<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sinan Tunç</title>
	<atom:link href="http://www.sinantunc.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sinantunc.com</link>
	<description>Bilgi paylaştıkça çoğalıyor...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2009 07:16:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
		<item>
		<title>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2009 07:14:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[burs]]></category>
		<category><![CDATA[defter]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitmen]]></category>
		<category><![CDATA[kampüs]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[makale]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[profesör]]></category>
		<category><![CDATA[seminer]]></category>
		<category><![CDATA[sistem]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[YÖK]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek öğrenim]]></category>
		<category><![CDATA[yurt]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=647</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi İlköğretim ve ortaöğretim okulları yine açıldı. 15 milyon öğrenci yaklaşık 600 bin öğretmenle öğretim yılına başladı. Nüfusumuz yaklaşık 72 milyon ve öğrenci sayımız 18 Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazla. Nüfus oranıyla olanaklarımız ise biraz ters orantılı. Tek başına ikili öğretim bile fiziki altyapının yetersiz olduğunu gösteriyor. Donanımlar bazen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi<br />
İlköğretim ve ortaöğretim okulları yine açıldı. 15 milyon öğrenci yaklaşık 600 bin öğretmenle öğretim yılına başladı. Nüfusumuz yaklaşık 72 milyon ve öğrenci sayımız 18 Avrupa ülkesinin toplam nüfusundan daha fazla.<br />
Nüfus oranıyla olanaklarımız ise biraz ters orantılı. Tek başına ikili öğretim bile fiziki altyapının yetersiz olduğunu gösteriyor. Donanımlar bazen eksik, bazen atıl. En ücra köşede bile göstermelik bir bilgisayar olmasına rağmen öğrencilerin yarısından fazlası bilgisayarı görmeden dersini aldığını belirtiyor.<img class="alignright size-full wp-image-650" title="egitim" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/egitim.jpg" alt="egitim" width="267" height="401" /><br />
Türkiye gibi nüfusunun önemli bir kısmı genç olan bir toplumun geleceği yakalaması için nitelikli eğitim çok önemli bulunuyor. İlköğretim içler açısı. Eğitim 8 yıla çıkarılmış olmasına rağmen halen istenilen düzeyde nitelik kazandırılamamıştır. SBS sınavı ve yaşananlar tam bir tradeji, her yıl 30-40 bin öğrenci sıfır alıyor.<br />
Dünyada sayısı bilinmeyen türde bizde lise türü var. Ne işe yaradıkları ise meçhul. Meslek okulları hayata pratik iş yapacak ara eleman yetiştirmesi gerekirken tamamen üniversite sınavına girmeye yönelmiştir. Eğitimin amacı olan yaşama sevinci kazandırmak, düşünme yöntemi ve etrafta olup biteni analiz etme yeteneğinin kazandırılması için ders çeşitliliği yerine varsa yoksa üniversiteye hazırlanmak her şey olmuştur. Resim, müzik, el işi, beden eğitimi dersleri kâğıt üstünde ders, ancak sınavda soru gelmediği için öğrenci için angarya olarak kabul edilmektedir.<br />
Eğitim sistemimizde öğretmen yetersizliğin oranla geçici öğretmenlik gibi artık hiçbir ülkede olmayan bir yapı ile eğitimin gerçekleştiği belki de tek ülke Türkiye. Bir tarafta on binlerce öğretmen adayı üniversiteli işsiz gezerken, yalnızca İstanbul&#8217;un öğretmen ihtiyacının 30 bin kişi olduğu, 100 bin ana okulu öğretmenine ihtiyaç duyulduğu bir tezat yaşanmaktadır.<br />
Genel eğitim durumumuza baktığımızda, neden üniversiteye istenilen nitelikte öğrenci gelmiyor sorusunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Üniversite öğretim üyeleri olarak ilk ve ortaöğretim bizi çok ilgilendiriyor, çünkü lise eğitimini iyi bir şekilde tamamlamadan üniversiteye gelen öğrenciler gerçekten ciddi bir sorun haline geldi. Yıldan yıla daha zayıf öğrencilerin üniversiteye gelmesi ile derslerin işleyişi ve kalitesinin de düştüğünü söylemek zorundayız.<br />
Diğer yandan üniversitelerin de çözüm olmadığını anlayan on binlerde öğrenci bu yıl bazı lisans programlarını tercih etmedi.</p>
<p>Eğitim Kalitesi Yetersiz<br />
Eğitim kalitesinin yetersizliği artık en yetkili ağızlar tarafından konuşuluyor. Milyonlarca okuduğunu anlamayan, yabancı dil becerisi kazanmamış, kültürel yapısı zenginleşemeyen, matematik bilmediği için soyut düşüncenin gelişmediği, analiz sentez yapma düzeyi düşük olan, bütünsel düşünme yeteneği gelişmeyen öğrenci kitlesi ile karşı karşıyayız. Cumhuriyetin ilk yılarında çizilen eğitim hedefi maalesef son yıllarda sulandırılmış, eğitim birliği yerine sayısı belirsiz ihtiyaç dışı öğrenci alan lise türleri oluşmuştur. Bölgelerarası dengesiz altyapı ve nitelikli öğretmen dengesizliği eğitimi içinden çıkılamaz duruma getirmiştir. İlk ve ortaöğretim okullarında eğitim parası olanın iyi imkân bulduğu konumlar haline gelmiştir. Ailelerin gelir durumlarına göre özel ilk ve ortaöğretim kurumlarına yöneldikleri görülmüştür. Fen ve Anadolu Liseleri dışındaki devlet okulları ve liseleri artık neredeyse üniversiteye çok sınırlı sayıda öğrenci kazandırabilmektedirler.</p>
<p>Başarı Düzeyimiz Çok Düşük<br />
Bilimcimin yetiği son 30 yıldır sürekli her yetkili eğitimin arzulanan yerde olmadığını ve önemini vurgular. Ancak her yıl yaşanan OKS, SBS ve ÖSS sınav sonuçları her yıl rakamları itibarı ile bir önceki yılı aratmaktadır. 2009 yılı ÖSS sınav sonuçları 30 bin kişinin puanı hesaplanmayacak kadar düşük olduğu ve 700 bin kişinin hiç bir fen sorusuna cevap vermediği açıklandı. ÖSS sınav sonuçları küçük bir grubun çok iyi puan alırken geniş bir yığının (yüz binlerce) üniversiteyi okuyamayacak düzeyde olduğunu gösteriyor.<br />
SBS sınav sonuçları da ülkemizin bölgeler arası gelir dağılımı ve eğitim farklılığını ortaya koymaktadır. PISA 2003 ve 2006 yılı sonuçlarına göre Türkiye matematik, fen ve okuma becerileri yönünden OECD ülkeleri arasında en son sırada 57 ülke içinde sırasıyla 45, 47 ve 39 sıralarda bulunuyor. PISA sonuçları ile ÖSS sınav sonuçları arasındaki ilişkinin gerçek eğitim düzeyimizi ortaya koyması bakımından çok dikkat çekici. Ayrıca diğer uluslararası değerlendirme testlerinde ülkemizden katılan öğrencilerin okuma becerilerini başaramadığı ve fen ve matematikte döküldüğünü gösteriyor. Uluslararası DÜZEYDE &#8220;ÖRGÜN EĞİTİMDE ÖLÇME VE DEĞERLENDRİME&#8221; çalışmaları yürüten CITO şirketinin yaptığı araştırmaya göre Türkiye&#8217;de ilkokul birinci sınıfta okuyan öğrencilerine %59&#8242;u dinlediğini anlamıyor, İkinci sınıf öğrencilerinin ise halen %24&#8242;ü dinlediğini anlamıyor, %31&#8242; ise okuduğunu anlamıyor. Ayrıca öğrencilerin % 46&#8242;sı matematikten başarısız. Aynı kuruluşun araştırmasına göre devlet okulları ile özel okullar arasında da</p>
<p>Eğitim Sitemimiz Ezberci<br />
Ne yazık ki gerekli önlemler de alınmıyor. Yapılan kamuoyu yoklamaları toplumun eğitim sistemini ezberci gördüğü, Milli Eğitim okullarının istenilen ölçüde eğitim vermediği, bunun yerine özel okullara imkânlar ölçüsünde öğrencilerini kaydettirmek istedikleri görülmektedir. Özel okullar da, sınav başarısına odaklanmış bulunmakta, öğrenciyi yeterince geliştirememektedir. Öğrencilerinde büyük çoğunluğu da zaten eğitimi ezberci buluyor. Bunun sonucu doğal olarak ulusal ve uluslararası sınav sonuçlarına yansımaktadır.</p>
<p>Öğretmenlerin Eğitimi ve Motivasyonu Çok Düşük.<br />
Maaşların düşüklüğü ve yaşam koşullarının olumsuzlukları öğretmenin isteklerini düşürmüştür. Öğretmen niteliği ve özlük hakları yönünden sorunlu ve eğitmenlerimizin başta geçim sıkıntısı ile başlayan kitap ve gazete okuma sorunu ciddi bir sorun. Öğretmenlerin %30&#8242;a varan oranda ek veya ikinci iş yapması nedeniyle öğretmenin kendisini geliştirmesini olanak vermemektedir.<br />
Son yıllarda öğretmenlerin maaşlarının iyileştirilmesi ve daha çok iş bulması nedeniyle dört yıllık eğitim fakültelerine olan ilgi artmış ve ÖSS sınav sonuçlarına göre daha başarılı öğrenciler öğretmen olmayı tercih etmiştir. Mezun olan öğretmen adaylarının yeniden KPSS değerlendirmesinden geçmesinden dolayı son yıllarda göreve atanan öğretmenlerin altyapısı iyi ancak Milli Eğitimdeki yöneticilerin ne yazık ki pedagojik bilgisi öğretmenlerden daha iyi olmadığı eleştirisi yapılmaktadır. Bu durumun göz ardı edilememesi gerekir. Gerçi alt üst, liyakat sorunu Türkiye&#8217;nin genel sorunu durumunda. Öğretmen eğitiminin yeniden ele alınması ve gerekirse geçmişte olduğu gibi bağımsız kurumlar olarak bir meslek okulu olarak öğretmen okullarının yeniden açılması sağlanmalıdır.</p>
<p>Öğrencilerin Genel Kültür Düzeyi Çok Düşük<br />
Çocukların hiçbir alanda dünya görüşü gelişmiyor eleştirisi sık sık yapılmaktadır. Çok haklı olarak sınav sonuçlarının ötesinde üniversiteye gelen öğrencilerin genel kültür düzeyinin düşüklüğü sıkça hocalar tarafından eleştiri konusu edilmektedir. Yabancı dil bilgisi eksikliği yanında yazı ve anlatım bozukluğu sık yaşanmaktadır. Yoğun ders yükü, sınav kaygısı ve dershanecilik öğrencilerin tüm zamanını aldığı için öğrencinin sanat, estetik ve kendini geliştirecek zamanının olmadığı biliniyor. Lise mezunu en az 18 yaşındaki bir öğrencinin en azında ülkesinin tarihi geçmişini ve coğrafyasını bilebilmeli. Bir yabancı dil kavramış olmalı. En azından kendinsin geleceği ile ilgili yol haritasını çizebilecek düzeyde olmalı. Her hangi bir konuyu medeni ölçüler içinde tartışabilir düzeyde bilgi sahibi olarak yaşam yolculuğuna yön verebilmelidir.</p>
