Bir delilik hali: Aşk
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Mehmet Coşkundeniz, Söyleşiler
Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Mehmet Coşkundeniz, “Bir delilik hali: Aşk” başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı.
Coşkundeniz, “Bir delilik hali: Aşk” başlıklı söyleşisinde, “Aşk bir delilik halidir gerçekten. Çünkü aşık olan insanda beyin dopamin diye bir madde salgılar. Bu madde, beynin muhakeme merkezini bloke eder. Aşkın gözünün ‘kör’ olması bundandır” dedi. Söyleşinin devamında aşk, sevgi, evlilik, ayrılık sorunlarını değerlendiren Coşkundeniz, “Gençlere önerim: Aşık olduğunuzla evlenin, ama aşıkken evlenmeyin. Çünkü bir aşk ilişkisinde ne zaman ayaklan yere basarsa, o zaman evlilik başlar. Evlilik sanıldığı gibi aşkla değil sevgiyle beslenir” diye konuştu.
Coşkundeniz, konuşmasının başlangıcında bilim insanlarının insan beyni ile davranışları arasındaki ilişkiyi saptamak için uzun uğraşlar verdiklerini, bunun sonucu olarak da, insanın “Aşk” denilen haliyle “delilik” hali arasında ilginç benzerlikler bulduklarını söyledi. Coşkundeniz şöyle konuştu:
“Aşk bir delilik halidir gerçekten. Çünkü aşık olan insanda beyin dopamin diye bir madde salgılar. Bu madde, beynin muhakeme merkezini bloke eder. Aşkın gözünün ‘kör’ olması bundandır. Şizofrenlerin de beyinleri aşıklarınki gibi dopamin salgılar. Şizofren gerçeklik duygusunu, çevresini doğru algılama yetisini kaybeder. Aşkta da böylesi bir durum söz konusudur. Ayaklarımız yerden kesilir. Gökyüzünde uçmaya başlarız. Aşık olduğumuz insanın her davranışı, her tutumu bizde hayranlık uyandırır. Ama gün gelir aşkın kimyası biter. Bu anlamda aşk sürekli yürüyen bir hal değildir. Çünkü o hormonun salgılanması ger geç bitecektir. O zaman, ne yapalım, ayrılalım mı? Evet, ya ayrılırsınız, ya da aşkın yerine uzun dönemli bir sevgi ilişkisi geliştirir, onu koyarsınız.”
“NEFRET ET, AMA ACIMA!”
Erkeklerin kadınları anlamaya çalışmasının “beyhude” bir çaba olduğunu ifade eden Coşkundeniz, “Çünkü kadın ve erkeğin beyinleri esaslı olarak bir birinden farklı. Kıvrımlarına kadar farklı…” dedi.
Kimi erkeklerin, kadınların acıma duygusunu aşk sanabildiklerini belirten Coşkundeniz, “İbrahim Tatlıses bir filminde “Benden nefret ama, bana acıma” der. Bunu Murathan Mungan söyleseydi, ‘Ne hikmet!’ diye baş tacı ederdik. Tatlıses söyleyince etkisi aynı olmuyor” diye konuştu.
Söyleşinin devamında aşk, sevgi, evlilik, ayrılık sorunlarını değerlendiren Coşkundeniz, “Gençlere önerim: Aşık olduğunuzla evlenin, ama aşıkken evlenmeyin. Çünkü bir aşk ilişkisinde ne zaman ayaklan yere basarsa, o zaman evlilik başlar. Evlilik sanıldığı gibi aşkla değil sevgiyle beslenir. Sevgiye emek vermez, onu uzun soluklu kılacak bir uğraştan, çabadan yoksun bırakırsanız, solar.
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü aşkı, ‘aşırı sevgi ve bağlılık duygusu’ diye tanımlıyor. Ben de, bir yazımda ‘Bu şehri senin için yıkarım’ diye yazmıştım. Yıkabilir miyim? Elbette hayır! Ama aşk halinde bunları duyumsar insan. Her şeyi yapabileceğini, salt sevgilisi istedi diye en olmayacak işlerin altından kalkabileceğini sanır. Aşk dünyanın en güçlü duygusudur. Onu uğruna memleketler yıkılmış, savaşlar çıkmış! Troya, Helen’in aşkına kurban gitmiş! Unutmayın ki, içinizden aşık olmayan varsa, ‘ben aşka inanmıyorum’ diyen varsa, bir gün, hiç beklemediği bir anda aşık olabilir. Aşk uğruna evini, eşini, çocuklarını –hem de her şey çok iyi giderken- bırakıp gidebilir. Erkek için olduğu kadar, kadın için de doğrudur bu. Kadın veya erkek fark etmez. Ne insanlar gördüm? Hayatında ağzına işkembe çorbası koymamışken, aşık olduğu insan seviyor diye işkembe çorbası içmeye başlamıştır; veya Eyfel Kulesi’ni evinin bahçesine kurmaya kalkışmıştır! İşte, bunun her zaman böyle gideceğini beklememek gerekir. Günümüzde sevgi için yeterince çaba ve zaman harcanmıyor. Çok kolay terk ediyoruz. Biri diyor ki, bin kadınla ilişkim var! İyi de bunun övünülecek tarafı nerede? Bir kadınla, doğru düzgün bir ilişkin olmuş mu? Önemli olan budur…”
Bilgi: Mehmet Coşkundeniz’in, ” Bir delilik hali: Aşk ” başlıklı söyleşide yaptığı açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Şiir ve Güncellik
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Afşar Timuçin - Ahmet Telli - Şükrü Erbaş, Söyleşiler
Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Afşar Timuçin, Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş, “Şiir ve Güncellik” başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı. Sözlerine, “Şiir söz konusu olduğunda ‘güncel’ sözü beni düşündürüyor, hatta irkiltiyor” diye başlayan Afşar Timuçin, şöyle devam etti:
“Çünkü insan geçmişi ve geleceği olan varlıktır. Onu gündelik bilinçten çok evrensel bilinç ifade eder. Evrensel bilinç gelip geçicinin üzerine kurulmadığı gibi, gelip geçicide açıklamasını da bulamaz. Evrensel bilinç uzamda ve zamanda her yöne akarak etkin olur. Bu bakımdan her zaman anlık olandan, değişir olandan genel olana, değişmez olana bakmak gerektiğini düşünürüm. Öyle geliyor ki, sanatta, edebiyatta güncel olanla yetinmek yüzeyselliğe götürür. Bu söylediğimden ‘güncel önemsizdir’ dediğim çıkarılmasın. Güncel önemli, ama ona takılıp kalmak derinlik, evrensellik anlamında engelleyici…”
Afşar Timuçin, “güncele takılıp kalmamaya” örnek olarak Mollier’in Cimri’sini, Şekspir’in Venedik Taciri’ni, Flaubert’in Madam Bovary’sini ve Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’ini gösterdi. Adı geçen yapıtların zamanın olaylarından, kahramanlarından yola çıkılarak yazılmasına karşılık, günümüzde de başyapıtlar kalmaya devam ettiğini hatırlatan Timuçin, bunun insana ve olaylara güncelin üzerinden, çağın üzerinden bakılması ile mümkün olabildiğini söyledi. Yakın geçmişimizde, bir trafik kazasının, bir depremin ya da toplumun ilgisini çeken bir cinayetin ardından yazılıp sokaklarda gazete gibi satılan “destan”ların olduğunu hatırlatan Timuçin, şöyle sürdürdü:
“Bu destanlar, bir gelenekten beslenseler de günceli anlatmakla sınırlanmışlardır. Etkileri sabun köpüğü gibi geçicidir. Ömürleri, olaya duyulan ilginin ömrü kadardır, birkaç gündür. Sonra, unutulur giderler… Buna karşılık diyelim Lorca’nın Karartma’sı, sözünü ettiği olay, sözünü ettiği insanlar hepten unutulup gitse de evrensel bir bilince yaslandığı için yaşamaya ve okunmaya devam eder: ‘Kapılar tutulmuş neylersin/ Neylersin içerde kalmışız/ Yollar kesilmiş/ Şehir yenilmiş neylersin’…”
“Siyasete yakın sanatçılar güncele de daha yakındırlar” diyen Timuçin, bunun anlaşılır bir durum olduğunu, gençliğinde kendisinin de siyasete yakın durduğu dönemlerde güncel olanla daha ilgili olduğunu söyledi. Buna karşılık, güncel olarak değerlendirilebilecek tek bir şiirinin olduğunu belirten Timuçin, onu da oğlu öldürülen bir babanın isteği üzerine yazdığını söyledi.
