanlık’ varsa, ‘var’ demek zorundasınız!  Susurluk’ta bir ‘kamyon kazası’ bu toplumdaki tüm cerehatı, tüm çirkinliği asfaltın ortasına boca etmişse ‘görmedim’ diyemezseniz!  Derseniz, ‘aydınlıktan, güzellikten’ yana olduğunuza –başta kendiniz olmak üzere- kimseyi ikna edemez, kimseyi inandıramazsınız!.. Bu bakımdan, ‘Susurluk kamyonu’ birçoklarımız gibi beni de çarptı! Bu işlerle uğraşmak ‘hoş bir iş’ değil, kabul ediyorum,  ama ‘zorunlu bir iş’ olduğunu da kabul etmek gerekiyor! Hani ünlü meselde olduğu gibi, ‘Kim itti beni ?’ desem bile, ‘faili meçhul’un üzerine gitmeyi, bu meseleyi sonuna kadar deşmeyi hepimiz gibi bir insanlık gereği, bir yurttaşlık gereği saymak durumundayım!..<br />
Şunu açıklıkla söylemek gerekiyor: Türkiye’de faili belirsiz sayısız cinayet işlendi! Aydınlarımız, üniversite hocalarımız, gazetecilerimiz öldürüldü. Sayısını söylemek gerekirse 17.547 faili meçhul cinayet var Türkiye’de. Bunların bir kısmından, son günlerde sıkça tartışıldığı gibi, Geçici Köy Koruculuğu sistemi ile bu yapı içindeki bir takım kişiler sorumlu sayılabilir, ama hepsinden değil… Geçici Köy Korucuları, karakollara bağlı olarak görev yapıyor. Gece bir çatışma yaşıyor, geliyor karakoldan ‘çatışmada harcadığı’ cephaneyi istiyor. Karakol komutanı da ne kadar istemişse veriyor onu.  Sonra, bakıyorsunuz çarşılarda, meydanlarda bombalar patlıyor. İnsanlar ölüyor… Elbette her şeyi bu sisteme bağlıyor değilim, ama böylesi bir yapı, birçok karanlık faaliyete zemin ve imkan hazırlıyor… Düşünün ki, yalnızca Türkiye’nin önemli aydınları değil,  sıradan yurttaşlar, köylüler, işadamları, hatta milletvekilleri herkesin gözü önünde öldürüldü.  Görenler korktu şahit olmadı. Soruşturmaya yapanlar üzerine gitmedi. Gidenler olduysa vazgeçirildi…<br />
Şimdi nasıl oluyor bu? Birileri, bir yurttaşın, diyelim ki bir avukatın, bir hekimin ya da bir gazetecinin ‘tehlikeli’ olduğuna karar veriyor!  Böyle bir yapı; yani böyle kararlar veren, ve konumunu hukukun, hükümetlerin, parlamentonun, Anayasa’nın üzerinde gören bir yapı var! Ondan sonra ‘tehlikeli’ damgası vurulan her kimse, aynı yapının harekete geçirdiği birileri tarafından öldürülüyor, öldürülmüş! Görünen budur, olan budur!..<br />
Bir hukuk devletinde böyle bir şey olabilir mi? Oluyorsa, bir demokraside yaşadığımızdan söz edebilir miyiz? Ulusun kayıtsız şartsız egemenliğinden söz edebilir miyiz? Yargı ve yargıç güvencesinden, herkesin güvenlik içinde yaşama hakkından söz edebilir miyiz?.. Elbette, hiçbirinden söz edemeyiz. Can güvenliğimizin olduğundan da söz edemeyiz! Ama bu soruları sormak zorundayız….”<br />
ERGENEKON KONTR-GERİLLADIR!<br />
 NATO’nun, üye ülkelerde “komünizme karşı”  gizli bir takım örgütler ve silahlı güçler oluşturduğunun bilindiğini belirten Sağlar, “Gladyo, Rüzgar Gülü v.s gibi isimlerle adlandırılan bu örgütlerin Türkiye’deki eşdeğeri  önce Seferberlik Tetkik Kurulu, ardından Özel Harp Dairesi, ardından Özel Kuvvetler Komutanlığı, ardından da ‘Ergenekon’ diye adlandırılan Kontr-Gerilla’dır” dedi. Sağlar, Bulent Ecevit’in Kıbrıs Barış Hareketi sırasında bu örgütle ilk kez yüz yüze geldiğini şöyle anlattı: “Rahmetli Ecevit’e diyorlar ki: Çok hayati önemi olan, çok büyük, çok yararlı işler yapan bir kuruluşumuzun paraya ihtiyacı var, örtülü ödenekten bunu sağlar mısınız? Ecevit, ‘bu kadar önemli bir kuruluşun neden bütçesinin olmadığını’ soruyor. ‘Bütçesi olmaz, çünkü gizlidir. Şimdiye kadar ABD sağlıyordu, ama Kıbrıs yüzünden artık karşılamıyor!’…<br />
Ecevit’e, bildiğiniz gibi Çiğli’de suikast düzenlendi. Mermi Ecevit’e değil Ahmet İsvan’a isabet etti.  İsvan’ı yaralayan silah, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yok! Özel bir NATO silahı!  Kişinin üzerine zimmetleniyor ve ancak özel izinle kullanılabiliyor. ‘Gazlı mermi’ denilen bir mermi atıyor. Ne oldu? Hiçbir şey? Kimse tutuklanmadı, kimse soruşturulmadı… Olay kapandı gitti!…<br />
Kontr Gerilla’nın üzerine giden ikinci kişi Savcı Doğan Öz’dü…  Doğan Öz, Ülkü Ocakları’nın bir başkanı olan İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü.  Çiftçi tutuklandı, yargılandı ve ölüm cezasına mahkum edildi. Askeri Yargıtay, Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararını bozdu.  Davanın verildiği mahkeme de ’suçu sabit görüp’  bir kez daha aynı cezayı verdi. Yargıtay da bir kez daha reddetti. Sonunda yerel mahkeme hükmünü aynen şöyle kurdu: Sanığın suçu her ne kadar sabitse de, Yargıtay kararına uyularak salıverilmesine!..”<br />
Sağlar, “Komplo Teorileri” denilip geçilmeyecek bu iki örneğin, Türkiye’de demokrasinin gelişmesinin,  uygarlığın eriştiği değerlerin Türkiye’de  yerleşmesinin önünde önemli engellerin varlığına işarette ettiğine değinerek, sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın, Susurluk olayı sonrasında  konuyu incelemek üzere görevlendirdiği Kutlu Savaş bir rapor hazırladı. Bu rapor sansür edilerek de olsa yayınlandı. Orada bir dizi faili belirsiz cinayetin nasıl ve hangi amaçlarla işlendiği anlatılıyor. Bir kısmı da belli bir bakış açısından onaylanıyor. Örneğin, Musa Anter’i öldürenlerin, sonradan ‘yanlış kişiyi öldürdüklerini düşünüp’ pişmanlık duyduklarına da yer veriliyor. Demek ki, devletin içinde, dışında kendini herkesin ve her şeyin üzerinde gören bir yapı var!&#8230;<br />
Buradan şuraya gelmek istiyorum: Bütün iş biz, Türkiye Cumhuriyeti  yurttaşlarının demokratik haklarına sahip çıkmasına, bu hakları kullanmak için mücadele etmesine bağlı! İtiraz hakkımızı kullanmaz, sesimizi yükselteceğimiz yerde susup oturursak hiçbir şey düzelmeyecek, faili meçhul’ler de yaşamamızın bir parçası olarak çocuklarımıza, torunlarımıza değin devam edip gidecektir. Bütün iş bizde, yurttaşların tutumunda düğümleniyor…<br />
Güvenlik birimleri, yüksek yerlerden emredilen ‘gizli ve derin’ faaliyetlerin önünde duramaz. Cinayeti gören, cinayeti gördüğünü söylemezse savcılar, yargıçlar da duramaz. TBMM, Faili Meçhul Cinayetler Komisyonu, bugün Ergenekon davası nedeniyle gündeme gelen birçok olaya, birçok konuya yıllar öncesinden dikkat çekmişti. Ama o zamandan bu yana ciddi bir mesafe alınamadı.  Çünkü her şeyden önce toplumun sorunlara duyarlık göstermesi, demokrasi için sesini yükseltmesi gerekiyor…<br />
Ergenekon davasıyla ilgili olup bitenlerin,  bir de bu çerçevede görülmesi lazım. Her ne kadar; ‘hukukun dışına çıkılması’, ‘masumiyet karinesinin ihlali,’ ‘siyasi baskı kurma görüntüsü’, ‘insan haklarının gaspı’ gibi, temel değerlerin yok edilmesi söz konusu ise de dava, ‘geçmişi hatırlama’ ve ‘bugüne daha dikkatli bakma’ gibi bir yarar sağlıyor! Bu da az bir şey değildir…<br />
Sağlar, bir dönemin önemli güvenlik görevlilerinden birinin, “Asker artık darbe yapamaz. Çünkü yüz yirmi bin kişilik özel örgütlenmiş güvenlik birimi var’ gibisinden şeyler söylediğini, sonra da bu sözlerinden vazgeçtiğini hatırlattı. Bunun bir bakıma, “asker yapamaz ama biz yapabiliriz” anlamına da geldiğini kaydeden Sağlar,  her şeye karşılık Türkiye’nin  “küçük, küçücük adımlarla da olsa, demokratik hukuk devleti olma yolunda yürüdüğünü” sözlerine ekledi. Sağlar, “Biraz daha çaba göstermemiz gerekiyor. Sonunda ‘ışığı görebilecek’, demokratik bir hukuk devleti de olabiliriz” diye konuştu.<br />
Bilgi: Fikri Sağlar’ın Aydınlarla Yüzyüze söyleşinde yaptığı Faili Meçhul konulu konuşmaya ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/yerel-basin-ve-iletisim-politikalari/' title='Yerel Basın ve İletişim Politikaları'>Yerel Basın ve İletişim Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/teror-kiskacinda-turkiye/' title='Terör Kıskacında Türkiye'>Terör Kıskacında Türkiye</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/' title='Doğu – Batı ve Türkiye'>Doğu – Batı ve Türkiye</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-ve-siyaset/' title='Medya ve Siyaset'>Medya ve Siyaset</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/136/' title='Hakim Medya'>Hakim Medya</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/faili-mechul/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Terör Kıskacında Türkiye</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/teror-kiskacinda-turkiye/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/teror-kiskacinda-turkiye/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 15:25:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Erdal Sarızeybek]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=152</guid>
		<description><![CDATA[Terörle Mücadele konusunda artarda yayımladığı kitapları ve aynı konudaki çok sayıda konferanslarıyla tanınan emekli Jandarma Albay Erdal Sarızeybek, “Aydınlarla Yüz yüze” söyleşilerinin konuğu oldu. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Terörle Mücadele konusunda artarda yayımladığı kitapları ve aynı konudaki çok sayıda konferanslarıyla tanınan emekli Jandarma Albay Erdal Sarızeybek, “Aydınlarla Yüz yüze” söyleşilerinin konuğu oldu. Konuşmasının başında dinleyicilere seslenen Sarızeybek, “Son aylarım konferanslarda, toplantılarda konuşmakla geçti. Bu akşam, klasik bir konferansın çerçevesi dışına çıkmak, siz büyüklerim, arkadaşlarım ve kardeşlerimle dostça dertleşmek istiyorum” dedi.<br />
“Devletimiz bizi iyi, çok iyi yetiştirdi” diye sözlerini sürdüren Sarızeybek, Kuleli Askeri Lisesi’nde olsun, Kara Harp Okulu’nda olsun mükemmel bir eğitim gördüklerini ve  askerlik ocağında sürekli olarak “devlet için, vatan için görev” duygusuyla yetiştirildiklerini anlattı. Sarızeybek, şöyle devam etti:<br />
“Subay olunca, her Türk subayı gibi, askeri okullarda aldığım eğitimi hayata geçirmeye çalıştım. Yurtdışı göreve gönderildim.  Devletimiz ne görev verdiyse, hiçbir kişisel çıkar gözetmeden onu yaptım ve başarılı oldum. 1976’da, terörün en azgın döneminde, Hakkâri’deki sınır birliklerimizde görev aldığımda, “bizden sonrakilere terörden arınmış bir ülke bırakmak en büyük  mutluluğumuz, en büyük ödülümüzdür” anlayışı ile hareket ettim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, 2005 yılında emekliye ayrıldığımda vilayet, vilayet gezip konferanslar vereyim, kitaplar yazayım diye bir planım, bir yol haritam yoktu; ama terör şiddetini arttırmaya ve şehit haberleri de yağmaya devam edince, gerçekleri anlatmak mecburiyetinde olduğumun ayırımına vardım. O günden beri, dilim döndüğünce bu konularda doğruyu ve gerçeği anlatmak için uğraş veriyorum. Konferanslara, TV programlarına katılıyor ve kitaplar yazıyorum. İki çocuğum var, bugünkü koşullarda, birçok kardeşimin, birçok evladımızın olduğu gibi iş bulma şansları olmadı çocuklarımın. Eşimle ve çocuklarımla Ankara’da sahip olduğumuz bir evimiz var. Emekli maaşım dışında kitaplarımdan gelen bir miktar gelirimle bu evin taksitlerini ödemeyi ve geçinip gitmeyi başarabiliyorum. Şikâyetim yok, ama kimi durumlar karşısında üzülmeden de yapamıyor insan. Örneğin, Trabzon’da, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin öğrencileri çok istemesine, çok da ısrarlı olmasına karşın üniversite yönetimi, onlarla sohbet edebileceğim bir konferans salonunu, alelade bir toplantı salonunu çok gördü! ‘Olmaz efendim, yerimiz yok!’ dediler, sağ olsunlar! Geçen hafta Kocaeli’de aynı durumla karşı karşıya kaldık. Oranın yerel yönetimi, belediye yönetimi, konferans verebileceğim bir salonlarının olmadığını söyleyebildi!<br />
Bunlar, haliyle üzüntü veriyor insana. Şunu da söylemeliyim: Hiçbir partiye üye değilim. Bu bakımdan, burada yahut başka bir yerde konuştuğumda bir partiye çatıp başka bir partinin propagandasını yapacak değilim. Partiler önemli değil, Türkiye’nin milli güvenliği, geleceği, selameti önemlidir! Partiler gelir giderler. Anlarlar, anlamazlar; değişirler, değişmezler kendilerinin bileceği iş! Ama Türkiye hepimizin, vatan hepimizin ve başka bir vatanımız yok! Adımın üzerinde, askerlik hayatımda olsun, sonrasında olsun toz zerresi kadar bile bir leke yoktur, olmamıştır! Terörle, kaçakçılarla, haydutlarla uğraştım, ama böyle bir leke sürmeyi kimse başaramadı. Buna karşılık, orada burada gördüğüm tutumdan üzüntü duyuyor olmam da önemli değil. Tek dileğim, tek arzum, ülkemin dirliği, güvenliği ve mutluluğudur.”<br />
ERGENEKON DİYE BİR ÖRGÜT YOK<br />
Sarızeybek, “Ergenokon” olarak ünlenen dava ile ilgili gelişmelere de değinerek, bu davanın yürütülüş biçiminden ve sürekli dalbudak salmasının yanında “ucu açık” olarak devam etmesinden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirdi. “Birinin ifadesine bir satır eklenerek, belki de böyle bir satır ısmarlanarak” davaya adının sokulduğunu ifade eden Sarızeybek, “PKK terör örgütü ortada, elebaşısı ortada, destekçileri ortada! Ama şeref ve haysiyetleri çiğnenerek aydın insanlarımız tutuklanıyor, sorgulanıyor. Neymiş? Ergenekon diye bir terör örgütü varmış! Bugün bir ara kararla açıklandı ki böyle bir örgüt yok! Mahkemenin kararı ‘Ergenekon’ diye bir örgütün olmadığını ortaya koyuyor, ama bu vatanın, bu memleketin menfaati için çırpınan, hayatlarını bu yolda tüketen insanlarımız bu olmayan örgütün üyesi, destekçisi diye acı biçimde mağdur edilmeye devam ediliyor. Emekli Albay Erdal Sarızeybek de, bilmem hangi klasördeki bir ifadeye ısmarlama bir satırın eklenmesiyle, örgütün ‘kasası’ oluyor! Neden yapıyorlar bunu? Çünkü toplumda itibar sahibi kişileri, sözleri dinlenebilecek kişileri karalayarak yıpratacaklarını sanıyorlar. Yıpratacaklar ki, gerçeği anlatan kimse kalmasın! Anlatırsa da itibar edilmesin!” diye konuştu.<br />
Bugün gelinen yerde Türkiye Cumhuriyeti devletinin üniter yapısının, Türk devletinin varlığının tehlikede olduğunu ifade eden Sarızeybek, “Bu olanlar boşuna değil. Eğer demokratik ülkelerde yöneticilere halk hesap soruyorsa, halk biziz ve bu hesabı sormalıyız. Ama önce gerçekleri anlamalı, öğrenmeli, karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutlarını iyi görmeliyiz. Halkımız, gerçeği gördüğünde katiyen hesap sormaktan kaçınmaz. Tarihte bunun çok örneği var” dedi.<br />
Sarızeybek, Ergenekon davası soruşturması kapsamında görüşüne başvurulduğunu da hatırlatarak şöyle konuştu:<br />
“Biliyorsunuz, beni de çağırıp görüştüler. Savcı Zekeriya Öz, aynen şöyle dedi: ‘Efendim, albayım, sizin çok iyi bir subay olduğunuzu, görevinizi her zaman başarıyla yaptığınızı biliyoruz. General olmanızı engellemişler… Bu konularda bildiğiniz bir şey varsa söyleyin, gereğini yapalım. Bu kişilerden hesap soralım!’<br />
Arkadaşlar, soruyorum size: bu hangi vicdana sığar? Ne zamandır soruşturma yapıyor, insanları haysiyetlerini hiçe sayarak sorguluyor, tutukluyorsunuz. Şimdi, benden bunu nasıl istersiniz?  Ben, bir iki şey söyleyeceğim savcı beye, adalet tecelli edecek! Böyle şey olur mu? Ben o kişilerle bazı sorunlar yaşadım, sonunda mahkemelik de olduk ve haklı çıktım o yargı sürecinden. Benim için mesele orada bitmiştir. Bunu söyledim…<br />
Arkadaşlar, ‘terör örgütü ortada’ dedim. Aslında her şeyi ile ortada. Gizli saklısı kalmış bir tarafı yok terör örgütünün. Bir milyar doları var mesela. Bunu bir televizyon mülakatında söyledim. Bakan Cemil Çiçek, bir yardımcısı aracılığıyla sordu: ‘Terör örgütünün hesabı hangi bankada? Albayım söylesin, gereğini yapalım’ diye… Ben de, ‘devlet ciddiyetiyle bağdaşır bulmadığım için açıkladım bunu. Çünkü terör örgütünün banka ilişkileri, paralarının nerede olduğu Milli Emniyet’in dosyalarında, emniyetin dosyalarında, adliyenin dosyalarında var. Hal böyle iken, ‘Albayım, terör örgütünün parası hangi ülkenin hangi bankasında?’ diye sormanın ciddiye alınacak tarafı olur mu? Siz, siyasi irade olarak bunun üzerine gitmiyor, bu paraya el koyamıyorsanız, ne demeli bilmiyorum? Biri çıkıp ‘siz işbirlikçisiniz’ dese, kimsenin itirazı olmaz!<br />
Ama gidilmiyor üzerine… Bunu da söylemeliyim… Terör örgütünün bu anlamda üzerine gidilmediği bir gerçek. Oralara kadar ulaşılmak istenmiyor belki de. Ama eğer siyasi iradeyseniz bunu yapmak zorundasınız. Bunu başkalarına havale edemezsiniz. Bunu idare edemezsiniz!..”<br />
GÜVENLİK DEĞİL MİLLİ GÜVENLİK SORUNU<br />
Erdal Sarızeybek,  tam 10 yıl süreyle 5 farklı vilayette, İran ve Irak hudutlarında görev yaptığını belirterek, özellikle 1992 yılında Şemdinli Jandarma Sınır Tabur Komutanıyken PKK teröristleriyle 3 büyük çatışmaya katıldığını söyledi. Bunların, 30 Ağustos 1992 Alan, 12 Eylül 1992 Aktütün ve 29 Eylül 1992 Derecik çatışmaları olduğunu ifade eden Sarızeybek, bu çatışmalarda 74 askerin ve 20 korucunun şehit verildiğini söyledi. Sarızeybek şöyle devam etti: “Bugün gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki, bu şehitlerimizin hiçbirinin kanı yerde kalmamıştır! Bunu ben değil, PKK teröristleri söylüyor. O çatışmalarda ne kadar teröristin öldüğünü o zaman bilmiyorduk. Sonradan terör örgütünün, orada yanlış strateji izlediğine ilişkin militanları için hazırladığı bir kitaptan öğrendik.  O günlerde terörist zaiyatının aslında çok ağır olduğunu, bin teröristin orada öldüğünü bilmiyorduk. Çünkü çatışma sonrasında arazide bulduğumuz ölü terörist sayısı 200-250 civarındaydı. Kamuoyunda genel olarak bu tür çatışmalarda kaç teröristin etkisiz hale getirildiği her zaman merak ediliyor. Çatışma sonrası arazide yaptığınız aramada o an için, çatışmada ölmüş hiçbir terörist cesedi bulamadığınız da olabiliyor. Bunu sebebi, ölü teröristleri zaiyatları açığa çıkmasın diye alıp götürüyorlar. Yaralı teröristleri çatışma bölgesinden uzaklaştırıp bir başka bölgede öldürüp, gömüyorlar. Bu nedenle siz çatışmaya girmiş birisi olarak askerden şehit verebiliyorsunuz ama, şehitlerinizin kanının yerde kalıp kalmadığı sorusuna cevap bulamayabiliyorsunuz…<br />
Bugün geriye dönüp baktığımda orada ne kadar terörist ölmüş olursa olsun bundan bir teselli payı çıkaramıyorum. Bunun bir önemi yok! O, 74 şehidimizin acısını bugün de içimde yaşamaya devam ediyorum. Kendime, sürekli o şehitlerin hesabını soruyorum. Acaba, ‘şehit vermemek için ne yapabilirdik?’, acaba doğrusunu mu yaptık o gün ve sonrasındaki günlerde?’ diye soruyorum. Acaba ‘boşuna mı şehit verdik?’ orada, diye soruyorum kendime. Vicdan muhasebesi yapıyorum…<br />
Düşünün ki, karakol yüz kişi, bakıyorsunuz gelenler 500 kişi! Nasıl oldu? Nasıl oluyor bu? Bugüne kadar terörle mücadelede asker, korucu, polis 6 bin 500 şehit vermişiz. Buna karşılık teröristlerin 30 binden fazlası etkisiz hale getirilmiş. Peki, bu kadar kayıpları var, bu kadar ölüm var, nasıl oluyor da hala dağlarda 5 bin teröristin varlığından söz edilebiliyor? Bu soruları kendimize sormak zorundayız. Kuzey Irak’ta üsleri var biliyorsunuz. Şimdi daha çok siyasi faaliyete ağırlık vermiş görünseler de, dağlarda var olduklarını, askerimize de saldırdıklarını biliyoruz…<br />
İşte bunları sorunca, bunları düşününce ihaneti görüyorsunuz.  İhaneti görmek o kadar kolay değil. Biz devletimize toz kondurmayan bir gelenekten geliyoruz. Bizi yönetenlerin böyle meselelerde hata yapabileceğini, ihanete düşebileceğini kolay kolay aklımız almaz! Ama, meselelere birbiri ile bağlantıları içinde baktığınız zaman ihaneti görebiliyorsunuz. ‘İhaneti Gördüm’ adındaki kitabım bunun ürünüdür ve anlattığı da yalnızca budur!”<br />
Terörün, adı geçen kitabında ayrıntılarıyla anlattığı bu ihanet yüzünden artık bir güvenlik sorunu değil, bir ulusal güvenlik sorunu haline geldiğini ifade eden Sarızeybek, bir ulusal güvenlik bakanlığının oluşturulması gerektiğini söyledi.<br />
Sarızeybek şöyle konuştu: Biliyorsunuz, Aktütün’deki çatışmalardan sonra yetki meselelerini tartışıp sorunu İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı’na havale ettiler. İçişleri Bakanlığı, bu memleketin iç güvenlik sorunlarıyla, asayişi ile ilgilidir. Burada karşı karşıya olduğumuz terör ise ABD’nin, AB’nin ve İsrail’in desteklediği,  Irak’taki yönetimin desteklediği ve milli güvenliğimizi, milli varlığımızı, milli bütünlüğümüzü tehdit eden bir hadisedir. Bunu İçişleri Bakanlığı bünyesindeki bir müsteşarlığın gayretleriyle def edemezsiniz. Bu yüzden bir ulusal güvenlik bakanlığının kurulması, bu çok yönlü, çok boyutlu terör olayına karşı bu bakanlığın bünyesinde seferber olunması gerekir.<br />
Birtakım gazeteler var, Silahlı Kuvvetlere saldırıyorlar. Silahlı kuvvetleri her vesileyle yıpratmaya çalışıyorlar. Aktütün’deki son saldırının ardından Türk Silahlı Kuvvetlerini cesaretsizlikle bil suçlayabildiler. Dünyanın hiçbir yerinde bunun bir örneği yok. Dünyanın hiçbir yerinde gazeteler, televizyonlar kendi silahlı kuvvetlerini, ordusunu karalamaya kalkışmaz. Burada neden oluyor, nasıl oluyor? Çünkü ihanetin içinde, ihaneti örgütleyen uluslararası projenin içinde bunların yapılması da var.  Her yerde, her toplulukta suça bulaşmış kişiler olabilir. Türkiye’de 80 bin korucu var. Bunların suça karışmış olanları 80’i geçmez. Onları tutuklayabilir cezalandırabilirsiniz. Ama 80 bin korucuyu, toptan ‘çete’ ilan etmek de neyin nesi? Bu adamlar devletin yardımcı güçleri! Keza, Türk Silahlı Kuvvetleri 600 bin kişi. Türk Silahlı Kuvvetleri içinde de suça bulaşmış kişiler olabilir. Bunların da sayısı 60’ı geçmez. Bu 60 kişinin suça karışmasını bahane edip tüm silahlı kuvvetlere saldırmak, orduyu karalamak da ihanetin görüntülerinden yalnızca biridir. İhanet, söylediğim gibi uluslar arası bir proje olarak hazırlanıp uygulamaya sokulmuştur. Buna Bizans Projesi diyorum. Çok kapsamlı ve arkasında büyük güçler bulunan bir proje ama altedilmez değil. Sizin irade göstermeniz, onurlu bir ulusun onurlu temsilcisi olarak ulusal menfaatinizin ardında durmanız gerekiyor. Bunu yaptığınız zaman herkes sizi ciddiye almak, sizinle uzlaşma yollarını aramak zorundadır. Çünkü Türkiye büyük devlettir!<br />
Peki neden silahlı kuvvetler hedef tahtası yapılıyor? Çünkü bu memleketin en önemli gücü ordusudur da onun için! Sözünü ettiğimi ihaneti, birinci ve ikinci körfez savaşlarıyla aktif hale getirilen, günümüzde de tüm hızıyla sürdürülen büyük ihaneti tam bir vukufiyetle gören, analiz eden tek kurum da Türk ordusudur.  Başka hiç kimse, hiçbir sivil kurum bunu yapmamıştır veya yapmak istememiştir.<br />
İşte Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bunun için saldırılıyor.”<br />
Erdal Sarızeybek, salondaki söyleşinin ardından Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nun girişindeki kitap standına gelerek okuyucularına kitaplarını imzaladı ve onlarla geç saatlere kadar söyleşmeye devam etti.<br />
Bilgi: Erdal Sarızeybek’in Aydınlarla Yüzyüze söyleşisinde yaptığı açıklamalara ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/yerel-basin-ve-iletisim-politikalari/' title='Yerel Basın ve İletişim Politikaları'>Yerel Basın ve İletişim Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/faili-mechul/' title='Faili Meçhul'>Faili Meçhul</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/' title='Doğu – Batı ve Türkiye'>Doğu – Batı ve Türkiye</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-ve-siyaset/' title='Medya ve Siyaset'>Medya ve Siyaset</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/136/' title='Hakim Medya'>Hakim Medya</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/teror-kiskacinda-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doğu – Batı ve Türkiye</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 15:19:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Can Ataklı - Mehmet Faraç]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Can Ataklı]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu – Batı ve Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[gladio]]></category>
		<category><![CDATA[Hizbullah]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Faraç]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=150</guid>
		<description><![CDATA[“Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç,  "Doğu – Batı ve Türkiye" konulu söyleşide Bursalılarla bir araya geldi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç,  &#8220;Doğu – Batı ve Türkiye&#8221; konulu söyleşide Bursalılarla bir araya geldi.<br />