<p>Finlandiya Neden Başarılı<br />
Temmuz 2009 tarihinde bilimsel bir kongre için ziyaret ettiğim Finlandiya&#8217;da eğitim öğretim ve üniversite sistemi ile ülkemizin eğitim sistemini karşılaştırınca, aradaki farkın derinliği konusundaki duygularımı paylaşmayı gerekli gördüm.<br />
Bilindiği gibi Finlandiya ilk ve ortaöğretimde halen dünyada en iyi eğitimi veren ülke olarak bütün değerlendirmelerde ilk sırada görülüyor. PISA ve diğer uluslararası değerlendirme sınavlarında ilk sırada yer alıyor.<br />
Ülkemizde halen dersliklerin bile yetersiz olduğu, çoğunlukla ikili öğretimin yapıldığı sınıfların kalabalık olduğu ilköğretimde ortalama olarak kentlerde bir sınıfta 40 öğrenci, kırsalda 25 öğrenci ders görüyor. Öğretmen başına 27-30 öğrencinin (bazı yerlerde 50&#8242;ye kadar çıkabilmektedir) eğitim gördüğü Türkiye&#8217;ye karşın Finlandiya&#8217;da 15-20 öğrencili sınıflarda eğitim görmektedir. Ülkemizde kırsal kesimde halen ilkel düzeyde kalma birleştirilmiş sınıfların (%5-6) var olduğu, şehirlerde ise ikili öğretimin yüzde 50-55 düzeyinde olduğu belirtiliyor.<br />
Öğrencilerin beslenmesi için yemekler okul tarafından sağlanmaktadır. Finlandiya&#8217;da özel okul neredeyse  yok denecek derecede azdır. Dershane yok. Ders derste öğreniliyor. Çocukların el ve zihin becerilerinin geliştirilmesine büyük önem veriliyor.<br />
Finlandiya&#8217;nın eğitime ayırdığı kaynak bütçenin en büyük kaynağını oluşturuyor. Ülkemizin GSYİH dan eğitime ayrılan pay ile 25 Avrupa ülkesinin ayırdığı pay arasında önemli farklılıklar bulunuyor.<br />
Türkiye&#8217;nin sorunları ve olanakları ile Finlandiya&#8217;nınki aynı değil. Ancak Finlandiya&#8217;nın insana yatırım yapan sisteminin yakından incelenmesinde yarar vardır.</p>
<p>Eğitimde Nitelik ve Eşit Fırsat Sağlanmalı<br />
Ülkemiz artık bugünkü Milli Eğitim politikası ile gençliğini hayata hazırlama ve üniversiteye nitelikli öğrenci ve insan yetiştirmekten yetersiz kaldığı her yıl yapılan sınavlar ile sabittir. Bu sorun, bir günlük bir tek iktidarın sorunundan çok uzun süredir uygulanan ve bir türlü anlaşılamayan yapının sonucudur. Bunu da iyi sorgulamak zorundayız.<br />
-Eğitim ülkenin birinci gündemi olmalı ve GSYİM dan ayrılan pay AB standartlarına getirilmeli.<br />
-Milli Eğitim ve Bilim Şurası toplanmalı ve eğitim ve bilim politikası önyargı ve ideolojik etkilerden arî olarak yeniden hazırlanmalı. Her şeyden önce eğitimin kamu eli ile yönetilmesine özen gösterilmeli.<br />
-Özel ilk ve ortaöğretim okulları çık sınırlı düzeyde özel eğitim gerektiren birkaç okul dışında kamu okulları olarak işlev görmelidir.<br />
-Dershaneler kapatılmalı, Öğretmenler kamu okullarına yeniden geçişi sağlamalı. Öğretmenlerin dershanelerde aldığı para kadarını hatta daha fazlasını kamu okullarında alabilmeli.<br />
-Öğretmenlerin özlük hakları yeniden düzenlenerek insanca yaşam düzeyine getirilmelidir.<br />
-Bölgeler arası eğitim farklılığı eğitim alt yapısı ve öğretmen yönünden dengelenmeli. Herkese eşit eğitim fırsatı yaratılacak ortam sağlanmalıdır.<br />
-İdareciler liyakate dayalı olarak belirlenmeli, tarafgirlikten çok bilgi, deneyim ve girişimcilik önceliği dikkate alınarak yöneticiler belirlenmelidir.<br />
-Öğretmene okulları yeniden açılmalıdır.<br />
-SBS sınavı her yıl değil son sınıfta yapılmalı. Ortaöğretim başarı durumu öğrencinin yetenek ve becerilerine göre belirlenmeli ve öğrencinin yönlendirilmesi zaman içinde tedricen yapılmalıdır.<br />
-Lise eğitimi yeniden düzenlenmeli ve üniversiteye öğrenci yetiştirecek şekilde formatlanmalıdır. Lise bitirme ve olgunluk sınavları yapılarak kişilerin hayata hazırlığı da dikkate alınmalıdır.<br />
-Felsefe, mantık, sosyoloji ve kompozisyon dersleri yeniden müfredata alınmalı ve üniversiteye öğrenci hazırlamak yerine hayata hazırlanma ve iyi bilgi sahibi, estetik değerleri olan, hayattan zevk alan ve hayata anlam katacak aydın nitelikli insan yetiştirilmelidir.<br />
-Meslek liseleri ve çıraklık okulları öncelikli konuma getirilmeli ve ülkenin ihtiyacı olan ara eleman ihtiyacı lise düzeyinde sağlanmalıdır.<br />
Türkiye&#8217;nin bu eğitim yapısı ile arzuladığı gelişmişliği yakalayamayacağı aşikârdır. Kafa ve paradigma değişimine ihtiyaç aciliyet arz etmektedir. Herkese nitelikli eğitim konusu, ülkenin geleceği konusudur.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/' title='Başarısızlığın Bireysel Nedenleri'>Başarısızlığın Bireysel Nedenleri</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2009 10:16:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[burs]]></category>
		<category><![CDATA[defter]]></category>
		<category><![CDATA[doktor]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[eğitmen]]></category>
		<category><![CDATA[kampüs]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[makale]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[profesör]]></category>
		<category><![CDATA[seminer]]></category>
		<category><![CDATA[sistem]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[YÖK]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek öğrenim]]></category>
		<category><![CDATA[yurt]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=642</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, UC Davis olarak bilinen üniversite çalıştığım tarım bilimlerinde dünyanın bir numarası olarak biliniyor. Geçmişten beri duymuşumdur namını. Doktora yapacağım zaman başvurmak istedim ancak İngiltere’den daha önce kabul belgesi aldığım için gidememiştim. Ancak içimde hep bir boşluk kalmıştı. Sonradan keşke bir post-doc yapsaymışım diyorum. Son Bitki Besleme Kongresine katılan çoğu seçkin kişinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ibrahim ORTAS,</p>
<p>UC Davis olarak bilinen üniversite çalıştığım tarım bilimlerinde dünyanın bir numarası olarak biliniyor. Geçmişten beri duymuşumdur namını. Doktora yapacağım zaman başvurmak istedim ancak İngiltere’den daha önce kabul belgesi aldığım için gidememiştim. Ancak içimde hep bir boşluk kalmıştı. Sonradan keşke bir post-doc yapsaymışım diyorum. Son Bitki Besleme Kongresine katılan çoğu seçkin kişinin özgeçmişinde uzun bir post-doc geçmişi olduğunu ve çoğunun da Davis ve benzeri üniversitelerde doktora sonrası araştırma yaptıklarını görünce Davis’i üniversitelilik gözü ile incelemek istedim. Kısa süreliğine 2009 Ağustos 24-31 tarihleri arasında katıldığım 16 Bitki Besleme Konferansı sırasında bir kaç kez ziyaret etiğim California Davis üniversitesini tanımak için üniversitedeki birçok insana sorduğum sorulara aldığım cevaplar ve kendi gözlemlerimi sizler ile paylaşmak istedim.  Umarım ülkemiz üniversiteleri için yararlı bir gözlem olmuştur.</p>
<p>Üniversite ve Davis Kasabası<img class="size-full wp-image-643 alignleft" title="iletisim" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/iletisim.jpg" alt="iletisim" width="255" height="346" /> Bilinçli Olarak Büyütülmüyor</p>
<p>Davis küçük bir üniversite kasabası. Kasabanın nüfusu 34 bin, 20 bini öğrenci diğerleri üniversite hizmetinde çalışan hoca ve diğer ilgililer. Pahalı olduğu için de fakir fukara bu bölgede yaşamıyor. Genelde gördüğüm dünyadaki gelişmiş üniversiteler büyük kentlerin esi olmadan kendi küçük kasaba alanında derin araştırma yapmaktadır. Davis kasabası çok büyütülmüyor. Yeni tek binaya izin verilmiyor, yeni bir şey yapılacaksa da eskisi yıkılır yerine yapılıyormuş.</p>
<p>Üniversitede Ulaşım Bisiklet ile Yapılıyor</p>
<p>Üniversite de bu bağlamda korumaya alınmış, yapınsın bozulmasına izin verilmiyor. Kampus temiz içeride gürültü yok. Öğrencilerin araba yarışı ve motosiklet yarışı hiç yok. Üniversite kampusuna araba ile girmek yasak. Hocaların dahi arabası ile üniversiteye girmesi yasak. Ancak resmi işler ve bir şeyin taşınması için kapı açılıyor. Üniversitenin içinde çok sayıda üniversitenin otobüsü var. Öğrenciler kullanıyor. Parasız olarak öğrenciler taşınıyor. Hocalar da bedava servisten yararlanabiliyor. Mütevazı bisiklet aracı öğrenci ve öğretim üyesinin hizmetinde her yerde en çok bulunan atmosferi ve çevreyi kirletmeyen ulaşım aracı. Üniversitenin rektörü dahi bisikleti ile geliyor. Arabası bile varsa dışarıda park parasını ödediği yere park edip işine gidiyormuş. Bizdeki gibi Mercedes veya benzeri sınıfta lük makam arabaları yoktur. Hocaların lojmanı yok. Rektörün lojmanı yok. Herkes gibi rektör de sıradan bir bilim insanı olarak işine bisikleti ile geliyor, dersi olduğunda dersine gidiyor. Korumasız ve korkusuz üniversitede tek başına gezebiliyormuş. Üniversitenin etrafındaki park alanlarında park parasının önceden ödediyseniz yeriniz var.</p>
<p>Üniversite kampusu ihtiyaca uygun olarak inşa edilmiş yer yer yeni birimler ekleniyor ancak belili bir mastır planına göre yapılıyormuş.</p>
<p>Üniversitenin İki İlgi Çeken Merkezi Kütüphane ve Kitap Satış Merkezi</p>
<p>Üniversitenin kitap satış yeri öğrencilerin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Ders notları, birinci, ikinci el kitaplar, diğer zorunlu giderler yanında üniversitenin marka ürünleri satılıyor. Üniversite kitap satış yerinin yakınında birkaç dükkân hariç bizdekine benzer her bölümün altında bir kantin, üniversitenin her köşesinde derme çatma kafe benzeri yiyecek içecek satan bir yer görmedim. Üniversitenin en büyük özelliği kütüphanesidir. İçeriye giren çıkan koltuklarının altında kitap olan öğrenciler. Kütüphanede ne kadar kitap olduğunu soramadım. Ancak kısa sürede gördüğüm hatırı sayılır sayıda ülkemizde hiçbir kütüphanede görmediğim kadar kitap vardı.  Doğaldır ki başarılı bir üniversite ancak yayın ile ayakta durabilir. Yoksa okumadan, çalışmadan her halde bu düzeyde saygınlık göremezdi.</p>
