Türkiye’de Siyaset
08 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Söyleşiler, Ufuk Uras - Ercan Karakas
“Aydınlarla Yüz Yüze Söyleşileri”nin ilki “Yerel Seçimlere Doğru Türkiye’de Siyaset” başlığı altında yapıldı. Basın Kültür Sarayı Uğur Mumcu Etkinlik Salonu’ndaki söyleşide Ufak Uras ile Ercan Karakaş konuya ilişkin görüşlerini açıklayıp dinleyicilerin sorularını yanıtladılar.
ÖDP Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Ufuk Uras, siyasetin ne olup ne olmadığını tanımlayarak başladığı konuşmasında, “Siyaset eğer geleceği kurma, geleceği örgütleme sanatı ise, Türkiye’nin geleceğini aşağıdan yukarıya örgütlemede yerel seçimler önemli bir araçtır” dedi.
TBMM’yi her gün 4 bini aşkın yurttaşın ziyaret ettiğini ve milletvekillerinden, Meclis yetkililerinden sorunlarına çözüm istediklerini belirten Uras, bunun, yerel siyasetin ve yereldeki demokratik örgütlenmenin ne denli önemli olduğunu ortaya koyan bir durum olduğunu söyledi. Demokrasiden yana olduklarını savunanların, siyasi pratiklerinde bunu göstermeleri gerektiğini belirten Uras, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye bir süredir vurgun yiyor. Yediği vurgunun adı 12 Eylül askeri darbesi; 12 Eylül’ün anayasası, seçim yasası!.. Bu vurgunla başa çıkmanın yolu demokrasiden, demokratik örgütlenmeden geçiyor. Askeri darbeler Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini, kökleşmesini ve gelişmesini engellediği gibi, demokratik geleneklerin, demokratik örgütlenmelerin tahribine yol açarak çok ciddi gerilemelere neden oldu. Bugün, ‘siyasette en temel ideoloji nedir?’ diye sorduğunuzda, verilecek tek yanıtın ‘pragmatizm’ olduğunu görüyoruz. Yani faydacılık, çıkarcılık! Oysa siyaset Borsa değildir. Borsa’da yükselen kâğıda oynanabilir; kimse de bunu ahlaksızlık olarak görmez. Ama aynı şeyi siyasette yaparsanız, buna başka bir adın verilmesi kaçınılmaz olur”.
Uras, siyasette, hedeflenen amaçlarla, bu amaçlara erişmek için başvurulan araçlar arasında uyum ve tutarlılık olması gereğine de değinerek, “Demokrasiyi isteyip buyrukçuluğu, en tepedekilerin tartışılmaz egemenliğini savunamazsınız. Demokrasiyi amaçladığını söyleyen, demokratik örgütlenmeden, demokratik seçimlerden yana olur. En fazla otobüsü olana göre tepeden atama yapmak yerine, yereldeki arzulara göre davranır. Görüldüğü gibi, bu konuda ne iktidar partisi, ne de ana muhalefet partisi bir ilkeye sahip. Bursalıların ne düşündüğü, kimi aday görmek istediği umurlarında değil. Bu durumda günün devrimci sloganı, ‘Atananlara değil seçilenlere oy ver’ demekten başka ne olabilir!
Bu bakımdan, Bursa’da yerel siyaset yapılan tek bir adres gösterebiliyorum. O da, ortak sorunlar temelinde oluşan, örgütlenen Halk Meclisi’dir ” diye konuştu.
Uras, ‘Sol nasıl büyüyecek?’ sorusunun sık sık sorulduğunu da hatırlatarak, “Bunun yanıtının başka yerde değil Halk Meclisleri’inde olduğunu” söyledi. Uras, “Kadınların, işçilerin, işsizlerin, gençlerin ortak sorunları etrafında, o sorunları çözmek için bir araya gelmek, örgütlenmek! Sol, nasıl büyüyecek? Sihirli bir formül yok, böyle büyüyecek! Bir Mehdi gelmeyecek! Latin Amerika’daki örnekler de ortaya koyuyor ki, sorunları asgari ölçüde ortaklaştırarak bu alanda mesafe alabilirsin. Yani, ‘Bursalılar ne diyor, önemi yok; ben Ankara’dan atama yaparım’ diyemeyiz. Egemen siyasetin yaptığını yapamayız. Dünyada bir ahbap-çavuş kapitalizmi var. Gerçi kimseye yarar getirmedi; ne ahbaplara ne de çavuşlara!.. Sen, eğer ahbap-çavuşluk esasına göre, AKP’nin tarzına göre örgütleniyor, onun tarzında siyaset yapıyorsan inandırıcılığın kalır mı?” dedi.