Türkiye’nin Güneydoğusu’ndan seçimlerin hemen ardından geldiğini  ifade ederek sözlerine başlayan Mehmet Faraç, bu dönemde terör örgütü PKK’nın “siyasallaşma” çabasında yüzde yüz başarılı olduğunun görülmesi gerektiğini söyledi. Son yerel seçimlerde, iktidar partisinin muazzam kampanyasına ve muazzam ölçülerde para saçmasına karşılık (180 trilyon liradır bu miktar), DTP’nin elindeki belediyelerin sayısını yüzde yüz artırmasını da bu çerçevede değerlendirdiğini kaydeden Faraç,  “Şurası açıktır ki, PKK bölgedeki yeni durumu kendince doğru yorumlamakta, bunun sonucu olarak da ABD’nin, Kuzey Irak yönetiminin, İran’ın ve Türkiye’nin sıkıştırdığı alanda etkin bir siyasal güç olmaya çalışmaktadır” dedi.<br />
PKK’nın bu çabasında en önemli enstrüman olarak geçmişinden farklı olarak dini motif ve duyguları kullandığını ifade eden Faraç, “Artık bir ellerinde silah varsa, bir ellerinde Kur’an var. Hizbullah’ın eski militanı, eski taraftarı olan yüzlerce molla bugün PKK ile birlikte hareket etmekte, kent merkezlerindeki siyasal eylemlerinde başı çekmektedir” dedi.<br />
Geçmişteki PKK-Hizbullah çatışmasına da değinen Faraç, sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
“Hizbullah-PKK çatışmasının en alevli günlerinde İndependet muhabiri ile birlikte Diyarbakır’a gitmiştik. Kahvelerin çokluğunun yanında, bu kahvelerdeki ilginç yerleşim de meslektaşımın dikkatini çekmişti: bir alçacık masa çevresinde dört hasır iskemle ve bu iskemlelere oturmuş boş boş oturan dört kişi!.. Hep aynı görünüm! Her kahvede aynı görünüm!..<br />
Bu görünümle o kadar çok karşılaştı ki, bana bunun belli bir anlamının, belki de simgesel bir anlamının olup olmadığını sormak gereğini duydu. Şöyle söyledim ona:  Bu dört kişiden biri PKK militanı, biri Hizbullah militanı, biri gizli ajan, biri de kurbandır!&#8230;<br />
Bu paradoks aslında bir gerçeği ifade ediyordu. Durum tam olarak böyle idi o günlerde. Hizbullah, aslında çok iddia edildiği gibi devlet tarafından kurulmuş filan değildir.  Devlet kurmadı Hizbullah’ı. Ondan yalnızca yararlandı. Eylemlerini izlemek yerine serbest bıraktı. Silah ve bombalar sağlamasına göz yumdu. Kimi eylemlerinde kullandıkları silahların polis tarafından verildiği de ortaya çıktı. Örneğin Gaziantep&#8217;te kitap fuarı sırasında Müjde Yayınevi’nin standına atılan, bir çocuğun ölümüne çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olan bombanın Siverek polis karakolundaki görevlilerden temin edildiği belirlendi. Böyle ilişkiler yargı kararıyla da sabit. Ama bu başka bir durum, devlet tarafından kurulması ise başka bir durum!..<br />
Hizbullah militanları, on yıl boyunca bölgedeki tüm kentlerde tam anlamıyla terör estirdi. Akşamın bastırmasıyla birlikte sokakta onların egemenliği başlıyordu. Üç kişilik hücreler ya da timler şeklinde örgütlenmişlerdi. Çoğunluğu ‘tinerci’ ya da ‘ballici’ diye bilinen çocuklardan seçilmişti. Hizbullahçılık onlara para ve itibar kazandırıyordu. Yapıp ettiklerine de kimsenin karıştığı yoktu. Böylece terörize debildiler tüm bölgeyi. Binlerce insan öldü bu süreçte. Sel gibi kan aktı! Şimdi oralarda asit kuyularından filan söz ediliyor. Bu kuyularda, öldürülüp oraya atılmış insanların cesetleri, kemikleri çıkabilir! Ama PKK’nın mı, Hizbullah’ın mı,  yoksa ‘derin devletin mi’ kurbanları oldukları hiçbir zaman anlaşılamaz!..<br />
Sonunda ne oldu? Yirmi bir yıldır her yerde aranan ama bir türlü bulunamayan Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’daki villasına baskın yaptı polis. Çıkan çatışmada Velioğlu öldürüldü. Velioğlu Polisle çatışırken arkadaşları, Hizbullah’ın arşivinin saklı olduğu bilgisayarları delik deşik etmekle meşguldu. Gene de, CİA’nın yardımıyla bazı bilgiler açığa çıkarılabildi tahrip edilen bu disklerden. Bu bilgiler, bölgede yüz bin kişiyi örgütlerine dahil ettiklerini, on binlerce kişiyi buna hazırladıklarını, yalnızca Güneydoğu’da değil Türkiye’nin dört bir yanında dalbudak saldıklarını, dört binden fazla kişiyi de cinayetlerde tetikçi olarak kullanabildiklerini gösteriyordu…<br />
İlginç bir tesbiti de eklemem gerekir: Abdullah Öcalan’la Hüseyin Velioğlu ellerinde tahta bavulları ile Ankara’ya birlikte gelmişler, Siyasal Bilgiler’de birlikte okumuşlardı.  Aynı camiye birlikte namaz kılmaya gittiklerini de çok kişi biliyor.<br />
Peki nasıl olmuştu da, aynı yoksul çevreden gelen, aynı okulda okuyan, aynı seccadeye baş koyan bu ikisi,  geldikleri bölgede biri Marksist/Leninist, öteki şeriatçı ayrı ayrı terör örgütleri kurup birbirleriyle kanlı bir savaş yürütmüştü? Bu da bir paradokstur. Ama Güneydoğu dediğimiz bölge bir paradokslar bölgesidir. Orada plan, Kürdü Kürde kırdırma planıydı. Ellerine Klayşinkoflar, hayalet Takaroflar (Rus yapımı tabanca) tutuşturulup cinayet işlemeye gönderildiler. Takarof, en çok kullandıkları, hatta başlıca silahlarıydı, ki, bu da ayrı bir paradokstur!..”<br />
Ortadoğu’nun siyasal literatüründe,  “lider giderse örgüt de gider” denildiğini hatırlatan Faraç, Velioğlu’nun öldürülmesi ile Hizbullah’ın bu literatürü doğrularcasına tam bir dağılma dağılma sürecine girdiğini, ancak son zamanlarda yeniden toparlanmaya başladığını söyledi.   Hizbullah’ın dağılma sürecine girmesinde, ortaya çıkan “mezar evleri”nin, “canlı bomba” eylemlerinin bölgede yarattığı dehşetin de etkili olduğunu ifade eden Faraç, “Sonuçta, Hizbullah’ın molla takımı bölgede etkin olmaya çalışan Fethullah Gülen cemaati yerine PKK’ya yaklaştı. Zaten kökenlerindeki Mizan cemaatinde bu eğilim (dinci ve Kürtçü ve PKK ile saldırmazlık politikasından yana eğilim) güçlü olarak vardı. Gülen cemaatinin ‘boşluktan’ yararlanmak istemesi ve onlara ‘fırsatçı’ görünen tutumu bu eğilimi daha da kuvvetlendirdi. Böylece, sonuç olarak PKK, Hizbullah’ın beyin takımını, yönetici kadrosunu  F. Gülen grubunun elinden  almış oldu” dedi.<br />
F.Gülen grubunun hem Güneydoğu’da, hem de Kuzey Irak’ta etkili  olduğunu ve bu bölgede yüzden fazla okulun yanında, yüzlerce ticari şirketi yönettiğini kaydeden Faraç, bu durumun cemaatçi rekabet nedeniyle yeni, yeni toparlanan Hizbullah ile Gülen grubunu  karşı karşıya getirdiğini söyledi.  Faraç, “Önümüzdeki günlerde Hizbullah ve Gülen cemaati arasında beklenmedik bir takım olaylar çıkabilir. Bunun açık seçik işaretleri var. Hizbullah son günlerde yayınladığı bir bildiride, Gülen grubu ile sıcak çatışma istemediklerini, ancak denetim dışındaki kimi grupları ile böylesi bir olasılığın var olduğunu duyurdu”  diye konuştu.<br />
PKK’nın, özellikle Kuzey Irak’taki baskı nedeniyle daha önce rahatlıkla kullanabildiği bin sekiz yüz kilometre karelik bir alanı silahlı militanlarından arındırmak zorunda kaldığını belirten Faraç; “Dört bin beş yüz militanı Kuzey Irak’la entegre edilmiş bir PKK’nın, özellikle ABD’nin bölgeden çekilmesinin ardından, karşımıza yeni bir misyonla çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır” diye konuştu..<br />
Bu olasılığa “Nasıl olur?” diye tepki gösterileceğini bildiğini ifade eden Faraç, “Hafızamız sık sık siliniyor. Mezar evlerini bile unutabiliyoruz. PKK’nın cinayetleri de unutulabilir. Bakarsınız, Abdullah Öcalan da, elini doğrudan kana bulaştırmadığı gibi bir gerekçe öne sürülerek  cezasını ev hapsinde geçirebilir. Serbest bırakılmasa bile böyle bir uygulama ile bir takım kolaylıklar elde edebilir” dedi.<br />
İSTİHBARAT ÖRGÜTÜNÜN BAŞARILI OLDUĞU SÖYLENEMEZ<br />
Faraç, Türk istihbarat örgütlerinin başarılı olup olmadığı konusundaki bir soru üzerine şöyle konuştu:<br />
Hatırlayacaksınız, 15 Kasım 2003’te, İstanbul’da iki büyük patlama meydana geldi.  Emniyet makamları, İçişleri yetkilileri,  ‘izlerini bulduk, yakaladık, yakalıyoruz’ diye kamuoyunu yatıştırmaya çalışırken,  beş gün sonra iki büyük patlama daha oldu.  Dinci bir örgüt, hem de Ramazan ayının ortasında, tonlarca patlayıcıyı dört kamyona yüklemiş ve Hıristiyanlarla Musevilerin dini, siyasi ve ticari merkezlerine yönelik intihar saldırıları düzenlemişti!  Türk toplumu, o gün yeni bir örgütle (El Kaide ile) karşılaşmış, ancak bu tanışmanın arkasında nasıl bir süreç ve gafletin  olduğunu öğrenememişti!..<br />
El Kaide nedir, kimdir? Suudi rejiminin resmi mezhebi Vahabiliği referans alan bu örgüt,  Selefi-Vahabi çizgisi Anadolu Müslümanlığına aykırı, katı ve bağnaz bir düşünce tarzını dayatıyor. Bu anlayış Türkiye’deki rejimi “Darül harp” (İslam kanunlarına göre yönetilmeyen) diye niteliyor. Örgüt üyeleri, devletten maaş alan imamın ardında namaz kılınamayacağını savunuyor. Mezarlık ziyaretlerini ve din bilginlerine bağlılığı küfür sayıyor. Onlara göre ‘Tevhid’e inanmayanın malı, canı helaldir. Tarikat-tasavvuf küfürdür. Muska, tespih, zikir, nafile namazı batıldır!’.<br />
2003’ün kasım ayında Beyoğlu’ndaki Neva Şalom Sinagogu, Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu, İngiltere Başkansolosluğu ile HSBC Genel Müdürlüğü binalarını bombalayanlar işte bu radikal dinci çizgiden geliyordu. Habib Aktaş’ın eğittiği Gökhan Elaltuntaş, Mesut Çabuk, Feridun Uğurlu ve İlyas Kuncak adlı militanlar, kamyonlara yükledikleri tonlarca patlayıcıyı işte bu ideoloji uğruna ateşlemişlerdi!..<br />
Aslında onlar Türkiye’deki ilk Selefi militanlar değillerdi. Selefi-Vahhabi anlayışı Türkiye’de ilk kez 1974 yılında Malatya’da kurulan “Malatya Fikir Kulübü” bünyesinde gelişmişti. Abdurahman Gökmen liderliğinde ortaya çıkan hücre ise Yahudi asıllı İshak Manisalı’nın kaçırılması eylemiyle adını duyurmuştu. M. Emin Yılmaz önderliğindeki Selefi Ceyşullah örgütlenmesi ise 1995’te Bingöl’de ortaya çıkarılmış, 21 kişi 6 Kalaşnikof’la birlikte ele geçirilmişti.<br />
11 Eylül saldırılarının ardından Türk Selefiler yakın takibe alındı. Feyzullah Birişik grubu İstanbul’da 5-7 Ekim 2001’de yapılan operasyonla deşifre edildi. Yakalanan 5 kişi eğitim amacıyla Çeçenistan, Irak ve İran’a gittiklerini söylemişlerdi.<br />
Gaziantep’te 29 Ekim 2001’de gerçekleştirilen operasyonda yakalanan 14 Selefinin de Afganistan’a gidip eğitim gördükleri  saptandı. Selefilerin Türkiye sorumlusu “Ebu Said El Yarpuzi” kod adlı Mehmet Balcıoğlu ise 2001’de Antalya’da yakalandı. El Kaide hücrelerini oluşturan ‘İmamlar Birliği’ yöneticisi Ali Üzüm ise aynı tarihlerde gözaltına alınıp serbest bırakıldı.<br />
Ankara merkezli Selefi örgütlenmenin lideri Malatyalı Hulusi Kıdık ve 15 arkadaşı 19 Aralık 2001’de, Konya’da Murat Gezenler önderliğindeki ‘Kuran’a Çağrı Grubu’,  8 Şubat 2002’de, Malatya’daki Şemsettin Özaykan grubu ise 25 Mart 2002’de açığa çıkarıldı.<br />
Selefi gruplar zaman zaman silahlı eğitim için Afganistan ve Pakistan’a, dini eğitim için de Suudi Arabistan’a gidip geliyordu. 2001’e kadar en az 500 kişinin Afganistan, Bosna Hersek, Çeçenistan, Tacikistan, Keşmir gibi bölgelerde savaşlara katıldığı saptanmıştı.<br />
Amerika’daki 11 Eylül 2001 saldırılarında 3 binden fazla kişinin ölmesinin ardından ABD uçakları Afganistan’daki El Kaide kamplarını bombalayınca Türk kökenli Selefilerin büyük bölümü ülkelerine kaçtı. Onların çoğu Hizbullahçılar gibi Doğu ve Güneydoğu veya Kürt kökenli değildi. Aralarında Kastamonulu, Konyalı, Eskişehirli, Kayserili, Nevşehirli, Çankırılı, Bursalı, Sakaryalı, Sinoplu ve Afyonlu militanlar da vardı. Ancak Afanistan’daki kamplarda silah kullanmak, bomba yapmak, suikast düzenlemek konusunda yıllarca eğitimden geçirilen bu militanlar bir yıllık suskunluğun ardından hücrelerinden çıktılar!<br />
Usame bin Ladin onlara sansasyonel bir eylem için 150 bin dolar göndermişti. Hazırlıkları 1 yıl kadar sürdü. Bu sırada İslamcı vakıfları, yayınevlerini, şirketleri ve bazı camileri üs tuttular. İBDA-C, Hizbullah, Ensar El İslam, Müslüman Gençlik gibi örgütlerden militan transfer ettiler. El Kaide’yi örgütlemek ve Selefi ideolojisini yaymak için ‘piknik’ adı altında ideolojik ve askeri eğitim verdikleri kamplar düzenlediler. Eşleri, dostları ve kardeşleriyle aile şirketleri gibi eylem hücreleri oluşturdular. Camilerde, Mescitlerde, hatta baharatçı dükkânlarında bomba yapımı, bomba kullanımı üzerine toplantılar, tartışmalar düzenlediler. Telefon satış yerleri açıp binlerce sim kartı denetleme imkanına kavuştular. Deterjan imalatı için fabrika bile kurdular&#8230;<br />
Bütün bunları resmi yollardan yaptılar. Ticaret odalarında, emniyet makamlarında, savcılıklarda, maliyede kayıtları var…<br />
Buna karşılık ne yurtdışı ilişkileri, ne ‘piknik’leri, ne eğitim kampları, ne de vakıf ve camileri üs haline getirmiş olmaları kimsenin dikatini çekmedi. Ellerini, kollarını sallaya sallaya hazırlıklarını sürdürdüler ve sonunda da yapacaklarını yaptılar…<br />
Şimdi,  El Kaide örgütü nasıl oluyor da bu kadar rahat hareket edebiliyor ve gelip İstanbul’un orta yerinde yüzlerce vatandaşımızın ölümüne binden fazlasının yaralanmasına sebep olan bombalama eylemini  gerçekleştirebiliyor?<br />
Bu durumda, Türk istihbaratının etkin olduğunu, başarılı olduğunu kim söyleyebilir? Dünyanın en kanlı en büyük iki örgütü PKK ve Hizbullah’tır. Bu iki örgüt Güneydoğu Anadolu’da, çok uzun zaman istediği gibi eylem yapıp cinayet işledi. Bu örgütleri daha en başında bastıramayan bir istihbarat örgütünün başarısından kim söz edebilir?<br />
İstihbarat örgütlerimizin asıl hedefinin ne olduğu Ergenekon soruşturmasında açıkça ortaya serilmiyor mu? Kemalistler, Atatürkçüler, üniversite hocaları, emekli askerler, gazeteciler izlenip fişleniyor. Bir milyon kişinin telefonları dinleniyor. Bu büyük bir iş, muazzam bir iş! Her şey feda olsun! Feda olsun da,  arada asıl teröristler, eli kanlı dinci örgütlenmeler neredeyse serbestçe cirit atabiliyor. Bizler de olup biteni seyretmek zorunda kalıyoruz…”<br />
TEK PENCEREDEN BAKILMAMALI<br />
Söyleşi’de Faraç’ın ardından söz alan Can Ataklı, olaylara tek pencereden bakılmaması gerektiğini belirterek, aksi halde “sığ”lığa, hatta mantıksızlığa ulaşılacağını söyledi. Ataklı, bir soru üzerine “Derin devlet hükümetlerden, devletten bağımsız bir olguymuş gibi gösteriliyor. Böyle şey olmaz. Derin devlet dünyanın her yerinde vardır. Bu bakımdan ‘derin devlet’le ifade edilen şeyin, yozlaşarak yoldan çıkmış bir takım çetelerin ifade ettiği şeylerden ayrılması gerekir” dedi.  Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu,  Türk devletinin de bin yıldır bu topraklarda kök saldığını ifade eden Ataklı,  “Obama, ‘Türkiye yerinden dolayı her zaman önemli bir ülkedir’ dedi.  Obama’nın bu sözünün hükümetin kulağına küpe olması gerekir.  Çünkü, ‘kardeşim, önemli olan sen değilsin; senin partin, iktidarın değil; önemli olan Türkiye’dir’ adam!  İktidarda kim olursa olsun; ister AKP olsun, ister başkası olsun Türkiye’nin kendileri için önemli ülke olduğunu söylüyor! Kimse kendini kandırmasın, doğrusu da budur” şeklinde konuştu.<br />
Ataklı konuşmasında, olaylara tek pencereden bakmanın yaratacağı sonuçlar üzerinde durdu. Hukuktan, siyasete, ekonomiye değin hemen her konuda “kolay açıklamaların peşinde gittiğimizi” ifade eden Ataklı,  şöyle konuştu:<br />
“Örneğin ‘Ergenekon’ soruşturmasını, tutuklamaları ve bu çerçevede  ortaya konan görüşleri ele alalım. Ne söylerseniz söyleyin: diyorlar ki, ‘Ama darbe yapacaklardı’! Darbe soruşturulmasın mı? Darbe suç değil mi? Siz, darbelere karşı değil misiniz?&#8230;<br />
Tamam kardeşim, darbe suç! Ama bir soruşturma da hukuka, yasaya uygun olmak zorunda! Hınçal Uluç’u vuran ardamı 3 ayda serbest bırakıyorsun. Adam elinde silahı gelip Hıncal’ı vurmuş. Yara kapanmadan, yaranın sargısı üzerindeyken, bakıyorsun adam dışarıda! Trafikte on kişinin canına kıymış sürücü, bakıyorsun ki elini kolunu sallayarak geziyor!  Hatta aracının başına dönebiliyor! Fakat,  hayatları boyunca tertemiz yaşamış, hayatları boyunca bilimle yahut meslekleri ile ilgilenmiş rektörleri, üniversite hocalarını, gazetecileri, emekli askerleri ne kadar tutuklu kaldıkları veya kalacaklarını hiç umursamadan içeriye atıyor ve orada tutuyorsun!<br />
Darbe  ‘suç’  tabii, ama nasıl bir suç? Bir telefon dinleniyor! Ortam dinleniyor! Biliyorsunuz bir de böyle bir laf var! Yani burasını dinliyor adam, sen de öfkelisin, verip veriştiriyorsun! Ha işte ortama yakalandın! Ergenekon’un faili oluyor, darbe örgütünün bir üyesi olmakla suçlanıp sorguya alınıyor veya tutuklanıyorsun!<br />
Bu arkadaşlar, kendilerine ‘demokrat’ diyor!  Eğer bu da ‘kesmezse’ dönüp ‘liberal demokrat’ diyor! Fakat lütfen,  nasıl demokratlık bu? Demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri savunmayan bir demokrat olabilir mi? İlhan Selçuk, bu ülkeden kaçıp gidecek miydi? İşte serbest bırakıldı ama hiçbir yere gitmedi! Mehmet Haberal, tutuklanmasının değil,  ellerinden şifa bekleyen hastalarının derdinde. Haberal kaçıp gider miydi, dersiniz, bu ülkeden? Niçin gitsin? Türkan Saylan’ın başına gelenler konusunda utangaç bir ifadeyle de olsa ileri geri konuştular, ama ‘Hayır! Bunu yapamazsınız! Hiç kimseye yapamazsınız’ da diyemediler.  Çünkü diyemiyorlar. Çünkü iktidarın penceresinden bakıyorlar. Empati kuramıyorlar. Başkasının başına gelenlerle ilgili değiller!.. ‘Hukuk herkese lazım’ deniyor. Evet; elbette hukuk herkese lazım! Belki en çok, hukuksuzluk yapanlara lazım. Çünkü hukuksuzluk, er geç gerçek hukuka ihtiyaç duyar. Bana diyecekler ki: Kardeşim, neden böyle yaptın? Neden hukuksuzluk yaptın?&#8230; Hukuksuzun, er geç sığınacağı yer hukuk olmayacak mı?..”<br />
 “Derin devlet” tartışmalarına da değinen Ataklı,  “Derin devletin”,  herhangi bir devletin karşılaştığı karmaşık durumların altından kalkabilmek için aldığı bir takım gizli kararlar ve bunlara bağlı uygulamalar olduğunu söyledi. Ataklı şöyle devam etti:<br />
“İşte, deniyor ki, başlangıçta  ‘40 çapulcudan ibaret’ görülen PKK, alıp başını gitmiş binlerce militanı olan bir terör örgütüne dönüşmüş! Ne yapılıyor? Bölgede  ‘Olağanüstü Hal” ilan ediliyor! İdari yapı, askeri yapı buna göre düzenleniyor. Karşında bir çete var! Düzenli ordu bir çeteyle düzenli ordunun yöntemleriyle savaşamaz.  O zaman bir takım yapılanmalara gidiliyor. Devletin görevlendirdiği insanlar, bir çete gibi dağlarda savaşmaya başlıyor. Adam, ‘bin kişi öldürdüm’ diyor. Bunun için diyor…<br />
Ama süreç uzayınca ve denetim zayıflayınca bunlardan bir kısmı yozlaşmaya başlıyor. Şehirlerde her zaman var olan mafya ve benzeri yapılanmalarla ilişki içine giriyor. Onlara bağlı olarak cinayet işliyor, haraç topluyor. Bunun devletle, devletin derini ile ne alakası var?”<br />
KORKU İMPARATORLUĞU<br />
İktidar ve yandaşlarının, Ergenekon operasyonunu sürdürürken,  “namusumuzdan ve hukuka saygımızdan” yararlandığını, “bu ülkenin gerçek demokratlarının namusluluğunu ve namusunu” kullandığını ifade eden Ataklı,  bunun, “Hukuk önünde herkes eşittir, kimse dokunulmaz değildir” denilerek yapıldığını söyledi.<br />
“Bu kılıcı sallayan, ama hukuka saygıları çok su götürür olanların devletin gücünü kullanarak böylece bir korku imparatorluğu yarattıklarını” savunan Can Ataklı, “ ‘Her şey yargının eline teslim edildi, suçsuzların korkacak bir şeyleri olmaz’ diyorlar. ‘Yargıya müdahale etmeyelim’ diyorlar. Fakat bize söylediklerinin, bize önerdiklerinin, bize tavsiye ettiklerinin tam tersini yaparak bu ülkenin saygın bilim insanlarını, aydınlarını, düşünen insanlarının vicdansızca mağdur ediyorlar” dedi.<br />
“Bu kadar çok demokrat’a(!)”, ve “bu kadar aşırı demokrasi düşkünlüğüne(!)” karşın, Türkiye anayasasının bir darbe anayasası olduğunu, “12 Eylül müdahalesiyle devlet yönetimine el koyan Kenan Evren ve arkadaşlarının görevlendirdikleri kişiler tarafından hazırlandığını hatırlamak gerektiğini” ifade eden Ataklı,  şöyle devam etti:<br />
“Hafızayı Beşer Nisyan İle maluldur” derler.  Yani, toplumun hafızası unutkanlıkla hastalıklıdır! Öyle olmasaydı, yürürlükteki anayasanın bir askeri darbe anayasası olarak referanduma sunulduğunda bu toplumun yüzde 92’sinden fazlasının onayını  aldığını unutmazdık!..  O anayasaya kimler oy verdi? Bizler oy verdik!  Belki korka korka, ama usulüne uygun bir seçimde, yani ‘hür irademizle’ gidip ‘evet’ oyu verdik! Şimdi ne diyoruz? ‘Darbelere karşıyız’!..<br />
Bütün bunların ötesinde, her sözü darbe kanıtı gibi göstermek isteyenlerin hiç değinmedikleri bir şey daha var. Neredeyse 20 yıldır darbe yapmaya hazırlandıkları söylenenler aslında bunu başaramamış. Bırakın başarmayı darbe şartlarını bile oluşturamayan bu kadar insanı aylarca belki yıllarca hapiste tutmanın mantığı var mı, bunu yapmak adalete ve vicdana sığıyor mu, sorusunu da sormamız gerekiyor.<br />
Ergenekon intikam operasyonunu yürütenler olayı aynı zamanda ‘Türkiye’nin temizlenmesi’ olarak da sunmak istiyor. Bunu da İtalya’da yapılan Gladio operasyonu ile benzeştirmeye çalışarak yapıyor. İtalya’da mafya siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı Gladio operasyonu ile Ergenekon’un hiçbir ilgisi yok aslında. Orada NATO artığı bir örgütün siyaset ve mafya ile kurduğu bir menfaat çetesi söz konusuydu. 7 bin kişi hakkında soruşturma yapıldı, ama açıkçası bir sonuç da alınamadı.<br />
Belki ‘sonuç’ almanın peşinde de değillerdi. Çünkü amaç, devlet açısından bir dönem NATO’ya, yani uluslar arası bir güce bağlı olarak kurulmuş, ne olduğunu ve ne yaptığını kimsenin pek bilmediği, ama sonuçta görevi bitmiş, işi bitmiş o yapının tasfiyesiydi. Tasfiye edildi bitti…<br />
Bu ‘temizlik’ iddiası, ( Bunu, ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ şeklinde ifade edenler de var, biliyorsunuz!), yasadışı bir gücün tasfiye edildiği efsanesi sayesinde kamuoyunun kafası iyice karıştırılıyor ve tutuklanan pek çok saygın kişi görünmeyen, ulaşılamayan, kanundışı işler yapmış vahşi bir örgütün üyeleri gibi algılanıyor. Televizyonlarda birer ‘misyoner’ edasıyla gezinen sözde liberal demokratlar da, bir taraftan iktidardan sağladıkları kazanımları korumak, diğer taraftan gerçek aydınlardan hınçlarını çıkarmak için bu zihin karışıklığını körüklüyorlar. Hiçbir ahlâki ve vicdani değeri olmayan, bu değerleri çoktan bir tarafa bırakmış bu kişilere ne söyleyeceğimi doğrusu bilemiyorum. Fakat şunu biliyorum: Hallerinden ve oynadıkları rolden hoşnutlar. ‘Yalancı pehlivanlık’tan memnunlar ve bu topluma, bu toplumun aydın insanlarına verdikleri hasarı kıs kıs gülerek izliyorlar!”</p>
<p>Bilgi: “Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç’ın,  &#8220;Doğu – Batı ve Türkiye&#8221; konulu söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/136/' title='Hakim Medya'>Hakim Medya</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/turkiye-politikalari/' title='Türkiye Politikaları'>Türkiye Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/metal-firtina-ve-derin-iliskiler/' title='Metal Fırtına ve Derin İlişkiler'>Metal Fırtına ve Derin İlişkiler</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/yerel-basin-ve-iletisim-politikalari/' title='Yerel Basın ve İletişim Politikaları'>Yerel Basın ve İletişim Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/faili-mechul/' title='Faili Meçhul'>Faili Meçhul</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medya ve Siyaset</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/medya-ve-siyaset/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/medya-ve-siyaset/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 15:11:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ahmet Hakan]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Fettullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=148</guid>
		<description><![CDATA[Gazeteci Ahmet Hakan, “Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde Bursalılarla buluştu. Ahmet Hakan, kamuoyunda “Ergenekon davası” diye ünlenen davayı “artık ciddiye almadığını” söyledi. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://sinantunc.com/wp-content/uploads/mmahmethakan590x3001-150x150.jpg" alt="mmahmethakan590x3001" title="mmahmethakan590x3001" width="150" height="150" class="alignright size-thumbnail wp-image-214" />Gazeteci Ahmet Hakan, “Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde Bursalılarla buluştu.<br />
Ahmet Hakan, söyleşinin başlangıcında “topluluklar önünde konuşmaya alışık olmadığını” belirterek, “söyleşinin soru ve cevaplarla yürümesinin hem düşüncelerini açıklamak, hem de dinleyicilerin görüşünü öğrenmek bakımından daha yararlı olacağını düşündüğünü” söyledi.<br />