<p>Yaz Okuluna Sınıfta Kalanlar Değil, Üniversiteyi Erken Bitirmek İsteyen Çalışkan Öğrenciler Başvuruyor</p>
<p>Davis&#8217;i gezerken kısa süre içinde üniversiteyi tanımaya ve çalışma sitemini öğrenmeye çalıştım. Yolda karşılaştığım bazı öğrencilere hem bir adres sormak hem de yazın ne yaptıklarını sordum. Yaz okuluna gidiyorlar. Şaka yollu sizde mi tembellerdensiniz dedim. Yok, biz bir an önce bitirmek istiyoruz. Bizdeki gibi dersi veremeyen veya başarısız olup yeniden dersi alarak geçen değil tam tersine çalışkan ve bir an önce mezun olmak isteyen öğrenciler derse geliyor. Öğrenciler genel lise başarısı ve diğer sınav sonuçlarına göre üniversiteye alınıyor. Son derece zor bir okul. Her gelenin mezun olduğu, kalanların devreye yakınlarını ve yetkilileri soktukları bir durum hiç değil. Öğrenciler lisansta iyi yetiştikleri gibi sosyal olarak da öğrenciler sosyal projelerde yer alalara sosyalleşiyorlar. Lisansüstü ve doktora eğitimi daha seçici. Dünyanın her tarafından öğrenciler başvuruyor, Referans ve mezuniyet notu, bizdeki ALES benzeri sınavdan aldıkları not önemseniyor. Ancak herkesi de almıyorlar. Alınacak öğrenciler profesörler kurulunda tek tek değerlendiriliyor. Öz geçmişleri, aldıkları dersler, mezun oldukları üniversite ve fakülte uzun uzun araştırılıyor. Kongre başkanı tarafından görevlendirilen ve bize kampusu gezdiren Meksikalı öğrenci doktoraya kabul edilirken ayrıca hocası tarafından önerilen koşul üç adet birinci sınıf dergide yayın yapmakmış. Onun için de geceli gündüzlü çalışmak zorundayım diyor. Gerçekten öğrenciler ders çalışmaktan başını kaldırmıyorlar. Bizde öğrenci olmak ile karşılaştırdığımda arada dağlar kadar fark var.</p>
<p>Öğretim Üyesi Üniversiteye Nasıl Alınıyor?</p>
<p>Üniversitenin yaklaşık 3000 öğretim üyesi varmış: tabii post-doc ve diğer yüksek lisanslı araştırıcılar harç. Davis üniversitesi bilimsel olarak çok güçlü bir kadroya sahip. Davis öğrenci alımından tutun da akademisyen alımına kadar çok seçicidirler. Öğrenci de öğretim üyesi de inanılmaz ölçüde çalışıyorlar. Zamanında Davis’te bulunan ve çalışkan bir Profesör hocam oradan bana yazdığı bir mektupta “burada profesörler bizden kat ve kat daha fazla çalışıyorlar” dediğini hatırlıyorum.</p>
<p>Akademik aşma tamamen rekabete dayalı. Birinci koşul kendi üniversitesinde Doktorasını almış kişiyi almıyor. Kendi eşdeğerindeki bir üniversitede doktora yapmış, birkaç post-dok deneyimi olmuş ve hatırı sayılır sayıda makalesi olan, proje üretmiş kişi üniversiteye yine dosya üzerinden rekabet ile alınmaktadır. Kelimenin tam anlamı ile en iyiyi almaya çalışıyorlar. Mutlaka akademisyen olarak alınacak kişi bölüme ve ilgili fakülteye bir seminer ile o güne kadar yaptığı bilimsel çalışmalarını ve geleceğe ilişkin ön görülerini uzun uzun anlatır. Seminere katılan profesörler kurulu ve diğer ilgililerin görüşü ile kişinin üniversiteye bizdeki Yar. Doç kadrosuna alınması sağlanıyor. Yakın geçmişe kadar Davis&#8217;te post-dok yapmış bir arkadaşım çok başarılı olmasına rağmen ve de çok sayıda birinci sınıf yayını ve patenti olmasına rağmen üniversitede kadro bulamadığı için devlet kurumlarında çalışmaya geçmiş.</p>
<p>Profesörler Çok Ayrıcalıklı</p>
<p>Profesör olmak gerçekten çok zormuş. Çünkü maaşı önemli ölçüde artıyor. Adayın hazırladığı dosya ülke içinde ve dışında o konuda en iyi 10 bağımsız kişiye gönderilmektedir. Bizdeki gibi hemen arkasında telefonlar veya iyi çocuktur sözlerinin burada bilinmediği belirtiliyor.</p>
<p>Profesör Amerika’da ayrı bir kategoride kabul ediliyor. Üniversite senatosu ağırlıklı olarak seçilmiş profesörler kurulundan oluşuyor. Profesörlerin çok güçlü oldukları ve yayın sayısı yönünden çok çok ileride oldukları biliniyor. Gerçekten her biri kendi çapında yetenek ve bilgileri ile gerek yayınları ve gerekse verdikleri konferanslardan anlaşılıyor. Birinci sınıf dergilerdeki yayın sayısı, atıf alma durumu, üniversiteye kazandırdığı proje, getirdiği para, yetiştirdiği öğrenci, kitap ve veya kitap bölümü önemsenen ölçütlerdir. Uluslararası konferanslarda CU Davis üniversitesinden gelen konuşmacıların hep ilgi ile dinlendiklerini biliyorum. Davis’teki profesörler ile kendi durumumu karşılaştırdığımda yardımcı doçent bile olamayacağım görülüyor. Emekli hocaları o kadar kendilerini bilime vermişler halen normal birer araştırmacı gibi düzenli çalışıyorlar. Bizim alanda çalışan dünyaca ünü ve makalelerinin impact faktörü 83 olan Emanuel Epstein yaşı 90’nın üzerinde olmasına rağmen halen her gün bisiklet ile üniversiteye geldiği ve araştırma yaptığını belirtiler. Kendisi ile Bitki besleme kongresi nedeniyle tanışma ve konuşma fırsatı buldum.</p>
<p>Öğretim Üyeleri Denetleniyor</p>
<p>Her yıl öğretim üyeleri bağımız bir komisyon tarafından iç akreditasyon niteliğinde dersleri dinlenerek not alıyorlar. Öğrenci değerlendirmesi kadar üniversite içinden ve üniversite dışından gelen denetçiler hocanın ders anlatma şekli, kullandığı teknikler ve öğrenci merkezli olup olmadığını denetliyor. Hangi hocanın ne zaman denetleneceği de bilinmiyormuş. Her öğretim üyesi her yıl çalışmalarını raporla bölüm başkanına iletiyor. Bölüm başkanı hocayı odasına çağırmıyor. Kendisi veya seçtiği bir heyet hoca ile 2 saat görüşerek hoca hakkında kendi raporunu belirtiyor.</p>
<p>Öğretim Üyesi Maaşları Kişisel Başarıya Bağlı Olarak Değişiyor</p>
<p>Üniversitede herkesin bizde ki gibi bir sabit maaşı var. Üzerine kişinin üniversite ile yaptığı anlaşma ve her yılkı başarı durumuna göre kimsenin çok telaffuz etmediği farklı maaşı bulunmaktadır. Ayrıca kişinin başarısı maaşın farklılaşmasında da etkin rol oynuyor. Profesör olarak bölüme geldiyseniz mutlaka geldiğiniz yerden daha yüksek bir ücret talep teklifi ile gelmişsinizdir. Gerisi sizin ile üniversite yöneticileri arasındaki pazarlığa bağlıdır.</p>
<p>İkinci Öğretim Ek Ders Ücreti Yok, Ancak Herkesin Üniversite İle Anlaşması Gereği Araştırma ve Ders Verme Durumu Tespitli</p>
<p>Bizdeki gibi yayın başına ikramiye veya ek ders ikinci öğretim yerine kişinin dosyası üzerinden bu durumlar telafi edilmektedir. Bunun için üniversitede ikinci öğretim ve ek ders yok. İkinci öğretim bazı büyük kentlerde varmış. Kalitesi yüksek üniversitelerde genelde ikinci öğretim yok muş. O da üniversiteye giremeyenler için değil, çalışıp da okumak isteyenler içinmiş.</p>
<p>Öğrenciler hem seçilerek alınıyor hem de belirli bir ücret ödüyorlarmış. California eyaleti dışında gelen ve yabancı öğrenciden daha yüksek bir ücret alınıyormuş.</p>
<p>Öğretim üyesinin üniversite ile ne oranda ders vereceği belli olduğu için anlaşması kadar derse giriyor. Bunun için ek ders ücreti almıyor. Ancak araştırma yapan öğretim üyelerinin maaşı ders verelerinkinden çok fazla oluğu belirtildi. Genelde öğretim üyeleri, % 60 araştırma % 40 öğretme veya %80 araştırma % 20 öğretmeyi tercih etikleri belirtiliyor.</p>
<p>Her Öğretim Üyesinin Belirli Bir Bütçesi Var</p>
<p>Amerika genelinde olduğu gibi bölüm bütçesi öğretim üyelerinin işlevlerine göre ayrılıyor. Her öğretim üyesinin dosya üzerinden başarısına göre 10-100 bin dolara kadar fatura esasına göre serbest harcama parası bulunuyor. Çok proje üreten, çok yayın çıkaran doğal olarak üniversite bütçesinden daha çok pay alıyormuş. Her araştırıcının resmi harcama kartında harcamalarını amaca uygun harcadığını göstermesi gerekiyor.</p>
<p>Dersler Nasıl İşleniyor</p>
<p>Her dönem dersler yeni baştan inceleniyor. Öğretim üyeleri ve yöneticiler her dersin işleyiş mekanizması, yöntem ve değerlendirme şeklini tartışarak karar veriyorlar. Her öğrenci her derste mutlaka kütüphaneyi kullanarak yoğun ödev hazırlığı yapmaktadır. Ödev öğrencilerin en ciddi ve zaman alan işlevi olarak görülüyor. Her ödev mutlaka inceleniyor ve ödev notu önemsenmektedir.</p>
<p>Seminerler çok ciddi yapılıyor.</p>
<p>Başta öğretim üyeleri olmak üzere araştırma öğrencileri ve davetlilerin seminerleri önemle izlenmektedir. Araştırma öğrencilerinin seminerleri kredili olduğu için her öğretim üyesinin kanaati önemsenmektedir.</p>
<p>Yönetici Belirleme Şekli</p>
<p>Bölüm Başkanı açık ilanla dosya üzerinden rekabete dayalı olarak belirleniyor. Bir yere bir bölüm başkanı alınacaksa gazete-dergi ve uluslararası dergilerde koşulları belirlenmiş uygun aday aranır. Davis’te bölüm başkanı olmak gerçekten çok zor. Ciddi bir hamallık olarak değerlendiriliyor. Bölümü yönetecek, para bulacak, araştırmaları koordine edecek.</p>
<p>Bölüm başkanı bir şekilde bölümün bilimsel olarak en yetkin kişisi. Çünkü başkası hakkında karar veren kişi olduğu için bilimsel olarak en yetkin kişidir. Bölüm başkanı her yıl bölümün stratejisini ve geleceğe ilişkin stratejisini açıklar. Araştırmaları koordine eder. Bölümün bilimsel işleyişi ve eğitim öğretimin sağlıklı işlemesi için çalışır. Aynı zamanda bölümün bütçesini hazırlamaktan sorumludur. Bölüm başkanlığı gerçekten çok zor bir iş olarak anılıyor ve çoğu bilim adamı bu anlamda yönetici olmak istemiyor. Çünkü bilim ve araştırma yapmak daha çok getirisi olan bir işlev olarak benimsenmiş. Bizdeki gibi makam mevki sahibi olmak veya lojmana girmek için bölüm başkanlığı yapılmıyor.</p>
<p>Davis’te Rektör seçimi yakında tamamlanmış. Bir bayan profesör seçilmiş. Amerika üniversiteler bağımsız. Hükümet ile ilişkileri yalnızca ölçütler üzerinden bütçe için görüşüyorlar. Atama formaliteden ibaret. Davis’e seçilen rektörün yalnızca 16 patenti var 100’e yakın hakemli uluslararası dergilerde makalesi var. Yayınları da para ile yayınlanmış üçüncü sınıf ülke dergilerinde değil. Ayrıca iyi bir yönetici olduğunu ispatlamış.</p>