Uras, “herkesin eşit”, siyasetin de “sade bir iş” olduğunu ifade ederek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Belki amatörce siyaset yapılmalı. Nedir amatörlük? Bir işin tadının çıkarılarak yapılmasıdır. Profesyonellik ise, bir işin para için, bir meslek olarak yapılmasıdır. Siyaset bir meslek değildir. Siyaseti basitçe, tadını çıkararak yapmak gerekiyor belki de…”
“TEFERRUAT” OLMAK İSTEMİYORUZ
Uras, “Sol’un ‘olmazsa olmazı’nın, bir dönüşüm politikasını ortaya koymak” olduğunu, bunu yapamıyorsa, belki “iyi”, fakat gelişmeyen, büyümeyen bir “ayrıntı” olarak görüleceğini söyledi. Uras, şöyle devam etti: “Mustafa Kemal’in çok özgün koşullarda ve anlaşılır sebeplerle, o da yalnızca bir kez söylediği bir söz var, ‘Vatan söz konusu ise gerisi teferruattır’ diye… Son zamanlarda bunu tekrarlayıp duranlar var, biliyorsunuz… Biz ‘teferruat’ olmak istemiyoruz arkadaşlar. O yüzden, bir ‘teferruat hareketi’ örgütlememiz gerekiyor. O yüzden, siyaseti toplumsallaştırmamız, bir dönüşüm politikasını ortaya koymamız gerekiyor. Politikada toplumsallaşmayı amaçlamayan, önermeyen, uygulamayan bir Sol olamaz! Biz, Türkiye İşçi Partisi ve Dev-Genç geleneğinden geldik. Bugün, o gelenekten gelip siyaset yapanlar prostat torbaları, iflas etmiş böbrekleri, ciğerleri ile bastona gereksinim duyarak yapıyorlar bunu. Siyasette çok ciddi bir kireçlenme var. Gençliğin ne yapıp edip siyasete müdahale etmesi gerekiyor. Kireçlenmeyi çözecek olan gençlerdir. Demokrasi yabancı bir doktrin değil. Nazım’ın ‘Nerdesiniz ey insanlar! İnsanlar nerdesiniz?’ sorusuna her gün verebileceğimiz bir yanıtımız olmalı. Çocuklarımız sorduğunda, ‘biz ordaydık! Bize ihtiyaç duyulan yerdeydik!’ diyebilmeliyiz. Demokrasi ‘biat’ kültürüne yabancıdır. Demokrasi, ‘beterin beteri var’ kültürüne yabancıdır. Demokrasi, ‘beter’ ile ‘daha beter’ arasında ayırım yapmayan, ‘beter’e, ‘daha beteri var’ diye boyun eğmeyene yabancı değil…”
Uras, “ahlaklı” olmanın, başkalarının sıkıntılarını kendi içinde duymak, başkasının sıkıntısına ilgisiz kalmamak olduğunu, kapitalizminse böyle bir ahlakı tanımadığını söyledi. Uras, “Kapitalizm, ‘başkasının sorunlarından sana ne’ der. Kapitalizmden insani sorunlara ilgi beklemek, çözüm beklemek, ondan onu aşan bir şeyi istemek olur” dedi.
Uras, sözlerini, “Herkesi, yalansız dolansız politikaya, yalansız dolansız yaşama davet ediyorum” diyerek bitirdi.