Ahmet Hakan, bir dinleyicinin “Kabine’deki değişikliği nasıl yorumladığı” şeklindeki sorusuna, “Bu konuda spekülatif sözler ediliyor. Yeni kabine ile Başbakan’ın yeni bir rota çizdiği ve olasılıkla bundan sonra işlerin daha farklı yürüyeceği vs. söyleniyor. Daha doğrusu, bu konuda gazetelerde ve televizyonlarda farklı değerlendirmeler, farklı yorumlar yapıldığına şahit oluyoruz. Böyle olması da gayet tabii…  Çünkü herkes durduğu yere göre konuşuyor. Kimi durumda beklentisine göre, niyetine göre konuşuyor. Özel bilgilere, özel bir takım istihbarata dayananlar da var şüphesiz bu yorumlar arasında…  Aslında, hepimiz için geçerli bir durum; genellikle durduğumuz yerde, görebildiklerimizi söyleriz…  Bana kalırsa,  Başbakan Erdoğan’ın hükümette yaptığı değişikliğe büyük önemler atfedilmesi, bu değişiklikten önemli sonuçlar beklenmesi çok doğru değil.  Esas çizgiyi değiştirecek bir değişiklik olduğunu düşünmüyorum. Böyle yorumlanmasını da doğru bulmuyorum. Olup biten şudur:  Bazı isimler gitti bazı isimler geldi! Ama sonuçta tipik bir AKP kabinesi ile karşı karşıyayız. Başbakan Erdoğan’ın damgasını taşıyan, onun isteğine göre şekillenen bir kabinedir bu.  Yeni kabineyle,  eskisinden daha içe kapanık, daha muhafazakar bir yola girildiği de söylenebilir. Muhtemelen önümüzdeki süreç, AKP’nin içine kapandığı, dışarısı ile arasındaki duvarı kalınlaştırdığı, daha izole bir süreç olacak.  Bülent Arınç, Ömer Dinçer gibi isimlerin kabineye alınması ve önemli görevlerle donatılması bunu gösteriyor” diye konuştu.<br />
Hakan, aynı doğrultudaki başka bir soru üzerine,  AKP’nin “ağır topu” Bülent Arınç’ın, “ideolojik açıdan hayli tartışmalı da olsa,  farklı kesimler arasında akçalı işler bakımından temizliğinin genel bir kabul gördüğünü” söyledi. Aynı  “kabulün” Maliye Bakanlığı görevine getirilen Mehmet Şimşek için de geçerli olduğunu belirten Hakan, böylesi isimlerle birlikte düşünüldüğünde, yeni kabinenin “bir arınma kabinesi” olarak da değerlendirilebileceğini, çünkü AKP’nin son yıllarda en fazla “kayırmalı ihaleler, yolsuzluklar ya da yolsuzluklara göz yummalar” nedeniyle suçlanıp eleştirildiğini hatırlattı. Hakan, bu değerlendirmesine karşın, kabineyi esas itibarıyla bir “İçe kapanma kabinesi” olarak gördüğünü yineledi.<br />
MEDYA’DA ÖNEMLİ GELİŞMELER OLUYOR<br />
“Basından şikâyetler var,  ‘yandaş medya, holding medyası’ diye söz ediliyor. Siz, bu türden bir ayırım yapıldığında nerede olduğunuzu düşünüyorsunuz?” şeklindeki bir soru üzerine, Ahmet Hakan, “Medya’da, içinden geçmekte olduğumuz için,  belki de pek algılayamadığımız, ama sonuçlarını belki yıllar sonra göreceğimiz çok önemli, son derece önemli gelişmeler oluyor” dedi. Hakan, kendi durumuyla ilgili olarak da, “Çalıştığım gazetede bugüne kadar yazılarım nedeniyle hiçbir müdahale görmedim. Yazılarımın tek satırına bile, bugüne kadar itiraz edilmedi, dokunulmadı.  Dokunulmasının düşünüldüğünü de sanmıyorum… Beni ilgilendiren budur! Özgürlüğümün kısıtlanmamasıdır. Dilediğim gibi yazabilmemdir…” dedi. Hakan şöyle konuştu:<br />
“Türkiye’de medya alanında çok önemli gelişmeler oluyor. Yaşıyoruz bunları&#8230; Ama içinde olduğumuz, elan içinden geçtiğimiz bir süreç olduğu için bu süreç, belki çok fazla algılayamıyoruz…  Sonuçlarını belki on yıl sonra göreceğiz… Medyada yaşanan gelişmeleri bütün yalınlığıyla, belki o zaman görebileceğiz…  İlk defa bu hükümet döneminde, siyasi iktidar kendi medyasını yaratma, medyaya toptan sahip olma çabasına girdi! Açık açık girdi bu çabanın içine!.. Dolayısıyla ‘hükümet yanlısı medya’ demek o kadar da yanlış değil. Baktığımız zaman manzara nedir? Elinde olan medya var, olmayan medya var! Ama keşke hiç böylesi bir gayret olmasaydı! Başbakan Erdoğan, medyaya karşı olağanüstü tahammülsüz davranıyor. Kendi kontrolünde bir medya istiyor. Bunu sağlamak için elinden geleni açık açık yapıyor! Söylediğim gibi, bunun sonuçlarını belki on yıl sonra göreceğiz… Ben, bir gruptan ötekine ‘geçmek’ istemiyorum! ‘Bir gruptan olmak’ istemiyorum! ‘Laik kesim yanlısı’ yahut ‘Hükümet yanlısı’ olmak, öyle görülmek istemiyorum! ‘Laik kesimin’ yanlışları varsa, yanlışları olursa, onları yazabilmek; ‘İslamcı kesimin’  yanlışlıkları olduğunda onları da iç rahatlığıyla yazabilmek istiyorum. Vicdani bir duruştur bu!..  ‘Dönek’ diyorlar! Diyorlarmış!.. Desinler!.. Hiç önemsemiyorum bunu…”<br />
Ahmet Hakan, “PKK politikasında zaaf var. Hükümetin bir kanadı TSK ile zıtlık içinde. Belki, İmralı’daki elebaşıyı salıverip DTP’nin başına getirecekler. Bu konularda çok açık yanlışlıklar yapılıyor. Neden birleşip PKK’ya karşı mücadele edilmiyor?” şeklindeki bir soruyu da şöyle yanıtladı:<br />
“Abdullah Öcalan’ın, İmralı’dan çıkıp Demokratik Toplum Partisi’nin başına getirileceği bir ‘şehir efsanesi’dir! Böyle şeyler söylenir. Benzer başka şeyler de söylenir. Geçmişte de söylendiği gibi… Ama böyle bir şey yok! Böyle bir şey olmaz! Çünkü olmayacak bir şeydir!.. Yalnız, şunu da anlamamız gerekmekte: Herkes elde silah dağlarda PKK takibine çıksa da, bu sorun bu şekilde, yani yalnızca silahların namlusundan bakılarak çözümlenemez! Başka şeylerin de yapılması gerekiyor. Bunu askerler de söylüyor, bildiğiniz gibi… Mesele, ‘birleşip mücadele etmekte’ değil, belki soruna doğru bakabilmekte ve doğru çözüm üretebilmektedir… Başbakan Erdoğan, bu meselede kimi zaman çok sert, çok uzlaşmasız; kimi zaman da çok müsamahakar!  Belki, bu nedenle eleştirilmeli!..<br />
Hakan, “CHP’nin soruna yaklaşımını nasıl değerlendirdiğini” soran bir dinleyiciyi de şöyle yanıtladı:<br />
“CHP’nin ‘Kürt politikası’ şüphesiz çok yetersiz. Bu yetersizliğin sonuçları da ortada. Örneğin, Hakkari’de yalnızca 27 oy alabilmiş! Ama Baykal’ın, Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin ekibinin bu konuda da bir açılım yapması beklenebilir. Parti içi bir mücadelenin konusu da olabilir bu sorun. Şu kadarı açık: CHP bakımından böyle gitmesi mümkün değil…”<br />
Ahmet Hakan, “Ermenistan’a yönelik politikalar”a ilişkin bir soruyu da, “Türkiye’nin yaklaşımı” denilen politikaların, “Ermenistan’a uluslar arası  yaklaşım, özellikle de ABD’nin soruna yaklaşımı çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini” belirterek yanıt verdi.<br />
TÜRKİYE’NİN İRAN OLACAĞINA İNANMIYORUM<br />
Hakan, “Bursa’nın Nilüfer İlçesi de, AKP’nin ‘fethedilecek kaleler’ listesinde… Türkiye nereye gidiyor? Bir uçağa biniyorsunuz, bir Avrupa ülkesinden Türkiye’ye uçan bir uçağa, başı açık olan tek bir kadın olmayabiliyor! Türkiye, böyle bir ülke miydi?  Fethullah Gülen Türkiye için bir tehdit değil mi?” diye soran bir dinleyiciye şöyle yanıt verdi:<br />
“Türkiye’de şöyle bir şey, şöyle bir bakış açısı diyeyim, var: Toplumumuzun bir kesimi, bir takım gelişmelerin arkasında  –özellikle de bu gelişmeler kendi beklentilerine aykırı düşüyorsa veya müdahalelerinden, etkilemelerinden biraz azade ise-, o gelişmelerin arkasında, esrarengiz bir takım güçler, esrarengiz bir takım hadiseler arama eğilimindeler.  Fethullah Gülen’e ve cemaate ilişkin abartı değerlendirmelerde bunu görüyorum. Bir dönem, biliyorsunuz, istenmeyen her gelişme Yahudi toplumuna bağlanırdı. Olmadı, Masonlara vs. bağlanırdı. Bir şey demiyorum, diyemiyorum! Olabilir mi? Olabilir de! Belki de, bu arkadaşların söylediklerinde haklılık payı, doğruluk payı vardır, ama ben öyle görmüyorum, göremiyorum! Fethullah Gülen ve Gülen Cemaati, gerçekten her taşın altında mı? Bu mümkün değil!.. Şunu kabul ediyorum: Açık değiller, şeffaf değiller, kapalılar! Ama böyledirler diye, ‘mutlaka gizli kapaklı işler çeviriyorlardır’ diyemeyiz. Kapalılık, belirsizlik, ele avuca gelmezlik her zaman ‘fesat’ anlamına gelmez. Bir bilgim olduğundan değil, öylesi bir değerlendirmeyi yanlış bulduğumdan söylüyorum bunu… Çünkü böyle bakıldığında, ne ile mücadele edeceğinizi, neye karşı çıkacağınızı da bilemezsiniz! Benim için önemli olan, özgürlüklerin budanmasına, hukukun çiğnenmesine, özgürlüklerin baskı altına alınmasına karşı çıkmaktır. Kim yapıyorsa bunu, ona sizinle birlikte karşı çıkarım. Sizinle birlikte, ona karşı mücadele ederim! Bunu biliyorum… Özgürlükler için; yurttaşların eşitliği, hak eşitliği, yasalar karşısında eşitliği için tutum alırım. Sanıyorum önemli olanın da, bu olması gerekir…<br />
Bunun yanında, açık söyleyeyim; Türkiye’nin İran olacağına, olabileceğine de inanmıyorum. Bunu Erdoğan’ın, Gül’ün yahut AKP hükümetinin istediğine de inanmıyorum. Erdoğan’ın Türkiye’nin laik sistemini değiştirmek isteyebileceğine inanmıyorum. Ama, İran olunmasa bile Türkiye’de ‘astığı astık, kestiği kestik’ bir yola girmesi tehlikesi hiç mi yok? Böylesi bir tehlike var! Oy gücü ile birleşen bir tahammülsüzlüğün, bu güçle birleşen hoş görüsüzlüğün, etrafında hep kendisi gibi insanları görmek arzusunun böyle bir yere varabileceği kesin! Bana kalırsa mücadele edilmesi gereken budur! Kimden ve nereden gelirse gelsin bu eğilime, bu ihtimale karşı demokrasi mücadelesi verilmelidir.  Görüyoruz ki, ‘türban’ üzerinden ve soyut bir ‘laisizm’ üzerinden siyaset yapmak bunları güçlendiriyor. Son seçimlerde, CHP bundan biraz uzaklaştı. Yolsuzluklar, kayırmalı ihaleler, kayırmalı atamalar gibi sorunların üzerine gitti.  Sonuçları hemen görüldü bunun…<br />
Bir dinleyici,  “Siz de, ‘Laik Kesim’ ve ‘İslami Kesim’ adlandırmalarına başvuruyorsunuz; bu da,  ‘öteki’ görme, ‘yapay ayırımların arkasından gitme’ olmuyor mu?” diye sorunca, şöyle konuştu:<br />
“Haklı olabilirsiniz, ama bu tanımlamaları, bu nitelemeleri, bu söylemi ben yaratmış değilim! Bunların mucidi de ben değilim!  İçime sinerek kullanmasam da, bu tanımlamalar var; açıklayıcı oldukları da besbelli. Meramınızı anlatmak bakımından, yeri geliyor aynı tanımlamalara başvuruyorsunuz…”<br />
Hakan, “Hayat Mecmuası”nın, İran Şahı, Prenses Süreyya, Farah Diba’ya ayrılmış eski sayılarını hatırlatan bir dinleyicinin, “Şah döneminin İran’ı ile bugünkü İran’ı” kıyaslayan; İran’ın Şahlık dönemi zamanlarını,  bazı bakımlardan Türkiye’nin Atatürk dönemiyle benzeştiren sözleri ve sorusu üzerine şunları söyledi:<br />
“Atatürk, bizi eşit ve özgür yurttaşlar kılmanın çabası içindeydi. Bunu başardığını, en azından bu yolda hayli önemli mesafeler aldığını kabul etmek lazım. İran Şahı,  Atatürk’ün dünya görüşünden fersah fersah uzak biriydi.  İran’daki eski rejimi Humeyni rejimine, mollalar rejimine tercih etmenin hiçbir anlamlı tarafı olamaz. Burada önemli olan özgürlük ve eşitlik açısından bakmaktır! Eğer sadece giyim kuşam, okulların laik ya da olmaması açısından bakarsanız demokrasiyi unutursunuz! Şah’ın rejimi bir padişahlık rejimiydi. Atatürk ise, karşı çıkışlara  ve çok sayıda güçlüğe karşın Cumhuriyet’i kurmuştu; ve bu cumhuriyetin demokratik olması, yurttaşlarına eşitlik ve özgürlük sunması için çaba harcamıştı… Cumhuriyetin laik esası, eğitimde, sosyal hayatta değişimler de bunun bir parçasıydı.  ”<br />
“ERGENEKON” DAVASINI CİDDİYE ALMIYORUM!<br />
Ahmet Hakan, kamuoyunda “Ergenekon davası” diye ünlenen davayla ilgili bir soruyu da, söz konusu davayı “artık ciddiye almadığını” söyleyerek yanıtladı. Hakan, şöyle konuştu:<br />
“Ergenekon denen dava, yahut hadise şudur: İki binli yılların başında bir takım kişiler, AKP’yi engellemek için bir şeyler yapmış! Ümraniye’de ele geçen bombalar, Cumhuriyet gazetesine saldırı ve Danıştay saldırısı!.. Bunlar arasında bir bağlantı olduğu anlaşılıyor. Düşünebiliyor musunuz? Cumhuriyet gazetesine bomba atılıyor ve Danıştay’a silahlı saldırı düzenleniyor! Ergenekon, benim için budur! Geri kalanı nedir? Geri kalanı sulandırılmış, acayip karmaşık hale getirilmiş, tüm ciddiyetini de kaybetmiş bir süreçtir. Nereye kadar gideceği belli olmayan, nereye varacağı da belli olmayan bir yumak! Her şeyi davaya katıp sulandırdılar. Bu aşamada benim için hiçbir ciddiyet taşımıyor. Bu aşamada Ergenekon’la ilgili hiçbir gelişme ciddiye alınamaz. İçerdeki insanların mağduriyeti sürüyor bir tarafta… Bir tarafta da, buna yeni yeni mağduriyetler ekleniyor… Çığırından çıktı bu iş… Başlangıçtaki üç şeyin dışında, dikkate değer bir taraf görmüyorum…”<br />
Bilgi: Ahmet Hakan’ın Aydınlarla Yüzyüze söyleşisinde yaptığı açıklamalara ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/tarafta-neler-oldu/' title='TARAF&#8217;ta neler oldu?'>TARAF&#8217;ta neler oldu?</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/habercilik-tarafsizliktir/' title='Habercilik TARAFsızlıktır'>Habercilik TARAFsızlıktır</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/medya-ve-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Müzisyen gözüyle siyaset</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/muzisyen-gozuyle-siyaset/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/muzisyen-gozuyle-siyaset/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 15:03:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Leman Sam]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[şarkı]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[sosyalizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=146</guid>
		<description><![CDATA[Müzik Sanatçısı Leman Sam, Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde çeşitli konularda görüşlerini açıkladı ve dinleyicilerin sorularını yanıtladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Müzik Sanatçısı Leman Sam, Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri’nde çeşitli konularda görüşlerini açıkladı ve dinleyicilerin sorularını yanıtladı.<br />
Leman Sam,  kimi meslektaşlarının, “Ben şarkı söylerim.  Siyasetle ilgilenmem. Siyaset benim işim değil” dediğini,  ama aslında bunun bir “kaçış”tan başka bir şey olmadığını söyledi.  Sam, “Siyaset hayatın bir parçası. Onun dışında kalmak mümkün değil.  Sandığa gidip oy kullanacaksanız bir tercihinizin olması lazım. Bir tercihinizin olması için, söylenenleri dinlemiş olmanız ve aralarında bir ayırım yapmış olmanız lazım. Yoksa neye göre oy kullanacaksınız? Yalnızca bu olgu bile,  insanın bir yurttaş olarak, içinde yaşadığı toplumun bir bireyi olarak siyaset dışı kalamayacağını, siyasete ilgisiz olamayacağını yeterince ortaya koymaktadır” dedi.<br />
Dünya görüşünün “sosyalizm” olduğunu ifade eden Leman Sam, “Sosyalizm, bugün çok uzak görünebelir. Doğrusu bana da yakın görünmüyor. Şeker kavanozuna bakıp yalanan çocuklar gibiyim bu konuda. Bir biri ardına devrimler yapan Latin Amerika ülkelerine imrenerek, özenerek bakıyorum uzaktan. Biz neden böylesi atılımları yapamıyoruz? Hepten mi içimiz geçmiş? Bizde devrimci ruh yok mu? Düzeni değiştirme, daha insancıl, daha yaşanır bir dünya kurma isteğimiz bu kadar köreldi mi? Bilmiyorum, ama bakıyorum da, bunların çok yakın olmadığını, olmayacağını kestirebiliyorum” şeklinde konuştu.<br />
KEDİYİ OKŞADI GÖNLÜMÜ ALIP GÖTÜRDÜ<br />
Leman Sam, Obama’nın Türkiye ziyaretini değerlendirmesi istenince de şöyle konuştu:<br />
“Obama Türkiye’ye neden geldi?  Kapalı kapıların ardında nelerin konuşulduğunu kuşkusuz bilmemiz mümkün değil.  Ortada demeçler, konuşmalar var ama bunların da gerçekten çok,  gerçeğin ancak küçük bir parçasını yahut yalnızca gölgesini ifade ettiğini bilmek gerekiyor.  Fakat şunu söyleyebilirim: Bir siyaset adamı, bir devlet adamı olarak rolüne bu kadar iyi hazırlanmış birini görmedim. Müthiş bir fotoğraf sundu bizlere. Dersini de çok iyi çalıştığı anlaşılıyor. O kadar ki, ezanın saatini bile biliyor. Bir camide nasıl davranacağını, nasıl konuşacağını da biliyor…<br />
Sizin gibi düşündüm ben de: Neden geldi?  Amerika Birleşik Devletleri, tartışma götürmez ki emperyalist bir güç. Başka halkların, ülkelerin varlıklarına, yer altı ve üstü zenginliklerine bir şekilde el koyarak egemenliğini sürdürüyor. Obama, bu emperyal gücün başkanı olarak kuşkusuz belli bir vizyonun adamı. Bunu söylerken, kesinlikle Bush ile aynı kefeye koymuyorum. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de, dünyanın acı çeken, çatışmalar yaşayan öteki bölgelerinde neler yapacağını, yahut yapabileceğini göreceğiz. ‘Bunu istiyorum’ diye çok olumlu önermelerde bulunsa bile, bu yolda çok önemli adımlar atabileceğini doğrusu sanmıyorum. Ama Türkiye gezisinde çok başarılıydı. Örneğin Meclis’teki konuşmasına dikkat ettiniz mi? Yalnızca konuşması da değil, duruşu, davranışı, hareketleri!.. Bizim Meclis Başkanı nasıl kaldı yanında?  Meclis’te başken vekili olan iki kadın milletvekilimiz var. Örneğin Güldal Mumcu, o gün başkanlık kürsüsüne çok yakışırdı diye düşünüyorum.  Öyle olsaydı, Obama da her halde şöyle düşünürdü:  ‘Hep aynı kalıptan, aynı tipten insanlar gördüm, ama işte Türkiye bir kadını da Meclis’in başına koymuş bir ülke…’  Bu kadarcık, beklentim vardı, o da olmadı işte! Ama arkadaşlar,  müze çıkışında, orada kendi halinde pinekleyen Tekir’i nasıl içtenlikle, şefkatle okşadı! İşte benim gönlümü de alıp götürdü, o davranışıyla, Obama. .. Orada mizansen yoktu, hazırlanmış bir şey yoktu, doğallıkla eğilip okşadı Tekirin başını. Bizim Başbakan da şaşırıp kaldı, ne yapacağını bilemedi.  Hayvanları hiç sevmez, biliyorsunuz…<br />
YARIŞLARA İNANMAM, JÜRİLERE GİRMEM<br />
Leman Sam, Eurovizyon yarışmasında Türkiye’yi temsil edecek Hadise’nin “klip”i ile ilgili bir soru üzerine,  Pelin Batu’nun, son günlerde gazetelerde sıkça gündeme gelen değerlendirmesine katıldığını söyledi. Sam, şöyle konuştu: “İnsanın bedeninin bir parçasının durmadan göze sokulması hoş bir şey değil, bana kalırsa. Erotik olduğundan veya bilmem ne olduğundan değil, her şeyden önce estetik olmadığından.  TRT o klibi yayınlamak istememişse, yerden göğe haklıdır. Başka ne yapabilirdi? Ben, yarışlara inanmıyorum. Yarışların gerçek yetenekleri ortaya çıkarmak istediğinden de emin değilim. Jürilere davet edilirim sık, sık; ama yarışmaların gereğine inanmadığımdan hiçbirine katılmam. Oysa , laf aramızda,  iyi de para verirler bu jürilerde görev yapanlara. Ama ne yaparsınız  soğumuşum bir kez!&#8230;”<br />
Leman Sam bir soru üzerine, “jürilerden soğumasının” nedenlerini de şöyle açıkladı:<br />
“Deneyimsiz zamanımda katılmıştım bir jüriye. Benim en çok beğendiğimi kimse beğenmedi. ‘Olur ya! Zevkler ve renkler tartışılmaz!’ diye düşündüm. Meğer kazın ayağı öyle değilmiş. Jüri, adayların eğitimine, yabancı dil bilgisine, geldiği aile çevresine, sosyal sınıfına göre daha baştan kararını vermiş! Belki ‘bu da bir değerlendirmedir’ diye düşünülebilir. Belki çok da haksız olunmaz. Çünkü oradaki adaylardan kim seçilse, dışarıda Türkiye’yi de o temsil edecekti. ‘Temsil’ sözü işin içine girince de işin rengi değişiyor demek ki.  Ama ‘bana göre bir iş değil’ dedim ve bir daha bu tür yarışma jürilerinde görev almadım…”</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ab%e2%80%99den-korkmak-yersiz/' title='AB’den korkmak yersiz'>AB’den korkmak yersiz</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basina-elestirel-bakis/' title='Basına Eleştirel Bakış'>Basına Eleştirel Bakış</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/muzisyen-gozuyle-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir delilik hali: Aşk</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/bir-delilik-hali-ask/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/bir-delilik-hali-ask/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 14:46:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Coşkundeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk Doktoru]]></category>
		<category><![CDATA[Bir delilik hali: Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[dopamin]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=144</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Mehmet Coşkundeniz, " Bir delilik hali: Aşk " başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Mehmet Coşkundeniz, &#8220;Bir delilik hali: Aşk&#8221; başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı.<br />
Coşkundeniz, “Bir delilik hali: Aşk” başlıklı söyleşisinde, “Aşk bir delilik halidir gerçekten. Çünkü aşık olan insanda beyin dopamin diye bir madde salgılar. Bu madde, beynin muhakeme merkezini bloke eder. Aşkın gözünün ‘kör’ olması  bundandır” dedi.  Söyleşinin devamında  aşk, sevgi, evlilik, ayrılık sorunlarını değerlendiren Coşkundeniz, “Gençlere önerim: Aşık olduğunuzla evlenin, ama aşıkken evlenmeyin. Çünkü bir aşk ilişkisinde ne zaman ayaklan yere basarsa,  o zaman evlilik başlar. Evlilik sanıldığı gibi aşkla değil sevgiyle beslenir” diye konuştu.<br />
Coşkundeniz,  konuşmasının başlangıcında bilim insanlarının insan beyni ile davranışları arasındaki ilişkiyi saptamak için uzun uğraşlar verdiklerini, bunun sonucu olarak da, insanın “Aşk” denilen haliyle “delilik” hali arasında ilginç benzerlikler bulduklarını söyledi. Coşkundeniz şöyle konuştu:<br />
 “Aşk bir delilik halidir gerçekten. Çünkü aşık olan insanda beyin dopamin diye bir madde salgılar. Bu madde, beynin muhakeme merkezini bloke eder. Aşkın gözünün ‘kör’ olması  bundandır.  Şizofrenlerin de beyinleri aşıklarınki gibi dopamin salgılar. Şizofren gerçeklik duygusunu, çevresini doğru algılama yetisini kaybeder. Aşkta da böylesi bir durum söz konusudur. Ayaklarımız yerden kesilir.  Gökyüzünde uçmaya başlarız. Aşık olduğumuz insanın her davranışı, her tutumu bizde hayranlık uyandırır. Ama gün gelir aşkın kimyası biter. Bu anlamda aşk sürekli yürüyen bir hal değildir. Çünkü o hormonun salgılanması ger geç bitecektir.  O zaman, ne yapalım, ayrılalım mı?  Evet, ya ayrılırsınız, ya da aşkın yerine uzun dönemli bir sevgi ilişkisi geliştirir, onu koyarsınız.”<br />
“NEFRET ET, AMA ACIMA!”<br />
Erkeklerin kadınları anlamaya çalışmasının “beyhude” bir çaba olduğunu ifade eden Coşkundeniz, “Çünkü kadın ve erkeğin beyinleri esaslı olarak bir birinden farklı. Kıvrımlarına kadar farklı…” dedi.<br />
Kimi erkeklerin, kadınların acıma duygusunu  aşk sanabildiklerini belirten Coşkundeniz, “İbrahim Tatlıses bir filminde “Benden nefret ama, bana acıma” der. Bunu Murathan Mungan söyleseydi, ‘Ne hikmet!’  diye baş tacı ederdik. Tatlıses söyleyince etkisi aynı olmuyor” diye konuştu.<br />
 Söyleşinin devamında  aşk, sevgi, evlilik, ayrılık sorunlarını değerlendiren Coşkundeniz, “Gençlere önerim: Aşık olduğunuzla evlenin, ama aşıkken evlenmeyin. Çünkü bir aşk ilişkisinde ne zaman ayaklan yere basarsa,  o zaman evlilik başlar. Evlilik sanıldığı gibi aşkla değil sevgiyle beslenir. Sevgiye emek vermez, onu uzun soluklu kılacak bir uğraştan, çabadan yoksun bırakırsanız, solar.<br />
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü aşkı, ‘aşırı sevgi ve bağlılık duygusu’ diye tanımlıyor. Ben de, bir yazımda ‘Bu şehri senin için yıkarım’ diye yazmıştım. Yıkabilir miyim? Elbette hayır! Ama aşk halinde bunları duyumsar insan. Her şeyi yapabileceğini,  salt sevgilisi istedi diye en olmayacak işlerin altından kalkabileceğini sanır. Aşk dünyanın en güçlü duygusudur. Onu uğruna memleketler yıkılmış, savaşlar çıkmış! Troya, Helen’in aşkına kurban gitmiş! Unutmayın ki, içinizden aşık olmayan varsa, ‘ben aşka inanmıyorum’ diyen varsa, bir gün, hiç beklemediği bir anda aşık olabilir. Aşk uğruna evini, eşini, çocuklarını –hem de her şey çok iyi giderken- bırakıp gidebilir. Erkek için olduğu kadar, kadın için de doğrudur bu. Kadın veya erkek fark etmez. Ne insanlar gördüm? Hayatında ağzına işkembe çorbası koymamışken, aşık olduğu insan seviyor diye işkembe çorbası içmeye başlamıştır; veya Eyfel Kulesi’ni evinin bahçesine kurmaya kalkışmıştır! İşte, bunun her zaman böyle gideceğini beklememek gerekir. Günümüzde sevgi için yeterince çaba ve zaman harcanmıyor. Çok kolay terk ediyoruz.  Biri diyor ki, bin kadınla ilişkim var! İyi de bunun övünülecek tarafı nerede? Bir kadınla, doğru düzgün bir ilişkin olmuş mu? Önemli olan budur…”<br />
Bilgi: Mehmet Coşkundeniz’in, &#8221; Bir delilik hali: Aşk &#8221; başlıklı söyleşide yaptığı açıklamalara ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/bir-delilik-hali-ask/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şiir ve Güncellik</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/siir-ve-guncellik/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/siir-ve-guncellik/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 14:39:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Afşar Timuçin - Ahmet Telli - Şükrü Erbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Afşar Timuçin]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Telli]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[şair]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Şiir ve Güncellik]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Erbaş]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=140</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Afşar Timuçin, Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş, "Şiir ve Güncellik" başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Afşar Timuçin, Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş, &#8220;Şiir ve Güncellik&#8221; başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı. Sözlerine, “Şiir söz konusu olduğunda ‘güncel’ sözü beni düşündürüyor, hatta irkiltiyor” diye başlayan Afşar Timuçin, şöyle devam etti:<br />