Timuçin, şöyle konuştu: “Ne zamandır güncel olana ilgim kalmadı. Bu toplumda yaşamıyor musun, diyebilirsiniz. Elbette bu toplumda yaşıyorum. Toplumu etkileyen her şey beni de etkiliyor. Ama ne kadar yapabiliyorsam, kalıcı olanın, devamlı olanın peşinde olmaya, bugün olanın değil de yüzyıllar içinde olanın peşinde olmaya çalışıyorum. Güncele sıkışıp kalırsam, genel insan gerçeğine, tarihsel süreçler boyunca gelişen insan gerçeğine varamam. Güncel olan özgürlüğümü kısıtlıyor, beni basitin, bayağının içine çekiyor, hapsediyor. Bu yüzden güncelden uzak duruyorum.”
HAYAT ŞİİRİ ÇAĞIRIYOR
Ahmet Telli, günlük yaşamda yüz yüze olduğumuz hemen her şeyin, insana, “Beni dinle!”, “Ben cazibim!”, “Ben en iyisiyim!” diye haykırdığını; günlük dilin de bu çerçevede sıkışıp kaldığını söyledi. Telli, “Bu yüzden hayat, durmadan şiiri çağırmaktadır“ dedi.
Teli şöyle konuştu: “Güncellik, acaba bizi önemsizleştiren, bize sürekli bir şeyler dayatan, bizi sürekli seçim yapmaya zorlayan tüketimin dili mi? Güncellik, kaba propagandasıyla bizi, birini değil ötekini almaya, biri ile değil öteki ile özdeşleşmeye zorlayan siyaset mi? Şiir, siyaset gibi yüksek sesle, buyurganlıkla, dayatmalarla konuşmaz, ama açıktır ki ondan daha kalıcıdır. Siyaset bir egemenlik alanı olarak insanın taraf olmasını, biat etmesini, böylece ötekini ayırmasını ister. Oysa şiir, bir iktidar aracı değil, onu reddeden eşit olma duygusu, düşüncesi ve ideolojisidir…”
Ahmet Telli, okul kitaplarındaki “şiir duyguların terennümüdür, şiir duygularla yazılır” şeklindeki şiir tanımının, “dünyanın bilinen en ebleh tanımlaması” olduğunu da söyledi. Telli, şöyle konuştu: “Şiir fikirlerle yazılır. Salt duygularla şiir yazılsaydı, Melih Cevdet’in dediği gibi, komşu kızına aşık delikanlıyı ya da komşu delikanlıya aşık kızı, potansiyel şairlerimiz saymak gerekirdi.
Aşık Veysel, “Kurt ile kuzu birlikte yaşardı, fikirler başka başka olmasaydı” der. Tevfik Fikret de, “Vicdanı hür, fikri hür” bir nesilden söz eder şiirinde… Şiirin alt yapısını fikirlerde görüyorum ben de. Ne yazık ki, fikrin üzerinde tüketim kalıplarının saltanatı var. Ama şiirin kan dolaşımını düzenleyen ana düzenek ‘itiraz’dır. Çünkü şiir bir özgürleştirme olanağı ve aracıdır. Bu bakımdan şiir, günlük duygulanımların ötesinde bir şey olduğu gibi, tüketimin dayattıklarından da daha kalıcıdır.
Güncellik, teknolojinin bir çığ gibi üstümüze çökmesi sonucunda yalnızca tekniğin dayattıkları ile konuşmak ve yaşamak mı? Bilgisayar dili milenyumun markası olmaya çalışmakta. Bu kimi şairi heyecanlandırıyor. Heyecanlandırabilir de. Altında yatan: Zeki olan yazsın! Teknoloji ile başa çıkabilen, onunu diline egemen olabilen yazsın! Bu şiirin geçmişten damıtıp getirdiğini ortadan kaldırır mı? Bu deneyselliğe karşı kendimi gelenekçi olarak mı görmeliyim? Hayır!.. Şiir, tüm otoritelere karşı ve gelenekçiliğin otoriteye dönüştüğü durumlarda geleneğe karşı da bağımsızlığını korumak zorundadır. Hayat bu yüzden şiiri çağırmaktadır. Hayat kendi şiirini, eşitlik duygusunu, ideolojisini hep üretir. Her şeye cevap yetiştirerek değil ama tözsüzleşme ve düzleştirme haline, ‘yaşıyorum ya’ diyen kanıksama haline, duyumsamama ve duyurmama haline karşı üretir.”
Konuşmasının devamında, günümüz insanının dünyadaki tüm dillerin yalnızca yüzde dördünü kullandığını ifade eden Telli, “Dillerini unutmuş Amerikalıların mutsuzluklarını dünyanın başka bölgelerine kan ve ateş halinde dağıtmalarının” şaşırtıcı olmadığını söyledi.
