Doğu – Batı ve Türkiye

08 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Can Ataklı - Mehmet Faraç, Söyleşiler

“Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç, “Doğu – Batı ve Türkiye” konulu söyleşide Bursalılarla bir araya geldi.
Türkiye’nin Güneydoğusu’ndan seçimlerin hemen ardından geldiğini ifade ederek sözlerine başlayan Mehmet Faraç, bu dönemde terör örgütü PKK’nın “siyasallaşma” çabasında yüzde yüz başarılı olduğunun görülmesi gerektiğini söyledi. Son yerel seçimlerde, iktidar partisinin muazzam kampanyasına ve muazzam ölçülerde para saçmasına karşılık (180 trilyon liradır bu miktar), DTP’nin elindeki belediyelerin sayısını yüzde yüz artırmasını da bu çerçevede değerlendirdiğini kaydeden Faraç, “Şurası açıktır ki, PKK bölgedeki yeni durumu kendince doğru yorumlamakta, bunun sonucu olarak da ABD’nin, Kuzey Irak yönetiminin, İran’ın ve Türkiye’nin sıkıştırdığı alanda etkin bir siyasal güç olmaya çalışmaktadır” dedi.
PKK’nın bu çabasında en önemli enstrüman olarak geçmişinden farklı olarak dini motif ve duyguları kullandığını ifade eden Faraç, “Artık bir ellerinde silah varsa, bir ellerinde Kur’an var. Hizbullah’ın eski militanı, eski taraftarı olan yüzlerce molla bugün PKK ile birlikte hareket etmekte, kent merkezlerindeki siyasal eylemlerinde başı çekmektedir” dedi.
Geçmişteki PKK-Hizbullah çatışmasına da değinen Faraç, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hizbullah-PKK çatışmasının en alevli günlerinde İndependet muhabiri ile birlikte Diyarbakır’a gitmiştik. Kahvelerin çokluğunun yanında, bu kahvelerdeki ilginç yerleşim de meslektaşımın dikkatini çekmişti: bir alçacık masa çevresinde dört hasır iskemle ve bu iskemlelere oturmuş boş boş oturan dört kişi!.. Hep aynı görünüm! Her kahvede aynı görünüm!..
Bu görünümle o kadar çok karşılaştı ki, bana bunun belli bir anlamının, belki de simgesel bir anlamının olup olmadığını sormak gereğini duydu. Şöyle söyledim ona: Bu dört kişiden biri PKK militanı, biri Hizbullah militanı, biri gizli ajan, biri de kurbandır!…
Bu paradoks aslında bir gerçeği ifade ediyordu. Durum tam olarak böyle idi o günlerde. Hizbullah, aslında çok iddia edildiği gibi devlet tarafından kurulmuş filan değildir. Devlet kurmadı Hizbullah’ı. Ondan yalnızca yararlandı. Eylemlerini izlemek yerine serbest bıraktı. Silah ve bombalar sağlamasına göz yumdu. Kimi eylemlerinde kullandıkları silahların polis tarafından verildiği de ortaya çıktı. Örneğin Gaziantep’te kitap fuarı sırasında Müjde Yayınevi’nin standına atılan, bir çocuğun ölümüne çok sayıda insanın da yaralanmasına neden olan bombanın Siverek polis karakolundaki görevlilerden temin edildiği belirlendi. Böyle ilişkiler yargı kararıyla da sabit. Ama bu başka bir durum, devlet tarafından kurulması ise başka bir durum!..
Hizbullah militanları, on yıl boyunca bölgedeki tüm kentlerde tam anlamıyla terör estirdi. Akşamın bastırmasıyla birlikte sokakta onların egemenliği başlıyordu. Üç kişilik hücreler ya da timler şeklinde örgütlenmişlerdi. Çoğunluğu ‘tinerci’ ya da ‘ballici’ diye bilinen çocuklardan seçilmişti. Hizbullahçılık onlara para ve itibar kazandırıyordu. Yapıp ettiklerine de kimsenin karıştığı yoktu. Böylece terörize debildiler tüm bölgeyi. Binlerce insan öldü bu süreçte. Sel gibi kan aktı! Şimdi oralarda asit kuyularından filan söz ediliyor. Bu kuyularda, öldürülüp oraya atılmış insanların cesetleri, kemikleri çıkabilir! Ama PKK’nın mı, Hizbullah’ın mı, yoksa ‘derin devletin mi’ kurbanları oldukları hiçbir zaman anlaşılamaz!..