“DEMOKRASİLER ÖRGÜTLÜ TOPLUMLARDIR”
Ercan Karakaş, Sena Kaleli ve Ufuk Uras’ın adayların seçilmesi-atanması konusundaki görüşlerine katıldığını belirterek başladığı konuşmasında, “Sena Kaleli’nin Bursa’da adaylığını özellikle kadınların siyaset içindeki yeri bakımından” çok önemsediğini söyledi. Kadınların siyaset alanındaki yerlerinin “yüzde bir oranında” olduğunu ifade eden Karakaş, bunun Türkiye için, “öteki her şey tas tamam olsa bile, başlı başına ciddi bir demokrasi eksikliğinin ifadesi” olduğunu belirtti. Karakaş, “Demokrasiler, örgütlü toplumlardır. Siyasi partilerin varlığı, örgütlülüğü demokrasinin koşuludur; ama yetmez!.. Yurttaşların her alandaki örgütlülüğü, her alandaki etkinliği de gerekir. Bu seçimler, diyelim ki, Batı Avrupa’da yapılıyor olsaydı, kentler, tüm yerel sorunların didiklenip tartışıldığı, çözüm önerilerinin inceden inceye ölçülüp biçildiği bir arenaya dönüşürdü…
AKP iktidara geldiğinde, özellikle AB’ye uyumun da gündemde olması nedeniyle bazı adımlar attı. Bu dönemde bazı yeni yasalar çıkarıldı ya da eskileri değiştirildi. Bir çok insan bu adımların daha da gelişerek süreceğini sandı. Demokrasiyi içselleştirmiş, AB’yi içselleştirmiş bir iktidar bunu yapardı gerçekten. Oysa AKP, uygulamalarıyla gösterdiği gibi demokrasiyi de, AB’yi de içselleştirmiş bir parti olmaktan uzaktır. Nitekim zaman akıp gitti, beklentiler gerçekleşmedi. Yerel seçimler demokrasinin beşiğidir. Demokrasi yeterince güçlenmemiş, yeterince yerleşmemişse yerel seçimler demokrasi için canlılık kaynağı olamıyor. Bu yüzden, burada siyasetin genel sorunlarını tartışmak, önceliği onlara vermek durumunda kalıyoruz…” dedi.
Bugünkü durumu, 1989 yerel seçimleri öncesindeki duruma benzettiğini ifade eden Karakaş, sözlerini şöyle sürdürdü: “O dönemde SHP’nin İstanbul İl Başkanı’ydım. Ülke düzeyinde yolsuzluk, usulsüzlük, yurttaşların sorunlarına ilgisizlik, yanında da ekonomik sıkıntılar almış yürümüştü. Biz, SHP olarak kendimizi yerel sorunlara hapsetmek yerine bunun üzerine gitmiştik. Özal, bu koşullarda ne kadar istese de, yerel sorunları öne çıkarıp genel sorunları ötelemeyi başaramadı. Halk bir limon gibi sıkılmıştı, sıkılıyordu çünkü. Sonuçta, yalnızca büyükşehirlerde değil, neredeyse tüm belediyelerde seçimleri SHP kazandı. Bu seçimlerde de bunun mümkün olduğunu düşünüyorum. Biz, genel siyaseti öne çıkaran bir strateji izlemiştik, halk da tercihini buna uygun yapmıştı. Bu kez de öyle olabilir düşüncesindeyim. Yerel seçimlerden alınacak sonuçlar, yerel seçimlerin ortaya koyacağı tablo bir erken genel seçimi de zorunlu kılabilir. Türkiye’de bunun koşulları var. Çünkü, önceki seçimler incelendiğinde, yerel seçimi kazanan partilerin bir sonraki genel seçimlerde iktidar şansı yakaladıkları görülmekte. O bakımdan, 29 Mart yerel seçimleri AKP için sonun başlangıcı olabilir.”