Telli, sözlerini şöyle tamamladı: “Şunu söyleyebiliyorum: Şiir çıkmazda! Çünkü insan çıkmazda!..”
USTAMIN USTASI, ÇIRAĞIMIN ÇIRAĞIYIM
Şükrü Erbaş, konuşmasına Sufi ozanların “içimi ısıtan, yakan” dediği kimi şiirlerine dikkat çekerek başladı. Hallacı Mansur’un “Cehennem acı çektiğimiz yerdedir; acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdedir” dediğini hatırlatan Erbaş, bu tanımın özellikle bugünün insanın yaşadıklarına uygun düştüğünü söyledi.
Eğitim Sendikası’nın yayımladığı bir rapordan alıntılar yaparak konuşmasını sürdüren Erbaş, şunları söyledi: ”Rapordaki bir saha çalışmasına ilişkin sonuçlar, sözcüğün tam anlamıyla dehşete düşürüyor insanı. Sonuçlar şöyle: Türkiye’de her birimiz günde ortalama 5 saat televizyon izliyoruz… Buna karşılık okumaya ayırdığımız zaman bir yılda, kişi başına ortalama yalnızca 6 saat! Bunun cehennem olduğunu düşünmez misiniz? Azerbaycan 7 milyon nüfusu olan bir ülke, ama bir kitap 100 bin basılıyor. Biz, nüfus bakımından 100 milyon sınırını zorluyoruz, fakat bir kitabın bin adet basılmasını ‘iyi’ sayıyoruz. Bunun bir sonucu olarak düzenli kitap okuyan yurttaş sayısı 10 binde bir bile değil… Antalya’nın en büyük kitapçısı olarak bilinen kitapçı dostuma sordum, Melih Cevdet Anday’dan kaç kitap sattığını? Son bir yılda yalnızca bir tane! Bu ülkenin en ünlü şairlerinden biri, ama Antalya gibi bir kentte yılda yalnızca bir tane kitabı satılıyor! Şimdi neden ‘ürkütücü sonuçlar’ dediğimi anlıyor musunuz? Eğitim Sen’in araştırmasından bir rakam daha vereyim: Türkiye’de kitap için ayırdığımız para yalnızca 0.60 lira. Amerikan doları olarak: 0.45 dolar. Yani bir Türk lirası bile değil!…
İşte böyle bir gerçeklik içinde edebiyat yapmaya çalışıyoruz!”
“Şiir ve güncellik” çerçevesindeki tartışmanın şiirimizin son yıllardaki durumuyla yakından ilgili olduğunu ifade eden Erbaş, “Ancak buradaki olumsuzluk güncelliğin reddini gerektirmez” dedi. Erbaş, şöyle konuştu:
“Elbette şair, aşklarını, acılarını filan söyleyecek. Mekan yok, zaman yok… Öyle bir genelleme içinde… Ama bakıyorsunuz: şiirde, güneş, ay, yağmur, kar, kış, soğuk, sıcak soyut imgelere dönüşüyor! Şair bakkala gitmiyor! Alış veriş yapmıyor! Otobüse, trene,tramvaya binmiyor! Kısacası yaşadığımız hayatı yaşamıyor! Kendi varlığını ve kişiliğini oluşturan koşullarla hiçbir şekilde bağ kurmuyor, kuramıyor… Toplumsal arka planı olmayan, içi boşalmış, yabancılaşmış bireyi yazan şiir kimseyle kucaklaşmıyor, buluşmuyor. Böyle bir derdi de yok! Ama böylesi ‘dertsiz’ bir şiir olur mu? Şiirin hep bir derdi olacak. Şiirin her zaman bir söylediği olacak. Olmalı!…”
Güncelden yola çıkmadan iyi bir gelecek tasarımının olmayacağını düşündüğünü ifade eden Erbaş, “Güncel olmadığını savunduğumuz şiirler de sonunda günümüze yaslanır, ‘güncel’ olmasalar da bugünden yola çıkarlar, bugünden çıkmak zorundalar. Çünkü söz, zamanı ne kadar aşıyor olursa olsun ancak kendi zamanına aittir. Ancak zamanının nesnel gerçekliğini ifade edebildiği, kavrayabildiği ölçüde, öteki zamanların da nesnel gerçekliği olabilir. Mollier’in Cimri’si, Servantes’in Don Kişot’u, Homer’in İlyada’sı böyledir. Zamanlarının nesnel gerçekliğini kavrayabildikleri için, sonraki zamanlarda da varlıklarını, etkilerini korurlar. Çünkü geçici bir sürü ayrıntı insanın kalıcı yanını, özünü dokuyup durmaktadır. Bunu kolayca ayıklama şansı yoktur. Aksi halde zamansız ve mekansız bir sanat söz konusu olurdu ki, olmaz!..” diye konuştu.
İnsanın güncelle ilişkisinin çok sağlam olması gerektiğini, aksi halde geleceğe taşıyacağı fazla bir şeyinin olamayacağını savunan Erbaş, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bir söz var: Ustamın ustası, çırağımın çırağıyım! Ustamın ustası, çırağımın çırağıysam şiirim insanlığın birikiminden yararlandığı gibi, onu geleceğe taşımanın da aracı olabilir, Bu yüzden yapabildiğim kadar iyi şiir yazmaya çalışıyorum…”
Bilgi: Afşar Timuçin, Ahmet Telli ve Şükrü Erbaş’ın, “Şiir ve Güncellik” başlıklı söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Hakim Medya
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Nihat Genç, Söyleşiler
Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Nihat Genç, “Hakim Medya” başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı. Genç, güncel sorunlara ilişkin yaklaşımları Of’lu Hoca’dan ve “Anadolu’nun Sultanı” dediği Nasrettin Hoca’dan fıkralar aktararak tartıştı.
“Empati, rol değişimi, özdeşleşme” olarak özetlenebilecek duygunun insana ait en temel değerlerden olduğunu belirten Nihat Genç, “Başkalarının dertleriyle dertlenmeyene bu zamanda ‘insan’ demiyorlar. Son yirmi yılda Türkiye’nin çevresinde son on yolda milyonlarca insan öldü. Biz ne yaptık? Seyrettik!” diye konuştu…
Nihat Genç, Türkiye’de “Hakim Medya”nın “Değişiyoruz, Batılılaşıyoruz” masallarıyla halkı uyuttuğunu, çıkarına uyan durumlarda siyasal, sosyal, ekonomik gerçekleri halktan gizlediğini savundu. Genç, “Anadolu’nun kurtuluşu diye selamladığımız Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) gidiyor, Kazdağları gidiyor, Ayder yaylası gidiyor. Yahudi tüccarlar, Arap şeyhleri bu ülkede gördüğünü satın alıyor. Bunun normal bir ticaret olduğunu kimse söylemesin” dedi.