“Çünkü insan geçmişi ve geleceği olan varlıktır. Onu gündelik bilinçten çok evrensel bilinç ifade eder. Evrensel bilinç gelip geçicinin üzerine kurulmadığı gibi, gelip geçicide açıklamasını da bulamaz. Evrensel bilinç uzamda ve zamanda her yöne akarak etkin olur. Bu bakımdan her zaman anlık olandan, değişir olandan genel olana, değişmez olana bakmak gerektiğini düşünürüm. Öyle geliyor ki, sanatta, edebiyatta güncel olanla yetinmek yüzeyselliğe götürür. Bu söylediğimden ‘güncel önemsizdir’ dediğim çıkarılmasın. Güncel önemli, ama ona takılıp kalmak derinlik, evrensellik anlamında engelleyici…”<br />
Afşar Timuçin,  “güncele takılıp kalmamaya” örnek olarak Mollier’in Cimri’sini, Şekspir’in Venedik Taciri’ni, Flaubert’in Madam Bovary’sini ve Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’ini gösterdi. Adı geçen yapıtların zamanın olaylarından, kahramanlarından yola çıkılarak yazılmasına karşılık, günümüzde de başyapıtlar kalmaya devam ettiğini hatırlatan Timuçin, bunun insana ve olaylara güncelin üzerinden, çağın üzerinden bakılması ile mümkün olabildiğini söyledi. Yakın geçmişimizde, bir trafik kazasının, bir depremin ya da toplumun ilgisini çeken bir cinayetin ardından yazılıp sokaklarda gazete gibi satılan “destan”ların olduğunu hatırlatan Timuçin, şöyle sürdürdü:<br />
“Bu destanlar, bir gelenekten beslenseler de günceli anlatmakla sınırlanmışlardır. Etkileri sabun köpüğü gibi geçicidir. Ömürleri, olaya duyulan ilginin ömrü kadardır, birkaç gündür. Sonra, unutulur giderler… Buna karşılık diyelim Lorca’nın Karartma’sı, sözünü ettiği olay, sözünü ettiği insanlar hepten unutulup gitse de evrensel bir bilince yaslandığı için yaşamaya ve okunmaya devam eder: ‘Kapılar tutulmuş neylersin/ Neylersin içerde kalmışız/ Yollar kesilmiş/ Şehir yenilmiş neylersin’…”<br />
“Siyasete yakın sanatçılar güncele de daha yakındırlar” diyen Timuçin, bunun anlaşılır bir durum olduğunu, gençliğinde kendisinin de siyasete yakın durduğu dönemlerde güncel olanla daha ilgili olduğunu söyledi. Buna karşılık, güncel olarak değerlendirilebilecek tek bir şiirinin olduğunu belirten Timuçin, onu da oğlu öldürülen bir babanın isteği üzerine yazdığını söyledi.<br />
Timuçin, şöyle konuştu: “Ne zamandır güncel olana ilgim kalmadı. Bu toplumda yaşamıyor musun, diyebilirsiniz. Elbette bu toplumda yaşıyorum. Toplumu etkileyen her şey beni de etkiliyor. Ama ne kadar yapabiliyorsam, kalıcı olanın, devamlı olanın peşinde olmaya, bugün olanın değil de yüzyıllar içinde olanın peşinde olmaya çalışıyorum. Güncele sıkışıp kalırsam, genel insan gerçeğine, tarihsel süreçler boyunca gelişen insan gerçeğine varamam. Güncel olan özgürlüğümü kısıtlıyor, beni basitin, bayağının içine çekiyor, hapsediyor. Bu yüzden güncelden uzak duruyorum.”<br />
HAYAT ŞİİRİ ÇAĞIRIYOR<br />
Ahmet Telli, günlük yaşamda yüz yüze olduğumuz hemen her şeyin,  insana, “Beni dinle!”, “Ben cazibim!”, “Ben en iyisiyim!” diye haykırdığını; günlük dilin de bu çerçevede sıkışıp kaldığını söyledi. Telli, “Bu yüzden hayat, durmadan şiiri çağırmaktadır“ dedi.<br />
Teli şöyle konuştu: “Güncellik, acaba bizi önemsizleştiren, bize sürekli bir şeyler dayatan, bizi sürekli seçim yapmaya zorlayan tüketimin dili mi? Güncellik, kaba propagandasıyla bizi, birini değil ötekini almaya, biri ile değil öteki ile özdeşleşmeye zorlayan siyaset mi?  Şiir, siyaset gibi yüksek sesle, buyurganlıkla, dayatmalarla konuşmaz, ama açıktır ki ondan daha kalıcıdır. Siyaset bir egemenlik alanı olarak insanın taraf olmasını, biat etmesini, böylece ötekini ayırmasını ister. Oysa şiir, bir iktidar aracı değil, onu reddeden eşit olma duygusu, düşüncesi ve ideolojisidir…”<br />
Ahmet Telli, okul kitaplarındaki “şiir duyguların terennümüdür, şiir duygularla yazılır” şeklindeki şiir tanımının, “dünyanın bilinen en ebleh tanımlaması” olduğunu da söyledi. Telli, şöyle konuştu: “Şiir fikirlerle yazılır. Salt duygularla şiir yazılsaydı, Melih Cevdet’in dediği gibi, komşu kızına aşık delikanlıyı ya da komşu delikanlıya aşık kızı, potansiyel şairlerimiz  saymak gerekirdi.<br />
Aşık Veysel, “Kurt ile kuzu birlikte yaşardı, fikirler başka başka olmasaydı” der. Tevfik Fikret de, “Vicdanı hür, fikri hür” bir nesilden söz eder şiirinde… Şiirin alt yapısını fikirlerde görüyorum ben de. Ne yazık ki, fikrin üzerinde tüketim kalıplarının saltanatı var. Ama şiirin kan dolaşımını düzenleyen ana düzenek ‘itiraz’dır. Çünkü şiir bir özgürleştirme olanağı ve aracıdır. Bu bakımdan şiir, günlük duygulanımların ötesinde bir şey olduğu gibi, tüketimin dayattıklarından da daha kalıcıdır.<br />
Güncellik, teknolojinin bir çığ gibi üstümüze çökmesi sonucunda yalnızca tekniğin dayattıkları ile konuşmak ve yaşamak mı? Bilgisayar dili milenyumun markası olmaya çalışmakta. Bu kimi şairi heyecanlandırıyor. Heyecanlandırabilir de. Altında yatan: Zeki olan yazsın! Teknoloji ile başa çıkabilen, onunu diline egemen olabilen yazsın! Bu şiirin geçmişten damıtıp getirdiğini ortadan kaldırır mı? Bu deneyselliğe karşı kendimi gelenekçi olarak mı görmeliyim? Hayır!.. Şiir, tüm otoritelere karşı ve gelenekçiliğin otoriteye dönüştüğü durumlarda geleneğe karşı da bağımsızlığını korumak zorundadır. Hayat bu yüzden şiiri çağırmaktadır. Hayat kendi şiirini, eşitlik duygusunu, ideolojisini hep üretir. Her şeye cevap yetiştirerek değil ama tözsüzleşme ve düzleştirme haline, ‘yaşıyorum ya’ diyen kanıksama haline, duyumsamama ve duyurmama haline karşı üretir.”<br />
Konuşmasının devamında, günümüz insanının dünyadaki tüm dillerin yalnızca yüzde dördünü kullandığını ifade eden Telli, “Dillerini unutmuş Amerikalıların mutsuzluklarını dünyanın başka bölgelerine kan ve ateş halinde dağıtmalarının” şaşırtıcı olmadığını söyledi.<br />
Telli, sözlerini şöyle tamamladı:  “Şunu söyleyebiliyorum: Şiir çıkmazda! Çünkü insan çıkmazda!..”</p>
<p>USTAMIN USTASI, ÇIRAĞIMIN ÇIRAĞIYIM<br />
Şükrü Erbaş,  konuşmasına Sufi ozanların “içimi ısıtan, yakan” dediği kimi şiirlerine dikkat çekerek başladı. Hallacı Mansur’un “Cehennem acı çektiğimiz yerdedir; acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdedir” dediğini hatırlatan Erbaş, bu tanımın özellikle bugünün insanın yaşadıklarına uygun düştüğünü söyledi.<br />
Eğitim Sendikası’nın yayımladığı bir rapordan alıntılar yaparak konuşmasını sürdüren Erbaş, şunları söyledi: ”Rapordaki bir saha çalışmasına ilişkin sonuçlar, sözcüğün tam anlamıyla dehşete düşürüyor insanı. Sonuçlar şöyle: Türkiye’de her birimiz günde ortalama 5 saat televizyon izliyoruz… Buna karşılık okumaya ayırdığımız zaman bir yılda, kişi başına ortalama yalnızca 6 saat! Bunun cehennem olduğunu düşünmez misiniz? Azerbaycan 7 milyon nüfusu olan bir ülke, ama bir kitap 100 bin basılıyor. Biz, nüfus bakımından 100 milyon sınırını zorluyoruz, fakat bir kitabın bin adet basılmasını ‘iyi’ sayıyoruz. Bunun bir sonucu olarak düzenli kitap okuyan yurttaş sayısı 10 binde bir bile değil… Antalya’nın en büyük kitapçısı olarak bilinen kitapçı dostuma sordum, Melih Cevdet Anday’dan kaç kitap sattığını? Son bir yılda yalnızca bir tane! Bu ülkenin en ünlü şairlerinden biri, ama Antalya gibi bir kentte yılda yalnızca bir tane kitabı satılıyor! Şimdi neden ‘ürkütücü sonuçlar’ dediğimi anlıyor musunuz? Eğitim Sen’in araştırmasından bir rakam daha vereyim: Türkiye’de kitap için ayırdığımız para yalnızca 0.60 lira. Amerikan doları olarak: 0.45 dolar. Yani bir Türk lirası bile değil!&#8230;<br />
İşte böyle bir gerçeklik içinde edebiyat yapmaya çalışıyoruz!”<br />
“Şiir ve güncellik” çerçevesindeki tartışmanın şiirimizin son yıllardaki durumuyla yakından ilgili olduğunu ifade eden Erbaş, “Ancak buradaki olumsuzluk güncelliğin reddini gerektirmez” dedi.  Erbaş, şöyle konuştu:<br />
“Elbette şair, aşklarını, acılarını filan söyleyecek. Mekan yok, zaman yok… Öyle bir genelleme içinde… Ama bakıyorsunuz: şiirde, güneş, ay, yağmur, kar, kış, soğuk, sıcak soyut imgelere dönüşüyor! Şair bakkala gitmiyor! Alış veriş yapmıyor! Otobüse, trene,tramvaya binmiyor! Kısacası yaşadığımız hayatı yaşamıyor! Kendi varlığını ve kişiliğini oluşturan koşullarla hiçbir şekilde bağ kurmuyor, kuramıyor… Toplumsal arka planı olmayan, içi boşalmış, yabancılaşmış bireyi yazan şiir kimseyle kucaklaşmıyor, buluşmuyor. Böyle bir derdi de yok! Ama böylesi ‘dertsiz’ bir şiir olur mu? Şiirin hep bir derdi olacak. Şiirin her zaman bir söylediği olacak. Olmalı!&#8230;”<br />
Güncelden yola çıkmadan iyi bir gelecek tasarımının olmayacağını düşündüğünü ifade eden Erbaş, “Güncel olmadığını savunduğumuz şiirler de sonunda günümüze yaslanır,  ‘güncel’ olmasalar da bugünden yola çıkarlar, bugünden çıkmak zorundalar. Çünkü söz, zamanı ne kadar aşıyor olursa olsun ancak kendi zamanına aittir. Ancak zamanının nesnel gerçekliğini ifade edebildiği, kavrayabildiği ölçüde, öteki zamanların da nesnel gerçekliği olabilir.  Mollier’in Cimri’si, Servantes’in Don Kişot’u, Homer’in İlyada’sı böyledir. Zamanlarının nesnel gerçekliğini kavrayabildikleri için, sonraki zamanlarda da varlıklarını, etkilerini korurlar. Çünkü geçici bir sürü ayrıntı insanın kalıcı yanını, özünü dokuyup durmaktadır. Bunu kolayca ayıklama şansı yoktur. Aksi halde zamansız ve mekansız bir sanat söz konusu olurdu ki, olmaz!..” diye konuştu.<br />
İnsanın güncelle ilişkisinin çok sağlam olması gerektiğini, aksi halde geleceğe taşıyacağı fazla bir şeyinin olamayacağını savunan Erbaş, sözlerini şöyle tamamladı:<br />
“Bir söz var: Ustamın ustası, çırağımın çırağıyım! Ustamın ustası, çırağımın çırağıysam şiirim insanlığın birikiminden yararlandığı gibi, onu geleceğe taşımanın da aracı olabilir, Bu yüzden yapabildiğim kadar iyi şiir yazmaya çalışıyorum…”<br />
Bilgi: Afşar Timuçin, Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş’ın, &#8220;Şiir ve Güncellik&#8221; başlıklı söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/siir-ve-guncellik/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hakim Medya</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/136/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/136/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 14:33:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nihat Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikancı Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Antiemperyalizm ve Yurtseverlik]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçü Düşünce Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[gladio]]></category>
		<category><![CDATA[Hakim Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=136</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Nihat Genç, "Hakim Medya" başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Nihat Genç, &#8220;Hakim Medya&#8221; başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı. Genç, güncel sorunlara ilişkin yaklaşımları Of’lu Hoca’dan ve “Anadolu’nun Sultanı” dediği Nasrettin Hoca’dan fıkralar aktararak tartıştı.<br />
“Empati, rol değişimi, özdeşleşme” olarak özetlenebilecek duygunun insana ait en temel değerlerden olduğunu belirten Nihat Genç, “Başkalarının dertleriyle dertlenmeyene bu zamanda ‘insan’ demiyorlar. Son yirmi yılda Türkiye’nin çevresinde son on yolda milyonlarca  insan öldü. Biz ne yaptık? Seyrettik!” diye konuştu…<br />
Nihat Genç, Türkiye’de “Hakim Medya”nın “Değişiyoruz, Batılılaşıyoruz” masallarıyla halkı  uyuttuğunu, çıkarına uyan durumlarda siyasal, sosyal, ekonomik gerçekleri halktan gizlediğini savundu. Genç, “Anadolu’nun kurtuluşu diye selamladığımız Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gidiyor, Kazdağları gidiyor, Ayder yaylası gidiyor. Yahudi tüccarlar, Arap şeyhleri bu ülkede gördüğünü satın alıyor. Bunun normal bir ticaret olduğunu kimse söylemesin” dedi.<br />
Türkiye’nin uzun zamandır Amerikancı sağcı siyasetçiler tarafından yönetildiğini öne süren Genç, “Tayyip Bey’i niye eleştiriyorsunuz ki? Tayyip Bey, Baba’dan gördüğünü yapıyor. Demirel, Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz’ın izinden gidiyor. Onlar koparıp koparıp gittiler. Tayyip Bey’e birazı kalmış. İşte, şimdi de o koparıyor!” şeklinde konuştu.<br />
BİREY DEDİĞİN DÜŞÜNÜR, TARTIŞIR, İTİRAZ EDER…<br />
Nihat Genç,  fıkralar ve Halk meselleri, kıssalarıyla başladığı söyleşisinde, özellikle Nasrettin Hoca’dan ve Of’lu Hoca’dan verdiği örneklerle siyasi partileri ve siyasi liderleri, yanında da geçerli ahlak anlayışını ve değer yargılarını hicvetti. Genç şöyle konuştu:<br />
“İnsani bir sorunla karşılaştığımızda, en basiti bir trafik kazasına tanık olduğumuzda, kendimizi ötekinin yerine koyarak bakarız olaya. Dertleniriz, üzülürüz, kendimizi tutamayıp ağlarız. Çevremize anlatırız duygularımızı. Bizim dertlenmemizin, dertliye hiçbir faydası olmayabilir. Ama biz insanız! İnsan böyle yapar! Hiçbir okulda öğrenmez bunu. Göre, göre; yaşaya, yaşaya kendiliğinden öğrenir. Böyle yetiştik hepimiz…Ama şimdi böyle olmuyor. Nasırlaşmışız hepimiz. Kimsenin derdi bizi ilgilendirmiyor. Geceyarısı ya da sabaha karşı evinden alınıp götürülen biri için hiçbir sorumluluk duymuyoruz, üzülmüyoruz da… ‘Hak, hukuk’ lafları ediyoruz, ama ‘Neye dayanarak yapıyorsun bunu?’ demiyoruz. ‘Vah, vah!’ da demiyoruz… Bu ‘normal’ bir durum değil. Sağlıklı bir durum değil. İnsanca bir durum değil…”<br />
“Modern toplum” denilen toplumun, başkasının derdiyle dertlenmeyeni “insan” saymadığını, adam yerine de koymadığını, çünkü ancak böyle “birey” olunabildiğini ifade eden Genç, “Birey dediğiniz tartışır, düşünür, itiraz eder! Bir hukuksuzluk karşısında, bir haksızlık karşısında sessiz kalmaz; vurdumduymaz da olmaz. Birey, yani insan dediğimiz insan, budur” dedi.  Nurseli İdiz’in, herkesin uykuda olduğu bir saatte evinin basılıp gözaltına alındığını hatırlatan Genç, ünlü bir kadın yazarın “O da hak etmişti” diye yazmasını toplumu saran vurdumduymazlığa örnek gösterdi. “Empati, rol değişimi, özdeşleşme” olarak özetlenebilecek duygunun insana ait en temel değerlerden olduğunu belirten Nihat Genç, “Türkiye’nin çevresinde, son 10 yılda milyonlarca ölü çıktı. Irak’a, Japonya’ya atılan atom bombalarının gücüyle kıyaslandığında 10 katı bomba atıldı. Bir buçuk milyon insan öldü orada. Çeçenistan’da, Bosna’da, Hocalı’da, Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da da bir o kadar insan öldü. Bunlar Müslümandı. Ne yaptık biz? Yalnızca seyrettik!&#8230; Düşünün ki, Çeçenistan’da ne kadar insanın öldüğü matematik hesaplarıyla saptanmaya çalışılıyor. Diyorlar ki, ‘nüfus bir buçuk milyon olsa; 400  bini kaçmıştır, 400 bini yerinde, yaralıları, sakat kalanları düşün,  demek ki 400 bin kişi öldü!&#8230; Bu kadarı bile dünyanın çıldırdığının resmini görmemize yeter. Ama, ‘canım bize ne’ diyene, ‘insan’ denir mi? Biz çakal mıyız? Biz insanız!” diye konuştu.<br />
 “HAKİM MEDYA” YALANLARLA UYUTUYOR<br />
 Genç, siyaset, para, medya ilişkilerine de değindiği söyleşisinde,  Türkiye’de “hakim medya”nın siyasilerle kol kola 60 yıldır Türkiye’yi, Türk halkını uyuttuğunu söyledi.<br />
Medyada ekonomi üzerine, siyaset üzerine yazanların yakın zamana kadar, “her şey yolunda&#8230; Türkiye, dünyanın büyük ekonomilerinden biri…Hiç merak etmeyin, artık dünyaya ayak uyduruyoruz ” diye yazıp durduklarını ifade eden Genç, “Bizi fena dolduruşa getirdiler!” dedi.<br />
12 Eylül rejimi ile birlikte gazetelerde grev ve toplu sözleşme haberlerinin ‘haber’ değeri görmediğini ve yayınlanmadığını söyleyen Genç, “Ben baktım, siz de bakın! Mesela Hürriyet gazetesine bakın! 40 yıldır bir grev haberi çıkmamıştır. Sendika haberi de çıkmamıştır. Çıkmışsa, sendikacıların karıştığı bir rezalet nedeniyle çıkmıştır!” diye konuştu.<br />
ABD Başkanı R. Reagen ve İngiltere Başbakanı M. Teacher’ın dönemlerinde estirdikleri sağ siyaset dalgasının Türkiye’de de etkili olduğunu ifade eden Genç, buna 12 Eylül rejimiyle başlayan, Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz dönemlerinde devam eden, günümüzde ise tam bir çılgınlığa dönüşen  “özelleştirme” politikalarını örnek gösterdi.<br />
Nihat Genç, “Hakim Medya”nın “değişiyoruz, batılılaşıyoruz” masallarının ardı arkasının kesilmediğini, ülkenin zenginliği olan kamu elindeki kağıt fabrikalarının, cam fabrikalarının, demir çelik fabrikalarının, rafinerilerin bir, bir elden çıkarılmasına da bu gerekçeyle alkış tutulduğunu söyledi. Genç şöyle konuştu: “Ne diyorlardı: ‘Köhne Bürokrasi!’… Uçacağız, ama şu köhne bürokrasi olmasa!&#8230; SEKA’nın ne olduğunu biliyor musunuz? Ya demir çelik fabrikalarının? Bedavaya alınıp bir milyon katıyla arsa olarak satıldılar! Bakın: Anadolu’nun kurtuluşu diye selamladığımız Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) elimizden gidiyor, Kazdağları elimizden gidiyor, Ayder yaylası gidiyor. Yahudi tüccarlar, Arap şeyhleri bu ülkede gördüğünü satın alıyor. Bunun normal bir ticaret olduğunu kimse söylemesin. ‘Alsınlar, ne diyebilirim? Bu bir ticaret !’ diyemiyorum. Bir talan var ortada! Size de öyle gelmiyor mu?..<br />
Hakim Medyadakilerin kullandıkları kavramlar basittir: Uygar, çağdaş, batı demokrasisi… Değişiyoruz, dönüşüyoruz, ilerliyoruz!.. Hep bunları söyleyip yazdılar… Bunları söyleyince, bu topraklarda, her türlü sindirme, yok etme eylemine haklılık kazandırdıklarını sanıyorlar… Niçin?  Tabi ki demokrasi için!.. O televizyondan bu televizyona, o gazeteden bu gazeteye koşturup duran ünlü bir gazeteci, ‘Atom bombası atılmasaydı  Japonya’ya demokrasi gelmezdi’ diyor. Demek ki onların özgürlük dedikleri, Nükleer bombalarının özgürlüğü! Demokrasi dedikleri, nükleer bombaların demokrasisi!.. Bizim özgürlüğümüz söz konusu değil! Bizim konuşmamız söz konusu değil! Bizim yazarlarımızın konuşması, ülkesinin değerlerini ve kendisini batıya karşı savunması söz konusu değil! Öyleleri gidip tirajı 5-10 bin olan gazetelerde yazsın! Birkaç yüz dinleyicisi olan radyolarda konuşsun!..<br />
Kendimize, yakın tarihimize, gazetelerimize bakalım: Biz kimden yanayız? Biz insanlık vicdanından yanayız. Kim kimi öldürüyorsa, onun karşısına geçeceğiz. Büyük güçlerin, nükleer silahların karşısına geçeceğiz. Nükleer silahlarla, üç beş yaşındaki çocukları öldürmelerinin karşısına geçeceğiz. Ülkelerini koruyan insanlara yardım edeceğiz, yardım göndereceğiz. Onların öncüsü olacağız. Öncüsü olamıyorsak destekleyicisi olacağız! Ama bizim medyamızdaki yazarlar, bunları konuşmuyorlar. Ben konuşuyorum, yazıyorum diye bu ülkeden kovuldum! Kıbrıs’ta yayın yapan bir radyoda konuşabiliyorum ancak!&#8230;”<br />
Bilgi: Nihat Genç’in &#8220;Hakim Medya&#8221; başlıklı söyleşide yaptığı açıklamalarına ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/' title='Basın Reklamının Etkileri 1'>Basın Reklamının Etkileri 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/136/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye Politikaları</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/turkiye-politikalari/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/turkiye-politikalari/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 13:45:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Etimoloji]]></category>
		<category><![CDATA[gladio]]></category>
		<category><![CDATA[isimbilim]]></category>
		<category><![CDATA[kökenbilim]]></category>
		<category><![CDATA[Onosmatik]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye politikaları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=133</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Yalçın Küçük, "Büyük Türkiye - Küçük Türkiye Politikaları" başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Yalçın Küçük, &#8220;Büyük Türkiye &#8211; Küçük Türkiye Politikaları&#8221; başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı. Prof. Dr. Yalçın Küçük,  söyleşisine Atatürk’ün “Bursa Nutku” diye bilinen konuşmasını okuyarak başladı.<br />
Salon tümüyle dolduğu için bazı dinleyicilerin merdiven ve koridorlarda oturarak izlediği söyleşide,  Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki “çıkış”ını değerlendiren Küçük, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Davos’a Peres’le, moderatörle kavga etmeye gitmedi. Hasta olduğu için olay öyle gelişti. Başbakan’ın GATA’da tedavi görmesi şart!” dedi.<br />
Milli Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olarak “Misakı Milli”nin, dünyanın her yerinde bir “hukuk belgesi” olarak kabul edildiğini dile getiren Küçük, bu belgeye göre “Musul vilayetinin Türk toprağı olduğunu, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin de bu yolda vasiyetinin bulunduğunu” söyledi. Lozan antlaşmasının bir “fetiş” olarak değerlendirilemeyeceğini de  ifade eden Küçük, “Musul vilayetinde Kürtler, Türkmenler, Türk solcuları Barzani’yi yıkmak için silahlı ayaklanma başlatmalıdır” dedi.<br />
Söyleşinin sonunda, “Ergenokon davası”na ilişkin sorularla da karşılaşan Yalçın Küçük, davanın bir “akılsızlaştırma operasyonu” olduğunu söyledi. Küçük’ün davaya ilişkin açıklamalarına Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) üyesi olduklarını söyleyen üç-beş kişi oldukları gözlenen küçük bir gruptan itiraz geldi. BGC Başkanı Kolaylı, slogan atmaya başlayan grubun salondan ayrılmasını istedi. Gruptakilerin ayrılması üzerine, söyleşinin soru yanıt bölümü devam etti.<br />
PAŞA HAZRETLERİNİN BURSA NUTKU<br />
Yalçın Küçük,  Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda gerçekleşen söyleşisine, Onosmatike (isimbilim) ve Etimolojiye (kökenbilim) ilgisinin nedenlerini açıklayarak girdi. “Yoldaş” sözcüğünün Türkçenin en güzel sözcüklerinden birisi olduğunu düşündüğünü ifade eden Küçük, “Benim kuşağım Türkçe’nin bu güzel sözcüğünü tekrarlamaktan korkardı” dedi.<br />
Salonu dolduran dinleyicilere, “Yoldaşlar” diye seslenen Küçük, konuya Atatürk’ün “Bursu Nutku”nu okuyarak girmek istediğini kaydetti.<br />
Okuduğu metnin “Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin 5 Şubat 1933 günü, Bursa’da söylediği sözler” olduğunu ifade eden Küçük, “Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözlerini kasten okudum. Bugüne uygun düşüyor. Bu nutuk okunmuyordu. “Uydurmadır” deniliyordu. Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu oybirliğiyle gerçek olduğunu, Atatürk’e ait olduğunu kabul ve ilan edinceye kadar bunu okumak takibat sebebiydi” dedi.<br />
Küçük şöyle devam etti:<br />
“Bir ülkeyi nasıl seversiniz? Ben bir ülkeyi insanlarıyla severim. Herkesin bir koleksiyonu vardır, benim de var. Ben hapishane koleksiyonu yapıyorum. Sinop’a gitmek istiyordum. Denizin altındaymış zindanı. Tam gidecekken kapattılar orasını, gidemedim. Son dönemde iki eksiğimi giderme fırsatım oldu. Metris’i ve Silivri’yi gördüm. Metris’te bir hapishane doktoru tanıdım. Böyle insanlar varsa, bu memlekette yaşanır dedim. Dil kursuna yazılmış Taksim’de. Ama hasta hükümlüler yüzünden bırakmış o kursu. Oradaki tek hekim çünkü. O olmazsa hastalarına kim bakacak? Böyle bir insan işte…<br />
Silivri’de (cezaevi) Emin Gürses’le tanıştım. Lazca konuşuyordu. Söylediklerinin yarısını anlamıyordum, anladığım yarısı da sövgüden ibaretti, yüzümü çeviriyordum. Onunla da tanışmaktan çok mutluyum. Emin Gürses gibi insanlar varsa, bu memleket güzel memlekettir. Asistanı, olur ya yetersiz kalır diye, her gün tomar tomar ders notları gönderiyordu öğrencilerine. Böyle bir insanı tanır da bahtiyar olmaz mısınız? Bu memlekette yaşanır demez misiniz?”<br />
Söyleşisiyi, gazeteci Bekir Coşkun’un Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın ölümü üzerine yazdığı “Bir gülümseme” başlıklı yazısını okuyarak sürdüren Küçük, “ İşte hem öyle insanlarımız (Türkel Minibaş), hem de öyle yazarlarımız (Bekir Coşkun) var. Bu memlekette ümitli olmak zorundasınız” dedi.<br />
Küçük, “Aydınlarla Yüz Yüze” söyleşisindeki konuşması ile başlayacak bir dizi yeni yazısına  “Bursa Tezleri” adını vereceğini, bu yazılarda “pek çok konuya açıklık getireceğini” sözlerine ekledi.<br />
