Türk Hukuk Devleti

Hüsamettin Cindoruk ve Suheyl Batum “Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri”nde, “Türk Hukuk Devleti Sorunları ve Geleceği” üzerine konuştular.
Prof. Dr. Suheyl Batum, söyleşisine “Tabloyu bir bütün olarak görmeye çalışacağını” belirterek başladı. Batum, sözlerinin mutlak doğrular olmadığını, yalnızca kendi bakış açısının, sorunları algılayışının bir ürünü olduğunu da ifade ederek, “Evinize gittiğinizde burada tartıştıklarımızı gözden geçireceğinizden, bir kez de kendi bakışınızla yorumlayacağınızdan eminim” dedi.
Batum, Türkiye’nin “Demokratik, laik ve hukukun üstünlüğünde bir sosyal devlet” olarak tanımlandığını kaydederek şöyle konuştu:
“Türkiye bir hukuk devleti olarak önemli bir süreçten geçiyor. Dünyadaki gelişmeler bu süreç üzerinde doğrudan etkili. Bakıyorsunuz, bir yerde, bir bölgede olup bitenler bir süre sonra başka bir bölgede, başka bir yerde yeniden karşınıza çıkıyor. Örneğin Sovyetler Birliği’nin dağılması sürecinde bir Gorbaçov çıkıyor. Güzel Amerikan şapkası giyiyor, güzel votka içiyor. Başka bir özelliğini bilmiyor kimse. Ama ‘dünyanın en yetenekli adamı’ olarak ünleniyor. Sonrasında Yeltsin’i görüyoruz: Bir tank bulup üstüne çıkıyor ve “Geri basın!” diye haykırıyor. Kısa zamanda Rusya’nın devlet başkanı oluyor. Sonra ne oluyor? Meclis çoğunluğuna karşı 1993 yılında tanklarını, toplarını gönderiyor. Meclis’i bombalayıp yıkıyor. ABD ve Avrupa, “Bravo, iyi yaptın! Elin değmişken birinci katını da yıksaydın!” diyorlar…
Ardından Saakaşvili; işte biraz New York’da yaşamış, efendi filan bir adam, Tiflis’e dönüp kırk yılın siyaset ustası Şevardnadze’yi turuncu devrimle yıkıyor, devlet başkanı oluyor.
Fransa’da, varoş ayaklanması sürer ve Fransa’nın aklı erenleri ‘Nerde yanlış yaptık? Göçmen politikamızı, sosyal devlet poltikamızı gözden mi geçirsek?’ diye düşünürken, Sarkozy diye biri çıkıp: ‘Serseriler, hepiniz ölseniz de tutumumuzdan vazgeçmeye niyetimiz yok!’ diyor. Diyor da ne oluyor? O ayaklanan varoşlar, genel seçimler olduğunda, ‘Bizi kurtarsa kurtarsa Sarkozy kurtarır’ diyerek oylarını silme ona veriyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun batılılaşma yolunda yüzyıllar boyunca elinden geleni yaptığını biliyoruz. Ticaret anlaşmasını imzalamış 1938′de. Batıdan kurumlar almış, kendi kurumlarını bu doğrultuda dönüştürmüş, dönüştürmeye başlamış. Demişler ki, ‘Şimdi unut 1938 anlaşmasını, Islahat Fermanı’nı imzala artık batılısın!’ Ardından 1876 anayasası, ardından ll. Meşrutiyet!.. Ama olmamış, olmamış!..
Bu metinler, bu anlaşmalar, reformlar ‘kötüdür’ demiyorum. Yalnızca, bütün bunlara karşın Osmanlı’nın batılı olamadığını, batılı sayılamadığını, parçalanmaktan da kurtulamadığını işaret etmek istiyorum.

“YA BENDENSİN YA BANA KARŞISIN”
Bir dönem, ‘Gardrop devrimleri’ derdik. Atatürk’ün ve arkadaşlarının kafasındaki bir gardrop Devrimi değildi. Diyorlardı ki, Atatürk ve arkadaşları: ‘Cumhuriyeti kurmak kolay! Adını koyar, kurulan devletin cumhuriyet olduğunu söylersin, olur biter! Ama o cumhuriyetin yurttaşını yaratmak! Asıl zor olan, asıl başa çıkılması gereken budur. Eşit yurttaşlardan oluşan bir ulus; kadın erkek eşitliği; tevhid-i tedrisat ve iyi işleyen laik bir hukuk sistemi!.. Bunlar gerekir o yurttaş için!..