Karakaş konuşmasında, CHP Bursa Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sena Kaleli’ye solun tüm kesimlerinden destek istedi. Karakaş, şöyle devam etti:”Batıdaki kentlerimizde yarışın CHP ile AKP arasında olacağı anlaşılıyor. Umuyorum, Ankara’da olduğu gibi Bursa’da da, Sol’un tüm renkleri tek adaya, Sena Hanım’a destek verir. Adayların, özellikle muhalefetin adaylarının zaman bakımından sorunu var. Bursa’da belirlendi, ama başta İstanbul, birçok kentte belirlenemedi. Aslında CHP, bu seçimlerde altı ay öncesinde yapmak istedi bunu, ama olmadı. Demek ki, gelecek seçimlere daha erken hazır olmak, adaylara yeterli zamanı sağlamak gerekiyor. Bakın; İstanbul’da yaşıyorum, orada belediyenin yaptığı bir sürü iş var, ama yapılanların kişisel hayatıma kolaylıklar kazandırdığını söyleyemem. Kılıçdaroğlu, o yapılanlardan bir ikisini ortaya koydu, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dişli koltuğunu terk etti. Oysa, CHP’li Meclis üyesi (belediye meclisi), Kılıçdaroğlu’nun belgeleyebildiklerinin İstanbul’daki 4 bin olaydan yalnızca biri olduğunu söylüyor. Demek ki, Kılıçdaroğlu’nun birilerinin cebine gittiğini kanıtladığı rakamı, binlerle çarpmak gerekiyor…
CHP, kent arazilerinin değer kazanmasından kaynaklanan geliri, kentliler lehine olmak üzere bir Kent Fonu’nda toplamak, ne yaptığı, nasıl yaptığı belli olmayan TOKİ’nin yerine de Halk Konut’u koymak istiyor. Programı incelediğiniz zaman, ikisinin de son derece iyi düşünülmüş ve uygulanabilir olduğunu görüyorsunuz. En önemlisi, belediyeler açık, saydam, kapıları halka açık, demokratik yapılar olmak zorunda. CHP programı bunu öngörüyor, şart koşuyor, güvenceye bağlıyor…”
HÜKÜMET KRİZİ SEYRETMEKLE YETİNDİ
Günümüzdeki en önemli sorunun ekonomik kriz, bunun en önemli sonucunun da işsizlik olduğunu belirten Karakaş, “Hatırlayın; hükümet uyarıldı, ‘kriz geliyor’ denildi. Onlar, hiç oralı olmadı. Kriz gelip kapıya dayandı, gene oralı olmadılar. ‘Bize dokunmaz, teğet geçer’ dediler. Kriz kapıyı kırdı, o zaman bir şeyler ‘yapar’ gibi yaptılar. Ama yalnızca ‘yapar’ gibi… Ortada ne var? Yalnızca, Halk Bankası’nda KOBİ’lere açılmış, can kurtarmayacak bir kredi! Oysa, krizi ciddiye alan hükümetler birbiri ardına paketler koydu ortaya. Birkaç gün önce Bruksel’deydim, dördüncü paketin ayrıntıları konuşuluyordu. Bizde ise, değindiğim önemsiz kredi dışında hiçbir adım atılmadı…” diye konuştu.
AKP’nin yerel seçimler öncesinde gündemi değiştirme uğraşında olduğunu da savunan Karakaş, “Nazım Hikmet’e vatandaşlığının iadesini, Kürtçe TV yayınını, Alevi açılımını, Ergenekon davasındaki bilmem kaçıncı dalgayı ve Gazze sorununa ilişkin tutumu” bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Karakaş sözlerini şöyle sürdürdü: “Bunlara karşı olduğum sanılmasın. Nazım’ın yurttaşlığı elbette verilmeli, Kürtçe yayın olmalı, Alevilerin talepleri konuşulmalı, İsrail’in Gazze saldırısına karşı durulmalı ve Ergenekon soruşturmasında hukuk çerçevesinde sonuna kadar gidilmeli, ama seçimlere şuncacık kala ‘bu adımlar neyin nesi’ demeden de olmuyor…”
Ergenekon davasına bakıldığında, oradaki kimi isimlerin Susurluk’la bağlantısının görülebildiğini kaydeden Karakaş, “Elbette çeteler tasfiye edilmeli. Ama bunu hukuk içinde yapmalı. Saygın yargıç Rıza Türmen, Milliyet’teki köşesinde bu konudaki ihlalleri özenle ortaya koyuyor. Öylesi hak ihlallerine de elbette karşı çıkılmalıdır” dedi.
BEŞ MİLYON KİŞİ İŞSİZ KALDI
Türkiye’de bir türlü makul düzeye indirilemeyen işsizliğin, sosyal barışı bozacak şekilde arttığının resmi verilerden de anlaşıldığını ifade eden Karakaş, “TUİK verilerine göre geçen Ağustos ayındaki işsiz sayısı önceki yılın aynı ayına göre 207 bin kişi artarak 2 milyon 439 bin kişiye ulaşmıştır. Bunlar Ağustos rakamlarıdır. Kriz nedeniyle son aylardaki yoğun işçi çıkarmaları dikkate alındığında durumun daha da vahim olduğu kendiliğinden ortaya serilmektedir. Herkes biliyor ki, işsizlik oranı bu rakamların çok üzerindedir. Çünkü 2 milyon 439 bin olarak açıklanan işsiz sayısına, iş bulma umudunu yitirdiği için, kurumlara başvurmayan, başvurmak gereğini duymayan, bu yüzden de istatistiklerde yer almayan 1 milyon 500 bin kişi ile mevsimlik çalışabilen 800 bin insan dâhil değildir. Resmi açıklamalardaki rakamlara bunları da eklediğinizde Türkiye’deki gerçek işsiz sayısının 5 milyon civarında olduğunu söylemek gerekir. İşsizliğin böylesine artmasında hükümetin güven vermemesinin payı büyüktür. Çünkü hükümet krizi yönetmiyor, yönetemiyor. Bu yüzden, zarar etmeyen işletmelerin bile, ‘daha kötüsüne hazır olmak’ kaygısıyla çalışanlarının bir bölümünün işine son verdi.” Bu koşullarda, “ belediyelerin ya da hükümetin yoksul halka yaptığı kömür veya gıda yardımının hiçbir derdin devası olamayacağını” kaydeden Karakaş, yapılan araştırmaların, bu yardımların dörtte üçünün yerini bulmadığını, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşamadığını ortaya koyduğunu söyledi. Karakaş, konuşmasını “Yerel seçimlerin, 6 yıllık iktidarı boyunca kimsenin hayrına olmadığını kanıtlamış AKP için sonun başlangıcı olabileceğini” söyleyerek tamamladı.