BAŞBAKAN GATA’YA GİTMELİ<br />
Davos’ta Başbakan Erdoğan ile Şiman Peres arasında geçen tartışmaya değinen Küçük: “Başbakan Erdoğan Davos’a Peres’le, moderatörle kavga etmeye gitmedi. Hasta olduğu için olaylar öyle gelişti. Başbakan’ın GATA’da tedavi görmesi şart” dedi<br />
Küçük, şöyle devam etti:<br />
“Bir gazete küpürü, görüyorsunuz: Başbakan Erdoğan Alman Başbakanını Almanya’ya davet etti!&#8230; Rusya’ya gittiğinde, Putin’e diyor ki: Sizi hep televizyonlarda görüyoruz! Ne diyeceğini şaşırıyor Putin! Ne desin? “Ben de sizi görüyorum” diyor… Hırvatistan heyetine, Arnavut heyeti diyor. Paşa’ya, “Paşa, gel seni arabama alayım” diyor, ama Paşa çoktan gitmiş!.. Tıpta, buna “de realizasyon” deniyor: Yani, kişinin nerede olduğunu bilmemesi durumu… Alacakaranlık bir davranış hali…<br />
Biliyorsunuz, “Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olamayacak” diyordum. Olmayacak değil olamayacak! Deniz Baykal ne diyordu? “Olamaz” diyordu. Ben “olamayacak” diyordum. Bunları yazdığım kitabımı dava etti. Hastalığının niteliğini yazdığım kitap yüzünden bir dava daha açtı. Artık dava açmasından korkmadan yazabilirsiniz. Çünkü o iki davadan beraat ettim. Küçük düşürmek, hakaret etmek kastıyla söylemiyorum. Hastalık hakaret olsun diye gelmez kimsenin başına. Herkes hasta olabilir. Ama gene de uyarayım: Güler Kömürcü yazdı, Ergenekon’a girdi. İlhan Selçuk yazdı, o da Ergenekon’da. Aydınlık yazdı, biliyorsunuz onlar da…<br />
Davos’ta ne oldu? Mehmet Tezkan yazdı, Vatan’da: “Emine Erdoğan’ın ağlaması, büyük bir nöbetten korkuyordu, olmayınca rahatladı ve ağladı” diye. Doğrusu budur.<br />
Bilim, devrim ve aşk ayrıntıdadır. Bakın başka bir gazete küpürü: “Başbakanı kurtaran doktor öldü” diyor başlıkta. Ayrıntı: Ölen hekimimiz bir Nörologdur. Zırhlı aracın kapıları kitlenmiş de! İçerden açılamamış da! Balyozla camını kırmak gerekmiş de!…<br />
Nörolog doktor, şeker hastasına bakmaz! Nörolog doktor, fıtığa da bakmaz!&#8230; O otomobili yapanlar açıkladı: Öyle şey olmaz diye. O balyoz hikayesi de kimsenin görmemesini sağlamaktı. Katar’dan geldikten sonra da, biliyorsunuz, ‘kayboldu’!  Gazeteler, ‘Başbakan kayboldu’ diye yazdı.<br />
Deniz Baykal biliyor ne olduğunu. Yaşar Paşa (Büyükanıt) da biliyor. Gidip Güven hastanesinde gördüğü için… Bu yüzden “Yaşar Paşa, GATA’ya yatırılması için harekete geçmeli” dedim. O’nun o halini gördü, bir kamu görevlisi olarak gördü. Bunu artık kendisine saklayamaz. Bunu gördükten sonra Genelkurmay’a döndüğünde rapor ettirmesi, arşivlere koyması ve ondan sonra da GATA’ya sevketmesi, bunun için gerekli yazıları yazması gerekirdi…<br />
Başbakan Erdoğan bir devlet hastanesine gitmiyor. Giderse tarikat hastanesine gidiyor. Ama gitmesi gereken yer GATA! Çünkü bu konuda uzman yer GATA’dır…<br />
Bakın benim kitabımda var, bunları tespit etmiyorlar, hem de kaynaklı olarak. Nereye giderse gitsin,  AKP’li Mücahit Aslan’ı yanında götürüyor çünkü ilaçlarını sadece o veriyor. Yani, Türkiye’de Başbakanlık makamında bir isim var, Türk Devleti’nin hemşerisine hasta bakıcısına, doktoruna güvenemiyor ilaç için. Hep beraber bir oyun oynuyoruz, demek ki…<br />
BU MAKAMLARI HİÇ DÜŞÜNMEMİŞLERDİ<br />
Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, bugün bulundukları mevkilere gelmeyi akıllarından bile geçirmediklerinin geçmişte yaptıkları kimi açıklama ve uygulamalardan da açık olarak anlaşıldığını savundu.<br />
Küçük, bu konudaki iddiasını şöyle açıkladı:<br />
“Hürriyet gazetesinden M.Y.Yılmaz yazıyor:  ‘Başbakan neden küfrediyor veya küfretmek istiyor?’ diye. Başbakan’ın başka dili yoktur! Başbakan’ın dili budur!  Kendisi anlatıyor: ‘Komşumuz müşerref abla vardı, beni çağırıyor küfrettiyordu. Babam da tavana asıyordu’ diye… Dava açtığında, bunları aktardığım kitabımı mahkemeye verdim. Hakim, kitaptakileri okuyunca beraat kararı verdi.<br />
Abdullah Bey ve Tayyip Bey, bugün bulundukları makamları akıllarından bile geçirmemişlerdi. Hiç düşünmedikleri bu yerlere ellerinden tutulup getirildiler. Canan Hanım (Arıtman), bir tesbitte bulundu Cumhurbaşkanı Gül’ün kökeni konusunda. Cevabını hatırlayın. ‘Bizim aile geçmişimiz eskiden beri Müslüman ve Türk’tür” dedi. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir konuşma olmaz. ‘Türk ve Müslüman’ denir. Doğrusu budur. ‘Sabetayist değilim’ diyor. İsimleri takip ettiğinizde başka bir durum çıkıyor. Benim bütün yaptığım isimlerin köklerine ve geçirdiği değişikliklere bakmak… Başka ne diyor Abdullah Bey? ‘Ne Mutlu Türküm’ cümlesinin ‘ilkel’ olduğunu söylüyor. Asıl önemlisi, bunları söyleyen biri, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin makamına çıkmayı düşünmez. Bunları hiçbir yerde bulamazsınız…Benim anladığım, benim bildiğim kanunlara göre, 14 yaşındaki biri ile, okuldan alıp başına türban geçirip evlenen biri Çankaya’da oturmayı aklına getirmez, bunu düşünemez&#8230;<br />
İSRAİL’LE GİZLİ AÇIK ANLAŞMALAR<br />
Davos’ta yaşanan olayın, Türkiye ile İsrail arasında “bir karı-koca kavgası” olarak görülmesi gerektiğini de savunan Küçük, “Başbakan bunu yapmak için gitmedi. Nöbet geldi öyle oldu. Ama Türkiye ile İsrail arasında bir karı koca kavgası vardır” dedi.<br />
Bunun kaynağı için tarihe bakmak gerektiğini ifade eden Küçük, şöyle konuştu:<br />
“1958 yılında, kaza diyen oldu, komplo diyen oldu, Ankara’ya bir uçak indi. Bu, ‘kaza sonucu’ Ankara’ya inen uçakta İsrail Başbakanı Golda Meir ile Cumhurbaşkanı Ben Gurıon vardı. Menderes’le gizli bir görüşme yaptılar. O kadar gizliydi ki garsonluk hizmetini büyükelçiler verdi. İlk gizli anlaşma, işte o ‘kaza’ sonrasında Ankara’da yapıldı. Ben Gurion anılarında anlatıyor bunu ve Türkiye ile İsrail ilişkisini ‘metres ilişkisi’ olarak değerlendiriyor.<br />
O zaman gizli geliyorlardı. Bir ‘uçak kazası’ ile. Şimdi açık, açık geliyorlar.<br />
Gazze saldırısından birkaç gün önce Olmert, Başbakan Erdoğan’a geldi. Birkaç defa görüştüler. Umur Talu yazdı, hem de Sabah’ta: ‘Ya Gazeli bir çocuk, biliyor muydun Amca,  derse ne diyeceksin?” diye.<br />
Şüphe etmiyorum: Başbakan Erdoğan Gazze saldırısını biliyordu!.. İsrail ile Türkiye ilişkisi ‘stratejik’ ilişkidir. Davos’tan sonra Livni bunu söyledi. Jak Kamhi de söyledi.<br />
Türkiye ile İsrail arasında stratejik ortaklığı doğrulayan bir dizi gizli anlaşma var. En önemlisi, en büyüğü de Erbakan döneminde, 1996’da yapıldı. O anlaşmadan sonra İsrail ile neredeyse ‘tek devlet’ olduk. Nasıl anlatayım bunu? Eğer stratejik ise ilişkiniz, birbirinizin savaşına katılacaksınız. Bu kadar açık!..”<br />
İki ülke arasındaki gizli anlaşmaların ‘Yeni Osmanlılık’ ve ‘İkinci Cumhuriyet’ teziyle yakından ilişkili olduğunu da öne süren Küçük, bu yorumun dilbilimci, siyasetçi Noam Chomsky’nin 1982 yılına ait bir İsrail belgesini çözümlemesiyle de örtüştüğünü söyledi. Küçük, şöyle devam etti:<br />
“Osmanlı ile Yeni Osmanlı aynı şey değil. Arada ciddi bir fark var. Osmanlı’nın merkezinde Türkler vardı. Yeni Osmanlı ise İsrail merkezli olarak tasarlanıyor. AKP hükümeti bunun için kuruldu.”<br />
Küçük, “Türkiye’deki İsrail’in, İsrail’deki İsrail’den çok daha güçlü olduğunu” da sözlerine ekledi.<br />
MİSAKI MİLLİ VE MUSUL<br />
Küçük, gelişmelere bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye için en yakın tehlikenin Kuzey Irak’ta kurulacak “Kürdo Judaik” (Kürt-Yahudi) bir devlet olacağının görüleceğini, bunu da öteden beri dile getirdiğini söyledi. Küçük, “Senin Kürt’ün olmazsa, ABD’nin Kürt’ü olur. Sen adım atmazsan, başkaları senden önce davranır. Sen Musul’u almazsan, başkası alır. Zaten alıyor da…”  diye konuştu.<br />
Barzani’yi, “Kürdo Judaik” olarak nitelendiren Küçük, “Misakı Milli” belgesine atıfta bulunarak Barzani’nin bu devleti kurmaya çalıştığı yerin “Türk toprağı” olduğunu savundu. Küçük şöyle konuştu:<br />
“Misakı Milli gibi bir manifesto, dünyanın her yerinde hukuk belgesi olarak kabul edilir ve itibar görür. Bu hukuk belgesine göre Musul vilayeti, yani Kuzey Irak, Türk toprağıdır. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, İsmet Paşa hazretlerine Musul konusunda açıkça vasiyette bulunmuştur. İsmet Paşa da, bu vasiyeti aynı şekilde Bülent Ecevit’e aktarmıştır. Bir devletin aklı böyle yürür. Bunu yazdığımda, herkes ‘nereden çıktı şimdi?’ derken, Bülent Bey, şükranla anıyorum, hiç kem küm etmeden ‘Yalçın Küçük doğru söylüyor’ demişti. Pekiyi ne demektir Misak-ı Milli? ‘Ahd-ı Millî Beyannamesi veya Misakı Milli ikisi de ‘Ulusal Yemin’ anlamına gelir. Türkiye’nin temelinde o ‘Ulusal Yemin’ var!”<br />
Lozan antlaşmasının bir “fetiş” olarak değerlendirilemeyeceğini de ifade eden Küçük, “Musul vilayetinde Kürtler, Türkmenler, Türk solcuları Barzani’yi yıkmak için silahlı ayaklanma başlatmalıdır. Gazi Yalçın Küçük bu ayaklanmaya katılır! Atatürk’ün ‘Bursa Nutku’nu,  bu yüzden konuşmamın en başında tekrarladım. Çünkü bugün Mustafa Kemal Paşa’nın orada tarif ettiği gençler lazım” diye konuştu.<br />
Yalçın Küçük, söyleşiyi tamamladıktan sonra dinleyicilerin sorularını yanıtladı. Küçük, bir soru üzerine,  Ergenekon davasını “akla saldırı” olarak niteledi. Küçük kişisel durumu ile ilgili olarak da, “Beni hiçbir şekilde Ergenekon ile suçlamadılar. Ne savcılar suçladı, ne de öbürü suçladı. Bana öyle bir isnatta bulunmadılar. Beni, bu kitapları yazdığım için tutuklamaları lazımdı. Beni nasıl tahliye ettiler? Beni bir yargıç tutukladı, üç yargıç tahliye etti. Yani heyet tahliye etti. Tahliye kararım Türk hukukunda önemli bir aşama ifade eder. Yalçın Küçük ile ilgili hiçbir isnat yok! Suçlama yok! ‘Bu dosyaya göre bu adam tutuklanamaz’ dediler. Dolayısıyla ben bu şekilde, hakkında hiçbir suçlama olmadan ve heyet kararıyla çıktım” dedi.</p>
<p>Bilgi: Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Yalçın Küçük’ün, &#8220;Büyük Türkiye &#8211; Küçük Türkiye Politikaları&#8221; başlıklı söyleşide yaptığı açıklamalara ilişkin haber.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/' title='Doğu – Batı ve Türkiye'>Doğu – Batı ve Türkiye</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/136/' title='Hakim Medya'>Hakim Medya</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/metal-firtina-ve-derin-iliskiler/' title='Metal Fırtına ve Derin İlişkiler'>Metal Fırtına ve Derin İlişkiler</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/yerel-basin-ve-iletisim-politikalari/' title='Yerel Basın ve İletişim Politikaları'>Yerel Basın ve İletişim Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/faili-mechul/' title='Faili Meçhul'>Faili Meçhul</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/turkiye-politikalari/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayat ve Sanat</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/hayat-ve-sanat/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/hayat-ve-sanat/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 13:23:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Pelin Batu - Nilüfer Açıkalın]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[hikâye]]></category>
		<category><![CDATA[Nilüfer Açıkalın]]></category>
		<category><![CDATA[Pelin Batu]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=130</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Pelin Batu ile Nilüfer Açıkalın, "Hayat ve Sanat" başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladılar.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Pelin Batu ile Nilüfer Açıkalın, &#8220;Hayat ve Sanat&#8221; başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladılar.<br />
Söyleşide ilk konuşmayı yapan Nilüfer Açıkalın, sözlerine &#8220;Aydın&#8221; olarak anılmaktan ve &#8220;Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri&#8221;ne çağrılmaktan büyük onur duyduğunu, ancak &#8220;mütevazılığı çok uç boyutlara götürmüş biri olarak bu konuda ne söyleyeceğini bilemediğini&#8221; ifade ederek başladı. Açıkalın, konuşmasını şöyle sürdürdü:<br />
Hayatımın iki ayrı kolu var: Biri oyunculuk, yani sahne; öteki de yazarlık yani yazın… Kişisel olarak en büyük sorunum, bu ikisi arasında uyumu yakalamak… Biri, çok fazla dışa dönük, diğeri ise çok fazla içe dönük. Bu ikisini nasıl uyuştururum diye hep sorun yaşadım. On yıldır hem mektepli, hem alaylı olarak iki işimi birlikte yürütmeye çalışıyorum. Hayatımın tüm dönemlerinde okullarda hep birincilikle geçmiş biriyim. Her zaman başarılıydım yani. Lise eğitiminden sonra İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü&#8217;ne girdim. İki yıl sonra yatay geçişle, yetenek sınavını da kazanarak Mimar Sinan Üniversitesi&#8217;ne geçtim. On yıl önce ilk kitabımı yazdım. Bu yıl yedinci kitabım yayımlandı. Prezantasyondan hiç mi hiç anlamayan biri olarak sevdiğim işi yaptım. İçe dönük biri olarak yazmak bana çok uygun düşüyor. Oyunculuk ve yazı dışında, kişisel gelişimimi tamamlamaya yardım edecek kitaplar okuyorum. Tahmin edersiniz ki, bunların &#8220;Nasıl Zengin Olunur&#8221; &#8220;Sevdiğiniz Adamı Nasıl Elinizde Tutarsınız&#8221; gibi kitaplarla ilgisi yok…<br />
Benim hikayelerim, sokaktaki insanın, hatta çok ara sokaktaki insanların hayatını anlatıyor. Onların hayatını anlatmak da bana çok iyi geliyor. Çok beğenilen, çok da iyi giden bir yazarlığım var. Ama, bundan kimsenin haberi yok! Hayatı en iyi anladığım yerler, hikayelerimin kuytulukları, gizli saklı köşeleri, İyi olmayan bir konuşmacı olmama karşılık buraya gelmemin nedeni bunu anlatmak, bunu sizinle paylaşmaktı…&#8221;</p>
<p>İŞLERİM BİRBİRİNİ TAMAMLIYOR<br />
Pelin Batu, konuşmasına,  Nilüfer Açıkalın&#8217;la birçok ortak yanlarının bulunduğunu belirterek başladı. Batu,  &#8220;BGC çok önemli bir şeyi başardı. Hayata böylesine ortak bakan iki insanı ilk kez bir söyleşide bir araya getirdi&#8221; dedi.<br />
&#8220;On senedir Türkiye&#8217;de, İstanbul&#8217;da yaşadığını&#8221; ifade eden Batu, &#8220;Buraya (Türkiye’ye) gelmeden önce edebiyat okuyordum. Buraya gelince tarih okumaya karar verdim. Çünkü tarihini bilmeden bir toplumu tanımanın pek de mümkün olmayacağını düşünüyorum. Tarih okurken, tarihçi olacağım, bu alanda kariyer yapacağım gibi bir iddia taşımıyordum. Tarihi, bir bakıma hikayeler toplamı olarak görüyorum. History kavramı da, hikayeyi dışlamayan bir kavramdır&#8221; diye konuştu.<br />
Sahne ve sinemayı &#8220;çok sosyal bir alan&#8221; olarak niteleyen Batu, sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
&#8220;Son yıllarda Türk sinemasının çok geliştiğine ilişkin bir yargı var toplumda. Belki, çok iyi filmler yapılıyor, çok iyi projeler hayata geçiriliyor, ama bir endüstri olarak hala büyük sorunları var Türk sinemasının. Telif haklarından, oyuncuların çalışma koşullarına kadar uzanıyor bu sorunlar. Şimdiye kadar, hakikaten &#8216;çok güzel&#8217; diyebileceğim bir projede yer almadım. Gidip birilerinden rol de istemedim. Bu yüzden olmalı yazmayı sinemadan daha çok seviyorum. Çünkü yazarken, kendi dünyanızdasınız. Kendi kendinizle baş başasınız. Kimsenin sizi keşfetmesini beklemeniz gerekmiyor. Keşfeden, araştıran, inceleyen siz oluyorsunuz. Edebiyat doktoram bitmek üzere. Akademik kariyerimi sürdürmek istiyorum. Öğrencilik dünyanın en zevkli işi. Öğretim üyesi olursanız zaten hep öğrenci olarak kalıyorsunuz. Doktoram bittiğinde yazmaya daha çok zaman ayırabileceğim. Sinemada, yılda ortalama bir filmde oynuyorum. Bu bakımdan, sinemayı yazma işinin önünde bir engel olarak görmüyorum. Fakat bir dizi filmde oynayacağımı sanmıyorum. Çok zaman alıyor çünkü. Dizide rol almak, yazma işini unutmayı gerektirebilir…&#8221;</p>
<p>Bilgi: Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Pelin Batu ile Nilüfer Açıkalın, &#8220;Hayat ve Sanat&#8221; başlıklı söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/hayat-ve-sanat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Hukuk Devleti</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/turk-hukuk-devleti/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/turk-hukuk-devleti/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 13:10:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hüsamettin Cindoruk - Suheyl Batum]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsamettin Cindoruk]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Suheyl Batum]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Hukuk Devleti Sorunları ve Geleceği]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=127</guid>
		<description><![CDATA[Hüsamettin Cindoruk ve Suheyl Batum "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri"nde, "Türk Hukuk Devleti Sorunları ve Geleceği" üzerine konuştular.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hüsamettin Cindoruk ve Suheyl Batum &#8220;Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri&#8221;nde, &#8220;Türk Hukuk Devleti Sorunları ve Geleceği&#8221; üzerine konuştular.<br />
Prof. Dr. Suheyl Batum, söyleşisine &#8220;Tabloyu bir bütün olarak görmeye çalışacağını&#8221; belirterek başladı. Batum, sözlerinin mutlak doğrular olmadığını, yalnızca kendi bakış açısının, sorunları algılayışının bir ürünü olduğunu da ifade ederek, &#8220;Evinize gittiğinizde burada tartıştıklarımızı gözden geçireceğinizden, bir kez de kendi bakışınızla yorumlayacağınızdan eminim&#8221; dedi.<br />
Batum, Türkiye&#8217;nin &#8220;Demokratik, laik ve hukukun üstünlüğünde bir sosyal devlet&#8221; olarak tanımlandığını kaydederek şöyle konuştu:<br />
&#8220;Türkiye bir hukuk devleti olarak önemli bir süreçten geçiyor. Dünyadaki gelişmeler bu süreç üzerinde doğrudan etkili. Bakıyorsunuz, bir yerde, bir bölgede olup bitenler bir süre sonra başka bir bölgede, başka bir yerde yeniden karşınıza çıkıyor. Örneğin Sovyetler Birliği&#8217;nin dağılması sürecinde bir Gorbaçov çıkıyor. Güzel Amerikan şapkası giyiyor, güzel votka içiyor. Başka bir özelliğini bilmiyor kimse. Ama &#8216;dünyanın en yetenekli adamı&#8217; olarak ünleniyor. Sonrasında Yeltsin&#8217;i görüyoruz: Bir tank bulup üstüne çıkıyor ve &#8220;Geri basın!&#8221; diye haykırıyor. Kısa zamanda Rusya&#8217;nın devlet başkanı oluyor. Sonra ne oluyor? Meclis çoğunluğuna karşı 1993 yılında tanklarını, toplarını gönderiyor. Meclis&#8217;i bombalayıp yıkıyor. ABD ve Avrupa, &#8220;Bravo, iyi yaptın! Elin değmişken birinci katını da yıksaydın!&#8221; diyorlar…<br />
Ardından Saakaşvili; işte biraz New York&#8217;da yaşamış, efendi filan bir adam, Tiflis&#8217;e dönüp kırk yılın siyaset ustası Şevardnadze&#8217;yi turuncu devrimle yıkıyor, devlet başkanı oluyor.<br />
Fransa&#8217;da, varoş ayaklanması sürer ve Fransa&#8217;nın aklı erenleri &#8216;Nerde yanlış yaptık? Göçmen politikamızı, sosyal devlet poltikamızı gözden mi geçirsek?&#8217; diye düşünürken, Sarkozy diye biri çıkıp: &#8216;Serseriler, hepiniz ölseniz de tutumumuzdan vazgeçmeye niyetimiz yok!&#8217; diyor. Diyor da ne oluyor? O ayaklanan varoşlar, genel seçimler olduğunda, &#8216;Bizi kurtarsa kurtarsa Sarkozy kurtarır&#8217; diyerek oylarını silme ona veriyor.<br />
Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun batılılaşma yolunda yüzyıllar boyunca elinden geleni yaptığını biliyoruz. Ticaret anlaşmasını imzalamış 1938&#8242;de. Batıdan kurumlar almış, kendi kurumlarını bu doğrultuda dönüştürmüş, dönüştürmeye başlamış. Demişler ki, &#8216;Şimdi unut 1938 anlaşmasını, Islahat Fermanı&#8217;nı imzala artık batılısın!&#8217; Ardından 1876 anayasası, ardından ll. Meşrutiyet!.. Ama olmamış, olmamış!..<br />
Bu metinler, bu anlaşmalar, reformlar &#8216;kötüdür&#8217; demiyorum. Yalnızca, bütün bunlara karşın Osmanlı&#8217;nın batılı olamadığını, batılı sayılamadığını, parçalanmaktan da kurtulamadığını işaret etmek istiyorum.</p>
<p>&#8220;YA BENDENSİN YA BANA KARŞISIN&#8221;<br />
Bir dönem, &#8216;Gardrop devrimleri&#8217; derdik. Atatürk&#8217;ün ve arkadaşlarının kafasındaki bir gardrop Devrimi değildi. Diyorlardı ki, Atatürk ve arkadaşları: &#8216;Cumhuriyeti kurmak kolay! Adını koyar, kurulan devletin cumhuriyet olduğunu söylersin, olur biter! Ama o cumhuriyetin yurttaşını yaratmak! Asıl zor olan, asıl başa çıkılması gereken budur. Eşit yurttaşlardan oluşan bir ulus;  kadın erkek eşitliği; tevhid-i tedrisat ve iyi işleyen laik bir hukuk sistemi!.. Bunlar gerekir o yurttaş için!..<br />
Atatürk ve arkadaşları böyle düşünüyordu ve düşündükleri gibi de yaptılar. Baktığınız zaman, bunları yaptıklarını, bu dört ilkeyi de hayata geçirdiklerini görüyorsunuz…<br />
Bugüne baktığınızda ise bu dört ilkenin dördünün de ortadan kalktığı bir süreçte olduğumuzu görüyoruz. En başta, ‘filanca cemaatin mensubu, filanca şeyhin müridi’ cumhuriyetin eşit yurttaşlığı ile cumhuriyetin eğitim birliği ile hiçbir şekilde uyuşacak durumlar değildir. Bugün bir televizyon kanalında Devlet Bakanı Yazıcı&#8217;yı dinledim: &#8216;Ne alakası var Yüksek Seçim Kurulu&#8217;nun&#8217; diyor. Üzüldüm, ama günümüzde devleti yönetenlerin gerçeği budur: &#8216;Ya bendensin, ya bana karşısın!&#8217;…&#8221;<br />
Batum, Fransız devriminin 200 yılda almaya çalıştığı mesafeyi Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurulduğu anda &#8220;vatandaşlarına seçme ve seçilme hakkı&#8221; tanıyarak ve çok geçmeden kadınlara da aynı hakları tanıyarak aldığını hatırlattı. Suheyl Batum, sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;Fransızlar, 1789 Fransız Devrimi ile gurur duyar! Sağ, sol, merkez partileriyle genci, yaşlısı, kadını ve erkeğiyle tüm Fransızlar devrimle, o devrimin getirdiği kurumlarla, ilki 1792&#8242;de kurulan cumhuriyetleriyle büyük gurur duyar!  Peki, Fransız Devrimi ne için yapılmıştı? Tek bir şey için. ‘İnsanlar eşit olsun, her bakımdan özgür olsun’ diye. Ve &#8216;egemenlik yetkisi yani en üstün yönetme, kural koyma yetkisi&#8217; Tanrının yeryüzündeki temsilcisi krallarda ya da imparatorlarda değil, &#8216;halkın kendisinde olsun&#8217; diye. Peki, Fransızlar bu devrimi yapmış, Cumhuriyeti kurmuşlar da, egemenlik gerçekten halkın olmuş mudur? Hayır. Devrimden sonra &#8216;egemenliği gerçek anlamda halka vermek için&#8217; neredeyse 100 yıl daha mücadele etmişlerdir. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara yayılması ancak 1848 devrimiyle olabilmiştir. Peki, &#8216;tüm vatandaşlar&#8217; içinde kadınlar var mıdır? Hayır. 1848&#8242;de &#8216;o kadar da değil, kadınlar ancak evde oturup 3- 4 çocuk yapabilir&#8217; demişlerdir. Yani 2008&#8242;lerde Türkiye&#8217;de birilerinin(!) dediği gibi&#8230; Bu hak kadınlara ancak 1944 yılında tanınmıştır. 1789 bir tarafta, 1944 diğer tarafta!..<br />
Yani bir tarafta 200 yıl, diğer tarafta 7 yıl ya da 11 yıl! Bizimki, öyle bir Cumhuriyettir ki, kurulduktan 4 ay sonra, vatandaşlarını din, mezhep, inanç açısından eşit kabul etmiş, 2 yıl 4 ay sonra Medeni Kanun ile bu eşitlikleri pekiştirmiştir. Şimdi Fransızların tümü Cumhuriyetleri ile gurur duyarken, bizim Cumhuriyetimiz birilerine &#8216;travma’ geçirtmektedir, gelin de çıkın işin içinden!” diye konuştu.<br />
Bugünün hukuk devleti anlayışı ile Cumhuriyet&#8217;in hukuk devleti anlayışının bir birinden uçurumla ayrıldığını kaydeden Prof. Dr. Suheyl Batum, şöyle devam etti:<br />
&#8220;Örneğin, Kamu İhale Kanunu tam 16 kez değişti. Neden değişti? AB&#8217;ye uyum gerektiği için! Peki, Türkiye bir aşiret devleti geleneğinden mi geliyor ki, bu kadar sıradan bir yasayı bir kerede yanlışsız, hatasız, düzgün yapamıyor?&#8230;<br />
2005&#8242;te, bir anayasa değişikliği yapılıyor ve RTÜK tamamen hükümete bağlanıyor. Muhalefet, &#8216;birkaç koltuk da bize düşüyor&#8217; diye sessiz kalıyor buna. Aynı yıl Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu&#8217;nda bir madde değişiyor. Suç işlenmeden önce yapılan telefon dinleme faaliyeti başbakanın tayin ettiği bir kişi ile ona bağlı bir kurula bağlanıyor&#8230;<br />
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Anayasa Mahkemesi bir yorum yapıyor. Vay sen misin? En hafifi, &#8216;demokrasiye kurşun sıktılar&#8217; olan bir sürü saldırıyla karşılaşıyor Anayasa Mahkemesi…<br />
Danıştay, 2004 yılında bir karar veriyor: Koro halinde bağırıyorlar Danıştay&#8217;a, &#8216;Sen bu işten anlamazsın… Sen ulema değilsin!&#8217; diye.<br />