Atatürk ve arkadaşları böyle düşünüyordu ve düşündükleri gibi de yaptılar. Baktığınız zaman, bunları yaptıklarını, bu dört ilkeyi de hayata geçirdiklerini görüyorsunuz…
Bugüne baktığınızda ise bu dört ilkenin dördünün de ortadan kalktığı bir süreçte olduğumuzu görüyoruz. En başta, ‘filanca cemaatin mensubu, filanca şeyhin müridi’ cumhuriyetin eşit yurttaşlığı ile cumhuriyetin eğitim birliği ile hiçbir şekilde uyuşacak durumlar değildir. Bugün bir televizyon kanalında Devlet Bakanı Yazıcı’yı dinledim: ‘Ne alakası var Yüksek Seçim Kurulu’nun’ diyor. Üzüldüm, ama günümüzde devleti yönetenlerin gerçeği budur: ‘Ya bendensin, ya bana karşısın!’…”
Batum, Fransız devriminin 200 yılda almaya çalıştığı mesafeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu anda “vatandaşlarına seçme ve seçilme hakkı” tanıyarak ve çok geçmeden kadınlara da aynı hakları tanıyarak aldığını hatırlattı. Suheyl Batum, sözlerini şöyle sürdürdü: “Fransızlar, 1789 Fransız Devrimi ile gurur duyar! Sağ, sol, merkez partileriyle genci, yaşlısı, kadını ve erkeğiyle tüm Fransızlar devrimle, o devrimin getirdiği kurumlarla, ilki 1792′de kurulan cumhuriyetleriyle büyük gurur duyar! Peki, Fransız Devrimi ne için yapılmıştı? Tek bir şey için. ‘İnsanlar eşit olsun, her bakımdan özgür olsun’ diye. Ve ‘egemenlik yetkisi yani en üstün yönetme, kural koyma yetkisi’ Tanrının yeryüzündeki temsilcisi krallarda ya da imparatorlarda değil, ‘halkın kendisinde olsun’ diye. Peki, Fransızlar bu devrimi yapmış, Cumhuriyeti kurmuşlar da, egemenlik gerçekten halkın olmuş mudur? Hayır. Devrimden sonra ‘egemenliği gerçek anlamda halka vermek için’ neredeyse 100 yıl daha mücadele etmişlerdir. Seçme ve seçilme hakkının tüm vatandaşlara yayılması ancak 1848 devrimiyle olabilmiştir. Peki, ‘tüm vatandaşlar’ içinde kadınlar var mıdır? Hayır. 1848′de ‘o kadar da değil, kadınlar ancak evde oturup 3- 4 çocuk yapabilir’ demişlerdir. Yani 2008′lerde Türkiye’de birilerinin(!) dediği gibi… Bu hak kadınlara ancak 1944 yılında tanınmıştır. 1789 bir tarafta, 1944 diğer tarafta!..
Yani bir tarafta 200 yıl, diğer tarafta 7 yıl ya da 11 yıl! Bizimki, öyle bir Cumhuriyettir ki, kurulduktan 4 ay sonra, vatandaşlarını din, mezhep, inanç açısından eşit kabul etmiş, 2 yıl 4 ay sonra Medeni Kanun ile bu eşitlikleri pekiştirmiştir. Şimdi Fransızların tümü Cumhuriyetleri ile gurur duyarken, bizim Cumhuriyetimiz birilerine ‘travma’ geçirtmektedir, gelin de çıkın işin içinden!” diye konuştu.
Bugünün hukuk devleti anlayışı ile Cumhuriyet’in hukuk devleti anlayışının bir birinden uçurumla ayrıldığını kaydeden Prof. Dr. Suheyl Batum, şöyle devam etti:
“Örneğin, Kamu İhale Kanunu tam 16 kez değişti. Neden değişti? AB’ye uyum gerektiği için! Peki, Türkiye bir aşiret devleti geleneğinden mi geliyor ki, bu kadar sıradan bir yasayı bir kerede yanlışsız, hatasız, düzgün yapamıyor?…
2005′te, bir anayasa değişikliği yapılıyor ve RTÜK tamamen hükümete bağlanıyor. Muhalefet, ‘birkaç koltuk da bize düşüyor’ diye sessiz kalıyor buna. Aynı yıl Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nda bir madde değişiyor. Suç işlenmeden önce yapılan telefon dinleme faaliyeti başbakanın tayin ettiği bir kişi ile ona bağlı bir kurula bağlanıyor…
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Anayasa Mahkemesi bir yorum yapıyor. Vay sen misin? En hafifi, ‘demokrasiye kurşun sıktılar’ olan bir sürü saldırıyla karşılaşıyor Anayasa Mahkemesi…
Danıştay, 2004 yılında bir karar veriyor: Koro halinde bağırıyorlar Danıştay’a, ‘Sen bu işten anlamazsın… Sen ulema değilsin!’ diye.