Sonunda ne oldu? Yirmi bir yıldır her yerde aranan ama bir türlü bulunamayan Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’daki villasına baskın yaptı polis. Çıkan çatışmada Velioğlu öldürüldü. Velioğlu Polisle çatışırken arkadaşları, Hizbullah’ın arşivinin saklı olduğu bilgisayarları delik deşik etmekle meşguldu. Gene de, CİA’nın yardımıyla bazı bilgiler açığa çıkarılabildi tahrip edilen bu disklerden. Bu bilgiler, bölgede yüz bin kişiyi örgütlerine dahil ettiklerini, on binlerce kişiyi buna hazırladıklarını, yalnızca Güneydoğu’da değil Türkiye’nin dört bir yanında dalbudak saldıklarını, dört binden fazla kişiyi de cinayetlerde tetikçi olarak kullanabildiklerini gösteriyordu…
İlginç bir tesbiti de eklemem gerekir: Abdullah Öcalan’la Hüseyin Velioğlu ellerinde tahta bavulları ile Ankara’ya birlikte gelmişler, Siyasal Bilgiler’de birlikte okumuşlardı. Aynı camiye birlikte namaz kılmaya gittiklerini de çok kişi biliyor.
Peki nasıl olmuştu da, aynı yoksul çevreden gelen, aynı okulda okuyan, aynı seccadeye baş koyan bu ikisi, geldikleri bölgede biri Marksist/Leninist, öteki şeriatçı ayrı ayrı terör örgütleri kurup birbirleriyle kanlı bir savaş yürütmüştü? Bu da bir paradokstur. Ama Güneydoğu dediğimiz bölge bir paradokslar bölgesidir. Orada plan, Kürdü Kürde kırdırma planıydı. Ellerine Klayşinkoflar, hayalet Takaroflar (Rus yapımı tabanca) tutuşturulup cinayet işlemeye gönderildiler. Takarof, en çok kullandıkları, hatta başlıca silahlarıydı, ki, bu da ayrı bir paradokstur!..”
Ortadoğu’nun siyasal literatüründe, “lider giderse örgüt de gider” denildiğini hatırlatan Faraç, Velioğlu’nun öldürülmesi ile Hizbullah’ın bu literatürü doğrularcasına tam bir dağılma dağılma sürecine girdiğini, ancak son zamanlarda yeniden toparlanmaya başladığını söyledi. Hizbullah’ın dağılma sürecine girmesinde, ortaya çıkan “mezar evleri”nin, “canlı bomba” eylemlerinin bölgede yarattığı dehşetin de etkili olduğunu ifade eden Faraç, “Sonuçta, Hizbullah’ın molla takımı bölgede etkin olmaya çalışan Fethullah Gülen cemaati yerine PKK’ya yaklaştı. Zaten kökenlerindeki Mizan cemaatinde bu eğilim (dinci ve Kürtçü ve PKK ile saldırmazlık politikasından yana eğilim) güçlü olarak vardı. Gülen cemaatinin ‘boşluktan’ yararlanmak istemesi ve onlara ‘fırsatçı’ görünen tutumu bu eğilimi daha da kuvvetlendirdi. Böylece, sonuç olarak PKK, Hizbullah’ın beyin takımını, yönetici kadrosunu F. Gülen grubunun elinden almış oldu” dedi.
F.Gülen grubunun hem Güneydoğu’da, hem de Kuzey Irak’ta etkili olduğunu ve bu bölgede yüzden fazla okulun yanında, yüzlerce ticari şirketi yönettiğini kaydeden Faraç, bu durumun cemaatçi rekabet nedeniyle yeni, yeni toparlanan Hizbullah ile Gülen grubunu karşı karşıya getirdiğini söyledi. Faraç, “Önümüzdeki günlerde Hizbullah ve Gülen cemaati arasında beklenmedik bir takım olaylar çıkabilir. Bunun açık seçik işaretleri var. Hizbullah son günlerde yayınladığı bir bildiride, Gülen grubu ile sıcak çatışma istemediklerini, ancak denetim dışındaki kimi grupları ile böylesi bir olasılığın var olduğunu duyurdu” diye konuştu.