Ardından bir sansür kararı çıkıyor. Danıştay kararı yasaya aykırı bulup reddediyor. Koro yine bağırıyor: &#8216;Birileri başvurdu, birileri de hemen kabul etti!&#8217; diye…<br />
Bir bakıyorsunuz bir gece yarısı bir kanun geçiyor ve hakim adaylarının seçilmesinde tüm öncelik  iktidarın bürokratlarına bırakılıyor. Cumhurbaşkanı yurtdışında o sırada. Dönüyor ve aynı gece imzalıyor. &#8216;Nasıl olur?&#8217; diye sorulduğunda, &#8216;önceden incelemiştim ben. İçeriğini biliyordum&#8217; diyor.<br />
Gece yarısı Meclis&#8217;ten geçmiş, ama Cumhurbaşkanı nasıl olmuşsa önceden incelemiş!..<br />
Yüksek Seçim Kurulu&#8217;na,  &#8216;Bir yılda seçmen sayısı 6 milyon artar mı? Olacak iş mi?&#8217; diyorsunuz, yanıt: &#8216;Orasını karıştırmayın! Siz devletten daha iyi mi bileceksiniz?&#8217; oluyor.<br />
Ama bugün, Devlet Bakanı Sayın Yazıcı&#8217;nın &#8216;Yoksullara buzdolabı verilmesi Yüksek Seçim Kurulu&#8217;nu niye ilgilendiriyor?&#8217; şeklindeki açıklamasına ve Başbakan&#8217;ın açıklamalarına bakılırsa, &#8216;Yüksek Seçim Kurulu da gitti!&#8217; demek gerekiyor.<br />
Bütün bunların bir anlamı var. Birbirinden ayrı değil, birbiriyle sıkı sıkıya ilşkili bir anlam!.. Bunu görmek gerekiyor. Bunun farkında olmak gerekiyor. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yüksek Seçim Kurulu, Üniversiteler, Silahlı Kuvvetler, &#8216;Ya bendensin, ya bana karşısın&#8217; siyasetiyle karşı karşıya. Bir hukuk devletinde böyle bir şey yoktur, olması da düşünülemez!..</p>
<p>&#8220;BİR EMNİYET MÜDÜRÜ BİR SAVCI BULURSAN İSTEDİĞİNİ YAPARSIN SANILIYOR&#8221;<br />
Batum, Başbakan Erdoğan&#8217;ın &#8220;silahşörlerim&#8221; diye nitelediği &#8220;liberal aydınlar&#8221;ın, iktidarın  hukukun üstünlüğünü tanımayan uygulamalarını sürekli alkışlayarak ve hükümetin ekonomik başarısı konusunda sürekli toz pembe tablolar çizerek, iddialarının aksine demokrasi açısından olumsuz bir işlev üstlendiklerini savundu. Batum şöyle konuştu:<br />
&#8220;Liberal ekonomistlerimizi yıllardır okuyoruz, dinliyoruz. Bakın,  2002&#8242;den 2008&#8242;e, yani krizin gelip çattığı zamana kadar… Neydi söyledikleri: Sürekli uçuyoruz! Sürekli uçuştayız! ABD bile bizi kıskanıyor. Dünya alem başarımız karşısında parmak ısırıyor!.. O kadar iyi, o kadar mükemmeliz!..<br />
Sözü uzatmadan bir örnek vereyim: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı her yıl İnsani Gelişmişlik Raporu yayınlıyor ve ülkeleri insani gelişmişlik kriterlerine göre sıralıyor. 2002 raporunda yani 2001 krizinden sonra yapılan sıralamada Türkiye 173 ülke arasında 16. büyük ekonomi olarak yer alıyor. Dünyanın 16. büyük ekonomisi olmak son derece önemli. Ama bu zenginliği halkına, halkının eğitimine, sağlığına, refahına nasıl yansıttığı daha da önemli. Buna &#8216;İnsani Gelişmişlik&#8217; deniyor. BM&#8217;nin sözünü ettiğim raporuna göre, 2002&#8242;de 173 ülke arasında 16. büyük ekonomi olan Türkiye&#8217;nin insani gelişmişlik sıralamasındaki yeri 85&#8242;inci sıra. 2004 raporunda 177 ülke arasında 88&#8242;inci. 2007-2008 raporunda ise 177 ülke arasında 84&#8242;üncü sırada. Yani Türk insanını yoksulluğa iten 2001 krizinden hemen sonraki sıralamada Türkiye 85&#8242;inci iken, 2002&#8242;den bu yana yaşanan &#8220;muhteşem kalkınma hamlesine&#8221; karşın, 2008 raporunda 84&#8242;üncü sırada yer alıyor. Yani altı yılda sadece bir sıra yukarı çıkabilmiş.<br />
Neden böyledir, dersiniz? Çünkü Rapor, ülkeleri sadece toplam milli gelire göre sıralamıyor. O geliri &#8220;insanlarına sağlık, eğitim hizmetleri olarak nasıl dağıttığı, insanları arasında kadınları ile erkekleri arasında o imkanları eşit dağıtıp dağıtmadığı, onlara temiz su sağlayıp sağlayamadığı, okul dönemine gelen kız ve erkek çocuklarına, okul yaşındaki gençlerine yeterli eğitim hizmetini sunup sunamadığı, insanlarına temiz bir çevrede yaşama olanağı temin edip edemediği&#8221; gibi ölçütlere göre sıralıyor.<br />
Yani,  Türkiye bugün,  dünyada önde gelen büyük ekonomilerden biri, ama bu büyüklüğünü insanlarına aş, iş, eğitim, sağlık, temizlik olarak yansıtmıyor!..<br />
Bununla kalmıyor, hukuku da kaldırmaya uğraşıyor Türkiye. Biliyorsunuz Van Üniversitesi&#8217;nin rektörü tutuklandı. Rektörün evini basıp yanında yöresinde kim varsa birlikte tutukladılar. Özel eşyalarını, kitaplarını, koleksiyonlarını çuvallara doldurup adliye emanetine taşıdılar. Bu bir ön saha çalışmasıydı. Arkasından gelecek başka &#8216;çalışmaların&#8217; bir bakıma habercisiydi. Ne oldu? Hep birlikte gördük. Orada, son derece kötü koşullarda bir üniversite yetkilisi hayatını kaybetti…<br />
Biz &#8216;medya&#8217; biliyorduk, Van&#8217;a gittiğimizde Rektör&#8217;e sordular ‘medya’ mensupları, daha doğrusu itham ettiler: &#8220;Tamam kaçakçılık yapmamış olabilirsiniz, ama misyoner okulları kurmadınız mı?&#8221; dediler. Biz diplomalarına, kariyerlerine bakıp ‘hukukçu’ sanıyorduk kendilerini, ama uydurma birtakım iddialarla Rektörü tutuklayıp süründürdüler. Demokrat sandığımız &#8216;akrabamız, dostumuz&#8217;  Lagendjik, elbette bu mahkemeye de gelir diyorduk; ama ancak 66 gün sonra duydu olup biteni!..<br />
Ergenekon olayında hiçbir hukukçu, &#8216;Siz bu insanları yargılayamazsınız, gözaltına alamazsınız, soruşturamazsınız&#8217; demedi. &#8216;Bunları yapabilirsiniz, ama hukuka uygun yapmak zorundasınız’ dedi. Ne dediler buna karşı? &#8216;Bizde eskiden de böyleydi, insanlar tutuklu iken ölebilir&#8217; dediler. Aydın sandıklarımız, demokrasi dışı dönemin uygulamalarını, bugünün demokrasiye tamamen aykırı uygulamalarını savunmak için kullanıyor. &#8216;İnsanları yargılayabilirsiniz, gözaltına alabilirsiniz, soruşturabilirsiniz ama tümünü hukuka uygun yapmanız gerek&#8217; diyorsunuz, anlamıyor. Sonra &#8216;itibarlı kişiler gözaltına alınamazmış, ben buna katılmıyorum&#8217; diye yorum yapıyor. En &#8216;liberal demokrat&#8217;ı da hiç anlamıyor dediğinizi, veya anlamak istemiyor. Bakıyorsunuz gözyaşı döküyor; &#8216;bunun eski YÖK Başkanı&#8217;na yapılması, MGK Genel Sekreteri&#8217;ne yapılması ayıp oldu&#8217; diyor. Bir başkası 12 Mart&#8217;ı, 12 Eylül&#8217;ü hatırlatıp &#8216;İnsanlar, haklarındaki her bir soruşturma için 90 gün gözaltında tutulur, işkence görürken neredeydiniz?&#8221; diyor.  Bunların sadece Ergenekon davasında adı geçenlere değil, hiç kimseye yapılmaması gerektiğini anlamıyor. Yürüyen bir davada, aradan 17 ay geçmişken ortada iddianamenin bile olmamasının ne anlama geldiğini anlamıyor, kavrayamıyor. Veya, &#8216;bunlar usul, önemli değil, siz asıl amaca bakın!&#8217; diyor. Amaç &#8216;ulvi&#8217; olunca, ‘yüce’ hukuk güme gidebilir!..<br />
Düşünün, 17 ay sonra tutuklanan Nurseli İdiz&#8217;e sordukları şu: &#8216;Neden Cumhuriyet mitingine katıldın? Seni Ergenekon mu yönlendirdi? Neden telefonda küfürlü konuşuyorsun?&#8217;!..<br />
Bugünkü durum şudur: Bir emniyet müdürü, bir savcı bulursan istediğini yaparsın! Böyle sanılıyor ama, eklemek gerekiyor ki, yargı devreye girince, iş soruşturmadan geçip hakimin önüne gelince iş değişiyor. İşte önceki gün yargı bir karar verdi: &#8216;Bunlar delil filan değil&#8217; dedi. &#8216;Bunlar, internet ortamında, yıllar öncesinden beri ortalıkta dolaşan söylenceler&#8217; dedi. &#8216;Adamın kaçacağı, delilleri karartacağı yok&#8217; dedi ve sonuçta tahliye kararını da verdi…<br />
Söylemeden geçemeyeceğim bir ayrıntı dikkat çekiyor. Tahliye kararı ayrıntılarıyla gerekçelendiriliyor. Oysa, asıl tutuklama kararı verilirken bu türden gerekçelendirme gereklidir. Bir, deliller olacak; iki, bu delillere dayanan iddianame olacak; üç, bunları değerlendiren mahkeme olacak!.. Tutuklama kararı veriliyorsa, bunun neden gerektiği deliller aracılığıyla ortaya konacak! Mahkemenin, bu gerekçelendirmeyi bugün yapması ortada ne denli büyük bir baskının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu baskının ne olduğu, bugünkü gazetelerde &#8216;silahşörlerin&#8217; yazdıklarından anlaşılıyor.&#8221;<br />
&#8220;TÜRKİYE&#8217;NİN AYDINLIK, DÜRÜST İNSANLARI&#8221;<br />
Batum, &#8220;Türkiye&#8217;nin genel tablosu&#8221;nun ana çizgileriyle bu şekilde belirlenebileceğini, ancak bunun karamsarlık veya ümitsizlik olarak yorumlanmaması gerektiğini söyledi. Türkiye&#8217;de, bugünkü gidişe doğru ilk adımların 80&#8242;li yılların sonundan itibaren atıldığını kaydeden Batum, &#8220;Hiçbirimiz o zamanlar, birilerinin, bazı dostlarımızın(!) Türkiye için yeni bir rejim aradığını, bunun altyapısını oluşturmaya başladığını anlamamıştık. Oradan Başbakan&#8217;ın &#8216;Onlar benim silahşorlarım&#8217; dediği, bunun da onlar tarafından büyük iltifat kabul edildiği liberal aydınlarımıza çok hızlı bir geçiş oldu. Oradan, parti kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı için &#8216;işte Ergenekon&#8217;un nerelere kadar sızdığı ortaya çıktı&#8217; diyen bakanlara ve Türkiye Cumhuriyeti&#8217;ni en üst düzeyde temsil edenlerin kimsenin bilmediği, görmediği yerlerde giz gizli buluştukları bir ortama ve devletin tüm kurumlarının &#8216;ya bendensin ya bana karşı&#8217; diye tasnif edilip her birinin düşürülecek kaleler olarak görüldüğü günlere çok hızlı gelindi&#8221; dedi.<br />
Batum, gelinen yerde &#8220;Ekonomiyi, tarımı, işsizliği, eşitsizliği, demokrasiyi, hukuku, kısacası daha iyi bir Türkiye&#8217;de yaşamamız için neler yapılması gerektiğini, daha iyi üretmek için, daha müreffeh bir ülkede yaşamak için neler yapılması gerektiğini konuşmamız gerekiyor; kimin daha dindar olduğunu, kimin daha Müslüman olduğunu değil&#8221; dedi. Türkiye&#8217;de toplumsal ve siyasal hoşgörünün en önemli düşmanının daima devlet mekanizmalarına egemen olan &#8216;siyaset ve siyasal kadrolar&#8217; olduğunu da ifade eden Batum, &#8220;toplumsal hoşgörü ve anlayış Türkiye&#8217;de giderek daha fazla hoşgörüsüzlüğe ve anlayışsızlığa götürülmek isteniyor. Geçen yıl bunun bütün işaretlerini, bütün sonuçlarını gördük. Bunun için yalnızca Prof. Dr. Binnaz Toprak ve arkadaşlarının &#8216;Türkiye&#8217;de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler&#8217; konulu araştırması üzerine koparılan fırtınaya, özellikle iktidar kanadından ve tabii ki iktidara bağlı aydınlardan(!),  liberal aydın ve yazarlardan gelen eleştirilere (!) bakmak yeterli&#8221; diye konuştu.<br />
Batum, sözlerini şöyle tamamladı: &#8220;Türkiye önemli bir ülkedir. Tarihi ile, Cumhuriyeti ile ve Cumhuriyet döneminin kazanımlarıyla büyük bir ülkedir. Türkiye sivil anayasalar da yapmış, eşit yurttaşlar da yaratmış bir ülkedir. Gerektiğinde yeni baştan da yapabilir bunları…<br />
Başkan, az önce &#8216;Türkiye&#8217;nin aydınlık insanları&#8217; dedi, ben Başkan’ın seslendiği Türkiye&#8217;nin aydınlık insanlarına, aydınlık ve dürüst insanlarına inanıyorum. Onların, tablonun tam olarak farkına vardıklarını ve bir dönem Almanya&#8217;da, Latin Amerika&#8217;da olduğu gibi karanlığa gidişe fırsat vermeyeceklerine inanıyorum.<br />
İnanıyorum ki, bu dönemden çıkacağız. Türkiye, bunu tuzakları hazırlayanları şaşırtarak ve hesaplarını da bozarak bu kısır döngüyü kıracak, buradan çıkacaktır.  </p>
<p>BUGÜN BAZILARINI KANDIRABİLİRSİNİZ, AMA BÜYÜK BİR MİLLETİ UZUN SÜRE KANDIRAMAZSINIZ<br />
Hüsamettin Cindoruk, Batum&#8217;un konuşmasında, Türkiye&#8217;nin içinde bulunduğu durumun tam bir çerçevesini verdiğini belirterek başladı. Cindoruk şöyle konuştu:<br />
&#8220;Batum&#8217;un söyledikleri şu: Türkiye laik, demokrat, sosyal bir hukuk devletidir…<br />
Türkiye&#8217;nin &#8216;sosyal&#8217; devlet olduğu konusunda Tunceli&#8217;de dağıtılan buzdolapları, çamaşır makineleri yeterli fikir veriyor!<br />
Ben, birçok hukuk sürecini yaşadım, gördüm, tanık oldum. Yaşlıların avantajı, yaşlarıdır. Bu yaşları alırken tanık oldukları, görüp yaşadıklarıdır. Şu kadarını söyleyeyim: Hiç karamsar olmadım. Hiç çaresizlik içinde olmadım. Çünkü tecrübemle şunu iyi biliyorum: Bugün bazı insanları kandırabilirsiniz, arkanızdan sürükleyebilirsiniz. Ama büyük bir milleti uzun süre kandıramazsınız!..<br />
Bunu söylerken, bugünkü hükümetin meşruiyetini tartışmıyorum. &#8216;Seçim kütükleri… Çöplüklerde bulunan oylar&#8217; gibi gerekçelere de sığınmıyorum. Şunu söylüyorum: Seçim bir dönem için siyasi olarak memleketi yönetme yetkisi verir. Memleketin hariciyesi, asayişi, güvenliği size emanet edilir. Bu emanet elinizdeyken yurttaşlara eşit davranmanız, hukukun üstünlüğüne bağlı kalmanız, zamanı geldiğinde de o emaneti hiçbir şikayete sebep olmadan yeni gelenlere devretmeniz beklenir. Çünkü daim olan, olması gereken devlettir. Devletin devamlılığı esastır. Devletin devamlılığı hukuk sisteminin devamlılığıdır&#8230;<br />
Fakat bunlar ne yapıyorlar? Bir işgalci gibi devletin tüm kurumlarını (Bugüne kadar hiçbir hükümetin karışmadığı, dünya çapında saygınlığı ve güvenilirliği olan Türk İstatistik Kurumu dahil) ele geçiriyor. Ele geçiremediği ile de çatışıyor. Onu, teslim olmaya zorluyor. Bunun için her yola başvuruyor. Her yöntemi kullanıyor. Yargı ile Silahlı Kuvvetler ile çatışma içine giriyor!..<br />
Bu kadar ileri gidilmesinde hukuk sistemimizin bir payı yok mu? Şimdi bakın: Anayasa Mahkemesi,  11 üyesinden 10&#8242;unun oylarıyla, &#8216;Bu parti anti-laikliğin odağı haline gelmiştir. Anti laik faaliyetlerde odaktır!’ diyor. Böyle bir karar alıyor Anayasa Mahkemesi. Başta Başbakan olmak üzere, Milli Eğitim Bakanı&#8217;nı, öteki bakanları, bu partiden seçilen belediye başkanlarını ve partinin ileri gelenlerini bu kararıyla suçluyor. Diyor ki, &#8216;Siz, bu partiyi anti-laikliğin odağı yaptınız. Devletin temel niteliklerine burada karşı koydunuz!&#8217;… Pekala! Diyor da ne oluyor?  &#8216;Odak olduğu sabit, ama bu odağı kapatmıyorum, biraz para cezası veriyorum&#8217; diyor. Bir kararın esasında gerekçesi olur. Bu esasta, yani gerekçede de durum çok açık olarak ortaya konuluyor… Ama, &#8216;kapatma&#8217;ya, &#8216;faaliyetten men etme&#8217;ye karşılık &#8216;alacağı hazine yardımının bilmem kaçtan kaçından yoksun bırakılması&#8217; olur mu? Bu olmaz, işte!<br />
Burada dikkatinizi çekiyorum: Bir partiyi eleştirmiyorum. Bir partimizi zuçlamıyorum. Hukuk düzenimizi, hukuk sistemimizi eleştiriyorum. Hukuka göre devletin temel bir niteliğine karşı faaliyetlerde &#8216;odak&#8217; olmuş parti, bugün TBMM&#8217;nin çoğunluğunu elinde tutuyor ve Türkiye’de hükümet olmaya devam ediyor!..<br />
Partilerin kapatılmasına karşıyım, ama burada parti kapatmaktan öteye bir durum var. Ortada bir yargısal tesbit var. Yani, siyasal bir tesbitten değil hukuksal bir tesbitten söz ediyoruz…<br />
Truman&#8217;a soruyorlar: &#8216;Neden tayin ettiğin yargıçları etkilemiyorsun?&#8217; diye. Yanıtı şu oluyor: Denedim, denemedim değil, ama başaramadım!..<br />
Demek ki, ABD gibi bir ülkede bile başkanlar Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilemek için uğraşıyor. Etkilemeyi başaramamış olması başka bir şey ama bunun için uğraşıyor! Önemli olan bu!..<br />
Anayasa&#8217;da cumhurbaşkanının büyük rolu var. Cumhurbaşkanına büyük rol verilmiş! Hatırlayın: seçim döneminde &#8216;acele etmeyin&#8217; dedik!  &#8216;Cumhurbaşkanlığı birkaç ay vekille yürütülsün, sonra da halk seçsin&#8217; dedik. Anayasa Mahkemesi de buna imkan hazırlamıştı kararlarıyla. &#8216;Olur&#8217; dediler, ama ‘olur’ derken bir taraftan da o garip duruma sebep olmaktan kaçınmadılar. Başbakan, kalktı &#8216;kardeşim filanca adayımdır&#8217; dedi. Başbakanın seçtiği bir cumhurbaşkanımız oldu! Öbür taraftan yasada, halkın seçtiği cumhurbaşkanından söz ediliyor! Yasa böyle söylüyor, fakat halkın seçtiği bir cumhurbaşkanımız yok!..<br />
Sayın Abdullah Gül, sevdiğim bir kardeşimdir. Gerçekten elinden geleni yapıyor cumhurbaşkanlığını kanıtlamak için, ama nereye kadar?<br />
Örneğin Yalçın Küçük çıkıp diyor ki, &#8216;Cumhurbaşkanı bir çocukla evlenmiştir! Öyle biri cumhurbaşkanı olamaz!’ diyor. Hakikaten, Avrupa&#8217;da filan, 17 yaşını doldurmayan bir kimse ‘çocuk’ kabul ediliyor. Bu yüzden Abdullah Gül kardeşim kalkıp Yalçın Küçük&#8217;e cevap veremiyor. Çok teşekkür ediyorum, kendini kanıtlamaya çalışıyor, ama eşi ile Orduevi&#8217;ne gidemiyor. Nasıl yapacak?&#8221;</p>
<p>ADİL YARGILAMA ADİL YARGIÇLARI, ADİL SAVCILARI, HATTA ADİL KARAKOLLARI GEREKTİRİR<br />
Hüsamettin Cindoruk, Türkiye&#8217;de işlerin yolunda gitmesi doğrultusunda çok çaba harcandığının inkar edilemeyeceğini, fakat bu çabaların gerekli faydayı sağladığının da savunulamayacağını söyledi. Bunda iktidar partisinin tutumunun önemli etken olduğunu kaydeden Cindoruk, &#8220;Mesela, seçim barajını %5&#8242;e çekebilirlerdi. Ahlak yasası çıkarabilir, dokunulmazlıkların istismarından kaçınabilirlerdi. Bunları yapsalar itibarları da olurdu. Hem hukuk devleti olacak, hem hukukun üstünlüğüne boş vereceksin, olmuyor!&#8221; dedi.<br />
Bir hukuk devletinde, devletin yargı ayağının çok büyük önem taşıdığını, esasen son zamanlarda yargı erkinin de çok dikkatli davrandığını kaydeden Cindoruk, sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
&#8220;Şunu unutmamalı: Adil yargılama için, adil yargıçlara ihtiyaç var. Ama yetmez, adil savcılara da ihtiyaç var. Hatta adil karakollara da ihtiyaç var. Yargı, tutuklarken de, tahliye ederken de dikkat ediyor. Ama bu adil bir yargılama için güvence değildir. Çünkü güvence yargı değil hukuktur. Yargı, yalnızca hukukun bir bölümüdür…&#8221;<br />
Türkiye&#8217;de halkın bölünmüşlüğüne, halkın kamplara ayrıldığına ilişkin görüşler bulunduğuna da dikkat çeken Cindoruk, &#8220;Halk niçin bölünsün? Halk bölünmez. Eğer siz, halkın çeşitli tabakaları arasında infial duyguları uyandırmaz, halkın çeşitli kesimleri arasında birbirine karşı gelecek sebepler yaratmazsanız, halkın bölünmesi için neden olmaz!&#8221; dedi. Cindoruk şöyle konuştu:<br />
&#8220;Arkadaşlar, gençler; Türkiye&#8217;yi biz kurduk! Suriye&#8217;yi, Mısır&#8217;ı, Irak&#8217;ı, Suudi Arabistan&#8217;ı başka birileri kurdu. Suriyeliler Suriye&#8217;yi, Mısırlılar Mısır&#8217;ı, Suudiler Suudi Arabistan&#8217;ı kurmuş değiller. Dahası, biz, Türkiye&#8217;yi savaşarak kurduk. Bu kolay bir iş değil. Bu kuruluşun bir konsensüsü var. Türkiye, 1922&#8242;den başlayarak her alanda Batılılığın gereklerini yerine getirmiştir. Eksik olan nedir? Pek fazla eksiği yoktur! Bu yüzden, AB&#8217;nin bizden istediği yalnızca bir takım uyum işleridir. Çünkü ötekileri zaten var, zaten yapılmış! Biz, hukuk devleti sürecine 1920&#8242;lerden, ama daha öncesinden de, Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun 18. yüzyılından itibaren girmişiz. Bu büyük bir birikimdir. Yalnızca birikim de değil, kuruluşun üzerinde yükseldiği ve geliştirdiği temeldir. Şimdi bunu ne yapacaksın? Hiç yokmuş gibi davranmak kimin, ne işine yarayacak?..&#8221;<br />
Türkiye&#8217;de siyasi bir açmaza girildiğinde akla darbelerin gelmesinin bir talihsizlik olduğunu da kaydeden Cindoruk; &#8220;Darbelemekle, darbelenmekle hiçbir yere varılamaz. Zihnimizi, aklımızı, haklarımızı kullanıp bu işten çıkacağız. Meşru yol ve araçlardan ayrılmayacağız. Öncelikle bunu bileceğiz&#8221; dedi.<br />
Türkiye&#8217;deki görünümün, &#8220;Bir laikler var, bir de Kasımpaşalılar&#8221; şeklinde olduğunu ifade eden Cindoruk; &#8220;Başbakan ikide bir diyor ki: &#8216;Ben Kasımpaşalıyım&#8217;! İyi ama, bunu söyleyip durursan, &#8216;Sen Kasımpaşalıysan, ben de Mustafakemalpaşalıyım&#8217; diyenler mutlaka çıkacaktır&#8221; diye konuştu.<br />
Cindoruk, sözlerini şöyle tamamladı:<br />
&#8220;Bu seçimi, önümüzdeki yerel seçimi bir referandum haline getirelim. Milli devleti korumak için bir referandum haline getirelim. Anonim akıl bugün bunu gerektiriyor. Anonim akıl bugün bize bunu salık veriyor!..<br />
Bu bakımdan, arkadaşlar, sevgili gençler, önümüzdeki seçimde tercihimizi adaylara, kişilere bakarak değil, ortak akla bakarak yapalım!.. </p>
<p>Bilgi: Hüsamettin Cindoruk ve Suheyl Batum&#8217;un &#8220;Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri&#8221;nde, &#8220;Türk Hukuk Devleti Sorunları ve Geleceği&#8221; üzerine yaptıkları konuşmaya ilişkin haber.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/turk-hukuk-devleti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Metal Fırtına ve Derin İlişkiler</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/metal-firtina-ve-derin-iliskiler/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/metal-firtina-ve-derin-iliskiler/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 13:04:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Orkun Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[derin ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[gladio]]></category>
		<category><![CDATA[Metal Fırtına]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=124</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüz Yüze söyleşilerinin dördüncüsü Metal Fırtına'nın genç yazarı Orkun Uçar'ın katılımıyla Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'nda yapıldı. Uçar, söyleşisinde "derin ilişkiler" konusunu irdeledi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüz Yüze söyleşilerinin dördüncüsü Metal Fırtına&#8217;nın genç yazarı Orkun Uçar&#8217;ın katılımıyla Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu&#8217;nda yapıldı. Uçar, söyleşisinde &#8220;derin ilişkiler&#8221; konusunu irdeledi.<br />
Orkun Uçar, Ergenekon soruşturmasıyla ilgili olarak, &#8220;Ergenekon soruşturması bir derin devlet tasfiyesi değildir&#8221; derken, soruşturma sonunda orada burada bulunan patlayıcıların, silahların vb. polis tarafından konulduğunun ortaya çıkabileceğini savundu.<br />
Orkun Uçar, söyleşiye &#8220;Dünyada tek fikir olmadığı gibi tek doğru da yok&#8221; sözleriyle başladı. Burak Turna ile birlikte Metal Fırtına&#8217;yı çıkardıklarında, &#8220;Ne oluyor? Psikolojik bir savaş mı yürütülüyor?&#8221; denildiğini, ama kitabı yazarken bunu akıllarından bile geçirmediklerini anlattı. Uçar, &#8220;Yalnızca yeni bir roman türünü denedik. Türkiye&#8217;de bilinmeyen, farkında olunmayan bir roman türünü…&#8221; dedi.<br />
Metal Fırtına&#8217;nın yayınlanması sonrasında, Türkiye&#8217;deki &#8220;egemen güçlerin&#8221; kendileriyle temas kurduğunu ve amaçları için kullanmaya çalıştıklarını ifade eden Uçar, sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;Eğer Metal Fırtına&#8217;nın verdiği gazla hareket etseydik, ayrıca bir takım yerlere kısa yoldan tırmanmak gibi bir hırsımız hevesimiz olsaydı bugün bir yerlere savrulmuş olurduk. Belki Ergenekon davasının içinde bile olabilirdik. Çünkü çok çeşitli iddialar öne sürüldü hakkımızda. Bazıları &#8216;Fethullahçı&#8217; diye damgalamaya çalışırken, bazıları da &#8216;derin devletin adamları&#8217; olarak göstermeye çalıştı. Ama, söylediğim gibi biz işimize baktık, kitaplarımızı yazmaya devam ettik…&#8221;</p>
<p>TUNCAY GÜNEY&#8217;LE HEMŞERİ<br />
Orkun Uçar, Çorum&#8217;un Kargılı ilçesinde doğup büyüdüğünü belirterek, Ergenekon davasının en önemli figürlerinden Tuncay Güney&#8217;in Kargılı olduğunu söyledi. Bunun bile yeterince &#8220;ilginç&#8221; bir olay olduğunu ifade eden Uçar, &#8220;Tuncay&#8217;la birlikte bir kitap yazma girişimimiz oldu. Kendisiyle MSN üzerinden bağlantı kurup konuştum. Ama, adamın bazı bağlantılara hala sahip olduğunu düşündüğümden, bu kitabı yazmaktan vazgeçtim. Fakat, adamın bazı şeyleri bildiği çok kesin…&#8221; diye konuştu.<br />
Konuşmasında, Ergenekon davasıyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Uçar, &#8220;Ergenekon için ne düşünüyorsunuz derseniz, birçok şey söyleyebilir, anlatabilirim. Bunların da bir kısmı çok doğru, bir kısmı da herhalde çok yanlış olur. Yargıda olan bir dava hakkında konuşmak doğru da değil zaten. Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim: Ergenekon, çok basit, bir derin devlet tasfiyesi değildir. Derin devlet dediğiniz, devletin menfaatleri için çalışır. Başka bir amacı olmaz..&#8221; dedi.<br />
Uçar, bir soru üzerine, &#8220;Ergenekon davasının sonunda,  bugün orada burada bulunan patlayıcıların, silahların polis tarafından konulduğu da ortaya çıkabilir&#8221; dedi.<br />
Duruşması ve soruşturması süren bir dava hakkında konuşmanın doğru olmadığını yineleyen Uçar, bu sözlerinin davanın çeşitli olasılıklara açıklığı olarak anlaşılması gerektiğini belirtti. Uçar, &#8220;Bugün o davada yargılananların bir kısmı belki hüküm giyer, ama inanıyorum ki bir kısmı da gelecekte milletvekili, bakan, hatta cumhurbaşkanı bile olabilir&#8221; dedi.</p>