Türkiye’nin uzun zamandır Amerikancı sağcı siyasetçiler tarafından yönetildiğini öne süren Genç, “Tayyip Bey’i niye eleştiriyorsunuz ki? Tayyip Bey, Baba’dan gördüğünü yapıyor. Demirel, Özal, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz’ın izinden gidiyor. Onlar koparıp koparıp gittiler. Tayyip Bey’e birazı kalmış. İşte, şimdi de o koparıyor!” şeklinde konuştu.
BİREY DEDİĞİN DÜŞÜNÜR, TARTIŞIR, İTİRAZ EDER…
Nihat Genç, fıkralar ve Halk meselleri, kıssalarıyla başladığı söyleşisinde, özellikle Nasrettin Hoca’dan ve Of’lu Hoca’dan verdiği örneklerle siyasi partileri ve siyasi liderleri, yanında da geçerli ahlak anlayışını ve değer yargılarını hicvetti. Genç şöyle konuştu:
“İnsani bir sorunla karşılaştığımızda, en basiti bir trafik kazasına tanık olduğumuzda, kendimizi ötekinin yerine koyarak bakarız olaya. Dertleniriz, üzülürüz, kendimizi tutamayıp ağlarız. Çevremize anlatırız duygularımızı. Bizim dertlenmemizin, dertliye hiçbir faydası olmayabilir. Ama biz insanız! İnsan böyle yapar! Hiçbir okulda öğrenmez bunu. Göre, göre; yaşaya, yaşaya kendiliğinden öğrenir. Böyle yetiştik hepimiz…Ama şimdi böyle olmuyor. Nasırlaşmışız hepimiz. Kimsenin derdi bizi ilgilendirmiyor. Geceyarısı ya da sabaha karşı evinden alınıp götürülen biri için hiçbir sorumluluk duymuyoruz, üzülmüyoruz da… ‘Hak, hukuk’ lafları ediyoruz, ama ‘Neye dayanarak yapıyorsun bunu?’ demiyoruz. ‘Vah, vah!’ da demiyoruz… Bu ‘normal’ bir durum değil. Sağlıklı bir durum değil. İnsanca bir durum değil…”
“Modern toplum” denilen toplumun, başkasının derdiyle dertlenmeyeni “insan” saymadığını, adam yerine de koymadığını, çünkü ancak böyle “birey” olunabildiğini ifade eden Genç, “Birey dediğiniz tartışır, düşünür, itiraz eder! Bir hukuksuzluk karşısında, bir haksızlık karşısında sessiz kalmaz; vurdumduymaz da olmaz. Birey, yani insan dediğimiz insan, budur” dedi. Nurseli İdiz’in, herkesin uykuda olduğu bir saatte evinin basılıp gözaltına alındığını hatırlatan Genç, ünlü bir kadın yazarın “O da hak etmişti” diye yazmasını toplumu saran vurdumduymazlığa örnek gösterdi. “Empati, rol değişimi, özdeşleşme” olarak özetlenebilecek duygunun insana ait en temel değerlerden olduğunu belirten Nihat Genç, “Türkiye’nin çevresinde, son 10 yılda milyonlarca ölü çıktı. Irak’a, Japonya’ya atılan atom bombalarının gücüyle kıyaslandığında 10 katı bomba atıldı. Bir buçuk milyon insan öldü orada. Çeçenistan’da, Bosna’da, Hocalı’da, Afganistan’da, Filistin’de, Lübnan’da da bir o kadar insan öldü. Bunlar Müslümandı. Ne yaptık biz? Yalnızca seyrettik!… Düşünün ki, Çeçenistan’da ne kadar insanın öldüğü matematik hesaplarıyla saptanmaya çalışılıyor. Diyorlar ki, ‘nüfus bir buçuk milyon olsa; 400 bini kaçmıştır, 400 bini yerinde, yaralıları, sakat kalanları düşün, demek ki 400 bin kişi öldü!… Bu kadarı bile dünyanın çıldırdığının resmini görmemize yeter. Ama, ‘canım bize ne’ diyene, ‘insan’ denir mi? Biz çakal mıyız? Biz insanız!” diye konuştu.
“HAKİM MEDYA” YALANLARLA UYUTUYOR
Genç, siyaset, para, medya ilişkilerine de değindiği söyleşisinde, Türkiye’de “hakim medya”nın siyasilerle kol kola 60 yıldır Türkiye’yi, Türk halkını uyuttuğunu söyledi.
Medyada ekonomi üzerine, siyaset üzerine yazanların yakın zamana kadar, “her şey yolunda… Türkiye, dünyanın büyük ekonomilerinden biri…Hiç merak etmeyin, artık dünyaya ayak uyduruyoruz ” diye yazıp durduklarını ifade eden Genç, “Bizi fena dolduruşa getirdiler!” dedi.
12 Eylül rejimi ile birlikte gazetelerde grev ve toplu sözleşme haberlerinin ‘haber’ değeri görmediğini ve yayınlanmadığını söyleyen Genç, “Ben baktım, siz de bakın! Mesela Hürriyet gazetesine bakın! 40 yıldır bir grev haberi çıkmamıştır. Sendika haberi de çıkmamıştır. Çıkmışsa, sendikacıların karıştığı bir rezalet nedeniyle çıkmıştır!” diye konuştu.
ABD Başkanı R. Reagen ve İngiltere Başbakanı M. Teacher’ın dönemlerinde estirdikleri sağ siyaset dalgasının Türkiye’de de etkili olduğunu ifade eden Genç, buna 12 Eylül rejimiyle başlayan, Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz dönemlerinde devam eden, günümüzde ise tam bir çılgınlığa dönüşen “özelleştirme” politikalarını örnek gösterdi.
Nihat Genç, “Hakim Medya”nın “değişiyoruz, batılılaşıyoruz” masallarının ardı arkasının kesilmediğini, ülkenin zenginliği olan kamu elindeki kağıt fabrikalarının, cam fabrikalarının, demir çelik fabrikalarının, rafinerilerin bir, bir elden çıkarılmasına da bu gerekçeyle alkış tutulduğunu söyledi. Genç şöyle konuştu: “Ne diyorlardı: ‘Köhne Bürokrasi!’… Uçacağız, ama şu köhne bürokrasi olmasa!… SEKA’nın ne olduğunu biliyor musunuz? Ya demir çelik fabrikalarının? Bedavaya alınıp bir milyon katıyla arsa olarak satıldılar! Bakın: Anadolu’nun kurtuluşu diye selamladığımız Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) elimizden gidiyor, Kazdağları elimizden gidiyor, Ayder yaylası gidiyor. Yahudi tüccarlar, Arap şeyhleri bu ülkede gördüğünü satın alıyor. Bunun normal bir ticaret olduğunu kimse söylemesin. ‘Alsınlar, ne diyebilirim? Bu bir ticaret !’ diyemiyorum. Bir talan var ortada! Size de öyle gelmiyor mu?..