PKK’nın, özellikle Kuzey Irak’taki baskı nedeniyle daha önce rahatlıkla kullanabildiği bin sekiz yüz kilometre karelik bir alanı silahlı militanlarından arındırmak zorunda kaldığını belirten Faraç; “Dört bin beş yüz militanı Kuzey Irak’la entegre edilmiş bir PKK’nın, özellikle ABD’nin bölgeden çekilmesinin ardından, karşımıza yeni bir misyonla çıkması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır” diye konuştu..
Bu olasılığa “Nasıl olur?” diye tepki gösterileceğini bildiğini ifade eden Faraç, “Hafızamız sık sık siliniyor. Mezar evlerini bile unutabiliyoruz. PKK’nın cinayetleri de unutulabilir. Bakarsınız, Abdullah Öcalan da, elini doğrudan kana bulaştırmadığı gibi bir gerekçe öne sürülerek cezasını ev hapsinde geçirebilir. Serbest bırakılmasa bile böyle bir uygulama ile bir takım kolaylıklar elde edebilir” dedi.
İSTİHBARAT ÖRGÜTÜNÜN BAŞARILI OLDUĞU SÖYLENEMEZ
Faraç, Türk istihbarat örgütlerinin başarılı olup olmadığı konusundaki bir soru üzerine şöyle konuştu:
Hatırlayacaksınız, 15 Kasım 2003’te, İstanbul’da iki büyük patlama meydana geldi. Emniyet makamları, İçişleri yetkilileri, ‘izlerini bulduk, yakaladık, yakalıyoruz’ diye kamuoyunu yatıştırmaya çalışırken, beş gün sonra iki büyük patlama daha oldu. Dinci bir örgüt, hem de Ramazan ayının ortasında, tonlarca patlayıcıyı dört kamyona yüklemiş ve Hıristiyanlarla Musevilerin dini, siyasi ve ticari merkezlerine yönelik intihar saldırıları düzenlemişti! Türk toplumu, o gün yeni bir örgütle (El Kaide ile) karşılaşmış, ancak bu tanışmanın arkasında nasıl bir süreç ve gafletin olduğunu öğrenememişti!..
El Kaide nedir, kimdir? Suudi rejiminin resmi mezhebi Vahabiliği referans alan bu örgüt, Selefi-Vahabi çizgisi Anadolu Müslümanlığına aykırı, katı ve bağnaz bir düşünce tarzını dayatıyor. Bu anlayış Türkiye’deki rejimi “Darül harp” (İslam kanunlarına göre yönetilmeyen) diye niteliyor. Örgüt üyeleri, devletten maaş alan imamın ardında namaz kılınamayacağını savunuyor. Mezarlık ziyaretlerini ve din bilginlerine bağlılığı küfür sayıyor. Onlara göre ‘Tevhid’e inanmayanın malı, canı helaldir. Tarikat-tasavvuf küfürdür. Muska, tespih, zikir, nafile namazı batıldır!’.
2003’ün kasım ayında Beyoğlu’ndaki Neva Şalom Sinagogu, Şişli’deki Beth İsrael Sinagogu, İngiltere Başkansolosluğu ile HSBC Genel Müdürlüğü binalarını bombalayanlar işte bu radikal dinci çizgiden geliyordu. Habib Aktaş’ın eğittiği Gökhan Elaltuntaş, Mesut Çabuk, Feridun Uğurlu ve İlyas Kuncak adlı militanlar, kamyonlara yükledikleri tonlarca patlayıcıyı işte bu ideoloji uğruna ateşlemişlerdi!..
Aslında onlar Türkiye’deki ilk Selefi militanlar değillerdi. Selefi-Vahhabi anlayışı Türkiye’de ilk kez 1974 yılında Malatya’da kurulan “Malatya Fikir Kulübü” bünyesinde gelişmişti. Abdurahman Gökmen liderliğinde ortaya çıkan hücre ise Yahudi asıllı İshak Manisalı’nın kaçırılması eylemiyle adını duyurmuştu. M. Emin Yılmaz önderliğindeki Selefi Ceyşullah örgütlenmesi ise 1995’te Bingöl’de ortaya çıkarılmış, 21 kişi 6 Kalaşnikof’la birlikte ele geçirilmişti.