<p>Bilgi: Metal Fırtına&#8217;nın yazarlarından Orkun Uçar&#8217;ın Aydınlarla Yüzyüze söyleşinde yaptığı açıklamalara ilişkin haber.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/dogu-%e2%80%93-bati-ve-turkiye/' title='Doğu – Batı ve Türkiye'>Doğu – Batı ve Türkiye</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/136/' title='Hakim Medya'>Hakim Medya</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/turkiye-politikalari/' title='Türkiye Politikaları'>Türkiye Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/yerel-basin-ve-iletisim-politikalari/' title='Yerel Basın ve İletişim Politikaları'>Yerel Basın ve İletişim Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/faili-mechul/' title='Faili Meçhul'>Faili Meçhul</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/metal-firtina-ve-derin-iliskiler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aydın Boysan ve Refik Durbaş&#8217;la sıradışı bir söyleşi</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/aydin-boysan-ve-refik-durbasla-siradisi-bir-soylesi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/aydin-boysan-ve-refik-durbasla-siradisi-bir-soylesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 12:58:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Aydın Boysan - Refik Durbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın Boysan]]></category>
		<category><![CDATA[BGC]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Haldun Taner]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Refik Durbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza Biçen]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=121</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri'nin üçüncüsü  mimar, gazeteci, yazar Aydın Boysan ve Şair, yazar, gazeteci Refik Durbaş'ın katılımıyla Basın Kültür Sarayı, Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'nda yapıldı. Aydın Boysan ve Refik Durbaş "Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri"nde edebiyat ve yaşam üzerine konuştular. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri&#8217;nin üçüncüsü  mimar, gazeteci, yazar Aydın Boysan ve Şair, yazar, gazeteci Refik Durbaş&#8217;ın katılımıyla Basın Kültür Sarayı, Uğur Mumcu Etkinlik Salonu&#8217;nda yapıldı. Aydın Boysan ve Refik Durbaş &#8220;Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri&#8221;nde edebiyat ve yaşam üzerine konuştular.<br />
Boysan, söyleşisine &#8220;88. baharını yaşadığını ve yaşadıklarından da memnun olduğunu&#8221; söyleyerek başladı.  Anne tarafından Bursalı olduğunu, Bursa&#8217;da Simkeşhane Sokağı&#8217;ndaki bir evde doğduğunu aktaran Boysan şöyle konuştu: &#8220;Annem, &#8217;93 Harbi&#8217; (1877-78) sırasında Bulgaristan Lofça&#8217;dan Türkiye&#8217;ye göçmüş bir ailedendi. Burada uzun yıllar yaşadılar. Doğduğumda (1921) Bursa düşman ayakları altındaydı. Bugün geldiğimde, Bursa&#8217;nın düşman ayakları altında olmadığını ama gökdelenlerin ayakları altında olduğunu gördüm. Annemin yaşadığı sokak Simkeşhane, olmuş Gümüşçeken! Olur mu? Sokak adlarını neden değiştirirler, anlamış değilim…<br />
Çocukluğumda mahallemizin imamı, Bursa&#8217;da teraviyi en hızlı kıldıran imam olarak tanınırdı. Bu yüzden olmalı, cemaati her zaman çok kalabalıktı. Çocuk aklım yetmiyordu açıklamaya ama, sonradan bunun kahvelerde yer bulmakla ilişkili olduğunu anlamıştım. Mahallenin erkekleri için kahvede yer tutma şansı, teravih ne kadar hızlı kılınırsa o kadar artıyordu…<br />
Çocukluğumda, &#8216;Bursa&#8217;nın  kestanesi / Okka çeker beş tanesi&#8221; denirdi. O kestane var mı, şimdi?&#8230;<br />
Tahinli Pide, Bursa&#8217;nın bir markasıydı. Başka yerde yoktu çünkü. Var mı hala?.. Var!.. Öyle mi?.. Benim bildiğim, avuç içi kadardı…Hastalığımda sayıklıyormuşum; getirdiler, deve tabanı kadar! Üzerine de fırça ile tahin sürülmüş! Kara, kahverengi bir şey…<br />
Bursa&#8217;nın şeftalisi var mı?.. Var, diyorsunuz… İnşallah vardır!.. Hem, neden alınalım ki, her şeyimiz olmuş Waşhington! Varsın şeftalimiz de Waşhington olsun!..&#8221;</p>
<p>RIZA BİÇEN&#8217;İN ÖYKÜSÜ<br />
Anılarını aktarmayı sürdüren Boysan, Bursa&#8217;nın tanınmış isimlerinden Rıza Biçen&#8217;den ve sonradan Uludağ Üniversitesi&#8217;ne bağışladığı Rıza Biçen Konağı&#8217;ndan da söz etti. Boysan şöyle konuştu: &#8220;Cahit Ortaç Bey vardı (Bursa valisi 1951-1954,  Mustafakemalpaşa kaymakamı 1941-1942), belki hatırlayanınız vardır. Hakkari&#8217;de 1946-1947&#8242;de, onun döneminde hükümet konağı&#8217;nı yapmak için gittim. Birkaç yıl içinde, cebimde birkaç yüzbin lira ile döneceğim sanılıyordu. Ama hiç de öyle olmadı. Atımı sattım, İstanbul&#8217;a öyle dönebildim. Babam, hiçbir şey demedi, hiçbir şey sormadı. Harçlığımı da verdi… Ortaç, sonradan Kırklareli, Edirne ve Bursa vilayetlerinde valilik yaptı. Bursa&#8217;dayken bir haber gönderdi. Kalkıp geldim. Rıza Biçen Bey bir ev yaptırmak istiyormuş, ama öyle böyle bir ev değil! İstiyor ki, salonunda 150 kişiye kokteyl, 35 kişiye yemek verilebilsin! Misafirlerini yatıya alıkoyabilmek için en az 5 yatak odası olsun!.. Tartıştık, konuştuk, biraz küçülttük yapıyı, gene de kocaman bir villa oldu. Yapıyı küçültme isteğime karşı çıkarken, &#8216;Sen Bursa&#8217;ya geldiğinde nerede kalacaksın? Otele mi göndereceğim? Olmaz, unut!&#8217; diyordu… Ev bitti sonunda. Rıza Bey gelip yerleşti. Ama biliyor musunuz? O kadar istemesine rağmen tek kimseyi ağırlayamadan vefat etti orada. Allah rahmet eylesin. Çok özendiği evi de Üniversite&#8217;ye bıraktı…<br />
Diyeceğim, zamanlar kolay geçiyor görünmekle birlikte, aslında o kadar da kolay geçmiyor…&#8221;</p>
<p>GAZETEDEN KOVULDUM<br />
Boysan, yaşamın insanın önüne hiç düşünmediği görevler, uğraşılar koyabildiğini hatırlatarak &#8220;İnsan, yaşamın cilvelerine hazırlıklı olmalı&#8221; dedi. Elli yıl boyunca sürdürdüğü mesleğinden (mimarlık), gazeteciliğe geçişini anlatan Boysan, sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;Bir gün, Hasan Pulur çıkageldi. Dedi ki: &#8216;Artık Hürriyet&#8217;tesin, yarın yazıyorsun! Haldun Taner yazacaktı, olmadı yerine sen yazacaksın!..&#8217;<br />
&#8216;Olur mu? Altmış bir yaşındayım. Bu yaştan sonra meslek değişir mi?&#8217; dediysem de dinlemedi. Güneş Gazetesi&#8217;nin hazırlıkları var; transferler filan oluyor, Babıali sallanıyor o sıralar. Haldun Taner yazmadığı için, gazeteci oldum ben. Çok kolay olmadı, ama zor da olmadı. On yıl boyunca yazdım Hüriyet&#8217;te, İstanbul&#8217;un mimarisinden tutun da, meyhanesine, çeşitli dünya hallerine kadar!..<br />
Sonunda, gün geldi, bir yazı yazdım. Siyasilerden birinin, adını da verelim:Rahmetli Özal&#8217;ın, bir yakınına ima gibi anlaşıldı, anında da yazılarıma son verildi. Kovuldum!..<br />
Kırıcı gibi görünüyorsa da, hayatımdan bazı şeyleri çıkardı. Her sabah, &#8216;Buradan ne çıkar?&#8221; diye, diye tabiatım bozulmuştu. Bu bakımdan kovulmam çok faydalı oldu benim için, ama bana iyilik olsun diye atmadılar elbette!..&#8221;</p>
<p>MİZAH DÜŞÜNDÜRME SANATIDIR<br />
Boysan, gazete yazılarında ve ilki 63 yaşındayken basılan, 35.si de baskıda olan kitaplarında mizaha önem verdiğini, çoğu zaman da mizah yazdığını belirterek şöyle konuştu: &#8220;Mizah güldürmek için değildir. Platon, &#8216;Atina&#8217;yı tanımak istiyorsanız Aristofanes&#8217;i okumalısınız&#8217; diyor. Özellikle de Aristofanes&#8217;in Kuşlar oyununu salık veriyor. Hayal çirkinse, kabahat hayalde değildir. Aynayı tutan, aynanın gösterdiğinden sorumlu tutulamaz. Çünkü, aynada görünen aynanın yansıttığından başka bir şey değil. Bu bakımdan mizah, güldürme sanatı değil düşündürme sanatıdır demek gerekiyor.<br />
Hitler, Alman orduları Paris&#8217;i işgal edince, &#8220;Almanya&#8217;nın bin yıllık ihtiyacını karşıladık&#8221; diye konuşmuş. Birkaç yıl sonra, Almanlar Fransa&#8217;yı bırakmak zorunda kalmış, ama Hitler hala Şansölye! Alman, şöyle demiş: Vay canına bin yıl ne kadar da çabuk geçti!&#8230;<br />
Hamburg&#8217;da bir Alman balıkçı, tezgahının başında bağırıp duruyor: Semiz balıklar bunlaaar… Semiz Balıklaaar… Tıpkı Göring gibi semiiiz!<br />
Polis durur mu? Tevkif edip attırmış adamı içeriye. Göring&#8217;e hakaretten iki yıl hapse mahkum olmuş Hamburglu balıkçı. İki yıl sonra, gene tezgahının başında bağırıyormuş: Semiz balıklar bunlaaar… Semiz balıklaaar…<br />
Polis, bekliyor ki, yine &#8216;Göring gibiii!&#8217; desin. Balıkçı da polisin kulak kabartıp beklediğini biliyor, şöyle tamamlıyor ünlemesini: &#8216;Tıpkı iki yıl önceki gibiii!&#8230;<br />
Mizah budur; düşündürür! Gülümsetir, güldürür de belki, ama düşündürür!&#8230;.</p>
<p>YATAR BURSA KALESİNDE<br />
Refik Durbaş, gençliğinin hep İzmir&#8217;de geçtiğini, Bursa ile tanışıklığının üniversite yıllarında İzmir ile İstanbul arasında gidip gelirken Santral Garaj&#8217;da verilen kısa molalar üzerinden kurulduğunu söyledi. Bu molalarda bile Nazım Hikmet&#8217;i ve seneler boyunca hapis yattığı hapishaneyi düşünmeden edemediğini belirten Durbaş, sonrasında Bursa&#8217;yı daha iyi tanıdığında,  Nazım&#8217;ın yattığı Hapishane&#8217;yi önemli tarihsel ve kültürel bir varlığı olarak Bursa&#8217;ya yakıştırdığını; orasını Bursa&#8217;nın tamamlayıcı bir parçası olarak gördüğünü kaydetti. Durbaş, Cahit Sıtkı&#8217;nın Nazım üzerine yazdığı &#8220;Bir Şey&#8221;  başlıklı şiirini hatırlatıp sözlerini şöyle sürdürdü:<br />
&#8220;Cahit Sıtkı Tarancı, 1946&#8242;da, Nâzım Bursa&#8217;da hapisteyken &#8220;Bir Şey&#8221; başlıklı bir şiir yazmıştı. Dilden dile dolaşan bu iki bölümlük şiiri yayınlamaya cesaret eden çıkmamıştı. Ta ki, Orhan Veli 1950 sonrasında Yaprak dergisini çıkarıncaya kadar…<br />
Yaprak dergisinin o sayısı Nazım&#8217;a ulaştığında, Tarancı&#8217;nın hayıflanmasının yanında acımasını da dile getirdiği şiirine bir &#8216;düzeltme&#8217; yapmayı zorunlu gördüğü anlaşılıyor. Derginin o sayısı ile Nazım&#8217;ın, derginin sayfalarına yazdığı cevap şiiri Piraye&#8217;nin sandığından çıktı.<br />
Tarancı&#8217;nın,  şiiri şöyledir: BİR ŞEY…<br />
//Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi//Lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor//Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi//Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.// Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz//Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz// Adını çocuklarımıza bellettiğimiz// Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.//<br />
Buraya kadarı şiirin birinci bölümü. İkinci bölümü de şöyle: Bir şey daha var yürekler acısı//Utandırır insanı düşündürür//Öylesine başka bir kalp ağrısı//Alır beni ta Bursa&#8217;ya götürür.//<br />
//Yeşil Bursa&#8217;da konuk bir garip kuş//Otur denmiş oracıkta oturmuş//Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş//Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.//<br />
//Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin//Hey kahpe felek ne oyunlar ettin//En yavuz evladı bu memleketin//Nâzım ağabey hapislerde çürür.//<br />
Yeşil Bursa&#8217;daki &#8216;garip kuş&#8217;, kahpe feleğin oyunlar ettiği, memleketin en yavuz evladı hapislerde çürüdüğü düşüncesinde değildir. Cahit Sıtkı&#8217;nın o tarihlerde yayınlanmaya dahi cesaret edilemeyen bu şiirine içine sindiremez, sinirlenir de. Piraye&#8217;nin sandığından çıkan Yaprak dergisi&#8217;nin sayfalarına yazdıkları şöyledir:<br />
&#8216;Sevdalınız komünisttir.// On yıldan beri hapistir,// Yatar Bursa Kalesi&#8217;nde.//<br />
Memleket toprağındadır kökü.// Bedrettin gibi taşır yükü,// Yatar Bursa Kalesi&#8217;nde//<br />
Yüreği delinip batmadan.// Şarkısı tükenip bitmeden,// Cennetini kaybetmeden,// Yatar Bursa Kalesi&#8217;nde&#8230;&#8217;<br />
Durbaş, Nazım Hikmet&#8217;e yurttaşlığının iade edilmesinin ardından, &#8220;mezarını da getirelim mi, getirmeyelim mi&#8221; tartışmasının başladığını hatırlatarak şöyle konuştu: &#8220;Nazım Hikmet, en önemli yıllarını Bursa hapishanesinde geçirdi. En önemli eserlerini orada verdi. Nazım&#8217;ın mezar anıtını Rusya&#8217;dan taşısak ne olur, taşımasak ne olur? İşte, Nazım&#8217;ın mezarı Bursa Hapishanesi&#8217;ydi. Onun kıymetini bilebilir koruyabilirdik, ne yazık ki bunu yapamadık&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;KIZILCIK&#8221; DA YANITSIZ KALMADI<br />
Refik Durbaş, Nazım Hikmet&#8217;in,  Tarancı&#8217;nın &#8220;Bir Şey&#8221; şiirini yanıtladığı gibi gibi, Orhan Veli&#8217;nin &#8220;Kızılcık&#8221; şiirini de, &#8220;yanılmıyorsa&#8221;,  Prag&#8217;da yazdığı, çok ünlenmiş bir şiiriyle yanıtladığını söyledi.<br />
Orhan Veli&#8217;nin, Cahit Sıtkı Tarancı&#8217;nın söz konusu şiirini yayınlamanın dışında da Nazım&#8217;a ilgisiz kalmadığını söyleyen Durbaş, &#8220;Orhan Veli&#8217;nin şiir biçemi ile anlayışı Nazım&#8217;ınkinden çok farklıydı. Kızılcık şiiri, hem Nazım&#8217;a ilgisinin hem de onun yolunda olmadığının açığa vurulması sayılabilir. Nazım Hikmet Bursa Cezaevi&#8217;nde açlık grevine başladığında da, ona destek olmak için açlık grevine gitmişti…<br />
Nazım, şöyle yazmıştı:<br />
// benim,// fakir milletime ikrâm edebildiğim//bir tek elmam var elimde, doktor,//bir kırmızı elma:// kalbim&#8230;//.&#8221;<br />
Boysan ve Durbaş söyleşinin ikinci bölümünde, dinleyicilerin sorularını yanıtladılar.</p>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gulmek-cesaret-ister/' title='Gülmek Cesaret İster'>Gülmek Cesaret İster</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ne-kadar-bursasporluyuz/' title='Ne kadar Bursasporluyuz?'>Ne kadar Bursasporluyuz?</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/aydin-boysan-ve-refik-durbasla-siradisi-bir-soylesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu&#8217;da Son Gelişmeler ve Türkiye</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/ortadoguda-son-gelismeler-ve-turkiye/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/ortadoguda-son-gelismeler-ve-turkiye/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 12:50:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Faik Bulut - Erdoğan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Barack Obama]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Ortadoğu Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[faik bulut]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Hamas]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Taliban]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=119</guid>
		<description><![CDATA[Aydınlarla Yüz Yüze söyleşilerinin ikincisinde "Ortadoğu'da Son Gelişmeler ve Türkiye" tartışıldı. Söyleşinin konukları Faik Bulut ve Erdoğan Aydın'dı. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aydınlarla Yüz Yüze söyleşilerinin ikincisinde &#8220;Ortadoğu&#8217;da Son Gelişmeler ve Türkiye&#8221; tartışıldı. Söyleşinin konukları Faik Bulut ve Erdoğan Aydın&#8217;dı.<br />
Yazar, araştırmacı Faik Bulut, Ortadoğu&#8217;daki genel durumu, Filistin&#8217;deki gelişmeleri ve İsrail&#8217;in Gazze’ye saldırısını değerlendirerek sözlerine başladı. Günün gazetelerine ve televizyonların haber başlıklarına bakıldığında, &#8220;Obama geliyor, Ortadoğu&#8217;da her şey daha iyi olacak&#8221; şeklinde bir havanın estiğini. Ancak bunun ciddi bir yanılgı olduğunu ifade eden Bulut, &#8220;ABD&#8217;nin dış politikası başkanlara göre değil, onları iş başına getiren çevrelerin politikasına göre değişir&#8221; dedi. ABD’de başkanlığa seçilmesi beklenen Obama&#8217;nın, Irak&#8217;tan asker çekeceğine ilişkin açıklamalarına da değinen Bulut, şöyle konuştu: &#8220;Asker çekecek,  ama sokaktan çekecek. Sayısı elliyi bulan ABD üslerine ve çok daha fazla sayıdaki ABD kışlalarına çekecek. Afganistan&#8217;da Taliban hareketinin üzerine göndermek için çekecek.  Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Bush&#8217;la birlikte gitti. Yalnız Bush&#8217;un hataları, başarısızlıkları yüzünden değil, ABD çıkarları da böyle gerektirdiği için gitti. Obama, Büyük Asya Projesi&#8217;ni uygulamak istiyor. Irak bir ara istasyondu, şimdi bu istasyondan daha doğuya, Çin&#8217;e doğru gitmesi gerekiyor.Büyük Asya Projesi,  ABD&#8217;nin Afganistan&#8217;da, Tacikistan&#8217;da, Türkmenistan&#8217;da, Moğolistan&#8217;da daha etkin, daha müdahil olması anlamına geliyor.&#8221;</p>
<p>GAZZE MISIR&#8217;A, BATI ŞERİA ÜRDÜN&#8217;E…<br />
Faik Bulut, İsrail&#8217;in başlangıçtaki açıklamalarına bakılacak olursa, Gazze saldırısında elde ettiği sonucun bir &#8220;hiç&#8221; olduğunun görüleceğini, İsrail’in ne askeri ne de siyasi başarısından gerçekten de hiçbir şekilde söz edilemeyeceğini söyledi. Hamas&#8217;ın savaştan daha güçlenmiş olarak çıktığını da ifade eden Bulut, &#8220;İsrail&#8217;in asıl hedefi Filistin halkının bağımsızlık ve özgürlük isteğini öldürmektir&#8221; dedi. İsrail&#8217;in, Filistin’in birbirinden farklı güçleri, kuvvetleri arasında her zaman ayırım yaptığını, geçmişte Marksistlere  karşı El Fetih&#8217;in, ardından El Fetih&#8217;e karşı Hamas&#8217;ın, günümüzde de Hamas&#8217;a karşı El Fetih&#8217;in egemenliğini isteyen bir  tutum içinde göründüğünü söyledi. Bu “iyi hesaplanmış politikanın”, Filistin direnişini zayıf düşürmekten başka amacının olmadığını belirten Bulut, İsrail uzun vadede, &#8220;Gazze&#8217;yi halledip Mısır&#8217;a devretmek, ardından da Batı Şeria&#8217;yı halledip Ürdün&#8217;e devretmek istiyor&#8221; dedi.<br />
Bulut, İsrail’in Gazze’ye saldırısıyla başlayan süreçte, Türkiye&#8217;nin yalnızca el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştığını, bu yüzden de süreç üzerinde hiçbir şekilde etkin olamadığını söyledi. Bulut, &#8220;Türkiye&#8217;nin, derinliği olan, üzerinde iyi çalışılmış bir dosyası yoktu. Arap ülkelerindeki büyükelçilerini bir araya getirmeyi bile gereksiz bulmuştu. İyi bir dosyası olmadığı için ne bölgede, ne de dünyada ciddiye alınmadı&#8221; dedi.</p>
<p>DÜNYAMIZ BİRAZ DAHA KARARDI<br />
Erdoğan Aydın, dünyanın &#8220;çok kötü üç hafta&#8221; geçirdiğini belirterek, &#8221; Bu üç haftada Gazze&#8217;de büyük çoğunluğu çocuk ve kadın bin dört yüz kişi öldürüldü. İsrail&#8217;in hedefinde, öne sürdüğü gibi &#8216;Hamas&#8217; değil tüm Gazze halkı vardı. BM, daha önce aldığı çok sayıda kararının arkasında durmadığı gibi, İsrail ordusuna koordinatlarını verdiği okulların vurulup çocukların ve buralara sığınmış sivillerin katledilmesini bile acz içinde seyretmekle yetindi &#8221; dedi.<br />
Saldırının bir muhasebesi yapılacak olursa İsrail&#8217;in başarısızlığının açıkça görüleceğini kaydeden Aydın, bunun İsrail&#8217;deki seçimlere de yansıyacağını söyledi. Gazze saldırısının, Irak&#8217;ın işgali sırasında olduğu gibi dünya ölçeğinde protesto ve karşı duruşlara sebep olmadığını hatırlatan Aydın, şöyle konuştu: &#8220;İslam dünyasının yanında Avrupa&#8217;da, Amerika&#8217;da, Rusya&#8217;da protestolar yükselseydi barışın, kardeşliğin, demokrasinin geleceği bakımından ümitli olabilirdik. İsrail, Yahudi şeriatını referans alan, meşruiyetinin kaynağını bu şeriata dayandıran politikalar izlerken, Filistinliler de İslam şeriatına daha çok sarılıyor. Oysa kutsal kitaplara yaslanmak, bu temelde savaşçı politikalar üretmek sorunların çözümünü kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyor. Mazlum Filistin halkı üç hafta boyunca kanlı bir saldırının hedefi olurken, &#8216;öteki&#8217; dünyanın sessiz kalması belki bununla açıklanabilir. Fakat, ne olursa olsun insanlığın barış ve kardeşlik idealleri bakımından bugün dünyamız biraz daha kararmış, buna ilişkin umutlar biraz daha solmuş durumdadır.&#8221;<br />
Erdoğan Aydın, her koşul altında Filistin&#8217;in &#8220;kendi kaderini tayin hakkının&#8221; kayıtsız şartsız savunulması gerektiğini, Batı ülkelerinin, diğer konularda olduğu gibi bu konuda da ikiyüzlü bir tutum içinde olduğunu söyledi.</p>
<p>Bilgi: Faik Bulut ve Erdoğan Aydın’ın Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşinde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/anadolu%e2%80%99da-turk-kurt-kaynasmasi/' title='Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması'>Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ab%e2%80%99den-korkmak-yersiz/' title='AB’den korkmak yersiz'>AB’den korkmak yersiz</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/ortadoguda-son-gelismeler-ve-turkiye/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Siyaset</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/turkiyede-siyaset/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/turkiyede-siyaset/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2009 12:37:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[Ufuk Uras - Ercan Karakas]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Karakaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Halk Meclisleri]]></category>
		<category><![CDATA[ÖDP]]></category>
		<category><![CDATA[pragmatizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sol]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'de Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Ufak Uras]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=116</guid>
		<description><![CDATA["Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri"nin ilki "Yerel Seçimlere Doğru Türkiye'de Siyaset" başlığı altında yapıldı. Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu'ndaki söyleşide Ufak Uras ile Ercan Karakaş konuya ilişkin görüşlerini açıklayıp dinleyicilerin sorularını yanıtladılar. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri&#8221;nin ilki &#8220;Yerel Seçimlere Doğru Türkiye&#8217;de Siyaset&#8221; başlığı altında yapıldı. Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu&#8217;ndaki söyleşide Ufak Uras ile Ercan Karakaş konuya ilişkin görüşlerini açıklayıp dinleyicilerin sorularını yanıtladılar.<br />
 ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, siyasetin ne olup ne olmadığını tanımlayarak başladığı konuşmasında, &#8220;Siyaset eğer geleceği kurma, geleceği örgütleme sanatı ise, Türkiye&#8217;nin geleceğini aşağıdan yukarıya örgütlemede yerel seçimler önemli bir araçtır&#8221; dedi.<br />
TBMM&#8217;yi her gün 4 bini aşkın yurttaşın ziyaret ettiğini ve milletvekillerinden, Meclis yetkililerinden sorunlarına çözüm istediklerini belirten Uras, bunun, yerel siyasetin ve yereldeki demokratik örgütlenmenin ne denli önemli olduğunu ortaya koyan bir durum olduğunu söyledi. Demokrasiden yana olduklarını savunanların, siyasi pratiklerinde  bunu göstermeleri gerektiğini belirten Uras, sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;Türkiye bir süredir vurgun yiyor. Yediği vurgunun adı 12 Eylül askeri darbesi; 12 Eylül&#8217;ün anayasası, seçim yasası!.. Bu vurgunla başa çıkmanın yolu demokrasiden, demokratik örgütlenmeden geçiyor. Askeri darbeler Türkiye&#8217;de demokrasinin yerleşmesini, kökleşmesini ve gelişmesini engellediği gibi, demokratik geleneklerin, demokratik örgütlenmelerin tahribine yol açarak çok ciddi gerilemelere neden oldu. Bugün, &#8216;siyasette en temel ideoloji nedir?&#8217; diye sorduğunuzda, verilecek tek yanıtın &#8216;pragmatizm&#8217; olduğunu görüyoruz. Yani faydacılık, çıkarcılık! Oysa siyaset Borsa değildir. Borsa&#8217;da yükselen kâğıda oynanabilir;  kimse de bunu ahlaksızlık olarak görmez. Ama aynı şeyi siyasette yaparsanız, buna başka bir adın verilmesi kaçınılmaz olur&#8221;.<br />
Uras, siyasette, hedeflenen amaçlarla, bu amaçlara erişmek için başvurulan araçlar arasında uyum ve tutarlılık olması gereğine de değinerek, &#8220;Demokrasiyi isteyip buyrukçuluğu, en tepedekilerin tartışılmaz egemenliğini savunamazsınız. Demokrasiyi amaçladığını söyleyen, demokratik örgütlenmeden, demokratik seçimlerden yana olur. En fazla otobüsü olana göre tepeden atama yapmak yerine, yereldeki arzulara göre davranır. Görüldüğü gibi, bu konuda ne iktidar partisi, ne de ana muhalefet partisi bir ilkeye sahip. Bursalıların ne düşündüğü, kimi aday görmek istediği umurlarında değil. Bu durumda günün devrimci sloganı, &#8216;Atananlara değil seçilenlere oy ver&#8217; demekten başka ne olabilir!<br />