<p>Rektör yetki olarak bilmiyorum ancak bilimsel olarak gerçekten çok güçlü kişidir. Üniversitenin bilimsel işleyişinden sorumludur. Aynı derecede üniversite sekreteri anlamındaki yöneticide üniversitenin diğer idari işlerinin yürütülmesinde sorumlu yeteneğini ve yöneticiliğini ispatlamış diğer güçlü bir erktir.</p>
<p>Yeni Rektörün hedefi üniversiteyi ileriye atılım yapmak üzere yeniden harekete geçirmekmiş. Darısı ülkemizdeki üniversitelere diyelim.</p>
<p>Üniversite Kendi Kendisini Yönetiyor</p>
<p>Üniversite öğrenci alamda, kaynak yaratmada, akademik kadro oluşturmada, kendi eğitim programlarını kendisi yapabilmekte ve kendi üstünde bir otoritenin onayına başvurmadığı için daha özerk yapıdadırlar. Üniversite devlet ilişkisi tamamen mali yılda bütçe ile ilgilidir. Devletin bütçe prensibi başarı eksenine göre olduğu için pek sorun yaşamıyorlarmış. Kendi üniversite sistemimiz ile karşılaştırıldığında bizden çok çok daha özerk bir yapıya sahiptirler.</p>
<p>Özet olarak; her ülkenin koşulları farklı. Davis’te ciddi ve acımasız bir rekabet var, insanlar birbirlerini eziyorlar. Sistem geride kalana şans tanımıyor. Öğrenciler hem başarılı hem de ciddi bir para ödüyorlar ve de gerçekten sömürülüyor. Hocalar daha fazla yayın yapmış olmak için daha çok araştırma öğrencilerine yükleniyorlar. Sonuçta Dünya bilimine katkılarını Bitki Besleme Kongresinde Afrika ve Asya’daki bitkisel üretim ile Amerika ve Avrupa’daki üretim ile karşılaştırıldığında bilimin önemini bir kez daha görmüş oldum. CU Davis Amerika&#8217;da bir marka. Denem yanılma ile de olsa üniversiteyi yönetmek için kişisel tercihten çok sistem geliştirmişler. Üniversiteler kendi kendilerini yönettikleri için bizden daha özerktirler. En iyi doktora öğrencisini yetiştiriyor ancak kendi üniversitesinde akademik kadroya almıyorlar. Belli ki bir bildikleri var. Kendi kendilerini iyi disipline etmişler. Üretme ekseni üzerine bir yapı kurmuşlardır. Davis’i Davis yapan nedir dediğimde ilkeleri dediler. Kendi kurallarını koymuşlar. Ve de kaliteden taviz vermemek için kurallarını bozmuyor ve bozdurtmuyor. Kişiye göre işlem yapılmıyor. Umarım bir gün Davis düzeyinde olmasa bile ülkemizde de kendi değerleri olan dünyada belirli bir yeri olan üretken insanlardan oluşan bir üniversitede insanlığa katkı yapacak bilimsel araştırma yapılır. Benim anladığım kadarı ile bunu yaratmak hiç de zor değil. Türkiye’de bunu başaracak sınırlı da olsa bilim insanı potansiyeli bulunmaktadır. Ancak bu günkü koşularda oy alma kaygısının bulunduğu seçim sistemi ile böyle kuralların üniversitelere kazandırılması mümkün görülmüyor. Oy eksenine dayalı üniversite yönetimi anlayışı ana bilim dalından rektörlük seçimine kadar üniversitelerimizin kalitesini düşürmüştür. Bütün arzum ülkemiz üniversitelerinin en kısa sürede bu yerel yönetici belirleme sistemini andıran bu anlaşılmaz seçim-atama yapısından kurtulur ve gerçek üniversite ve bilim ekseninde yönetilecek sistemler geliştirerek, dünyada hak ettiği düzeye gelir.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/' title='Başarısızlığın Bireysel Nedenleri'>Başarısızlığın Bireysel Nedenleri</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Küresel Isınma Kaderimiz Değil</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/kuresel-isinma-kaderimiz-degil/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/kuresel-isinma-kaderimiz-degil/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2009 07:12:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre]]></category>
		<category><![CDATA[doğa]]></category>
		<category><![CDATA[DOĞADER]]></category>
		<category><![CDATA[doğalgaz]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[felaket]]></category>
		<category><![CDATA[karbondioksit]]></category>
		<category><![CDATA[kömür]]></category>
		<category><![CDATA[küresel ısınma]]></category>
		<category><![CDATA[önlem]]></category>
		<category><![CDATA[ozon tabakası]]></category>
		<category><![CDATA[petrol]]></category>
		<category><![CDATA[sel]]></category>
		<category><![CDATA[tabiat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=635</guid>
		<description><![CDATA[Günümüzde küresel ısınma terimi daha çok kuraklıkla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Oysa gerçek hiç te öyle değil. Küresel ısınmanın asıl etkisi, yeryüzündeki su çevrim düzeninin (su buharı, bulutlanma, yağmur, kar) bozulması olarak ortaya çıkıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>9 Eylül 2009 günü tüm gazeteler, tüm yurdu etkisi altına alan yağışların tufana dönüştüğü haberlerini baş manşetlere taşımışlardı. Yurdun birçok bölgesinde su baskınlarına neden olan seller, Marmara ve Karadeniz bölgesinde son birkaç yıldır özellikle Temmuz ayında etkilisini gösteriyordu. Can ve mal kaybı her geçen yıl artıyor. Sellerin bu düzeyde etkili olmasında, Karadenizlinin denizle arasına bir engel gibi çekilen Karadeniz Otoyolu olduğu kadar küresel ısınmanın da önemli payı bulunuyor.</p>
<p>Günümüzde küresel ısınma terimi daha çok kuraklıkla eş anlamlı olarak kullanılıyor. Oysa gerçek hiç te öyle değil. Küresel ısınmanın asıl etkisi, yeryüzündeki su çevrim düzeninin (su buharı, bulutlanma, yağmur, kar) bozulması olarak ortaya çıkıyor.</p>
<p>Yeryüzündeki su miktarı ilk oluşumundan bu yana hiç değişmedi. Havadaki karbondioksit oranının, insan etkilikleriyle katlanarak artması sonucu oluşan küresel ısınma, dünyanın yağış dengesini etkiliyor. Küresel ısınmanın etkisiyle, yeryüzündeki kimi bölgeler, her zamankinden çok daha fazla yağış alırken, bazı bölgeler olması gereken yağışı alamıyor. Bunun sonucu fazla yağış alan bölgelerde seller ve toprak kaymaları can ve mal kaybına neden olurken, az yağış alan yerler kuraklıkla başetmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Küresel ısınma konusunda toplum, geçmiş yıllarda yanlış bir yönlendirmenin etkisi altında kaldı.  Su tasarrufu yaparak, küresel ısınmayla baş edilebileceği yanılgısı yaratıldı. Oysa ki su tasarrufunun, barajlarda biriken suyun insanlar tarafından daha uzun süre kullanılmasından başka bir etkisi olamaz. Bu yanlış bilinçlendirmeyle, evini gereksiz malzemelerle doldurmuş, hergün işine kendi özel arabasıyla giderek gereksiz enerji kullanımına neden olan bireyleri, evinde/işyerinde su tasarrufu yaptığı için kendini huzurlu hisseder duruma geldiler. Oysa satın alınan her ürünün üretimi aşamasında tahmin edilemeyecek boyutlarda su kullanılıyor.</p>
<p>* 1 Varil ham petrolü rafine etmek için 7 ton su tüketiliyor</p>
<p>* 4 Adet otomobil lastiği üretimi için 7500 ton su tüketiliyor</p>
<p>* 1 Otomobil üretmek için 150 ton su tüketiliyor</p>
<p>* 1 Ton çelik üretmek için 240 ton su tüketiliyor</p>
<p>* 1 Kg kumaş için (baskısız boyasız) 120 litre su tüketiliyor</p>
<p>* 1 Kg kumaşı boyamak için 80 litre su tüketiliyor</p>
<p>* 1 Kg plastik üretmek için 200 litre su tüketiliyor</p>
<p>* 1 Kg pamuk ya da yün üretimi için 850 litre su tüketiliyor</p>
<p>Evimizde su tasarrufu yaparak küresel ısınma sorununun çözemeyeceğimiz ortada. Sorunun çözümü başka bir alanda, bireysel olarak yaptığımız tüketimlerde yatıyor.</p>
<p>Satın aldığımız herşey, enerji kullanılarak üretiliyor. Elektrik dahil üretim ve dağıtım sırasında kullanılan her tür enerji, fosil kaynaklar (kömür, petrol, doğalgaz) kullanılarak üretiliyor. İşte küresel ısınmanın temel nedeni olan havadaki karbondioksit fazlalığı da, bu fosil yakıtların enerji üretmek için yakılmasıyla ortaya çıkıyor.</p>
<p>Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Kuraklık olsun, sel ve toprak kayması olsun, küresel ısınmanın olumsuz sonuçları bizleri etkiliyor. Ancak küresel ısınma da, bizlerin tüketimine sunulan ürünlerin üretimi aşamasında kullanılan enerji kaynaklarının etkisiyle kendini gösteriyor. O halde bizler, tükettiğimiz her ürünle küresel ısınmaya önemli bir katkıda bulunuyoruz. Hiç tüketmeden yaşayamayız. Ancak günümüzde tüketim öyle bir çılgınlık haline geldi ki, gerekli olsun olmasın kendimizi bu çılgınlığa kaptırıyoruz.</p>
<p>Tüketim bu çılgınlık boyutunda sürdükçe, küresel ısınmanın etkisi katlanarak artacak. Birey olarak üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeliyiz. Küresel ısınma konusunda yapılacak en temel şey, tüketimimizi sınırlandırmak olacaktır.</p>
<p>Egemen sistem Kapitalizm, bizlerin daha çok tüketmemizi istiyor. Oysa bizler tükettikçe kirlilik ve beraberinde küresel ısınmayı katlıyarak arttıracak. Çok uzun olmayan bir süre sonra, küresel ısınma konusunda artık geri dönüşü olmayan bir noktaya geleceğiz. Bizler birey olarak gereksiz ve aşırı tüketimimizi engelleyerek bu olumsuz gidişe dur diyebiliriz.</p>
<p>Özel araba kullanmak yerine toplu ulaşım, bozuldu/modası geçti diye yenisini almak yerine var olanı onarmak/kullanmak, tek kullanımlık kullan-at ürünler kullanmak yerine bu ürünlerden uzak durmak, yaşamı sürdürmek adına birey olarak  yapabileceğimiz şeyler arasında yer alıyor. İşte bizler, bunları yaptığımızda ancak küresel ısınmaya karşı olumlu bir çaba içinde yer almış olacağız.</p>