Hakim Medyadakilerin kullandıkları kavramlar basittir: Uygar, çağdaş, batı demokrasisi… Değişiyoruz, dönüşüyoruz, ilerliyoruz!.. Hep bunları söyleyip yazdılar… Bunları söyleyince, bu topraklarda, her türlü sindirme, yok etme eylemine haklılık kazandırdıklarını sanıyorlar… Niçin? Tabi ki demokrasi için!.. O televizyondan bu televizyona, o gazeteden bu gazeteye koşturup duran ünlü bir gazeteci, ‘Atom bombası atılmasaydı Japonya’ya demokrasi gelmezdi’ diyor. Demek ki onların özgürlük dedikleri, Nükleer bombalarının özgürlüğü! Demokrasi dedikleri, nükleer bombaların demokrasisi!.. Bizim özgürlüğümüz söz konusu değil! Bizim konuşmamız söz konusu değil! Bizim yazarlarımızın konuşması, ülkesinin değerlerini ve kendisini batıya karşı savunması söz konusu değil! Öyleleri gidip tirajı 5-10 bin olan gazetelerde yazsın! Birkaç yüz dinleyicisi olan radyolarda konuşsun!..
Kendimize, yakın tarihimize, gazetelerimize bakalım: Biz kimden yanayız? Biz insanlık vicdanından yanayız. Kim kimi öldürüyorsa, onun karşısına geçeceğiz. Büyük güçlerin, nükleer silahların karşısına geçeceğiz. Nükleer silahlarla, üç beş yaşındaki çocukları öldürmelerinin karşısına geçeceğiz. Ülkelerini koruyan insanlara yardım edeceğiz, yardım göndereceğiz. Onların öncüsü olacağız. Öncüsü olamıyorsak destekleyicisi olacağız! Ama bizim medyamızdaki yazarlar, bunları konuşmuyorlar. Ben konuşuyorum, yazıyorum diye bu ülkeden kovuldum! Kıbrıs’ta yayın yapan bir radyoda konuşabiliyorum ancak!…”
Bilgi: Nihat Genç’in “Hakim Medya” başlıklı söyleşide yaptığı açıklamalarına ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Türkiye Politikaları
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Söyleşiler, Yalçın Küçük
Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Yalçın Küçük, “Büyük Türkiye – Küçük Türkiye Politikaları” başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladı. Prof. Dr. Yalçın Küçük, söyleşisine Atatürk’ün “Bursa Nutku” diye bilinen konuşmasını okuyarak başladı.
Salon tümüyle dolduğu için bazı dinleyicilerin merdiven ve koridorlarda oturarak izlediği söyleşide, Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki “çıkış”ını değerlendiren Küçük, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Davos’a Peres’le, moderatörle kavga etmeye gitmedi. Hasta olduğu için olay öyle gelişti. Başbakan’ın GATA’da tedavi görmesi şart!” dedi.
Milli Kurtuluş Savaşı’nın siyasi manifestosu olarak “Misakı Milli”nin, dünyanın her yerinde bir “hukuk belgesi” olarak kabul edildiğini dile getiren Küçük, bu belgeye göre “Musul vilayetinin Türk toprağı olduğunu, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin de bu yolda vasiyetinin bulunduğunu” söyledi. Lozan antlaşmasının bir “fetiş” olarak değerlendirilemeyeceğini de ifade eden Küçük, “Musul vilayetinde Kürtler, Türkmenler, Türk solcuları Barzani’yi yıkmak için silahlı ayaklanma başlatmalıdır” dedi.
Söyleşinin sonunda, “Ergenokon davası”na ilişkin sorularla da karşılaşan Yalçın Küçük, davanın bir “akılsızlaştırma operasyonu” olduğunu söyledi. Küçük’ün davaya ilişkin açıklamalarına Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) üyesi olduklarını söyleyen üç-beş kişi oldukları gözlenen küçük bir gruptan itiraz geldi. BGC Başkanı Kolaylı, slogan atmaya başlayan grubun salondan ayrılmasını istedi. Gruptakilerin ayrılması üzerine, söyleşinin soru yanıt bölümü devam etti.
PAŞA HAZRETLERİNİN BURSA NUTKU
Yalçın Küçük, Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’nda gerçekleşen söyleşisine, Onosmatike (isimbilim) ve Etimolojiye (kökenbilim) ilgisinin nedenlerini açıklayarak girdi. “Yoldaş” sözcüğünün Türkçenin en güzel sözcüklerinden birisi olduğunu düşündüğünü ifade eden Küçük, “Benim kuşağım Türkçe’nin bu güzel sözcüğünü tekrarlamaktan korkardı” dedi.
Salonu dolduran dinleyicilere, “Yoldaşlar” diye seslenen Küçük, konuya Atatürk’ün “Bursu Nutku”nu okuyarak girmek istediğini kaydetti.
Okuduğu metnin “Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin 5 Şubat 1933 günü, Bursa’da söylediği sözler” olduğunu ifade eden Küçük, “Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözlerini kasten okudum. Bugüne uygun düşüyor. Bu nutuk okunmuyordu. “Uydurmadır” deniliyordu. Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu oybirliğiyle gerçek olduğunu, Atatürk’e ait olduğunu kabul ve ilan edinceye kadar bunu okumak takibat sebebiydi” dedi.
Küçük şöyle devam etti:
“Bir ülkeyi nasıl seversiniz? Ben bir ülkeyi insanlarıyla severim. Herkesin bir koleksiyonu vardır, benim de var. Ben hapishane koleksiyonu yapıyorum. Sinop’a gitmek istiyordum. Denizin altındaymış zindanı. Tam gidecekken kapattılar orasını, gidemedim. Son dönemde iki eksiğimi giderme fırsatım oldu. Metris’i ve Silivri’yi gördüm. Metris’te bir hapishane doktoru tanıdım. Böyle insanlar varsa, bu memlekette yaşanır dedim. Dil kursuna yazılmış Taksim’de. Ama hasta hükümlüler yüzünden bırakmış o kursu. Oradaki tek hekim çünkü. O olmazsa hastalarına kim bakacak? Böyle bir insan işte…
Silivri’de (cezaevi) Emin Gürses’le tanıştım. Lazca konuşuyordu. Söylediklerinin yarısını anlamıyordum, anladığım yarısı da sövgüden ibaretti, yüzümü çeviriyordum. Onunla da tanışmaktan çok mutluyum. Emin Gürses gibi insanlar varsa, bu memleket güzel memlekettir. Asistanı, olur ya yetersiz kalır diye, her gün tomar tomar ders notları gönderiyordu öğrencilerine. Böyle bir insanı tanır da bahtiyar olmaz mısınız? Bu memlekette yaşanır demez misiniz?”