Bu bakımdan, Bursa&#8217;da yerel siyaset yapılan tek bir adres gösterebiliyorum. O da, ortak sorunlar temelinde oluşan, örgütlenen Halk Meclisi&#8217;dir &#8221; diye konuştu.<br />
Uras, &#8216;Sol nasıl büyüyecek?&#8217; sorusunun sık sık sorulduğunu da hatırlatarak, “Bunun yanıtının başka yerde değil Halk Meclisleri&#8217;inde olduğunu” söyledi. Uras, &#8220;Kadınların, işçilerin, işsizlerin, gençlerin ortak sorunları etrafında, o sorunları çözmek için bir araya gelmek, örgütlenmek! Sol, nasıl büyüyecek? Sihirli bir formül yok, böyle büyüyecek! Bir Mehdi gelmeyecek! Latin Amerika&#8217;daki örnekler de ortaya koyuyor ki, sorunları asgari ölçüde ortaklaştırarak bu alanda mesafe alabilirsin. Yani, &#8216;Bursalılar ne diyor, önemi yok; ben Ankara&#8217;dan atama yaparım&#8217; diyemeyiz. Egemen siyasetin yaptığını yapamayız. Dünyada bir ahbap-çavuş kapitalizmi var. Gerçi kimseye yarar getirmedi; ne ahbaplara ne de çavuşlara!.. Sen, eğer ahbap-çavuşluk esasına göre, AKP&#8217;nin tarzına göre örgütleniyor, onun tarzında siyaset yapıyorsan inandırıcılığın kalır mı?&#8221; dedi.<br />
Uras, &#8220;herkesin eşit&#8221;, siyasetin de &#8220;sade bir iş&#8221; olduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;Belki amatörce siyaset yapılmalı. Nedir amatörlük? Bir işin tadının çıkarılarak yapılmasıdır. Profesyonellik ise, bir işin para için, bir meslek olarak yapılmasıdır. Siyaset bir meslek değildir. Siyaseti basitçe, tadını çıkararak yapmak gerekiyor belki de…&#8221; </p>
<p>&#8220;TEFERRUAT&#8221; OLMAK İSTEMİYORUZ<br />
Uras, &#8220;Sol&#8217;un ‘olmazsa olmazı’nın, bir dönüşüm politikasını ortaya koymak&#8221; olduğunu, bunu yapamıyorsa, belki &#8220;iyi&#8221;, fakat gelişmeyen, büyümeyen bir &#8220;ayrıntı&#8221; olarak görüleceğini söyledi.  Uras, şöyle devam etti: &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in çok özgün koşullarda ve anlaşılır sebeplerle, o da yalnızca bir kez söylediği bir söz var, &#8216;Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır&#8217; diye… Son zamanlarda bunu tekrarlayıp duranlar var, biliyorsunuz… Biz &#8216;teferruat&#8217; olmak istemiyoruz arkadaşlar. O yüzden, bir &#8216;teferruat hareketi&#8217; örgütlememiz gerekiyor. O yüzden, siyaseti toplumsallaştırmamız, bir dönüşüm politikasını ortaya koymamız gerekiyor. Politikada toplumsallaşmayı amaçlamayan, önermeyen, uygulamayan bir Sol olamaz! Biz, Türkiye İşçi Partisi ve Dev-Genç geleneğinden geldik. Bugün, o gelenekten gelip siyaset yapanlar prostat torbaları, iflas etmiş böbrekleri, ciğerleri ile bastona gereksinim duyarak yapıyorlar bunu. Siyasette çok ciddi bir kireçlenme var. Gençliğin ne yapıp edip siyasete müdahale etmesi gerekiyor. Kireçlenmeyi çözecek olan gençlerdir. Demokrasi yabancı bir doktrin değil. Nazım&#8217;ın &#8216;Nerdesiniz ey insanlar! İnsanlar nerdesiniz?&#8217; sorusuna her gün verebileceğimiz bir yanıtımız olmalı. Çocuklarımız sorduğunda, &#8216;biz ordaydık! Bize ihtiyaç duyulan yerdeydik!&#8217; diyebilmeliyiz. Demokrasi &#8216;biat&#8217; kültürüne yabancıdır. Demokrasi, &#8216;beterin beteri var&#8217; kültürüne yabancıdır. Demokrasi, &#8216;beter&#8217; ile &#8216;daha beter&#8217; arasında ayırım yapmayan, &#8216;beter&#8217;e, &#8216;daha beteri var&#8217; diye boyun eğmeyene yabancı değil…&#8221;<br />
Uras, &#8220;ahlaklı&#8221; olmanın, başkalarının sıkıntılarını kendi içinde duymak, başkasının sıkıntısına ilgisiz kalmamak olduğunu, kapitalizminse böyle bir ahlakı tanımadığını söyledi. Uras, &#8220;Kapitalizm, ‘başkasının sorunlarından sana ne’ der. Kapitalizmden insani sorunlara ilgi beklemek, çözüm beklemek, ondan onu aşan bir şeyi istemek olur&#8221; dedi.<br />
Uras, sözlerini, &#8220;Herkesi, yalansız dolansız politikaya, yalansız dolansız yaşama davet ediyorum&#8221; diyerek bitirdi.</p>
<p>“DEMOKRASİLER ÖRGÜTLÜ TOPLUMLARDIR”<br />
Ercan Karakaş, Sena Kaleli ve Ufuk Uras&#8217;ın adayların seçilmesi-atanması konusundaki görüşlerine katıldığını belirterek başladığı konuşmasında, “Sena Kaleli&#8217;nin Bursa’da adaylığını özellikle kadınların siyaset içindeki yeri bakımından” çok önemsediğini söyledi. Kadınların siyaset alanındaki yerlerinin “yüzde bir oranında” olduğunu ifade eden Karakaş, bunun Türkiye için, “öteki her şey tas tamam olsa bile, başlı başına ciddi bir demokrasi eksikliğinin ifadesi” olduğunu belirtti. Karakaş, &#8220;Demokrasiler, örgütlü toplumlardır. Siyasi partilerin varlığı, örgütlülüğü demokrasinin koşuludur; ama yetmez!.. Yurttaşların her alandaki örgütlülüğü, her alandaki etkinliği de gerekir. Bu seçimler, diyelim ki,  Batı Avrupa&#8217;da yapılıyor olsaydı, kentler, tüm yerel sorunların didiklenip tartışıldığı, çözüm önerilerinin inceden inceye ölçülüp biçildiği bir arenaya dönüşürdü…<br />
AKP iktidara geldiğinde, özellikle AB&#8217;ye uyumun da gündemde olması nedeniyle bazı adımlar attı. Bu dönemde bazı yeni yasalar çıkarıldı ya da eskileri değiştirildi. Bir çok insan bu adımların daha da gelişerek süreceğini sandı. Demokrasiyi içselleştirmiş, AB&#8217;yi içselleştirmiş bir iktidar bunu yapardı gerçekten. Oysa AKP, uygulamalarıyla gösterdiği gibi demokrasiyi de, AB&#8217;yi de içselleştirmiş bir parti olmaktan uzaktır. Nitekim zaman akıp gitti, beklentiler gerçekleşmedi. Yerel seçimler demokrasinin beşiğidir. Demokrasi yeterince güçlenmemiş, yeterince yerleşmemişse yerel seçimler demokrasi için canlılık kaynağı olamıyor. Bu yüzden, burada siyasetin genel sorunlarını tartışmak, önceliği onlara vermek durumunda kalıyoruz…&#8221; dedi.<br />
Bugünkü durumu, 1989 yerel seçimleri öncesindeki duruma benzettiğini ifade eden Karakaş, sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;O dönemde SHP&#8217;nin İstanbul İl Başkanı&#8217;ydım. Ülke düzeyinde yolsuzluk, usulsüzlük, yurttaşların sorunlarına ilgisizlik, yanında da ekonomik sıkıntılar almış yürümüştü. Biz, SHP olarak kendimizi yerel sorunlara hapsetmek yerine bunun üzerine gitmiştik. Özal, bu koşullarda ne kadar istese de, yerel sorunları öne çıkarıp genel sorunları ötelemeyi başaramadı. Halk bir limon gibi sıkılmıştı, sıkılıyordu çünkü. Sonuçta, yalnızca büyükşehirlerde değil, neredeyse tüm belediyelerde seçimleri SHP kazandı. Bu seçimlerde de bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Biz, genel siyaseti öne çıkaran bir strateji izlemiştik, halk da tercihini buna uygun yapmıştı. Bu kez de öyle olabilir düşüncesindeyim. Yerel seçimlerden alınacak sonuçlar, yerel seçimlerin ortaya koyacağı tablo bir erken genel seçimi de zorunlu kılabilir. Türkiye&#8217;de bunun koşulları var. Çünkü, önceki seçimler incelendiğinde, yerel seçimi kazanan partilerin bir sonraki genel seçimlerde iktidar şansı yakaladıkları görülmekte. O bakımdan, 29 Mart yerel seçimleri AKP için sonun başlangıcı olabilir.&#8221;<br />
Karakaş konuşmasında, CHP Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sena Kaleli&#8217;ye solun tüm kesimlerinden destek istedi. Karakaş, şöyle devam etti:&#8221;Batıdaki kentlerimizde yarışın CHP ile AKP arasında olacağı anlaşılıyor. Umuyorum, Ankara&#8217;da olduğu gibi Bursa&#8217;da da, Sol&#8217;un tüm renkleri tek adaya, Sena Hanım&#8217;a destek verir. Adayların, özellikle muhalefetin adaylarının zaman bakımından sorunu var. Bursa&#8217;da belirlendi, ama başta İstanbul, birçok kentte belirlenemedi. Aslında CHP, bu seçimlerde altı ay öncesinde yapmak istedi bunu, ama olmadı. Demek ki, gelecek seçimlere daha erken hazır olmak, adaylara yeterli zamanı sağlamak gerekiyor. Bakın; İstanbul&#8217;da yaşıyorum, orada belediyenin yaptığı bir sürü iş var, ama yapılanların kişisel hayatıma kolaylıklar kazandırdığını söyleyemem. Kılıçdaroğlu, o yapılanlardan bir ikisini ortaya koydu, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dişli koltuğunu terk etti. Oysa, CHP&#8217;li Meclis üyesi (belediye meclisi), Kılıçdaroğlu&#8217;nun belgeleyebildiklerinin İstanbul&#8217;daki 4 bin olaydan yalnızca biri olduğunu söylüyor. Demek ki, Kılıçdaroğlu&#8217;nun birilerinin cebine gittiğini kanıtladığı rakamı, binlerle çarpmak gerekiyor…<br />
CHP, kent arazilerinin değer kazanmasından kaynaklanan geliri,  kentliler lehine olmak üzere bir Kent Fonu&#8217;nda toplamak, ne yaptığı, nasıl yaptığı belli olmayan TOKİ&#8217;nin yerine de Halk Konut&#8217;u koymak istiyor. Programı incelediğiniz zaman, ikisinin de son derece iyi düşünülmüş ve uygulanabilir olduğunu görüyorsunuz. En önemlisi, belediyeler açık, saydam, kapıları halka açık, demokratik yapılar olmak zorunda. CHP programı bunu öngörüyor, şart koşuyor, güvenceye bağlıyor…&#8221;</p>
<p>HÜKÜMET KRİZİ SEYRETMEKLE YETİNDİ<br />
Günümüzdeki en önemli sorunun ekonomik kriz, bunun en önemli sonucunun da işsizlik olduğunu belirten Karakaş, &#8220;Hatırlayın; hükümet uyarıldı, &#8216;kriz geliyor&#8217; denildi. Onlar, hiç oralı olmadı. Kriz gelip kapıya dayandı, gene oralı olmadılar. &#8216;Bize dokunmaz, teğet geçer&#8217; dediler. Kriz kapıyı kırdı, o zaman bir şeyler &#8216;yapar&#8217; gibi yaptılar. Ama yalnızca &#8216;yapar&#8217; gibi… Ortada ne var? Yalnızca, Halk Bankası&#8217;nda KOBİ&#8217;lere açılmış, can kurtarmayacak bir kredi! Oysa, krizi ciddiye alan hükümetler birbiri ardına paketler koydu ortaya. Birkaç gün önce Bruksel&#8217;deydim, dördüncü paketin ayrıntıları konuşuluyordu. Bizde ise, değindiğim önemsiz kredi dışında hiçbir adım atılmadı…&#8221; diye konuştu.<br />
AKP&#8217;nin yerel seçimler öncesinde gündemi değiştirme uğraşında olduğunu da savunan Karakaş, &#8220;Nazım Hikmet&#8217;e vatandaşlığının iadesini, Kürtçe TV yayınını, Alevi açılımını, Ergenekon davasındaki bilmem kaçıncı dalgayı ve Gazze sorununa ilişkin tutumu&#8221; bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü: &#8220;Bunlara karşı olduğum sanılmasın. Nazım&#8217;ın yurttaşlığı elbette verilmeli, Kürtçe yayın olmalı, Alevilerin talepleri konuşulmalı, İsrail&#8217;in Gazze saldırısına karşı durulmalı ve Ergenekon soruşturmasında hukuk çerçevesinde sonuna kadar gidilmeli, ama seçimlere şuncacık kala &#8216;bu adımlar neyin nesi&#8217; demeden de olmuyor…&#8221;<br />
Ergenekon davasına bakıldığında, oradaki kimi isimlerin Susurluk&#8217;la bağlantısının görülebildiğini kaydeden Karakaş, &#8220;Elbette çeteler tasfiye edilmeli. Ama bunu hukuk içinde yapmalı. Saygın yargıç Rıza Türmen, Milliyet&#8217;teki köşesinde bu konudaki ihlalleri özenle ortaya koyuyor. Öylesi hak ihlallerine de elbette karşı çıkılmalıdır&#8221; dedi.</p>
<p>BEŞ MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI<br />
Türkiye&#8217;de bir türlü makul düzeye indirilemeyen işsizliğin, sosyal barışı bozacak şekilde arttığının resmi verilerden de anlaşıldığını ifade eden Karakaş,  &#8220;TUİK verilerine göre geçen Ağustos ayındaki işsiz sayısı önceki yılın aynı ayına göre 207 bin kişi artarak 2 milyon 439 bin kişiye ulaşmıştır. Bunlar Ağustos rakamlarıdır. Kriz nedeniyle son aylardaki yoğun işçi çıkarmaları dikkate alındığında durumun daha da vahim olduğu kendiliğinden ortaya serilmektedir. Herkes biliyor ki, işsizlik oranı bu rakamların çok üzerindedir. Çünkü 2 milyon 439 bin olarak açıklanan işsiz sayısına, iş bulma umudunu yitirdiği için, kurumlara başvurmayan, başvurmak gereğini duymayan, bu yüzden de istatistiklerde yer almayan 1 milyon 500 bin kişi ile mevsimlik çalışabilen 800 bin insan dâhil değildir. Resmi açıklamalardaki rakamlara bunları da eklediğinizde Türkiye&#8217;deki gerçek işsiz sayısının 5 milyon civarında olduğunu söylemek gerekir. İşsizliğin böylesine artmasında hükümetin güven vermemesinin payı büyüktür. Çünkü hükümet krizi yönetmiyor, yönetemiyor. Bu yüzden, zarar etmeyen işletmelerin bile, &#8216;daha kötüsüne hazır olmak&#8217; kaygısıyla  çalışanlarının bir bölümünün işine son verdi.&#8221; Bu koşullarda, “ belediyelerin ya da hükümetin yoksul halka yaptığı kömür veya gıda yardımının hiçbir derdin devası olamayacağını” kaydeden Karakaş, yapılan araştırmaların, bu yardımların dörtte üçünün yerini bulmadığını, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamadığını ortaya koyduğunu söyledi. Karakaş, konuşmasını &#8220;Yerel seçimlerin, 6 yıllık iktidarı boyunca kimsenin hayrına olmadığını kanıtlamış AKP için sonun başlangıcı olabileceğini&#8221; söyleyerek tamamladı.</p>
<p>Bilgi:<br />
Ufak Uras ile Ercan Karakaş’ın Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşinde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ab%e2%80%99den-korkmak-yersiz/' title='AB’den korkmak yersiz'>AB’den korkmak yersiz</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/yerel-basin-ve-iletisim-politikalari/' title='Yerel Basın ve İletişim Politikaları'>Yerel Basın ve İletişim Politikaları</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/faili-mechul/' title='Faili Meçhul'>Faili Meçhul</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/teror-kiskacinda-turkiye/' title='Terör Kıskacında Türkiye'>Terör Kıskacında Türkiye</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/turkiyede-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dünya Ekonomisi Nereye Gidiyor, Bizleri Neler Bekliyor</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/dunya-ekonomisi-nereye-gidiyor-bizleri-neler-bekliyor/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/dunya-ekonomisi-nereye-gidiyor-bizleri-neler-bekliyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2009 10:22:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Seminerler]]></category>
		<category><![CDATA[Ufuk Uras - Ercan Karakas]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Tahir Baştaymaz]]></category>
		<category><![CDATA[Uludağ Üniversitesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sinantunc.com/?p=69</guid>
		<description><![CDATA[Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu ve Prof. Dr. Tahir Baştaymaz, “Dünya Ekonomisi Nereye Gidiyor, Bizleri Neler Bekliyor” konusunu tartıştı. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><div id="attachment_114" class="wp-caption alignleft" style="width: 105px"><img src="http://sinantunc.com/wp-content/uploads/tahirbastaymaz.jpg" alt="Prof. Dr. Tahir Baştaymaz" title="tahirbastaymaz" width="95" height="119" class="size-full wp-image-114" /><p class="wp-caption-text">Prof. Dr. Tahir Baştaymaz</p></div>Uludağ Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu ve Prof. Dr. Tahir Baştaymaz, “Dünya Ekonomisi Nereye Gidiyor, Bizleri Neler Bekliyor” konusunu tartıştı.<br />
Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu, dünyayı bekleyen en büyük tehlikenin terör olduğunu belirttiği konuşmasında, bu çerçevede zaman zaman belli ülkelerin hedef içerisine alındığını söyledi ve, “Bunun dünya kamuoyu tarafından da izlenmesi sağlanıyor” dedi. Dülgeroğlu, neden böyle bir şeyin gerçekleştiği sorusunun cevabını verirken, ABD’nin kendi elleriyle yarattığı El Kaide’yle mücadele ettiğini anlattı. Bugün ABD’nin, dünyaya hakim olma stratejisi içerisinde, kendini ayakta tutacak ve dünyada kendi isteğine göre düzenlemeyi sağlayacak bir karışıklığı ifade ettiğini dile getiren Dülgeroğlu, “11 Eylül olayları da, daha evvelden planladığı ya da planlandığı görülen bazı şeyleri gerçekleştirmek için ABD’nin kullandığı bir bahane olarak görülüyor” görüşlerine yer verdi.<br />
ABD’nin neden böyle bir güç kullanmak ya da gösteri yapmanın altında yatan gerçeğin kendini beğenmişliği yattığını anlatan Prof. Dr. Dülgeroğlu, ABD’nin süper güç olarak kalmanın sarhoşluğuyla bunları değerlendirdiğini kaydetti. Dülgeroğlu, “Bütün bunların altında bir hedef ve niyet var. Yakın bir gelecekte, yani 2020 veya 2025’lerde dünya nasıl bir hal alacak, kaynaklarda nasıl bir tükenme var, yeni kaynak yaratımı nedir, bugün su yüzüne çıkmamış, ama su altında giderek büyüyen, gelecekte de su yüzeyine çıkarak rol üstlenecek bir güç var mı, bu güç nerede ve bu nasıl gerçekleşir gibi senaryolar kullanılıyor. Buna böyle bakarsak, 2020’lerde ABD’nin karşısına dikilecek bir güç var. ABD şimdiden bu güce karşı kendini kollamak ve kendi çıkarmalarını korumak için belli bir hamle yapmaktadır. Bu da, Çin’in ya da Uzakdoğu’nun yırtıcı bir şekilde büyük bir hamle yaparak 2020’lerde ABD’nin GSMH’nı yakalayıp geçmesidir” dedi.<br />
Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu, dünya GSMH’nın 33 trilyon dolar olduğunu vurgulayarak, bunun 11 trilyon dolarının ABD’ye ait olduğunu, geri kalan kısmını da diğer dünya ülkelerinin paylaştığını kaydetti. 2020’lerde ABD ve Çin’in GSMH’nın 14 trilyon olarak eşitleneceğini söyleyen Dülgeroğlu, “Aynı hız devam ederse, perspektif 20 yıl öteye uzatıldığında Çin’in daha hızlı yükseleceği görülüyor. Bir diğer senaryo, ABD’nin dünyada süper güç olarak kalması karşılığında, Amerikan ekonomisine, siyasetine hükmeden çok uluslu şirketler, yani dünyanın para babaları ve silah sanayi, kendi istekleriyle getirdikleri ABD yönetimini, dünyada bazı olaylar çerçevesinde pazar genişlemesine ulaşılması, var olan durgunluğu kapitalizmin getirdiği hareketsizliği aşmalarını sağlayacak gelişmeyi planlıyorlar, Bunu söyleyenler, bunu kuvvetli delillere dayandırıyorlar. ABD Başkanı’nın bugün izlediği politika, ABD Anayasası’na bile aykırıdır. Özellikle Müslümanlara karşı ABD yasalarına aykırı uygulamalar yapılmaktadır. Bu parçanın temel ezgisi şiddet, dünya kaynaklarını ele geçirmek, nakaratında ise az gelişmelerin refah ve özgürlük talepleri, gelişmiş ülkelerin fısıltılar halinde söyledikleri sahte insan haklarıdır. Bugün baktığımız zaman, dünyanın geniş kitleleri barışa olan özlemlerini, kalkınmaya, refaha olan özlemlerini dile getiriyorlar. Bunlar yüksek çığlıklarla aktarılıyor, ama fısıltıyla aktarılan nakarat kısımlarında ise sahte bir insanlık ideali yatıyor” diye konuştu.<br />
Prof. Dr. Tahir Baştaymaz da şunları söyledi:<br />
“1960’lı yıllardan bugünlere bakıyoruz. Her sene bir, bir gitmiş. Bu birler nedir biliyor musunuz? Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermayenin gösterdiği rakamdır. 1970’li yıllarda Çin’e baktığımız zaman bu rakam 3.5, Brezilya ve Arjantin’e ise 1.5’tur. Bugün ise Türkiye hala 1’leri oynuyor, ama Çin 105’e çıkmış. GSMH’ye baktığımızda Çin’in yüzde 33’ü yabancı sermayeden oluşuyor. Çin’in piyasa koşulları kim tarafından koşullanmış? Geçtiğimiz yıllarda Hong Kong Çin’e devredilmedi mi, piyasayı bu mekanizma düzenledi. Amerika, İngiltere, Fransa veya Japonya oraya yatırım yaptıkları zaman, kendi tasarımlarıyla gidiyorlar. Onların düşündükleri, tasarladıkları piyasa Türkiye’de yok. Neoliberal felsefenin ortaya koyduğu piyasa sistemini Türkiye henüz ortaya koymuş değildir. Dolayısıyla yabancı yatırımcının siyasi ve ekonomik istikrar istemesinin yanında bu market yasasının çıkarılması gerekiyor. Yani taklit olmayacak, patent, mülkiyet hakları dikkate alınacaktır. Yani bu yasa, seni piyasaya sokmam yasasıdır. Serbest piyasa ekonomisini kabul ediyorsanız, doğal olanı budur.”<br />
Yabancı sermayenin Türkiye’de fiyatları bildiklerini, maliyetleri düşüremeyeceklerini göz ardı edemediklerini söyleyen Baştaymaz, buna karşılık ‘market yasası’nın düzenlenmesi halinde yatırım yapabileceklerini belirttiklerini kaydetti. Prof.Dr.Ercan Dülgeroğlu’nun “Bizi sömürmek için geliyor olmasınlar?” şeklindeki sorusuna Baştaymaz, “Elbette çok dikkat etmeliyiz. Geldikleri gibi giderler lafını unutmayalım. Ama biraz zor. Onun için gelmeden bunları hazırlayacağınız yasada çok iyi denetime tutacak maddeleri koymalısınız” karşılığını verdi. Bu yasayı kimlerin yapacağını merak ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tahir Baştaymaz, “Türkiye’de kaç tane kaliteli hukuk mezunu var. Peki, biz kendi medeni kanunumuzu yapabiliyor muyuz? Yoksa başka bir altyapının üzerine mi koyuyorlar. AB hukuk sisteminin tercüme edilerek Türkiye’de parlamentodan geçerek kabul edilmesi başkalarının tasarladığı hukuk sisteminin kendinize adaptasyonudur. İktisadi hayatımızı biz belirleyemiyoruz, biz tasarlayamıyoruz. İşte bu konu, Türkiye’de iktisadi oyunun nasıl oynanacağını çerçeveleyen bir mekanizmadır.  Siz tasarlayamıyorsunuz bu oyunu, kaidelerini siz koymuyorsunuz. İçindeki hizmet ve malları da siz üretmeyeceksiniz” diye konuştu.<br />
Geçen yıl dünyanın en başarılı şirketleri arasında ilk sıraya oturan ve 1 milyon kişinin çalıştığı Wall-Mart Stores adlı Amerikalı süper marketin, yıllık GSMH’nın 276 milyar dolar olduğunu, bu rakamın Türkiye’nin GSMH’den çok fazla olduğu dile getiren Baştaymaz, şunları söyledi:<br />
“Dolar düştü ya, zenginleştiniz, sevinin artık. Dolar yükselirken diyordunuz ki, fakirleşiyoruz. Evet, bütün basın, tüm ekonomistler bunu söylüyordu. Bize hocamız, ‘dolar yükselirse bir millet fakirleşmez. Ama, doların düşmesiyle, yükselmesiyle sizin gelir dağılımınız bozulursa, o zaman fakirleşirsiniz. Kendinizi korursanız tamam’ derdi. Şimdi dolar 1.3 milyon liraya indi, 1 milyon liraya inse ne olacak. Daha mı fakirleşeceğiz. Maaşlarınız değişecek mi, hayır. Ürettiğiniz mallarla hizmetler değişecek mi, hayır. Sınıfta yetiştirdiğiniz çocuk sayısının üçte birini dışarı mı atacaksınız, hayır. Çok fakirleşmeyeceksiniz. Paritelerden bu kadar korkmamak lazım. Esas sizin ortaya koyacağınız miktarlar önemli. Kaç tane araba, kaç tane karpuz ürettiğiniz önemli. Ve çekirdeğini sizin yetiştirdiğiniz karpuzlar önemli. Karpuz çekirdeği ithal ediyorsan, hiç benim yanıma gelme, ziraat fakültelerini de kapatın. Fakirleşmek ve zenginleşmek dolar ölçüsüyle olmaz. Aklınızdan bu doları yok edin. Euro’yu da yok edin. Kendi kazandığınız Türk Lirası’na bakın. Para hakimiyet sembolüdür. Bu işler projeyle olur. Proje ne demektir, Türkiye’nin bilmediği konulardan bir tanesi demektir. Türkiye hukuk sistemini bilmiyor, hukuku, iktisadi tasarımı bilmiyor, proje yapmayı bilmiyor. Bilgisizlikle, cehaletten başka kötü bir şey yok. Eğitim, bu işin bir numaralı altyapı şartıdır. Eğiteceksiniz, öğreteceksiniz, öğretmenlerimize büyük işler düşüyor. Proje yapmayı da öğreteceksiniz elbette. Onlarla mücadele edebilmek için hukukçularımız iktisat bilen, ana dili gibi ingilizce konuşan insanlar olmak zorundalar.<br />
Wall-Mart Stores’ta doğrudan ve dolaylı 1 milyon kişi çalışıyor. Peki biz kaç kişiyiz, 70 milyon. Ne kadar GSMH üretiyoruz, 240 milyar dolar. Acaba, Türkiye Wall-Mart’taki çalışanlar kadar çalışsaydı ne kadar geliri olurdu. Hesabı gayet basit, 246 milyarı 70’le çarparsınız olur biter. Bu rakamı 7’yle çarpsak yeterli olur. Bu memleketin hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz. O zaman 1 trilyon 750 milyar doları buluruz. Bizim büyük ülke olabilmek için sınırımız 1 trilyon dolardır. Süleyman Demirel de “Biz böyyük ülkeyiz” dememiş miydi? 250 milyar dolarla büyük ülke olunmaz. Amerika 11 trilyon dolara oynuyor. Çin 14 trilyon dolara gelince onu geçecek. Katlama kat sayısı var. 2010 yılına gelince ne kadar olarak milli gelirimiz. 600 milyar doları bulacak. Bu verimlilikte gidersek. Rakamlar, uyanın, çalışın diyor. Yani çocuklarımıza, köylülerimize çok şeyler öğretmemiz lazım.”</p>
<p>Tarih:<br />
Nisan 2004 </p>
<p>Bilgi:<br />
Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu ve Prof. Dr. Tahir Baştaymaz’ın &#8220;Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri&#8221;nde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/jeoekonomi-jeopolitika-turkiye-ve-degerlendirmeler/' title='Jeoekonomi, Jeopolitika, Türkiye ve Değerlendirmeler'>Jeoekonomi, Jeopolitika, Türkiye ve Değerlendirmeler</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/matematik-yalan-soylemez/' title='Matematik yalan söylemez'>Matematik yalan söylemez</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/dunya-bankasi-karamsar/' title='Dünya Bankası karamsar '>Dünya Bankası karamsar </a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bankaci-gozuyle-ekonomi/' title='Bankacı Gözüyle Ekonomi'>Bankacı Gözüyle Ekonomi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/turkiye%e2%80%99de-aydinlanma-devrimi/' title='Türkiye’de Aydınlanma Devrimi'>Türkiye’de Aydınlanma Devrimi</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/dunya-ekonomisi-nereye-gidiyor-bizleri-neler-bekliyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