<p>DOĞADER &#8211; Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li>ilgili yazı yok</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/kuresel-isinma-kaderimiz-degil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anadolu’da Türk-Kürt Kaynaşması</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/anadolu%e2%80%99da-turk-kurt-kaynasmasi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/anadolu%e2%80%99da-turk-kurt-kaynasmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2009 08:52:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Ramazan Demir]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[açılım]]></category>
		<category><![CDATA[Güneydoğu]]></category>
		<category><![CDATA[kardeşlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Türk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=632</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Ramazan Demir Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ramazan Demir</p>
<p>Toplumların gelecekleri, geçmişleriyle doğrudan bağlantılı olduğunu inkâr eden hiç bir düşünür ve yazar çıkmadı bugüne kadar. Dolayısıyla her toplum kendi geçmişiyle ilgili her konuyu kabullenmek ve tartışmak durumundadır. Zira geleceği de yine ona dayanır. İnkâr edilmesi mümkün olmayan köklerine bağlılık esastır. Toplumu var eden değerler bütünü içinde kendine bir kimlik edinir ve bu kimliğe dayalı olarak değişir, gelişir ve uygarlaşır.</p>
<p>Bunu nasıl yapar?</p>
<p>Toplumun gelişmiş şekli olan “millet” olma esprisinin dayandığı temel ilkeler-ölçütler, kültür tarihlerinde ve toplumların milletleşme serüveninde yerini almıştır; bunları burada zikretmek konumuzun dışında ve özel ihtisas gerektiren bir durumdur.</p>
<p>Peki, âlâ, biz geçmişimizi nasıl bilebiliriz?</p>
<p>Bunun en doğru yolu tarih bilimidir.</p>
<p>Anadolu’da var olmuş ve süreç içinde kaybolmuş birçok kültürü temsil eden topluluklar ve bunlar arasında “milletleşme” aşamasını geçenler hakkında tarih bize bilgi vermektedir.</p>
<p>Anadolu tarihinde biz Türklerin rolü nadir ve ne kadardır?</p>
<p>Sorusuna farklı yeni boyutlar getirilebilir. Ondan önce yakın tarihte Anadolu’da yaşamış ve halen yaşamakta olan farklı toplumların kaynaştığını hatırlamak gerekir. Bu bağlamda Anadolu’da var olmuş kültürlerin en son temsilcileri Türkler, Kürtler, Ermeniler ve Rumlardır. Tabii ki bunların dışında kalan küçük toplulukların da temsil edildiği kültürler olmuştur ve yaşanmıştır.</p>
<p>Peki, bunları nasıl bilebileceğiz?</p>
<p>Tarih ve onun çeşitli alt kolları sayesinde bileceğiz ve öğreneceğiz. Cumhuriyet tarihine bakıldığında “resmi” anlamda tarihin yazıldığı dönem 1930&#8242;lardır. Ondan önceki dönemlere ait tarihi bilgilerin çoğunu yine Batılı araştırmacılardan öğreniyoruz.</p>
<p>Osmanlı döneminde tarih konusunda en ciddi çalışma Mithat Paşa tarafından yapılmış olup en güvenilir yerli tarih O’nun tarafından yazılan tarihtir.</p>
<p>Bilinen ve bugün belgelerle kanıtlanmış bilgilerimize göre Anadolu’da “ön Türkler” olarak adlandırılan kavimlerle birlikte diğer bazı insan toplulukları yaşıyordu ve Türkler hemen her alanda öncü toplumdu. Örneğin Antik Grek medeniyetinin &#8220;Krak&#8221; Türkleri tarafından kurulmuş olması, eski Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinin de &#8220;Türk ırkı&#8221;nın eseri olduğuna dair belgeli iddialar vardır. Diğer yandan Hun, Moğol ve Kıpçak tarihleri de &#8220;Türk&#8221; diye ifade edilmiştir. Bunların bir kısmına “Türk” sıfatı verilerek “üstün değer” kazandırma gayretleri de gösterilmiş olabilir.</p>
<p>Sonra, yani İsa ile birlikte Anadolu’da büyük devrimler olmuş, din adına&#8230; Çoğunluk Yahudilik dininden olanların dışında ateşe tapanlar, putperestler, şamanlar ve çok tanrılı inançlar vardı Anadolu’da&#8230;</p>
<p>İS 7. ve 8. yy gelindiğinde Anadolu’da var olan bu topluluklar yeni kimliklerle kendini göstermiş, böylece &#8220;ümmet dönemi&#8221; diye bir dönem başlamıştır. Bunun en ileri aşaması Selçuklu ve bilhassa Osmanlı döneminde kendini göstermiştir. Bu alanlarda çalışan tarihçiler tarafından bu tarihi konular marjinalleştirilmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet döneminde yazılan tarihler hep “resmi tarih” töhmeti altında bırakılmak istenmiştir. Bu ithamlardan arınma/arındırma işlemleri 1939&#8242;da yapılmaya başlandı. Bununla birlikte yapılan ithamların yaklaşımı, “işin özü değişmediği” gerekçesiyle devam etti.</p>
<p>Bu ithamı yapanlar, genel anlamda, konuya farklı bakmak isteyen ve “ulus devlet” felsefesine karşı çıkanlardır. Anadolu’nun tarih boyunca birçok kültür ve halka “yurtluk” yapmasının temelinde var olan özellik, Anadolu ruhunun çok kültürlülük ve çok inançlılık esasına dayanmış olmasıdır, bu ruhun kaynağında bu özellik vardır.</p>
<p>Bu bağlamda Anadolu ruhu, bugünkü &#8220;millet&#8221; varlığımızı borçlu olduğumuz çok kültürlülük ve çok inançlılık kaynaşmasından ortaya çıkan bir süzmedir. Anadolu&#8217;nun yerli kültürlerini, inançlarını de özümseyen bir Selçuklu ve Osmanlı olmasaydı bugün Anadolu’da “Türk” egemenliği olmazdı. Diğer bir ifade ile bugün Türk milleti olmanın özü, borçlu olduğumuz kaynak, Selçuklu ve Osmanlı tarihlerinin evriminin eseridir.</p>
<p>Anadolu ruhunu özünde benimseyen insanlara bir &#8220;aidiyet&#8221; ve &#8220;vatandaşlık&#8221; duygusu vermek söz konusu olduğunda, işte içinde yer aldıkları bu tarihi süreç esas alınmalıdır. <span style="text-decoration: underline;">Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetle devam eden tarihi süreç Anadolu insanına bir “öz” olma üstünlüğünü sağlamıştır. Bunu yıpratmak, ayrıştırmak, yok etmek hiçbir şekilde mümkün olmayacaktır.</span></p>
<p>Bu bağlamda “Türk”, “Kürt” ayırımı maya tutmuyor tutmamalıdır da&#8230; Dolayısıyla Anadolu ruhu hiçbir zaman ırk merkezli bir &#8220;etnisite&#8221; önermemiş ve benimsememiştir. Bugün olan ve gelecekte olması gereken değer ve aidiyet, &#8220;Türkiye&#8221; vatandaşı kimliği odaklı bir tarih ile yaşamak ve bununla övünmektir.</p>
<p>Bunun için Anadolu’daki son yapılanma olan “Türkiye Cumhuriyeti” tarihini yazmak isteyenler ve yazacak olanlar iki temel konuya önem vermek zorundadırlar:</p>
<p>1-Anadoluluk ruhunu benimseyen Türklerle Kürtlerin aynı coğrafyada buluşması ve kaynaşması.</p>
<p>2-Ön Türkler dönemini dâhil etmeden yaşanan bin yıllık birliktelik, yaşama ortaklığı ve değerler bütününde birleşmişlik.</p>
<p>Bu iki ana ilke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin oluşmasına temel olmuştur. Bu değerler dikkate alınmadan Türk milleti ve onun kurduğu cumhuriyet hakkında herhangi bir tasarrufta bulunma hakkı kimsede olamaz. Bu hak ne siyasi iradede, ne de bir başkasında&#8230; Kurucu felsefe kararı, milletin kendi iradesi ve verdiği can-döktüğü kan ile olmuştur. Milletin iradesi dışı zorlamalar ve ithal planlar sonuç vermez.</p>
<p>Anadolu’da Türk-Kürt buluşması ne zaman oldu?</p>
<p>Mikro milliyetçilik (Kürtçü ayrılıkçılığın)  adına konuşan ve milletin değerler bütününü tahrip etmeye çalışanların bir ana hedefi vardır, ırki anlamda &#8220;etnisist&#8221; düşünceyi geliştirmek ve yaygınlaştırmak&#8230;</p>
<p>Bu mikro milliyetçilik batağında yalpa yapanlar kendi ideolojilerine göre tarih yazmaya çalışırlar. Diğer bir ifade ile mikro milliyetçiliğin (Kürtçü ayrılıkçılığın) bir versiyonu olan iddialar, Anadolu ruh birliğini değil de, ırki aidiyet kriterlerini esas alırlar.</p>
<p>Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde olup biten olayın temeli, ırki aidiyetin bir versiyonunu olup, Güneydoğu Anadolu’da yerleştirmeye ve yürütmeye çalışma istemine dayanmaktadır.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun otantik Kürt yurdu olduğunu iddia ederek, bu toprakların esas sahiplerinin “Kürtler” olduğunu ileri sürmektedirler. O ırki esaslı mikro milliyetçilere (Kürtçü ayrılıkçılar)  göre Türkler Anadolu’ya 1071&#8242;den itibaren geldiler ve başta Güney-ve Doğu Anadolu olmak üzere Anadolu’yu “işgal” ettiler. Ayrılıkçı ırki mikro milliyetçiliği savunan bu “köşe kapıcısı” yazarlar; tarihi olayları ve süreci Anadolu’da farklı toplulukların &#8220;buluşması&#8221; gözüyle değil, &#8220;çatışması&#8221; gözüyle baktıklarını gizleyememektedirler.</p>
<p>Eğer Anadolu’da sadece Kürtler veya sadece Türkler varlıklarını korumuş olsalardı, Anadolu’daki özümleme olan çok kültürlülük ve çok inançlılık atmosferi olmazdı. Dolayısıyla Selçukluluk, Osmanlılık ve nihayet Cumhuriyetçilik kültürü oluşmazdı. <span style="text-decoration: underline;">Kaldı ki antik Kürtlerin orijinal yurdu, Anadolu’nun yaygın belli bölgelerini kapsayan bir özellik yerine, Van Gölü&#8217;nün aşağılarında ve Batı İran&#8217;da dağlık bölgesi olan “Carduchi” coğrafyasını da içine alan sınırlı bir topografyayı kapsamaktadır</span>. Bunun belgeleri tarihi kaynaklarda mevcuttur. Örneğin Brownson bunun haritasını dahi yayımlamıştır. Ayrıca Sultan Sencer tarafından kurulan &#8220;Kürdistan&#8221; eyaleti de aynı coğrafyanın bugünkü “Hemedan” yöresinde olduğu yine tarihi kaynaklar bildirmektedir.</p>
<p>Anadolu’nun kültürlerin geçidi -köprüsü- olması ve zengin genetik havuzu oluşturması nedeniyle bu toprakların gerçekte kime ait olduğu tartışması, hep olmaya devam edeceğe benziyor.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı, 1071’li yıllarda Doğu Anadolu toprakları Roma ve Bizans egemenliğinde olmazdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ermeni, Süryani, Rum ve Diyarbakır yöresinde de Hıristiyan Arap kabileleri yaşamazdı. </span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Peki, eğer “Kürtçü” mikro milliyetçilerin dediği doğru olsaydı Anadolu’da “Kürtçe” yazılmış eser, anıt, kitabe, mimari eser olurdu. Bu bölgede “Kürtçe” tek sanat eseri, mimari eser, anıt, kitabe yoktur. Ne kütüphanelerde, ne de arkeolojik kazılarda&#8230;</span></p>