Ardından bir sansür kararı çıkıyor. Danıştay kararı yasaya aykırı bulup reddediyor. Koro yine bağırıyor: ‘Birileri başvurdu, birileri de hemen kabul etti!’ diye…
Bir bakıyorsunuz bir gece yarısı bir kanun geçiyor ve hakim adaylarının seçilmesinde tüm öncelik iktidarın bürokratlarına bırakılıyor. Cumhurbaşkanı yurtdışında o sırada. Dönüyor ve aynı gece imzalıyor. ‘Nasıl olur?’ diye sorulduğunda, ‘önceden incelemiştim ben. İçeriğini biliyordum’ diyor.
Gece yarısı Meclis’ten geçmiş, ama Cumhurbaşkanı nasıl olmuşsa önceden incelemiş!..
Yüksek Seçim Kurulu’na, ‘Bir yılda seçmen sayısı 6 milyon artar mı? Olacak iş mi?’ diyorsunuz, yanıt: ‘Orasını karıştırmayın! Siz devletten daha iyi mi bileceksiniz?’ oluyor.
Ama bugün, Devlet Bakanı Sayın Yazıcı’nın ‘Yoksullara buzdolabı verilmesi Yüksek Seçim Kurulu’nu niye ilgilendiriyor?’ şeklindeki açıklamasına ve Başbakan’ın açıklamalarına bakılırsa, ‘Yüksek Seçim Kurulu da gitti!’ demek gerekiyor.
Bütün bunların bir anlamı var. Birbirinden ayrı değil, birbiriyle sıkı sıkıya ilşkili bir anlam!.. Bunu görmek gerekiyor. Bunun farkında olmak gerekiyor. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yüksek Seçim Kurulu, Üniversiteler, Silahlı Kuvvetler, ‘Ya bendensin, ya bana karşısın’ siyasetiyle karşı karşıya. Bir hukuk devletinde böyle bir şey yoktur, olması da düşünülemez!..

“BİR EMNİYET MÜDÜRÜ BİR SAVCI BULURSAN İSTEDİĞİNİ YAPARSIN SANILIYOR”
Batum, Başbakan Erdoğan’ın “silahşörlerim” diye nitelediği “liberal aydınlar”ın, iktidarın hukukun üstünlüğünü tanımayan uygulamalarını sürekli alkışlayarak ve hükümetin ekonomik başarısı konusunda sürekli toz pembe tablolar çizerek, iddialarının aksine demokrasi açısından olumsuz bir işlev üstlendiklerini savundu. Batum şöyle konuştu:
“Liberal ekonomistlerimizi yıllardır okuyoruz, dinliyoruz. Bakın, 2002′den 2008′e, yani krizin gelip çattığı zamana kadar… Neydi söyledikleri: Sürekli uçuyoruz! Sürekli uçuştayız! ABD bile bizi kıskanıyor. Dünya alem başarımız karşısında parmak ısırıyor!.. O kadar iyi, o kadar mükemmeliz!..
Sözü uzatmadan bir örnek vereyim: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı her yıl İnsani Gelişmişlik Raporu yayınlıyor ve ülkeleri insani gelişmişlik kriterlerine göre sıralıyor. 2002 raporunda yani 2001 krizinden sonra yapılan sıralamada Türkiye 173 ülke arasında 16. büyük ekonomi olarak yer alıyor. Dünyanın 16. büyük ekonomisi olmak son derece önemli. Ama bu zenginliği halkına, halkının eğitimine, sağlığına, refahına nasıl yansıttığı daha da önemli. Buna ‘İnsani Gelişmişlik’ deniyor. BM’nin sözünü ettiğim raporuna göre, 2002′de 173 ülke arasında 16. büyük ekonomi olan Türkiye’nin insani gelişmişlik sıralamasındaki yeri 85′inci sıra. 2004 raporunda 177 ülke arasında 88′inci. 2007-2008 raporunda ise 177 ülke arasında 84′üncü sırada. Yani Türk insanını yoksulluğa iten 2001 krizinden hemen sonraki sıralamada Türkiye 85′inci iken, 2002′den bu yana yaşanan “muhteşem kalkınma hamlesine” karşın, 2008 raporunda 84′üncü sırada yer alıyor. Yani altı yılda sadece bir sıra yukarı çıkabilmiş.