11 Eylül saldırılarının ardından Türk Selefiler yakın takibe alındı. Feyzullah Birişik grubu İstanbul’da 5-7 Ekim 2001’de yapılan operasyonla deşifre edildi. Yakalanan 5 kişi eğitim amacıyla Çeçenistan, Irak ve İran’a gittiklerini söylemişlerdi.
Gaziantep’te 29 Ekim 2001’de gerçekleştirilen operasyonda yakalanan 14 Selefinin de Afganistan’a gidip eğitim gördükleri saptandı. Selefilerin Türkiye sorumlusu “Ebu Said El Yarpuzi” kod adlı Mehmet Balcıoğlu ise 2001’de Antalya’da yakalandı. El Kaide hücrelerini oluşturan ‘İmamlar Birliği’ yöneticisi Ali Üzüm ise aynı tarihlerde gözaltına alınıp serbest bırakıldı.
Ankara merkezli Selefi örgütlenmenin lideri Malatyalı Hulusi Kıdık ve 15 arkadaşı 19 Aralık 2001’de, Konya’da Murat Gezenler önderliğindeki ‘Kuran’a Çağrı Grubu’, 8 Şubat 2002’de, Malatya’daki Şemsettin Özaykan grubu ise 25 Mart 2002’de açığa çıkarıldı.
Selefi gruplar zaman zaman silahlı eğitim için Afganistan ve Pakistan’a, dini eğitim için de Suudi Arabistan’a gidip geliyordu. 2001’e kadar en az 500 kişinin Afganistan, Bosna Hersek, Çeçenistan, Tacikistan, Keşmir gibi bölgelerde savaşlara katıldığı saptanmıştı.
Amerika’daki 11 Eylül 2001 saldırılarında 3 binden fazla kişinin ölmesinin ardından ABD uçakları Afganistan’daki El Kaide kamplarını bombalayınca Türk kökenli Selefilerin büyük bölümü ülkelerine kaçtı. Onların çoğu Hizbullahçılar gibi Doğu ve Güneydoğu veya Kürt kökenli değildi. Aralarında Kastamonulu, Konyalı, Eskişehirli, Kayserili, Nevşehirli, Çankırılı, Bursalı, Sakaryalı, Sinoplu ve Afyonlu militanlar da vardı. Ancak Afanistan’daki kamplarda silah kullanmak, bomba yapmak, suikast düzenlemek konusunda yıllarca eğitimden geçirilen bu militanlar bir yıllık suskunluğun ardından hücrelerinden çıktılar!
Usame bin Ladin onlara sansasyonel bir eylem için 150 bin dolar göndermişti. Hazırlıkları 1 yıl kadar sürdü. Bu sırada İslamcı vakıfları, yayınevlerini, şirketleri ve bazı camileri üs tuttular. İBDA-C, Hizbullah, Ensar El İslam, Müslüman Gençlik gibi örgütlerden militan transfer ettiler. El Kaide’yi örgütlemek ve Selefi ideolojisini yaymak için ‘piknik’ adı altında ideolojik ve askeri eğitim verdikleri kamplar düzenlediler. Eşleri, dostları ve kardeşleriyle aile şirketleri gibi eylem hücreleri oluşturdular. Camilerde, Mescitlerde, hatta baharatçı dükkânlarında bomba yapımı, bomba kullanımı üzerine toplantılar, tartışmalar düzenlediler. Telefon satış yerleri açıp binlerce sim kartı denetleme imkanına kavuştular. Deterjan imalatı için fabrika bile kurdular…
Bütün bunları resmi yollardan yaptılar. Ticaret odalarında, emniyet makamlarında, savcılıklarda, maliyede kayıtları var…
Buna karşılık ne yurtdışı ilişkileri, ne ‘piknik’leri, ne eğitim kampları, ne de vakıf ve camileri üs haline getirmiş olmaları kimsenin dikatini çekmedi. Ellerini, kollarını sallaya sallaya hazırlıklarını sürdürdüler ve sonunda da yapacaklarını yaptılar…
Şimdi, El Kaide örgütü nasıl oluyor da bu kadar rahat hareket edebiliyor ve gelip İstanbul’un orta yerinde yüzlerce vatandaşımızın ölümüne binden fazlasının yaralanmasına sebep olan bombalama eylemini gerçekleştirebiliyor?