<p>Bu iddialar “piyon” olma gayretlerinin bir sonucu olarak yaratılmak istenen zoraki pozisyonlardır. O zaman bu tarihi gerçeklerin anlamı ne olur?</p>
<p>7. ve 8.yy. itibaren Abbasi Halife ordularının Anadolu’ya doğru yaptıkları akınların sonunda yapılan fetihlerle birlikte Güneydoğu Anadolu’ya Müslüman Araplar ve Müslümanlığı kabul eden Kürt aşiretleri geldiler. Onların ardından ise Türkmen aşiretleri Doğu Anadolu’ya geldiler.</p>
<p>Anadolu’da var olan topluluklarla birlikte yaşayan “Ön Türkler”, hem kültür hem de inanç bağlamında farklıydılar. Anadolu, İslamlaşmasından önce çok farklı bir demografik yapıya sahipti.</p>
<p>Türklerin Anadolu’ya gelişi ve girişi büyük bir savaşın yaşanması nedeniyle 1071 olarak kayıtlara geçmiştir. Aslında bu büyük savaş, Bizans ile Türk-İslam kaynaşmasının mücadelesidir. <span style="text-decoration: underline;">Bunun en büyük kanıtı ise Malazgirt&#8217;te Alparslan&#8217;ın ordusunda 10 bin gönüllü Kürt’ün bulunmasıdır</span>. Bunun anlamı şudur; Bizans&#8217;a karşı Türk-Kürt halkının “İslam” şemsiyesi altında kaynaşmasının bir ifadesidir. Diğer bir deyişle, Malazgirt&#8217;te Alparslan&#8217;ın önderliğinde kazanılan savaş, aslında, bu vesile ile Türk-Kürt buluşmasının bir simgesidir.</p>
<p>11–12. yüzyılda, Güneydoğu Anadolu’nun merkezi sayılan Urfa ve çevresinde Hıristiyan toplulukların egemen olması, bu bölgede “Haçlı Kontluğu” nün kurulması son derece çarpıcı bir durumdur. Bu durum aynı zamanda bölgede yaşayan nüfusu Kürt-Müslüman olmasından çok Hıristiyan unsurlardan meydana geldiğini göstermektedir.</p>
<p>Anadolu’nun İslamlaşma hareketleriyle yapılan fetihlerin başında Selçuklu-Türkmen fetihleri gelmektedir. Nitekim bu fetihlerden sonra Doğu Anadolu&#8217;ya &#8220;Turcomania&#8221; denmesinin nedeni de budur. Tarihi kaynaklar ve sosyolojik kayıtlar, Kürtler ile Türkler bir arada ve daha çok Fırat&#8217;ın doğusuna yayılmış olmaları ayrı bir değerlendirmedir.</p>
<p>Göçler ve Demografik Değişimler&#8230;</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldikten sonra sınırlı alanlarda kalmadılar; sürekli Batıya doğru ilerlediler; hedefleri “tuzlu derya” idi. Nitekim kuzeyden Karadeniz’e ulaşıp Hun imparatorluğunu kurarlarken güneyde ilerleyip Akdeniz ve oradan da Egeye ulaşmışlardır. İlginç olan, bu göç ve demografik hareketler, bölgelerde çok farklı yeni durumları da birlikte ortaya çıkarmış olmasıdır. Osmanlı hariç, hiçbir Türk topluluğu tuzlu deryayı aşarak Avrupa’ya ya da Afrika’ya ulaşmamıştır.</p>
<p>Ana yurt olarak Anadolu seçilmiş ve öyle korunmuştur.</p>
<p>Doğu Anadolu’dan giriş yapan Türklerin büyük bir kısmı Ege&#8217;ye doğru yürürken bir kısmı da yerlerinde kalmışlar. Örneğin Selçuklunun ilk başkenti olan Ahlat’ta Türk kültürünün bugüne kadar “abideler” halinde kalması dikkat çekicidir. Bunun canlı örneği, bugün Van’ın Ahlat’ta kazasında bulunan ve Anadolu’daki ilk Müslüman Mezarlığı olarak kabul edilmesi gereken şaheser niteliğindeki anıt mezarlardır. Mezar taşlarındaki sanatsal incelik, çağının en üst sınırlarına ulaşmış, halen Elazığ yöresinde iğne oyasıyla yapılan danteller kadar incelik ve marifet isteyen taş danteller bu mezar taşlarını süslemektedir. Bu anıt mezar taşları incelendiğinde, tüm doğanın acımasızlığına ve devletin ihmaline rağmen, korunmuş olmaları Selçuklu Türklerinde sanatsal değerin düzeyini göstermektedir. Ahlat’taki bu <span style="text-decoration: underline;">Anadolu’daki ilk Türk-Müslüman Mezarlığı</span>, bir anlamda aklın sınırlarını zorlayan bu anıt mezar taşlarındaki sanatsal canlılık ve zarafet, anlam derinliği, İspanya-Granada’da Endülüs Emevileri tarafından kurulan ve bugün hâlâ ziyaret merkezi olan “Elhamra” sarayındaki taş işlemeciliğine eşdeğer kültürel ve sanatsal bir belge olarak korunmaktadır. Bu mezarlık bile Doğu Anadolu’nun ne kadar Türk-Müslüman olduğunu gösterir. Ne acıdır ki bunu bilen ve değerlendiren yeterince ne yetkililer ne de aydın geçinenler olmuştur.</p>
<p>Diğer yandan Eyyübiler döneminde İran’dan, Kuzey Irak’tan Anadolu’ya, özellikle Fırat&#8217;ın doğusuna Kürt aşiretlerinin göçünün hızlandığı biliniyor.</p>
<p>Buna ek olarak 15. yy da başlayıp sonra doruğa çıkan ve bir anlamda <span style="text-decoration: underline;">Sünni Türkmen ile Şii Türkmen’in birbirine kırdırıldığı Osmanlı-Safevi çatışmasında, Anadolu&#8217;ya İran&#8217;dan Sünni Kürt göçü, Anadolu&#8217;dan da İran&#8217;a Alevi Türkmen göçü oldu.</span> Bu olay, bölgedeki nüfus hareketlerini inanılmaz derecede etkileyerek sosyolojik demografiyi değiştirdi.</p>
<p>“Kürtleşen” Türkmenler&#8230;</p>
<p>Bu demografik değişim sonucu Doğu Anadolu’da asimilasyonlar oldu. Doğu Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarının büyük bir kısmı yerleştikleri yayla ve ovalarda “Kürtleştiler”. Bunun en tipik örneklerine bugün bile şahit olmak mümkündür. <span style="text-decoration: underline;">Örneğin, Urfa yöresinde, Ceylanpınar ve Siverek bölgesine yerleşip de “Kürtleşen” Karakeçili aşiretinin mensupları, Diyarbakır Karacadağ bölgesine yerleşip yine “Kürtleşen” Türkmen boyları gibi yüzlerce örnekler verilebilir.</span></p>
<p>Dolayısıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki Kürt nüfusu, mikro milliyetçilerin iddia ettiği gibi, antik “Huriler” ve “Mitanniler” in devamı değil, <span style="text-decoration: underline;">Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde Selçuklu ve Osmanlı egemenliğinin bir sonucu oluşmuş demografik nüfus değişimleri sonucudur. </span></p>
<p>Yüzyıllar süren bu nüfus hareketleri sonucu Türkleşen Kürtlerle, Kürtleşen Türkmenlerin oluşturduğu demografik nüfus hareketliliği sonucu bir karışım oluşmuştur Anadolu’da. Günümüzde de benzer örnekler vardır; örneğin İzmir’de, İstanbul’da artan “Kürt” kökenli vatandaşların zaman içinde bu kentlerin nüfuslarının profilini değiştirmeyeceklerini kimse garanti edemez. Bunlar hareket halinde olan toplumlarda her zaman mümkündür.</p>
<p>“Kürtçü” mikro milliyetçiliğin temel tarih kaynak olarak kabul ettikleri Şerefname&#8217;de belirtildiğine göre, Oğuz Han, Hz. Peygamber&#8217;e gönderdiği elçinin <span style="text-decoration: underline;">Kürt asıllı</span> olduğu iddiasıdır. Şerefname’deki bu varsayım her ne kadar “efsane” olarak kabul edilse de <span style="text-decoration: underline;">verilmek istenen mesaj Türk-Kürt kaynaşmasının ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işarettir.</span></p>
<p>Her ne kadar bugün, emperyalist doyumsuzluğun esiri olmuş etnik milliyetçilerin iddia ettikleri gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu “otantik yurt” onun da “işgal” edildiği iddiaları gündemde tutulmaya çalışılsa da, taraftar bulma şansı azdır. Mikro milliyetçilik halk ve özellikle şartlandırılmış ve yönlendirilmiş “genç” nüfusa cazip gelse de, devamını getirmek kolay değildir. Bunun esası ve astarı olmayıp, masa başında uydurulmuş, kurgulanmış bir varsayımdır.</p>
<p>Mikro milliyetçilikten medet umanlar ve emperyalizmin maşası olmayı kendine meslek edinen teorisyenler tarafından uydurulmuş kuramsal kurgudur. Doğrusunu ve gerçeği öğrenmek için gayret sarf edilmediği için ve gerçekleri öğrenmek zahmetli iş olduğu için, devlet eliyle de eğitim programlarında yer verilmediği için, sosyal hayatta insanlarımıza bu gerçekler anlatılmadığı için maalesef bu durum ortaya çıkmakta, mikro milliyetçiliği besleyen bir efsane olarak itibar görebilmektedir. Bizlerin görevi, doğru olanı, gerçek olanı bulup ortaya koymak ve insanımıza anlatmaktır. Sonradan oluşabilecek zararlar ve tahripler nedeniyle “pişmanlık” bir anlam taşımaz.</p>
<p>Son günlerde, Türkiye üzerine uygulanmak amacıyla, uluslar arası güç aktörleri tarafından hazırlandığı izlenimini veren plan ve projeler siyasi irade eliyle piyasaya sürülmektedir. Batılı emperyaller tarafından Birinci Dünya savaşı sonunda, Anadolu’da Türk milleti yok edilmek üzere iken, özünden çıkan kahramanlar bu “yok etme” plânına İstiklâl savaşıyla “hayır” dedikleri için ve Batılı emperyallere kafa tutulduğu için o yenilgiyi hazmedemediler. Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletini bir türlü içlerine sindiremediler. Bütün dertleri budur. Şimdilerde siyasi irade tarafından ortaya atılıp kendini de çıkmaza soktuğu “açılım”, saçılım”, “kaçınım” komedisinin de bu “hazımsızlığın” sonucu oluşan oyun olduğunu hatırlatmakta yarar vardır.</p>
<p>**</p>
<p>Burada sorgulanacak diğer bir husus da Türk-Kürt birlikteliği, Anadolu’da bu kültürlerin “İslamlaşma” şemsiyesi altında birleşmesi sonucu Kürtlerin aleyhine olmuş mudur? Örneğin Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti Kürtleri &#8220;geri bıraktırmış&#8221; mıdır?</p>
<p>Şayet Anadolu’da bu Türk devletleri egemenliği olmasaydı bugün mikro milliyetçiliği iddia eden ayrılıkçı “Kürtçü” kafalar neyin ve kimin emrinde olurlardı?</p>
<p>İşte sorgulanacak önemli sorulardan biri budur. Gerisi laftır&#8230;</p>
<p>25.08.2009</p>
<p><a href="http://www.r-demir/">www.r-demir</a>.com</p>
<p><em>Kaynakça:</em></p>
<p><em>1- C. L. Brownson, Xenephon, Anabasis, Harvard 2001.</em></p>
<p><em>2- Urfalı Mateos Vekayinamesi, TTK 1987.</em></p>
<p><em>3- Claude Cahen, Osmanlılardan Önce Anadolu, Tarih Vakfı 2000.</em></p>
<p><em>5- Rene Grosset, Ermenilerin Tarihi, Aras 2005</em></p>
<p><em>6- Steven Ruinciman, Haçlı Seferleri Tarihi, cilt 1, TTK 1986.</em></p>
<p><em>7- Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, Ötüken 2004.</em></p>
<p><em>8- Işın Demirkent, Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, iki cilt, TTK 1990.</em></p>