Neden böyledir, dersiniz? Çünkü Rapor, ülkeleri sadece toplam milli gelire göre sıralamıyor. O geliri “insanlarına sağlık, eğitim hizmetleri olarak nasıl dağıttığı, insanları arasında kadınları ile erkekleri arasında o imkanları eşit dağıtıp dağıtmadığı, onlara temiz su sağlayıp sağlayamadığı, okul dönemine gelen kız ve erkek çocuklarına, okul yaşındaki gençlerine yeterli eğitim hizmetini sunup sunamadığı, insanlarına temiz bir çevrede yaşama olanağı temin edip edemediği” gibi ölçütlere göre sıralıyor.
Yani, Türkiye bugün, dünyada önde gelen büyük ekonomilerden biri, ama bu büyüklüğünü insanlarına aş, iş, eğitim, sağlık, temizlik olarak yansıtmıyor!..
Bununla kalmıyor, hukuku da kaldırmaya uğraşıyor Türkiye. Biliyorsunuz Van Üniversitesi’nin rektörü tutuklandı. Rektörün evini basıp yanında yöresinde kim varsa birlikte tutukladılar. Özel eşyalarını, kitaplarını, koleksiyonlarını çuvallara doldurup adliye emanetine taşıdılar. Bu bir ön saha çalışmasıydı. Arkasından gelecek başka ‘çalışmaların’ bir bakıma habercisiydi. Ne oldu? Hep birlikte gördük. Orada, son derece kötü koşullarda bir üniversite yetkilisi hayatını kaybetti…
Biz ‘medya’ biliyorduk, Van’a gittiğimizde Rektör’e sordular ‘medya’ mensupları, daha doğrusu itham ettiler: “Tamam kaçakçılık yapmamış olabilirsiniz, ama misyoner okulları kurmadınız mı?” dediler. Biz diplomalarına, kariyerlerine bakıp ‘hukukçu’ sanıyorduk kendilerini, ama uydurma birtakım iddialarla Rektörü tutuklayıp süründürdüler. Demokrat sandığımız ‘akrabamız, dostumuz’ Lagendjik, elbette bu mahkemeye de gelir diyorduk; ama ancak 66 gün sonra duydu olup biteni!..
Ergenekon olayında hiçbir hukukçu, ‘Siz bu insanları yargılayamazsınız, gözaltına alamazsınız, soruşturamazsınız’ demedi. ‘Bunları yapabilirsiniz, ama hukuka uygun yapmak zorundasınız’ dedi. Ne dediler buna karşı? ‘Bizde eskiden de böyleydi, insanlar tutuklu iken ölebilir’ dediler. Aydın sandıklarımız, demokrasi dışı dönemin uygulamalarını, bugünün demokrasiye tamamen aykırı uygulamalarını savunmak için kullanıyor. ‘İnsanları yargılayabilirsiniz, gözaltına alabilirsiniz, soruşturabilirsiniz ama tümünü hukuka uygun yapmanız gerek’ diyorsunuz, anlamıyor. Sonra ‘itibarlı kişiler gözaltına alınamazmış, ben buna katılmıyorum’ diye yorum yapıyor. En ‘liberal demokrat’ı da hiç anlamıyor dediğinizi, veya anlamak istemiyor. Bakıyorsunuz gözyaşı döküyor; ‘bunun eski YÖK Başkanı’na yapılması, MGK Genel Sekreteri’ne yapılması ayıp oldu’ diyor. Bir başkası 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü hatırlatıp ‘İnsanlar, haklarındaki her bir soruşturma için 90 gün gözaltında tutulur, işkence görürken neredeydiniz?” diyor. Bunların sadece Ergenekon davasında adı geçenlere değil, hiç kimseye yapılmaması gerektiğini anlamıyor. Yürüyen bir davada, aradan 17 ay geçmişken ortada iddianamenin bile olmamasının ne anlama geldiğini anlamıyor, kavrayamıyor. Veya, ‘bunlar usul, önemli değil, siz asıl amaca bakın!’ diyor. Amaç ‘ulvi’ olunca, ‘yüce’ hukuk güme gidebilir!..