Bilgi:
Ufak Uras ile Ercan Karakaş’ın Aydınlarla Yüzyüze 2009 söyleşinde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.
İlgili yazılar:
Dünya Ekonomisi Nereye Gidiyor, Bizleri Neler Bekliyor
06 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Ekonomi, Seminerler, Ufuk Uras - Ercan Karakas

Prof. Dr. Tahir Baştaymaz
Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu, dünyayı bekleyen en büyük tehlikenin terör olduğunu belirttiği konuşmasında, bu çerçevede zaman zaman belli ülkelerin hedef içerisine alındığını söyledi ve, “Bunun dünya kamuoyu tarafından da izlenmesi sağlanıyor” dedi. Dülgeroğlu, neden böyle bir şeyin gerçekleştiği sorusunun cevabını verirken, ABD’nin kendi elleriyle yarattığı El Kaide’yle mücadele ettiğini anlattı. Bugün ABD’nin, dünyaya hakim olma stratejisi içerisinde, kendini ayakta tutacak ve dünyada kendi isteğine göre düzenlemeyi sağlayacak bir karışıklığı ifade ettiğini dile getiren Dülgeroğlu, “11 Eylül olayları da, daha evvelden planladığı ya da planlandığı görülen bazı şeyleri gerçekleştirmek için ABD’nin kullandığı bir bahane olarak görülüyor” görüşlerine yer verdi.
ABD’nin neden böyle bir güç kullanmak ya da gösteri yapmanın altında yatan gerçeğin kendini beğenmişliği yattığını anlatan Prof. Dr. Dülgeroğlu, ABD’nin süper güç olarak kalmanın sarhoşluğuyla bunları değerlendirdiğini kaydetti. Dülgeroğlu, “Bütün bunların altında bir hedef ve niyet var. Yakın bir gelecekte, yani 2020 veya 2025’lerde dünya nasıl bir hal alacak, kaynaklarda nasıl bir tükenme var, yeni kaynak yaratımı nedir, bugün su yüzüne çıkmamış, ama su altında giderek büyüyen, gelecekte de su yüzeyine çıkarak rol üstlenecek bir güç var mı, bu güç nerede ve bu nasıl gerçekleşir gibi senaryolar kullanılıyor. Buna böyle bakarsak, 2020’lerde ABD’nin karşısına dikilecek bir güç var. ABD şimdiden bu güce karşı kendini kollamak ve kendi çıkarmalarını korumak için belli bir hamle yapmaktadır. Bu da, Çin’in ya da Uzakdoğu’nun yırtıcı bir şekilde büyük bir hamle yaparak 2020’lerde ABD’nin GSMH’nı yakalayıp geçmesidir” dedi.
Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu, dünya GSMH’nın 33 trilyon dolar olduğunu vurgulayarak, bunun 11 trilyon dolarının ABD’ye ait olduğunu, geri kalan kısmını da diğer dünya ülkelerinin paylaştığını kaydetti. 2020’lerde ABD ve Çin’in GSMH’nın 14 trilyon olarak eşitleneceğini söyleyen Dülgeroğlu, “Aynı hız devam ederse, perspektif 20 yıl öteye uzatıldığında Çin’in daha hızlı yükseleceği görülüyor. Bir diğer senaryo, ABD’nin dünyada süper güç olarak kalması karşılığında, Amerikan ekonomisine, siyasetine hükmeden çok uluslu şirketler, yani dünyanın para babaları ve silah sanayi, kendi istekleriyle getirdikleri ABD yönetimini, dünyada bazı olaylar çerçevesinde pazar genişlemesine ulaşılması, var olan durgunluğu kapitalizmin getirdiği hareketsizliği aşmalarını sağlayacak gelişmeyi planlıyorlar, Bunu söyleyenler, bunu kuvvetli delillere dayandırıyorlar. ABD Başkanı’nın bugün izlediği politika, ABD Anayasası’na bile aykırıdır. Özellikle Müslümanlara karşı ABD yasalarına aykırı uygulamalar yapılmaktadır. Bu parçanın temel ezgisi şiddet, dünya kaynaklarını ele geçirmek, nakaratında ise az gelişmelerin refah ve özgürlük talepleri, gelişmiş ülkelerin fısıltılar halinde söyledikleri sahte insan haklarıdır. Bugün baktığımız zaman, dünyanın geniş kitleleri barışa olan özlemlerini, kalkınmaya, refaha olan özlemlerini dile getiriyorlar. Bunlar yüksek çığlıklarla aktarılıyor, ama fısıltıyla aktarılan nakarat kısımlarında ise sahte bir insanlık ideali yatıyor” diye konuştu.
Prof. Dr. Tahir Baştaymaz da şunları söyledi:
“1960’lı yıllardan bugünlere bakıyoruz. Her sene bir, bir gitmiş. Bu birler nedir biliyor musunuz? Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermayenin gösterdiği rakamdır. 1970’li yıllarda Çin’e baktığımız zaman bu rakam 3.5, Brezilya ve Arjantin’e ise 1.5’tur. Bugün ise Türkiye hala 1’leri oynuyor, ama Çin 105’e çıkmış. GSMH’ye baktığımızda Çin’in yüzde 33’ü yabancı sermayeden oluşuyor. Çin’in piyasa koşulları kim tarafından koşullanmış? Geçtiğimiz yıllarda Hong Kong Çin’e devredilmedi mi, piyasayı bu mekanizma düzenledi. Amerika, İngiltere, Fransa veya Japonya oraya yatırım yaptıkları zaman, kendi tasarımlarıyla gidiyorlar. Onların düşündükleri, tasarladıkları piyasa Türkiye’de yok. Neoliberal felsefenin ortaya koyduğu piyasa sistemini Türkiye henüz ortaya koymuş değildir. Dolayısıyla yabancı yatırımcının siyasi ve ekonomik istikrar istemesinin yanında bu market yasasının çıkarılması gerekiyor. Yani taklit olmayacak, patent, mülkiyet hakları dikkate alınacaktır. Yani bu yasa, seni piyasaya sokmam yasasıdır. Serbest piyasa ekonomisini kabul ediyorsanız, doğal olanı budur.”
Yabancı sermayenin Türkiye’de fiyatları bildiklerini, maliyetleri düşüremeyeceklerini göz ardı edemediklerini söyleyen Baştaymaz, buna karşılık ‘market yasası’nın düzenlenmesi halinde yatırım yapabileceklerini belirttiklerini kaydetti. Prof.Dr.Ercan Dülgeroğlu’nun “Bizi sömürmek için geliyor olmasınlar?” şeklindeki sorusuna Baştaymaz, “Elbette çok dikkat etmeliyiz. Geldikleri gibi giderler lafını unutmayalım. Ama biraz zor. Onun için gelmeden bunları hazırlayacağınız yasada çok iyi denetime tutacak maddeleri koymalısınız” karşılığını verdi. Bu yasayı kimlerin yapacağını merak ettiğini dile getiren Prof. Dr. Tahir Baştaymaz, “Türkiye’de kaç tane kaliteli hukuk mezunu var. Peki, biz kendi medeni kanunumuzu yapabiliyor muyuz? Yoksa başka bir altyapının üzerine mi koyuyorlar. AB hukuk sisteminin tercüme edilerek Türkiye’de parlamentodan geçerek kabul edilmesi başkalarının tasarladığı hukuk sisteminin kendinize adaptasyonudur. İktisadi hayatımızı biz belirleyemiyoruz, biz tasarlayamıyoruz. İşte bu konu, Türkiye’de iktisadi oyunun nasıl oynanacağını çerçeveleyen bir mekanizmadır. Siz tasarlayamıyorsunuz bu oyunu, kaidelerini siz koymuyorsunuz. İçindeki hizmet ve malları da siz üretmeyeceksiniz” diye konuştu.