<p><em>9- Ramazan Demir, Ermeni İsyanı ve Harput Ermenileri, Palme Yayınevi, Ankara, 2009.</em><br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ab%e2%80%99den-korkmak-yersiz/' title='AB’den korkmak yersiz'>AB’den korkmak yersiz</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ortadoguda-son-gelismeler-ve-turkiye/' title='Ortadoğu&#8217;da Son Gelişmeler ve Türkiye'>Ortadoğu&#8217;da Son Gelişmeler ve Türkiye</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/tarafta-neler-oldu/' title='TARAF&#8217;ta neler oldu?'>TARAF&#8217;ta neler oldu?</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/teknoloji-okuryazarliginin-gerekliligi/' title='Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği'>Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/anadolu%e2%80%99da-turk-kurt-kaynasmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TARAF&#8217;ta neler oldu?</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/tarafta-neler-oldu/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/tarafta-neler-oldu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2009 08:28:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[baskı]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[işten kovma]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[taraf]]></category>
		<category><![CDATA[taraflı basın]]></category>
		<category><![CDATA[yıldırma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=628</guid>
		<description><![CDATA[Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Demirdöğen, 15 Temmuz 2009 tarihinde sudan gerekçelerle savunma istenip kendisi savunma vermeyeceğini belirtince beş dakika sonra faksla görevden alındı. Gazete yönetimi, aynı gün bu görevin Erdem Gül, kabul etmemesi halinde bürodan başka bir kişi tarafından vekaleten yürütülmesini istedi. Ankara Büro çalışanları, Demirdöğen’in görevden alınma şekline tepki olarak temsilcinin görevlerini kabul [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Taraf Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Demirdöğen, 15 Temmuz 2009 tarihinde sudan gerekçelerle savunma istenip kendisi savunma vermeyeceğini belirtince beş dakika sonra faksla görevden alındı.<br />
Gazete yönetimi, aynı gün bu görevin Erdem Gül, kabul etmemesi halinde bürodan başka bir kişi tarafından vekaleten yürütülmesini istedi.<br />
Ankara Büro çalışanları, Demirdöğen’in görevden alınma şekline tepki olarak temsilcinin görevlerini kabul etmeyeceğini gazete yönetimine aşağıdaki yazıyla bildirdi.</p>
<p>***</p>
<p>Taraf Gazetesi Genel Yayın Yönetmeliği’ne</p>
<p>Ankara Temsilcimiz İsmet Demirdöğen, dün itibariyle bu görevinden alınmıştır. Gazete yönetiminin bu tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte, bunun yöntemi büro çalışanları olarak bizi rahatsız etti.<br />
Habercilik anlayışı ile diğer medyadan ayrılma iddiasını bugüne kadar kanıtlayan, bizim de gazeteye bağlanmamızı böylece sağlayan gazetemiz, Ankara Büronun kuruluşunda görev yapan temsilci arkadaşımızı da, medyanın bilindik yöntemleriyle görevden almamalıydı.<br />
Gazete yönetiminin tasarrufuna karışmamakla birlikte, büro çalışanları olarak itiraz hakkımızı kullanıyoruz.<br />
İtirazımız, büro temsilcisinin kim olacağıyla ilgili değil,  ilkeseldir. Bu nedenle, tüm çalışanlar olarak kendi alanlarımızla ilgili haber izleme faaliyetlerini sürdürüyoruz. Ancak, gündem adıyla başlıklar geçmiyoruz.<br />
Bunun bir nedeni de görevden alınan arkadaşımızın yerine herhangi birimizin geçici de olsa bu görevi kabul etmemesidir. 16.07.2009<br />
Ankara Büro Çalışanları</p>
<p>***</p>
<p>Bunun üzerine gazete yönetimi, aynı gün Ankara Temsilciliği’ne İstanbul’da görevli Mustafa Cesur’un atandığını yine faksla bildirdi. Ancak Cesur, Ankara’da birkaç saat kaldıktan sonra İstanbul’a geri döndü.<br />
Bu arada gazete kurulduğu günden beri yaşanan, son dönemde daha da ağırlaşan ve bir türlü çözülmeyen sorunlar, gazete yönetimine 21 Temmuz 2009 tarihli şu yazıyla iletildi.</p>
<p>***</p>
<p>Taraf Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü’ne,</p>
<p>Geçen hafta Ankara Temsilcimizin bu görevinden alınması üzerine büro çalışanları olarak tarafınıza bir yazı iletmiştik.<br />
Bu yazıda, yönetimin bu yönde tasarrufa elbette hakkı olmakla birlikte bunun yöntemine çalışanlar olarak itiraz etme hakkımızı kullandığımızı dile getirmiştik.<br />
Taraf’ın yayın çizgisinde farklı olma iddiasına destek vermiş; bunu kanıtlamasının bizi bu gazetede çalışmaya bağlayan ana neden olduğunu dile getirirken, gazetenin içişlerinde de yaygın medyadan ayrılması gerektiğine işaret etmiştik.<br />
Özetlediğimiz bu gerekçeye bağlı olarak da herhangi bir arkadaşımızın temsilcilik başta, yöneticilik görevini üstlenmeyeceğini aktarmış; buna karşın her çalışanın kendi alanıyla ilgili haber üretimine devam edeceğini bildirmiştik. Biz, bugüne kadar buna uygun davrandık,  yönetici sıfatıyla gündem toplantılarına katılmamakla birlikte kendi izlediklerimiz dışında istenenleri de haberleştirip tarafınıza ilettik.<br />
Gazete yönetiminin ağırlıkla Erdem Gül üzerinden yaptığı görüşmelerde iletilen mesaj, sorunu konuşarak aşmaktan ziyade ‘bunu yapamazsınız, sonuçları iyi olmaz’ tonunda oldu. Bu görüşmelerde sizlere, ‘bize kötü davranıyorsunuz, temel yakınmamız bu, karşı çıkışımız ilkesel’ diyerek kendimizi ifade etmeye çalıştık.<br />
Ancak ‘bu yönteme itirazımız var’ yazımız üzerine yönetiminizden ‘arkadaşlar sorun nedir, konuşalım’ tutumu beklerken sanki bu eleştiriyi yaparak suç işlediğimiz kabul edilmiş; hızla ve yine aynı elektronik yöntemle ‘Ankara temsilciliğine vekaleten Mustafa Cesur atanmıştır’ bildirimiyle bu suç güya cezalandırılmıştır.<br />
Bize göre bu yöntem de yanlıştı, hem yönetim için, hem yeni görevlendirilen arkadaş için, hem de bizler için sorunu çözmeye yaramamış; tersine zorlaştırmıştı.<br />
Oysa biz, ‘itirazımız var’ derken  kimin temsilci olacağıyla öncelikle ilgili değildik. Öncelikle kurulacak iletişimde neden bu noktaya geldiğimize ilişkin görüşlerimizi aktarıp diğer medyada olmayan daha paylaşımcı, daha demokratik ilişki kurulması gerektiğini aktarabiliriz umudunda idik. Henüz bu olmuş değil.<br />
Bu yüzden ilk tutumumuzu korumakla birlikte neden bu aşamaya gelmiştik; ‘itirazımız var’ derken neleri kastetmiştik; son yaşanan temsilci sorunuyla patlayan birikim nelerden oluşmuştu kimi örnekler vermek isteriz.<br />
Evet. Taraf gibi bir gazeteye kamuoyunun olduğu gibi biz gazetecilerin de gereksinimi vardı.<br />
Evet. Taraf, temel olarak kurulu düzene itiraz için vardı; bu misyona uygun davranmayı sürdürüyor.<br />
Evet. Taraf, herkes için evrensel hukuk talep ediyor; hukuku zorlayanlara cesaretle karşı çıkıyor.<br />
Evet. Taraf, güçlü olanın değil zayıf olanın, iktidarın değil ağırlıkla yönetilenlerin sesi olmayı önemsiyor.<br />
Evet. Taraf’ta çalışmak bir ayrıcalık. Zor ama vicdan rahatlatıyor.<br />
Evet. Taraf diğer gazetelerden önde olmayı, ama özellikle daha dikkatli, daha özverili, daha cesaretli olmayı önemsiyor.<br />
Evet. Taraf, herkes için adalet talep ediyor.<br />
Evet. Taraf, karşı çıkmanın, eleştirinin en tabii hak olduğunu biliyor ve bildiriyor.<br />
Evet. Taraf, bizler için bir ekmek kapısı. Hepimizin tek tek bir işte çalışmaya ihtiyacı var.<br />
Ama ne yazık ki Taraf, arzuladığı dünyaya ve medyaya  ilişkin taleplerinin pek çoğunu çalışanlarından esirgiyor.<br />
Çünkü Taraf, diğer medyanın çoğu kez faşizan motifler de içeren yönetim anlayışından ayrılmak için bir fark, çaba ortaya koymuyor.<br />
Çünkü Taraf, ‘gazetemizde kurulu düzen budur, böyle yönetileceksiniz’ dayatması içinde.<br />
Çünkü Taraf yönetimi, kendi dışındaki gazete emekçilerine hiçlik duygusu yaşatmak istiyor.<br />
Çünkü Taraf yönetimi, çalışanlarını kimi zaman da ‘Ankara Büro’ tanımıyla toptan aşağılayabiliyor.<br />
Çünkü Taraf yönetimi, geç ve eksik (Ankara çalışanları için daha geç ve daha eksik) ödenen ücretlerini yüksek sesle talep dahi etmeyi beceremeyen çalışanlarına ‘buna şükredilmesi gerektiğini’ hissettiriyor.<br />
Çünkü Taraf yönetimi-sahipliği, bu konuda zamanında açıklama yapmasının öncelikle hukuk devletlerindeki çağdaş işçi-işveren ilişkisinin gereği olduğunu bilmek istemiyor.<br />
Çünkü Taraf yöneticileri, sanki çalışanlarına hakaret de edilebileceğini düşünüyor.<br />
Çünkü Taraf, çalışanların vergi iadelerini ödemeyip kendisinde tutma hakkı bile görebiliyor.<br />
Çünkü Taraf, savunduğu AB standardında çalışma yaşamı değil sanki köle düzeni istiyor.<br />
Çünkü Taraf, İstanbul’daki çalışanlarına aylık 130 TL yemek ücreti ödediği halde, bunu Ankara Bürosu çalışanlarından 15 ay esirgeme hakkını kendinde görüyor. Bunun yalnızca hukuki değil, ahlaki bir zorunluluk olduğunu unutup kendisinin en çok kızdığı ‘ayrımcılık’ için açıklama yapma gereği dahi duymuyor.<br />
Çünkü Taraf, çalışanlarını 20 ay önceki çoğu düşük ve kendi içinde çok adaletsiz ücretlerle çalıştırmayı sürdürebiliyor. Değil 6 ay,  hiç değilse 1 yıl dolduğunda yeni ücret belirlemek gerektiğini düşünmüyor.<br />
Çünkü Taraf, diğer medya yöneticileri gibi çalışanlarını sert çıkarak, işsiz bırakmak tehdidiyle haber üretiminin nitel ve nicel olarak artırılabileceği yanılgısından kurtulmak istemiyor. Çünkü Taraf, yayın çizgisinde korku egemenliğine karşı çıkarken çalışanlarıyla korku üzerine iletişimde fayda görüyor.<br />
Tüm bunları, daha fazlasını da bugüne kadar tartışmak mümkündü. Ama olmadı. Bu gecikmede biz de kabahatliyiz. Çünkü bunları konuşacak bir kanal açık değildi. Ancak bizim buna çok önceden yüksek sesle itiraz etmemiz gerekirdi.<br />