Düşünün, 17 ay sonra tutuklanan Nurseli İdiz’e sordukları şu: ‘Neden Cumhuriyet mitingine katıldın? Seni Ergenekon mu yönlendirdi? Neden telefonda küfürlü konuşuyorsun?’!..
Bugünkü durum şudur: Bir emniyet müdürü, bir savcı bulursan istediğini yaparsın! Böyle sanılıyor ama, eklemek gerekiyor ki, yargı devreye girince, iş soruşturmadan geçip hakimin önüne gelince iş değişiyor. İşte önceki gün yargı bir karar verdi: ‘Bunlar delil filan değil’ dedi. ‘Bunlar, internet ortamında, yıllar öncesinden beri ortalıkta dolaşan söylenceler’ dedi. ‘Adamın kaçacağı, delilleri karartacağı yok’ dedi ve sonuçta tahliye kararını da verdi…
Söylemeden geçemeyeceğim bir ayrıntı dikkat çekiyor. Tahliye kararı ayrıntılarıyla gerekçelendiriliyor. Oysa, asıl tutuklama kararı verilirken bu türden gerekçelendirme gereklidir. Bir, deliller olacak; iki, bu delillere dayanan iddianame olacak; üç, bunları değerlendiren mahkeme olacak!.. Tutuklama kararı veriliyorsa, bunun neden gerektiği deliller aracılığıyla ortaya konacak! Mahkemenin, bu gerekçelendirmeyi bugün yapması ortada ne denli büyük bir baskının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu baskının ne olduğu, bugünkü gazetelerde ’silahşörlerin’ yazdıklarından anlaşılıyor.”
“TÜRKİYE’NİN AYDINLIK, DÜRÜST İNSANLARI”
Batum, “Türkiye’nin genel tablosu”nun ana çizgileriyle bu şekilde belirlenebileceğini, ancak bunun karamsarlık veya ümitsizlik olarak yorumlanmaması gerektiğini söyledi. Türkiye’de, bugünkü gidişe doğru ilk adımların 80′li yılların sonundan itibaren atıldığını kaydeden Batum, “Hiçbirimiz o zamanlar, birilerinin, bazı dostlarımızın(!) Türkiye için yeni bir rejim aradığını, bunun altyapısını oluşturmaya başladığını anlamamıştık. Oradan Başbakan’ın ‘Onlar benim silahşorlarım’ dediği, bunun da onlar tarafından büyük iltifat kabul edildiği liberal aydınlarımıza çok hızlı bir geçiş oldu. Oradan, parti kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı için ‘işte Ergenekon’un nerelere kadar sızdığı ortaya çıktı’ diyen bakanlara ve Türkiye Cumhuriyeti’ni en üst düzeyde temsil edenlerin kimsenin bilmediği, görmediği yerlerde giz gizli buluştukları bir ortama ve devletin tüm kurumlarının ‘ya bendensin ya bana karşı’ diye tasnif edilip her birinin düşürülecek kaleler olarak görüldüğü günlere çok hızlı gelindi” dedi.
Batum, gelinen yerde “Ekonomiyi, tarımı, işsizliği, eşitsizliği, demokrasiyi, hukuku, kısacası daha iyi bir Türkiye’de yaşamamız için neler yapılması gerektiğini, daha iyi üretmek için, daha müreffeh bir ülkede yaşamak için neler yapılması gerektiğini konuşmamız gerekiyor; kimin daha dindar olduğunu, kimin daha Müslüman olduğunu değil” dedi. Türkiye’de toplumsal ve siyasal hoşgörünün en önemli düşmanının daima devlet mekanizmalarına egemen olan ’siyaset ve siyasal kadrolar’ olduğunu da ifade eden Batum, “toplumsal hoşgörü ve anlayış Türkiye’de giderek daha fazla hoşgörüsüzlüğe ve anlayışsızlığa götürülmek isteniyor. Geçen yıl bunun bütün işaretlerini, bütün sonuçlarını gördük. Bunun için yalnızca Prof. Dr. Binnaz Toprak ve arkadaşlarının ‘Türkiye’de Farklı Olmak, Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler’ konulu araştırması üzerine koparılan fırtınaya, özellikle iktidar kanadından ve tabii ki iktidara bağlı aydınlardan(!), liberal aydın ve yazarlardan gelen eleştirilere (!) bakmak yeterli” diye konuştu.