Söyleşisiyi, gazeteci Bekir Coşkun’un Prof. Dr. Türkel Minibaş’ın ölümü üzerine yazdığı “Bir gülümseme” başlıklı yazısını okuyarak sürdüren Küçük, “ İşte hem öyle insanlarımız (Türkel Minibaş), hem de öyle yazarlarımız (Bekir Coşkun) var. Bu memlekette ümitli olmak zorundasınız” dedi.
Küçük, “Aydınlarla Yüz Yüze” söyleşisindeki konuşması ile başlayacak bir dizi yeni yazısına “Bursa Tezleri” adını vereceğini, bu yazılarda “pek çok konuya açıklık getireceğini” sözlerine ekledi.
BAŞBAKAN GATA’YA GİTMELİ
Davos’ta Başbakan Erdoğan ile Şiman Peres arasında geçen tartışmaya değinen Küçük: “Başbakan Erdoğan Davos’a Peres’le, moderatörle kavga etmeye gitmedi. Hasta olduğu için olaylar öyle gelişti. Başbakan’ın GATA’da tedavi görmesi şart” dedi
Küçük, şöyle devam etti:
“Bir gazete küpürü, görüyorsunuz: Başbakan Erdoğan Alman Başbakanını Almanya’ya davet etti!… Rusya’ya gittiğinde, Putin’e diyor ki: Sizi hep televizyonlarda görüyoruz! Ne diyeceğini şaşırıyor Putin! Ne desin? “Ben de sizi görüyorum” diyor… Hırvatistan heyetine, Arnavut heyeti diyor. Paşa’ya, “Paşa, gel seni arabama alayım” diyor, ama Paşa çoktan gitmiş!.. Tıpta, buna “de realizasyon” deniyor: Yani, kişinin nerede olduğunu bilmemesi durumu… Alacakaranlık bir davranış hali…
Biliyorsunuz, “Başbakan Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olamayacak” diyordum. Olmayacak değil olamayacak! Deniz Baykal ne diyordu? “Olamaz” diyordu. Ben “olamayacak” diyordum. Bunları yazdığım kitabımı dava etti. Hastalığının niteliğini yazdığım kitap yüzünden bir dava daha açtı. Artık dava açmasından korkmadan yazabilirsiniz. Çünkü o iki davadan beraat ettim. Küçük düşürmek, hakaret etmek kastıyla söylemiyorum. Hastalık hakaret olsun diye gelmez kimsenin başına. Herkes hasta olabilir. Ama gene de uyarayım: Güler Kömürcü yazdı, Ergenekon’a girdi. İlhan Selçuk yazdı, o da Ergenekon’da. Aydınlık yazdı, biliyorsunuz onlar da…
Davos’ta ne oldu? Mehmet Tezkan yazdı, Vatan’da: “Emine Erdoğan’ın ağlaması, büyük bir nöbetten korkuyordu, olmayınca rahatladı ve ağladı” diye. Doğrusu budur.
Bilim, devrim ve aşk ayrıntıdadır. Bakın başka bir gazete küpürü: “Başbakanı kurtaran doktor öldü” diyor başlıkta. Ayrıntı: Ölen hekimimiz bir Nörologdur. Zırhlı aracın kapıları kitlenmiş de! İçerden açılamamış da! Balyozla camını kırmak gerekmiş de!…
Nörolog doktor, şeker hastasına bakmaz! Nörolog doktor, fıtığa da bakmaz!… O otomobili yapanlar açıkladı: Öyle şey olmaz diye. O balyoz hikayesi de kimsenin görmemesini sağlamaktı. Katar’dan geldikten sonra da, biliyorsunuz, ‘kayboldu’! Gazeteler, ‘Başbakan kayboldu’ diye yazdı.
Deniz Baykal biliyor ne olduğunu. Yaşar Paşa (Büyükanıt) da biliyor. Gidip Güven hastanesinde gördüğü için… Bu yüzden “Yaşar Paşa, GATA’ya yatırılması için harekete geçmeli” dedim. O’nun o halini gördü, bir kamu görevlisi olarak gördü. Bunu artık kendisine saklayamaz. Bunu gördükten sonra Genelkurmay’a döndüğünde rapor ettirmesi, arşivlere koyması ve ondan sonra da GATA’ya sevketmesi, bunun için gerekli yazıları yazması gerekirdi…
Başbakan Erdoğan bir devlet hastanesine gitmiyor. Giderse tarikat hastanesine gidiyor. Ama gitmesi gereken yer GATA! Çünkü bu konuda uzman yer GATA’dır…
Bakın benim kitabımda var, bunları tespit etmiyorlar, hem de kaynaklı olarak. Nereye giderse gitsin, AKP’li Mücahit Aslan’ı yanında götürüyor çünkü ilaçlarını sadece o veriyor. Yani, Türkiye’de Başbakanlık makamında bir isim var, Türk Devleti’nin hemşerisine hasta bakıcısına, doktoruna güvenemiyor ilaç için. Hep beraber bir oyun oynuyoruz, demek ki…
BU MAKAMLARI HİÇ DÜŞÜNMEMİŞLERDİ
Yalçın Küçük, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün, bugün bulundukları mevkilere gelmeyi akıllarından bile geçirmediklerinin geçmişte yaptıkları kimi açıklama ve uygulamalardan da açık olarak anlaşıldığını savundu.
Küçük, bu konudaki iddiasını şöyle açıkladı:
“Hürriyet gazetesinden M.Y.Yılmaz yazıyor: ‘Başbakan neden küfrediyor veya küfretmek istiyor?’ diye. Başbakan’ın başka dili yoktur! Başbakan’ın dili budur! Kendisi anlatıyor: ‘Komşumuz müşerref abla vardı, beni çağırıyor küfrettiyordu. Babam da tavana asıyordu’ diye… Dava açtığında, bunları aktardığım kitabımı mahkemeye verdim. Hakim, kitaptakileri okuyunca beraat kararı verdi.