Bu durumda, Türk istihbaratının etkin olduğunu, başarılı olduğunu kim söyleyebilir? Dünyanın en kanlı en büyük iki örgütü PKK ve Hizbullah’tır. Bu iki örgüt Güneydoğu Anadolu’da, çok uzun zaman istediği gibi eylem yapıp cinayet işledi. Bu örgütleri daha en başında bastıramayan bir istihbarat örgütünün başarısından kim söz edebilir?
İstihbarat örgütlerimizin asıl hedefinin ne olduğu Ergenekon soruşturmasında açıkça ortaya serilmiyor mu? Kemalistler, Atatürkçüler, üniversite hocaları, emekli askerler, gazeteciler izlenip fişleniyor. Bir milyon kişinin telefonları dinleniyor. Bu büyük bir iş, muazzam bir iş! Her şey feda olsun! Feda olsun da, arada asıl teröristler, eli kanlı dinci örgütlenmeler neredeyse serbestçe cirit atabiliyor. Bizler de olup biteni seyretmek zorunda kalıyoruz…”
TEK PENCEREDEN BAKILMAMALI
Söyleşi’de Faraç’ın ardından söz alan Can Ataklı, olaylara tek pencereden bakılmaması gerektiğini belirterek, aksi halde “sığ”lığa, hatta mantıksızlığa ulaşılacağını söyledi. Ataklı, bir soru üzerine “Derin devlet hükümetlerden, devletten bağımsız bir olguymuş gibi gösteriliyor. Böyle şey olmaz. Derin devlet dünyanın her yerinde vardır. Bu bakımdan ‘derin devlet’le ifade edilen şeyin, yozlaşarak yoldan çıkmış bir takım çetelerin ifade ettiği şeylerden ayrılması gerekir” dedi. Türkiye’nin çok önemli bir ülke olduğunu, Türk devletinin de bin yıldır bu topraklarda kök saldığını ifade eden Ataklı, “Obama, ‘Türkiye yerinden dolayı her zaman önemli bir ülkedir’ dedi. Obama’nın bu sözünün hükümetin kulağına küpe olması gerekir. Çünkü, ‘kardeşim, önemli olan sen değilsin; senin partin, iktidarın değil; önemli olan Türkiye’dir’ adam! İktidarda kim olursa olsun; ister AKP olsun, ister başkası olsun Türkiye’nin kendileri için önemli ülke olduğunu söylüyor! Kimse kendini kandırmasın, doğrusu da budur” şeklinde konuştu.
Ataklı konuşmasında, olaylara tek pencereden bakmanın yaratacağı sonuçlar üzerinde durdu. Hukuktan, siyasete, ekonomiye değin hemen her konuda “kolay açıklamaların peşinde gittiğimizi” ifade eden Ataklı, şöyle konuştu:
“Örneğin ‘Ergenekon’ soruşturmasını, tutuklamaları ve bu çerçevede ortaya konan görüşleri ele alalım. Ne söylerseniz söyleyin: diyorlar ki, ‘Ama darbe yapacaklardı’! Darbe soruşturulmasın mı? Darbe suç değil mi? Siz, darbelere karşı değil misiniz?…
Tamam kardeşim, darbe suç! Ama bir soruşturma da hukuka, yasaya uygun olmak zorunda! Hınçal Uluç’u vuran ardamı 3 ayda serbest bırakıyorsun. Adam elinde silahı gelip Hıncal’ı vurmuş. Yara kapanmadan, yaranın sargısı üzerindeyken, bakıyorsun adam dışarıda! Trafikte on kişinin canına kıymış sürücü, bakıyorsun ki elini kolunu sallayarak geziyor! Hatta aracının başına dönebiliyor! Fakat, hayatları boyunca tertemiz yaşamış, hayatları boyunca bilimle yahut meslekleri ile ilgilenmiş rektörleri, üniversite hocalarını, gazetecileri, emekli askerleri ne kadar tutuklu kaldıkları veya kalacaklarını hiç umursamadan içeriye atıyor ve orada tutuyorsun!
Darbe ‘suç’ tabii, ama nasıl bir suç? Bir telefon dinleniyor! Ortam dinleniyor! Biliyorsunuz bir de böyle bir laf var! Yani burasını dinliyor adam, sen de öfkelisin, verip veriştiriyorsun! Ha işte ortama yakalandın! Ergenekon’un faili oluyor, darbe örgütünün bir üyesi olmakla suçlanıp sorguya alınıyor veya tutuklanıyorsun!