Batum, sözlerini şöyle tamamladı: “Türkiye önemli bir ülkedir. Tarihi ile, Cumhuriyeti ile ve Cumhuriyet döneminin kazanımlarıyla büyük bir ülkedir. Türkiye sivil anayasalar da yapmış, eşit yurttaşlar da yaratmış bir ülkedir. Gerektiğinde yeni baştan da yapabilir bunları…
Başkan, az önce ‘Türkiye’nin aydınlık insanları’ dedi, ben Başkan’ın seslendiği Türkiye’nin aydınlık insanlarına, aydınlık ve dürüst insanlarına inanıyorum. Onların, tablonun tam olarak farkına vardıklarını ve bir dönem Almanya’da, Latin Amerika’da olduğu gibi karanlığa gidişe fırsat vermeyeceklerine inanıyorum.
İnanıyorum ki, bu dönemden çıkacağız. Türkiye, bunu tuzakları hazırlayanları şaşırtarak ve hesaplarını da bozarak bu kısır döngüyü kıracak, buradan çıkacaktır.

BUGÜN BAZILARINI KANDIRABİLİRSİNİZ, AMA BÜYÜK BİR MİLLETİ UZUN SÜRE KANDIRAMAZSINIZ
Hüsamettin Cindoruk, Batum’un konuşmasında, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun tam bir çerçevesini verdiğini belirterek başladı. Cindoruk şöyle konuştu:
“Batum’un söyledikleri şu: Türkiye laik, demokrat, sosyal bir hukuk devletidir…
Türkiye’nin ’sosyal’ devlet olduğu konusunda Tunceli’de dağıtılan buzdolapları, çamaşır makineleri yeterli fikir veriyor!
Ben, birçok hukuk sürecini yaşadım, gördüm, tanık oldum. Yaşlıların avantajı, yaşlarıdır. Bu yaşları alırken tanık oldukları, görüp yaşadıklarıdır. Şu kadarını söyleyeyim: Hiç karamsar olmadım. Hiç çaresizlik içinde olmadım. Çünkü tecrübemle şunu iyi biliyorum: Bugün bazı insanları kandırabilirsiniz, arkanızdan sürükleyebilirsiniz. Ama büyük bir milleti uzun süre kandıramazsınız!..
Bunu söylerken, bugünkü hükümetin meşruiyetini tartışmıyorum. ‘Seçim kütükleri… Çöplüklerde bulunan oylar’ gibi gerekçelere de sığınmıyorum. Şunu söylüyorum: Seçim bir dönem için siyasi olarak memleketi yönetme yetkisi verir. Memleketin hariciyesi, asayişi, güvenliği size emanet edilir. Bu emanet elinizdeyken yurttaşlara eşit davranmanız, hukukun üstünlüğüne bağlı kalmanız, zamanı geldiğinde de o emaneti hiçbir şikayete sebep olmadan yeni gelenlere devretmeniz beklenir. Çünkü daim olan, olması gereken devlettir. Devletin devamlılığı esastır. Devletin devamlılığı hukuk sisteminin devamlılığıdır…
Fakat bunlar ne yapıyorlar? Bir işgalci gibi devletin tüm kurumlarını (Bugüne kadar hiçbir hükümetin karışmadığı, dünya çapında saygınlığı ve güvenilirliği olan Türk İstatistik Kurumu dahil) ele geçiriyor. Ele geçiremediği ile de çatışıyor. Onu, teslim olmaya zorluyor. Bunun için her yola başvuruyor. Her yöntemi kullanıyor. Yargı ile Silahlı Kuvvetler ile çatışma içine giriyor!..