Abdullah Bey ve Tayyip Bey, bugün bulundukları makamları akıllarından bile geçirmemişlerdi. Hiç düşünmedikleri bu yerlere ellerinden tutulup getirildiler. Canan Hanım (Arıtman), bir tesbitte bulundu Cumhurbaşkanı Gül’ün kökeni konusunda. Cevabını hatırlayın. ‘Bizim aile geçmişimiz eskiden beri Müslüman ve Türk’tür” dedi. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir konuşma olmaz. ‘Türk ve Müslüman’ denir. Doğrusu budur. ‘Sabetayist değilim’ diyor. İsimleri takip ettiğinizde başka bir durum çıkıyor. Benim bütün yaptığım isimlerin köklerine ve geçirdiği değişikliklere bakmak… Başka ne diyor Abdullah Bey? ‘Ne Mutlu Türküm’ cümlesinin ‘ilkel’ olduğunu söylüyor. Asıl önemlisi, bunları söyleyen biri, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin makamına çıkmayı düşünmez. Bunları hiçbir yerde bulamazsınız…Benim anladığım, benim bildiğim kanunlara göre, 14 yaşındaki biri ile, okuldan alıp başına türban geçirip evlenen biri Çankaya’da oturmayı aklına getirmez, bunu düşünemez…
İSRAİL’LE GİZLİ AÇIK ANLAŞMALAR
Davos’ta yaşanan olayın, Türkiye ile İsrail arasında “bir karı-koca kavgası” olarak görülmesi gerektiğini de savunan Küçük, “Başbakan bunu yapmak için gitmedi. Nöbet geldi öyle oldu. Ama Türkiye ile İsrail arasında bir karı koca kavgası vardır” dedi.
Bunun kaynağı için tarihe bakmak gerektiğini ifade eden Küçük, şöyle konuştu:
“1958 yılında, kaza diyen oldu, komplo diyen oldu, Ankara’ya bir uçak indi. Bu, ‘kaza sonucu’ Ankara’ya inen uçakta İsrail Başbakanı Golda Meir ile Cumhurbaşkanı Ben Gurıon vardı. Menderes’le gizli bir görüşme yaptılar. O kadar gizliydi ki garsonluk hizmetini büyükelçiler verdi. İlk gizli anlaşma, işte o ‘kaza’ sonrasında Ankara’da yapıldı. Ben Gurion anılarında anlatıyor bunu ve Türkiye ile İsrail ilişkisini ‘metres ilişkisi’ olarak değerlendiriyor.
O zaman gizli geliyorlardı. Bir ‘uçak kazası’ ile. Şimdi açık, açık geliyorlar.
Gazze saldırısından birkaç gün önce Olmert, Başbakan Erdoğan’a geldi. Birkaç defa görüştüler. Umur Talu yazdı, hem de Sabah’ta: ‘Ya Gazeli bir çocuk, biliyor muydun Amca, derse ne diyeceksin?” diye.
Şüphe etmiyorum: Başbakan Erdoğan Gazze saldırısını biliyordu!.. İsrail ile Türkiye ilişkisi ‘stratejik’ ilişkidir. Davos’tan sonra Livni bunu söyledi. Jak Kamhi de söyledi.
Türkiye ile İsrail arasında stratejik ortaklığı doğrulayan bir dizi gizli anlaşma var. En önemlisi, en büyüğü de Erbakan döneminde, 1996’da yapıldı. O anlaşmadan sonra İsrail ile neredeyse ‘tek devlet’ olduk. Nasıl anlatayım bunu? Eğer stratejik ise ilişkiniz, birbirinizin savaşına katılacaksınız. Bu kadar açık!..”
İki ülke arasındaki gizli anlaşmaların ‘Yeni Osmanlılık’ ve ‘İkinci Cumhuriyet’ teziyle yakından ilişkili olduğunu da öne süren Küçük, bu yorumun dilbilimci, siyasetçi Noam Chomsky’nin 1982 yılına ait bir İsrail belgesini çözümlemesiyle de örtüştüğünü söyledi. Küçük, şöyle devam etti:
“Osmanlı ile Yeni Osmanlı aynı şey değil. Arada ciddi bir fark var. Osmanlı’nın merkezinde Türkler vardı. Yeni Osmanlı ise İsrail merkezli olarak tasarlanıyor. AKP hükümeti bunun için kuruldu.”
Küçük, “Türkiye’deki İsrail’in, İsrail’deki İsrail’den çok daha güçlü olduğunu” da sözlerine ekledi.
MİSAKI MİLLİ VE MUSUL
Küçük, gelişmelere bu çerçeveden bakıldığında, Türkiye için en yakın tehlikenin Kuzey Irak’ta kurulacak “Kürdo Judaik” (Kürt-Yahudi) bir devlet olacağının görüleceğini, bunu da öteden beri dile getirdiğini söyledi. Küçük, “Senin Kürt’ün olmazsa, ABD’nin Kürt’ü olur. Sen adım atmazsan, başkaları senden önce davranır. Sen Musul’u almazsan, başkası alır. Zaten alıyor da…” diye konuştu.
Barzani’yi, “Kürdo Judaik” olarak nitelendiren Küçük, “Misakı Milli” belgesine atıfta bulunarak Barzani’nin bu devleti kurmaya çalıştığı yerin “Türk toprağı” olduğunu savundu. Küçük şöyle konuştu:
“Misakı Milli gibi bir manifesto, dünyanın her yerinde hukuk belgesi olarak kabul edilir ve itibar görür. Bu hukuk belgesine göre Musul vilayeti, yani Kuzey Irak, Türk toprağıdır. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, İsmet Paşa hazretlerine Musul konusunda açıkça vasiyette bulunmuştur. İsmet Paşa da, bu vasiyeti aynı şekilde Bülent Ecevit’e aktarmıştır. Bir devletin aklı böyle yürür. Bunu yazdığımda, herkes ‘nereden çıktı şimdi?’ derken, Bülent Bey, şükranla anıyorum, hiç kem küm etmeden ‘Yalçın Küçük doğru söylüyor’ demişti. Pekiyi ne demektir Misak-ı Milli? ‘Ahd-ı Millî Beyannamesi veya Misakı Milli ikisi de ‘Ulusal Yemin’ anlamına gelir. Türkiye’nin temelinde o ‘Ulusal Yemin’ var!”
Lozan antlaşmasının bir “fetiş” olarak değerlendirilemeyeceğini de ifade eden Küçük, “Musul vilayetinde Kürtler, Türkmenler, Türk solcuları Barzani’yi yıkmak için silahlı ayaklanma başlatmalıdır. Gazi Yalçın Küçük bu ayaklanmaya katılır! Atatürk’ün ‘Bursa Nutku’nu, bu yüzden konuşmamın en başında tekrarladım. Çünkü bugün Mustafa Kemal Paşa’nın orada tarif ettiği gençler lazım” diye konuştu.