Geçen yıl dünyanın en başarılı şirketleri arasında ilk sıraya oturan ve 1 milyon kişinin çalıştığı Wall-Mart Stores adlı Amerikalı süper marketin, yıllık GSMH’nın 276 milyar dolar olduğunu, bu rakamın Türkiye’nin GSMH’den çok fazla olduğu dile getiren Baştaymaz, şunları söyledi:
“Dolar düştü ya, zenginleştiniz, sevinin artık. Dolar yükselirken diyordunuz ki, fakirleşiyoruz. Evet, bütün basın, tüm ekonomistler bunu söylüyordu. Bize hocamız, ‘dolar yükselirse bir millet fakirleşmez. Ama, doların düşmesiyle, yükselmesiyle sizin gelir dağılımınız bozulursa, o zaman fakirleşirsiniz. Kendinizi korursanız tamam’ derdi. Şimdi dolar 1.3 milyon liraya indi, 1 milyon liraya inse ne olacak. Daha mı fakirleşeceğiz. Maaşlarınız değişecek mi, hayır. Ürettiğiniz mallarla hizmetler değişecek mi, hayır. Sınıfta yetiştirdiğiniz çocuk sayısının üçte birini dışarı mı atacaksınız, hayır. Çok fakirleşmeyeceksiniz. Paritelerden bu kadar korkmamak lazım. Esas sizin ortaya koyacağınız miktarlar önemli. Kaç tane araba, kaç tane karpuz ürettiğiniz önemli. Ve çekirdeğini sizin yetiştirdiğiniz karpuzlar önemli. Karpuz çekirdeği ithal ediyorsan, hiç benim yanıma gelme, ziraat fakültelerini de kapatın. Fakirleşmek ve zenginleşmek dolar ölçüsüyle olmaz. Aklınızdan bu doları yok edin. Euro’yu da yok edin. Kendi kazandığınız Türk Lirası’na bakın. Para hakimiyet sembolüdür. Bu işler projeyle olur. Proje ne demektir, Türkiye’nin bilmediği konulardan bir tanesi demektir. Türkiye hukuk sistemini bilmiyor, hukuku, iktisadi tasarımı bilmiyor, proje yapmayı bilmiyor. Bilgisizlikle, cehaletten başka kötü bir şey yok. Eğitim, bu işin bir numaralı altyapı şartıdır. Eğiteceksiniz, öğreteceksiniz, öğretmenlerimize büyük işler düşüyor. Proje yapmayı da öğreteceksiniz elbette. Onlarla mücadele edebilmek için hukukçularımız iktisat bilen, ana dili gibi ingilizce konuşan insanlar olmak zorundalar.
Wall-Mart Stores’ta doğrudan ve dolaylı 1 milyon kişi çalışıyor. Peki biz kaç kişiyiz, 70 milyon. Ne kadar GSMH üretiyoruz, 240 milyar dolar. Acaba, Türkiye Wall-Mart’taki çalışanlar kadar çalışsaydı ne kadar geliri olurdu. Hesabı gayet basit, 246 milyarı 70’le çarparsınız olur biter. Bu rakamı 7’yle çarpsak yeterli olur. Bu memleketin hiçbir şeye ihtiyacı kalmaz. O zaman 1 trilyon 750 milyar doları buluruz. Bizim büyük ülke olabilmek için sınırımız 1 trilyon dolardır. Süleyman Demirel de “Biz böyyük ülkeyiz” dememiş miydi? 250 milyar dolarla büyük ülke olunmaz. Amerika 11 trilyon dolara oynuyor. Çin 14 trilyon dolara gelince onu geçecek. Katlama kat sayısı var. 2010 yılına gelince ne kadar olarak milli gelirimiz. 600 milyar doları bulacak. Bu verimlilikte gidersek. Rakamlar, uyanın, çalışın diyor. Yani çocuklarımıza, köylülerimize çok şeyler öğretmemiz lazım.”
Tarih:
Nisan 2004
Bilgi:
Prof. Dr. Ercan Dülgeroğlu ve Prof. Dr. Tahir Baştaymaz’ın “Bilimin Işığında Aydınlanma Seminerleri”nde yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.