Bu kadar ileri gidilmesinde hukuk sistemimizin bir payı yok mu? Şimdi bakın: Anayasa Mahkemesi, 11 üyesinden 10′unun oylarıyla, ‘Bu parti anti-laikliğin odağı haline gelmiştir. Anti laik faaliyetlerde odaktır!’ diyor. Böyle bir karar alıyor Anayasa Mahkemesi. Başta Başbakan olmak üzere, Milli Eğitim Bakanı’nı, öteki bakanları, bu partiden seçilen belediye başkanlarını ve partinin ileri gelenlerini bu kararıyla suçluyor. Diyor ki, ‘Siz, bu partiyi anti-laikliğin odağı yaptınız. Devletin temel niteliklerine burada karşı koydunuz!’… Pekala! Diyor da ne oluyor? ‘Odak olduğu sabit, ama bu odağı kapatmıyorum, biraz para cezası veriyorum’ diyor. Bir kararın esasında gerekçesi olur. Bu esasta, yani gerekçede de durum çok açık olarak ortaya konuluyor… Ama, ‘kapatma’ya, ‘faaliyetten men etme’ye karşılık ‘alacağı hazine yardımının bilmem kaçtan kaçından yoksun bırakılması’ olur mu? Bu olmaz, işte!
Burada dikkatinizi çekiyorum: Bir partiyi eleştirmiyorum. Bir partimizi zuçlamıyorum. Hukuk düzenimizi, hukuk sistemimizi eleştiriyorum. Hukuka göre devletin temel bir niteliğine karşı faaliyetlerde ‘odak’ olmuş parti, bugün TBMM’nin çoğunluğunu elinde tutuyor ve Türkiye’de hükümet olmaya devam ediyor!..
Partilerin kapatılmasına karşıyım, ama burada parti kapatmaktan öteye bir durum var. Ortada bir yargısal tesbit var. Yani, siyasal bir tesbitten değil hukuksal bir tesbitten söz ediyoruz…
Truman’a soruyorlar: ‘Neden tayin ettiğin yargıçları etkilemiyorsun?’ diye. Yanıtı şu oluyor: Denedim, denemedim değil, ama başaramadım!..
Demek ki, ABD gibi bir ülkede bile başkanlar Anayasa Mahkemesi üyelerini etkilemek için uğraşıyor. Etkilemeyi başaramamış olması başka bir şey ama bunun için uğraşıyor! Önemli olan bu!..
Anayasa’da cumhurbaşkanının büyük rolu var. Cumhurbaşkanına büyük rol verilmiş! Hatırlayın: seçim döneminde ‘acele etmeyin’ dedik! ‘Cumhurbaşkanlığı birkaç ay vekille yürütülsün, sonra da halk seçsin’ dedik. Anayasa Mahkemesi de buna imkan hazırlamıştı kararlarıyla. ‘Olur’ dediler, ama ‘olur’ derken bir taraftan da o garip duruma sebep olmaktan kaçınmadılar. Başbakan, kalktı ‘kardeşim filanca adayımdır’ dedi. Başbakanın seçtiği bir cumhurbaşkanımız oldu! Öbür taraftan yasada, halkın seçtiği cumhurbaşkanından söz ediliyor! Yasa böyle söylüyor, fakat halkın seçtiği bir cumhurbaşkanımız yok!..
Sayın Abdullah Gül, sevdiğim bir kardeşimdir. Gerçekten elinden geleni yapıyor cumhurbaşkanlığını kanıtlamak için, ama nereye kadar?
Örneğin Yalçın Küçük çıkıp diyor ki, ‘Cumhurbaşkanı bir çocukla evlenmiştir! Öyle biri cumhurbaşkanı olamaz!’ diyor. Hakikaten, Avrupa’da filan, 17 yaşını doldurmayan bir kimse ‘çocuk’ kabul ediliyor. Bu yüzden Abdullah Gül kardeşim kalkıp Yalçın Küçük’e cevap veremiyor. Çok teşekkür ediyorum, kendini kanıtlamaya çalışıyor, ama eşi ile Orduevi’ne gidemiyor. Nasıl yapacak?”

ADİL YARGILAMA ADİL YARGIÇLARI, ADİL SAVCILARI, HATTA ADİL KARAKOLLARI GEREKTİRİR
Hüsamettin Cindoruk, Türkiye’de işlerin yolunda gitmesi doğrultusunda çok çaba harcandığının inkar edilemeyeceğini, fakat bu çabaların gerekli faydayı sağladığının da savunulamayacağını söyledi. Bunda iktidar partisinin tutumunun önemli etken olduğunu kaydeden Cindoruk, “Mesela, seçim barajını %5′e çekebilirlerdi. Ahlak yasası çıkarabilir, dokunulmazlıkların istismarından kaçınabilirlerdi. Bunları yapsalar itibarları da olurdu. Hem hukuk devleti olacak, hem hukukun üstünlüğüne boş vereceksin, olmuyor!” dedi.