Yalçın Küçük, söyleşiyi tamamladıktan sonra dinleyicilerin sorularını yanıtladı. Küçük, bir soru üzerine, Ergenekon davasını “akla saldırı” olarak niteledi. Küçük kişisel durumu ile ilgili olarak da, “Beni hiçbir şekilde Ergenekon ile suçlamadılar. Ne savcılar suçladı, ne de öbürü suçladı. Bana öyle bir isnatta bulunmadılar. Beni, bu kitapları yazdığım için tutuklamaları lazımdı. Beni nasıl tahliye ettiler? Beni bir yargıç tutukladı, üç yargıç tahliye etti. Yani heyet tahliye etti. Tahliye kararım Türk hukukunda önemli bir aşama ifade eder. Yalçın Küçük ile ilgili hiçbir isnat yok! Suçlama yok! ‘Bu dosyaya göre bu adam tutuklanamaz’ dediler. Dolayısıyla ben bu şekilde, hakkında hiçbir suçlama olmadan ve heyet kararıyla çıktım” dedi.
Bilgi: Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Yalçın Küçük’ün, “Büyük Türkiye – Küçük Türkiye Politikaları” başlıklı söyleşide yaptığı açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Hayat ve Sanat
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Pelin Batu - Nilüfer Açıkalın, Söyleşiler
Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Pelin Batu ile Nilüfer Açıkalın, “Hayat ve Sanat” başlıklı söyleşide görüşlerini açıkladılar.
Söyleşide ilk konuşmayı yapan Nilüfer Açıkalın, sözlerine “Aydın” olarak anılmaktan ve “Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri”ne çağrılmaktan büyük onur duyduğunu, ancak “mütevazılığı çok uç boyutlara götürmüş biri olarak bu konuda ne söyleyeceğini bilemediğini” ifade ederek başladı. Açıkalın, konuşmasını şöyle sürdürdü:
Hayatımın iki ayrı kolu var: Biri oyunculuk, yani sahne; öteki de yazarlık yani yazın… Kişisel olarak en büyük sorunum, bu ikisi arasında uyumu yakalamak… Biri, çok fazla dışa dönük, diğeri ise çok fazla içe dönük. Bu ikisini nasıl uyuştururum diye hep sorun yaşadım. On yıldır hem mektepli, hem alaylı olarak iki işimi birlikte yürütmeye çalışıyorum. Hayatımın tüm dönemlerinde okullarda hep birincilikle geçmiş biriyim. Her zaman başarılıydım yani. Lise eğitiminden sonra İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’ne girdim. İki yıl sonra yatay geçişle, yetenek sınavını da kazanarak Mimar Sinan Üniversitesi’ne geçtim. On yıl önce ilk kitabımı yazdım. Bu yıl yedinci kitabım yayımlandı. Prezantasyondan hiç mi hiç anlamayan biri olarak sevdiğim işi yaptım. İçe dönük biri olarak yazmak bana çok uygun düşüyor. Oyunculuk ve yazı dışında, kişisel gelişimimi tamamlamaya yardım edecek kitaplar okuyorum. Tahmin edersiniz ki, bunların “Nasıl Zengin Olunur” “Sevdiğiniz Adamı Nasıl Elinizde Tutarsınız” gibi kitaplarla ilgisi yok…
Benim hikayelerim, sokaktaki insanın, hatta çok ara sokaktaki insanların hayatını anlatıyor. Onların hayatını anlatmak da bana çok iyi geliyor. Çok beğenilen, çok da iyi giden bir yazarlığım var. Ama, bundan kimsenin haberi yok! Hayatı en iyi anladığım yerler, hikayelerimin kuytulukları, gizli saklı köşeleri, İyi olmayan bir konuşmacı olmama karşılık buraya gelmemin nedeni bunu anlatmak, bunu sizinle paylaşmaktı…”
İŞLERİM BİRBİRİNİ TAMAMLIYOR
Pelin Batu, konuşmasına, Nilüfer Açıkalın’la birçok ortak yanlarının bulunduğunu belirterek başladı. Batu, “BGC çok önemli bir şeyi başardı. Hayata böylesine ortak bakan iki insanı ilk kez bir söyleşide bir araya getirdi” dedi.
“On senedir Türkiye’de, İstanbul’da yaşadığını” ifade eden Batu, “Buraya (Türkiye’ye) gelmeden önce edebiyat okuyordum. Buraya gelince tarih okumaya karar verdim. Çünkü tarihini bilmeden bir toplumu tanımanın pek de mümkün olmayacağını düşünüyorum. Tarih okurken, tarihçi olacağım, bu alanda kariyer yapacağım gibi bir iddia taşımıyordum. Tarihi, bir bakıma hikayeler toplamı olarak görüyorum. History kavramı da, hikayeyi dışlamayan bir kavramdır” diye konuştu.
Sahne ve sinemayı “çok sosyal bir alan” olarak niteleyen Batu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son yıllarda Türk sinemasının çok geliştiğine ilişkin bir yargı var toplumda. Belki, çok iyi filmler yapılıyor, çok iyi projeler hayata geçiriliyor, ama bir endüstri olarak hala büyük sorunları var Türk sinemasının. Telif haklarından, oyuncuların çalışma koşullarına kadar uzanıyor bu sorunlar. Şimdiye kadar, hakikaten ‘çok güzel’ diyebileceğim bir projede yer almadım. Gidip birilerinden rol de istemedim. Bu yüzden olmalı yazmayı sinemadan daha çok seviyorum. Çünkü yazarken, kendi dünyanızdasınız. Kendi kendinizle baş başasınız. Kimsenin sizi keşfetmesini beklemeniz gerekmiyor. Keşfeden, araştıran, inceleyen siz oluyorsunuz. Edebiyat doktoram bitmek üzere. Akademik kariyerimi sürdürmek istiyorum. Öğrencilik dünyanın en zevkli işi. Öğretim üyesi olursanız zaten hep öğrenci olarak kalıyorsunuz. Doktoram bittiğinde yazmaya daha çok zaman ayırabileceğim. Sinemada, yılda ortalama bir filmde oynuyorum. Bu bakımdan, sinemayı yazma işinin önünde bir engel olarak görmüyorum. Fakat bir dizi filmde oynayacağımı sanmıyorum. Çok zaman alıyor çünkü. Dizide rol almak, yazma işini unutmayı gerektirebilir…”
Bilgi: Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşilerine katılan Pelin Batu ile Nilüfer Açıkalın, “Hayat ve Sanat” başlıklı söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.