Bu arkadaşlar, kendilerine ‘demokrat’ diyor! Eğer bu da ‘kesmezse’ dönüp ‘liberal demokrat’ diyor! Fakat lütfen, nasıl demokratlık bu? Demokrasiyi, temel hak ve özgürlükleri savunmayan bir demokrat olabilir mi? İlhan Selçuk, bu ülkeden kaçıp gidecek miydi? İşte serbest bırakıldı ama hiçbir yere gitmedi! Mehmet Haberal, tutuklanmasının değil, ellerinden şifa bekleyen hastalarının derdinde. Haberal kaçıp gider miydi, dersiniz, bu ülkeden? Niçin gitsin? Türkan Saylan’ın başına gelenler konusunda utangaç bir ifadeyle de olsa ileri geri konuştular, ama ‘Hayır! Bunu yapamazsınız! Hiç kimseye yapamazsınız’ da diyemediler. Çünkü diyemiyorlar. Çünkü iktidarın penceresinden bakıyorlar. Empati kuramıyorlar. Başkasının başına gelenlerle ilgili değiller!.. ‘Hukuk herkese lazım’ deniyor. Evet; elbette hukuk herkese lazım! Belki en çok, hukuksuzluk yapanlara lazım. Çünkü hukuksuzluk, er geç gerçek hukuka ihtiyaç duyar. Bana diyecekler ki: Kardeşim, neden böyle yaptın? Neden hukuksuzluk yaptın?… Hukuksuzun, er geç sığınacağı yer hukuk olmayacak mı?..”
“Derin devlet” tartışmalarına da değinen Ataklı, “Derin devletin”, herhangi bir devletin karşılaştığı karmaşık durumların altından kalkabilmek için aldığı bir takım gizli kararlar ve bunlara bağlı uygulamalar olduğunu söyledi. Ataklı şöyle devam etti:
“İşte, deniyor ki, başlangıçta ‘40 çapulcudan ibaret’ görülen PKK, alıp başını gitmiş binlerce militanı olan bir terör örgütüne dönüşmüş! Ne yapılıyor? Bölgede ‘Olağanüstü Hal” ilan ediliyor! İdari yapı, askeri yapı buna göre düzenleniyor. Karşında bir çete var! Düzenli ordu bir çeteyle düzenli ordunun yöntemleriyle savaşamaz. O zaman bir takım yapılanmalara gidiliyor. Devletin görevlendirdiği insanlar, bir çete gibi dağlarda savaşmaya başlıyor. Adam, ‘bin kişi öldürdüm’ diyor. Bunun için diyor…
Ama süreç uzayınca ve denetim zayıflayınca bunlardan bir kısmı yozlaşmaya başlıyor. Şehirlerde her zaman var olan mafya ve benzeri yapılanmalarla ilişki içine giriyor. Onlara bağlı olarak cinayet işliyor, haraç topluyor. Bunun devletle, devletin derini ile ne alakası var?”
KORKU İMPARATORLUĞU
İktidar ve yandaşlarının, Ergenekon operasyonunu sürdürürken, “namusumuzdan ve hukuka saygımızdan” yararlandığını, “bu ülkenin gerçek demokratlarının namusluluğunu ve namusunu” kullandığını ifade eden Ataklı, bunun, “Hukuk önünde herkes eşittir, kimse dokunulmaz değildir” denilerek yapıldığını söyledi.
“Bu kılıcı sallayan, ama hukuka saygıları çok su götürür olanların devletin gücünü kullanarak böylece bir korku imparatorluğu yarattıklarını” savunan Can Ataklı, “ ‘Her şey yargının eline teslim edildi, suçsuzların korkacak bir şeyleri olmaz’ diyorlar. ‘Yargıya müdahale etmeyelim’ diyorlar. Fakat bize söylediklerinin, bize önerdiklerinin, bize tavsiye ettiklerinin tam tersini yaparak bu ülkenin saygın bilim insanlarını, aydınlarını, düşünen insanlarının vicdansızca mağdur ediyorlar” dedi.