Bir hukuk devletinde, devletin yargı ayağının çok büyük önem taşıdığını, esasen son zamanlarda yargı erkinin de çok dikkatli davrandığını kaydeden Cindoruk, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şunu unutmamalı: Adil yargılama için, adil yargıçlara ihtiyaç var. Ama yetmez, adil savcılara da ihtiyaç var. Hatta adil karakollara da ihtiyaç var. Yargı, tutuklarken de, tahliye ederken de dikkat ediyor. Ama bu adil bir yargılama için güvence değildir. Çünkü güvence yargı değil hukuktur. Yargı, yalnızca hukukun bir bölümüdür…”
Türkiye’de halkın bölünmüşlüğüne, halkın kamplara ayrıldığına ilişkin görüşler bulunduğuna da dikkat çeken Cindoruk, “Halk niçin bölünsün? Halk bölünmez. Eğer siz, halkın çeşitli tabakaları arasında infial duyguları uyandırmaz, halkın çeşitli kesimleri arasında birbirine karşı gelecek sebepler yaratmazsanız, halkın bölünmesi için neden olmaz!” dedi. Cindoruk şöyle konuştu:
“Arkadaşlar, gençler; Türkiye’yi biz kurduk! Suriye’yi, Mısır’ı, Irak’ı, Suudi Arabistan’ı başka birileri kurdu. Suriyeliler Suriye’yi, Mısırlılar Mısır’ı, Suudiler Suudi Arabistan’ı kurmuş değiller. Dahası, biz, Türkiye’yi savaşarak kurduk. Bu kolay bir iş değil. Bu kuruluşun bir konsensüsü var. Türkiye, 1922′den başlayarak her alanda Batılılığın gereklerini yerine getirmiştir. Eksik olan nedir? Pek fazla eksiği yoktur! Bu yüzden, AB’nin bizden istediği yalnızca bir takım uyum işleridir. Çünkü ötekileri zaten var, zaten yapılmış! Biz, hukuk devleti sürecine 1920′lerden, ama daha öncesinden de, Osmanlı İmparatorluğu’nun 18. yüzyılından itibaren girmişiz. Bu büyük bir birikimdir. Yalnızca birikim de değil, kuruluşun üzerinde yükseldiği ve geliştirdiği temeldir. Şimdi bunu ne yapacaksın? Hiç yokmuş gibi davranmak kimin, ne işine yarayacak?..”
Türkiye’de siyasi bir açmaza girildiğinde akla darbelerin gelmesinin bir talihsizlik olduğunu da kaydeden Cindoruk; “Darbelemekle, darbelenmekle hiçbir yere varılamaz. Zihnimizi, aklımızı, haklarımızı kullanıp bu işten çıkacağız. Meşru yol ve araçlardan ayrılmayacağız. Öncelikle bunu bileceğiz” dedi.
Türkiye’deki görünümün, “Bir laikler var, bir de Kasımpaşalılar” şeklinde olduğunu ifade eden Cindoruk; “Başbakan ikide bir diyor ki: ‘Ben Kasımpaşalıyım’! İyi ama, bunu söyleyip durursan, ‘Sen Kasımpaşalıysan, ben de Mustafakemalpaşalıyım’ diyenler mutlaka çıkacaktır” diye konuştu.
Cindoruk, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bu seçimi, önümüzdeki yerel seçimi bir referandum haline getirelim. Milli devleti korumak için bir referandum haline getirelim. Anonim akıl bugün bunu gerektiriyor. Anonim akıl bugün bize bunu salık veriyor!..
Bu bakımdan, arkadaşlar, sevgili gençler, önümüzdeki seçimde tercihimizi adaylara, kişilere bakarak değil, ortak akla bakarak yapalım!..

Bilgi: Hüsamettin Cindoruk ve Suheyl Batum’un “Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri”nde, “Türk Hukuk Devleti Sorunları ve Geleceği” üzerine yaptıkları konuşmaya ilişkin haber.

İlgili yazılar:

  • ilgili yazı yok