“Bu kadar çok demokrat’a(!)”, ve “bu kadar aşırı demokrasi düşkünlüğüne(!)” karşın, Türkiye anayasasının bir darbe anayasası olduğunu, “12 Eylül müdahalesiyle devlet yönetimine el koyan Kenan Evren ve arkadaşlarının görevlendirdikleri kişiler tarafından hazırlandığını hatırlamak gerektiğini” ifade eden Ataklı, şöyle devam etti:
“Hafızayı Beşer Nisyan İle maluldur” derler. Yani, toplumun hafızası unutkanlıkla hastalıklıdır! Öyle olmasaydı, yürürlükteki anayasanın bir askeri darbe anayasası olarak referanduma sunulduğunda bu toplumun yüzde 92’sinden fazlasının onayını aldığını unutmazdık!.. O anayasaya kimler oy verdi? Bizler oy verdik! Belki korka korka, ama usulüne uygun bir seçimde, yani ‘hür irademizle’ gidip ‘evet’ oyu verdik! Şimdi ne diyoruz? ‘Darbelere karşıyız’!..
Bütün bunların ötesinde, her sözü darbe kanıtı gibi göstermek isteyenlerin hiç değinmedikleri bir şey daha var. Neredeyse 20 yıldır darbe yapmaya hazırlandıkları söylenenler aslında bunu başaramamış. Bırakın başarmayı darbe şartlarını bile oluşturamayan bu kadar insanı aylarca belki yıllarca hapiste tutmanın mantığı var mı, bunu yapmak adalete ve vicdana sığıyor mu, sorusunu da sormamız gerekiyor.
Ergenekon intikam operasyonunu yürütenler olayı aynı zamanda ‘Türkiye’nin temizlenmesi’ olarak da sunmak istiyor. Bunu da İtalya’da yapılan Gladio operasyonu ile benzeştirmeye çalışarak yapıyor. İtalya’da mafya siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı Gladio operasyonu ile Ergenekon’un hiçbir ilgisi yok aslında. Orada NATO artığı bir örgütün siyaset ve mafya ile kurduğu bir menfaat çetesi söz konusuydu. 7 bin kişi hakkında soruşturma yapıldı, ama açıkçası bir sonuç da alınamadı.
Belki ‘sonuç’ almanın peşinde de değillerdi. Çünkü amaç, devlet açısından bir dönem NATO’ya, yani uluslar arası bir güce bağlı olarak kurulmuş, ne olduğunu ve ne yaptığını kimsenin pek bilmediği, ama sonuçta görevi bitmiş, işi bitmiş o yapının tasfiyesiydi. Tasfiye edildi bitti…
Bu ‘temizlik’ iddiası, ( Bunu, ‘Türkiye bağırsaklarını temizliyor’ şeklinde ifade edenler de var, biliyorsunuz!), yasadışı bir gücün tasfiye edildiği efsanesi sayesinde kamuoyunun kafası iyice karıştırılıyor ve tutuklanan pek çok saygın kişi görünmeyen, ulaşılamayan, kanundışı işler yapmış vahşi bir örgütün üyeleri gibi algılanıyor. Televizyonlarda birer ‘misyoner’ edasıyla gezinen sözde liberal demokratlar da, bir taraftan iktidardan sağladıkları kazanımları korumak, diğer taraftan gerçek aydınlardan hınçlarını çıkarmak için bu zihin karışıklığını körüklüyorlar. Hiçbir ahlâki ve vicdani değeri olmayan, bu değerleri çoktan bir tarafa bırakmış bu kişilere ne söyleyeceğimi doğrusu bilemiyorum. Fakat şunu biliyorum: Hallerinden ve oynadıkları rolden hoşnutlar. ‘Yalancı pehlivanlık’tan memnunlar ve bu topluma, bu toplumun aydın insanlarına verdikleri hasarı kıs kıs gülerek izliyorlar!”

Bilgi: “Aydınlarla Yüz Yüze “ söyleşilerinin gazeteci konukları Can Ataklı ve Mehmet Faraç’ın, “Doğu – Batı ve Türkiye” konulu söyleşide yaptıkları açıklamalara ilişkin haber.

Paylaşmak için tıklayınız:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • RSS
  • Twitter
  • Technorati
  • email
  • Live
  • Yahoo! Bookmarks
  • FriendFeed
  • LinkedIn
  • MySpace

İlgili yazılar:

Yorumlar



Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.