Hülasa bu gazeteyi seviyorduk, seviyoruz. Evet, bu gazeteye diğer gazetelere kıyasla ihtiyaç daha fazla. Bu daha fazla fedakarlık gerektirir. Evet, bu dönemde işsiz kalmak pek de sevimli değil, aksine yıkıcı.<br />
Biz, üretime daha fazla katılmak kaygısıyla da hareket ettik. Çünkü evet, biz en cevval, en hızlı, en büyük gazeteciler değiliz. Zaten olmak gerektiğini de düşünmüyoruz. Ama kendimize kefiliz. Biz daha iyi iletişimi hak eden; haklarını bilen düzgün gazetecileriz.<br />
Son söz; yukarıda ‘çünkü’ diye başlayan ve artırılabilecek konularda iyileştirme olmasını istiyoruz.<br />
Gazetecinin karşı çıkan insan olmak zorunda olduğuna inanıyoruz. Tıpkı Taraf gibi. Ve bize göre Ankara büroda yüksek sesle konuşmak isteyen ve ‘itirazımız var’ diyen çalışanların olması, gazete sahipliği ve siz yöneticiler için de bir kazançtır.</p>
<p>***</p>
<p>Bu iki yazıya rağmen geçen sürede gazete yönetiminden ne sözlü ne yazılı bir yanıt alınabildi. Yazılar yok sayılarak ilişki sürdürülmek istendi. Ankara Bürosu’nun gündem geçmeme-toplantıya katılmama ancak haber üretimine devam yönündeki tutumu, tehditle bitirilmek istendi.<br />
Bu amaçla 31 Temmuz Cuma günü Ahmet Altan, diafonla Ankara’ya bağlanıp tehditkar üslubuyla büroda kim varsa hazır ola geçmesini ve kendi gündemini sunmasını istedi.<br />
Altan’ın protestoyu yok sayan, iletişimi reddeden tavrı üzerine Ankara Büro adına Adnan Keskin, Ahmet Altan’ın ‘hadi anlatın, ne haber var’ tutumuna karşı çıkmış; devamında kendisiyle yaklaşık yarım saat tartışmıştır. Soner Arıkanoğlu’nun zaman zaman katıldığı ve her iki büronun da dinlediği tartışmada, önceki talepkar yazılar hatırlatılmış; bunlarla ilgili gelişme olmadığında aynı tutumun sürdürüleceği kararlılığını yinelenmiştir.<br />
Ahmet Altan’ın bu tartışmadaki genel tutumu yine tehditkar, çalışanları yok sayan tarzda olmuş; “Ben böyle gördüm. Gazetecilik ayrı iş, hak ve alacaklar ayrı iştir. Para yoksa da çalışmak durumundasınız. Beğenmeyen gider” çıkışı, bu tarzını kuvvetlendirmiştir. Ankara Büro çalışanları ise, hak ve alacaklar için gazete yönetimine ihtarname çekeceğini bildirmiştir.<br />
Tartışma sürerken Ahmet Altan’ın tutumuna tepki olarak Nazmi Belge ile Songül Çiçek gazete ile yollarını ayırmışlardır.<br />
Nitekim Ankara Büro’da çalışan yedi kişi, birikmiş hak ve alacaklarının (maaş ve maaş farkları, ödenmemiş yemek paraları, fazla mesai, vergi iadeleri) ödenmesi için gazete yönetimine aynı gün ayrı ayrı ihtarname gönderdi.<br />
Ahmet Altan, 1 Ağustos Cumartesi günü, Ankara Büro’da görevli dört muhabirden (Adnan Keskin, Erdem Gül, Ezgi Akın ve Coşkun İncekara) toplantıya katılmadıkları gerekçesiyle yazılı savunma istedi. Altan’ın yazılı savunma talebi, izleyen günlerde de sürdü. Altan, 3 ve 4 Ağustos tarihlerinde  yine dört muhabirden aynı gerekçeyle yazılı savunma istedi. Ancak toplantılara katılmadıkları halde Soner Arıkanoğlu ve Aylan Uncu’yu bu sürecin dışında tuttu. Arıkanoğlu ve Uncu’dan hiç yazılı savunma istemedi. Fakat Altan’ın savunma talepleri, bu iki ismin de imzasıyla yanıtlandı.<br />
Taleplerine olumlu yanıt alamayan Ankara Büro çalışanları, 7 Ağustos’ta haber üretimi durdurma kararı alarak bu kararlarını gazete yönetimine bildirdi. Ahmet Altan aynı gün Ankara büroya faks mesajı çekerek, bürodaki herkesin işine son verdi. Ahmet Altan imzalı faks mesajı şöyle:</p>
<p>***</p>
<p>Ankara Büro’ya</p>
<p>Gördüğüm kadarıyla iş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz.<br />
Artık haber yazmayacağınızı bildirmişsiniz, ama istifa etmemişsiniz. Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbette herkesin ölçüleri farklıdır.<br />
Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu.<br />
Umarım her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış; beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğiniz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz.<br />
Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz ‘çıkış’ kağıtlarınızı gönderip özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım.<br />
Şimdi evinize gidin.<br />
Burada binbir meşakkatle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza karşı haksızlık olacak çünkü.</p>
<p>***</p>
<p>Ankara Büro çalışanlarının Ahmet Altan’a yanıtı ise şöyle oldu:</p>
<p>İstanbul Büro’ya, Ahmet Altan’a,</p>
<p>‘Şimdi Evinize gidin’ tavsiyesini içeren yazınızı cümle cümle yanıtlıyoruz.<br />
1-‘Gördüğüm kadarıyla İş kanunlarını gazetecilikten daha iyi biliyorsunuz’ demişsiniz.<br />
*  İş kanunlarını bildiğimizi görmeniz iyi. Bu ayıp değil, kendileri de bir işçi olan gazeteciler için gerekli. Ancak bunu gazetecilikten daha iyi bildiğimizi söyleyerek bizi aşağılama hakkını nerden alıyorsunuz. İşveren olmak, başyazar olmak size bu hakkı veriyor mu?<br />
* Bizim size itirazımız tam da bu değil miydi? İlk yazılarımızda, sizinle sözlü tartışmamızda ‘bizi aşağılamaktan, değersiz hissettirmeye çalışmaktan vazgeçin’ demedik mi ? Siz de ‘siz değerlisiniz, iyi gazetecilersiniz ‘ yanıtını vermediniz mi ? Ayrıca biz size ‘en cevval gazeteciler biz değiliz. Buna gerek de yok. Ancak biz düzgün insanlarız-gazetecileriz’ demedik mi? Bu size yetmiyor mu?<br />
* Taraf’ın bir ihtiyaç olduğunu, mevcutlarından daha iyi ve yaşaması gereken gazete olduğunu,  bizim burada olma nedenimizin de bu olduğunu yazmadık mı?<br />
* İş hukuku kadar gazetecilik bilmemekle aşağılamak istediğiniz bu bürodan seçili dört-beş kişinin, sizin büronuzdan seçeceğiniz dört- beş kişiyle birlikte temel gazetecilik, gazetecilik etiği vb. konularda tarafsız bir heyetçe sınava alınmasına var mısınız?<br />
* Taraf iyi etkili cesur bir gazete evet, ama bu ‘gazeteciliği biz, özellikle de biz icat ettik’ egosunu haklı çıkarır mı? Taraf yokken de iyi haber yapan düzgün gazeteciler olduğunu hatırlatmak için ne yapmamız gerekiyor? Muhtemelen bizden daha başarılı bulduğunuz gazetecilerin bazıları  daha topa bop derken tam da sizin önemsediğiniz türden  haber yapmış gazeteciler olduğu aklınıza gelir mi?<br />
2- ‘Artık haber geçmeyeceğinizi bildirmişsiniz. Ama istifa etmemişsiniz..Çok haysiyetli bir davranış gibi gördüğümü söyleyemem ama elbet herkesin ölçüsü farklıdır” demişsiniz.<br />
* Size yazdığımız yazılarda ve sözlü tartışmamızda bizi aşağılamayın demedik mi?<br />
* İstifa etmeyip, ‘bize insan gibi davranmak, emeğimizin karşılığını vermek zorundasınız’ demek neden haysiyetsizlik?<br />
* Yoksa bize, ücretini alamayan üstüne aşağılanan işçiler itiraz edemez, direnemez, talep edemez. İstifa etmek zorundadır mı demek istiyorsunuz?<br />
* O zaman niye Sosyalizm diye bir şey vardı. Niye işçi hareketi işçi dayanışması vardı. Niye 1 Mayıs var. Niye sendikalar var. Niye direniş grev hakkı var? Yani size göre, işverene şimdi Ahmet Altan’a ‘istifa etmiyorum hakkımı istiyorum’ diyen bütün işçiler çalışanlar haysiyetsiz insanlar mıydı? İşçi mücadele tarihinde ‘Ahmet Altan’ın gazetesinde işçilik yapamazsınız, kölesiniz’ diye bir kayıt vardı da biz mi atladık?<br />
* Komşumuz Yunanistan’da hakları için neredeyse ayda bir grev yapan bütün gazeteciler haysiyetsiz mi?<br />
* Yoksa ‘Ya sev ya terket’ diyen faşistler gibi ‘ya gazeteyi beğenirsin, ya çeker gidersin’ demek ki haysiyetli davranış. Peki gazeteciliğini bile beş paralık gördüğün bu insanları sen neden işten atmadın? Bu mu haysiyet? Param yok, ya çalışın ya gidin demek ne zamandan beri haysiyet?<br />
* O zaman tüm patronlar ve devlet işvereni memurlara-işçilere haysiyetsiz  damgası vurabilir mi? ‘Ücret artışı talep etmeyin, sendika kurmayın gösteri yapmayın, iş bırakmayın, işvereninizi protesto etmeyin’ talimatına uymayan her işçiyi-memuru  sizin gibi ‘hadi evinize gidin-çıkış kağıtlarınız arkadan gelecek’ diye yönetme hakkına sahip miydi?<br />
* O zaman Kürtlere, Alevilere yönelik derin Ergenekoncu devletin ‘bu ülkenin sahibi  biziz. Ya bizim dediğimiz olacak, ya da bizim dediğimiz’ söylemleri dahi haklı olabilir mi? Çünkü tartışmamızda siz bize ‘ben böyle gördüm. Beğenen kalır beğenmeyen gider’ demiştiniz ‘Biz de hayır üçüncü yol var. İtiraz etmek ve talep etmektir. Bunu yapıyoruz’ dememiş miydik?<br />
* Çok daha önemlisi, ‘paramız yok’ dediğiniz gün, matbaa şirketi kurulması, onun için arsa avına çıkılması sorulduğunda ‘onu kredi ile alıyoruz’ demek ne kadar haysiyetli bir davranış. Bu haysiyeti, onlarca çalışanın yol-yemek parasını vermek için kullanmayışınız çok mu onurlu bir tercih?<br />
* Gazetenin Ankara Bürosu’nda çalışanların isimlerini dahi zikretmeden, ‘evinize gidin’ deyip toptan işten atmak, ama atıyorum bile diyememek haysiyet açısından ölçülebilir mi acaba?<br />
3- ‘Sanırım parası olmayan bir gazeteden biraz tazminat almak için yapıyorsunuz bunu’ diyorsunuz.<br />
* İş hukukunu keşke hukukçularından alınacak yardımla biraz çalışsa idiniz. Bize üç ayrı savunma yazısı yazarken, iş hukuku silahını kullanmasaydınız?<br />
* Çünkü bunu yapsaydınız, bu itirazı ‘biraz tazminat’ almak için yapmadığımızı anlardınız.<br />
* Zira üç haftadır bu eziyeti çekmez 10 ay bir yıl önce, maaşımızı zamanında ve tam yatırmadığınızda iş akdimizi fesheder ve ‘biraz tazminatı’ yine alırdık. Bugün de istifa eder ve yine alırız.<br />
* Ama tüm direnişiniz, bizi yok saymanız ‘biraz tazminat’ içinse birçok arkadaş olarak bu parayı bize verdiğinizde, kendimize alıkoymayıp gazeteye bağış, Kumkapı’da rakı içmek dahil harcamaya varız. Söz.<br />
* Ama bileceksiniz ki siz Ahmet Altan olarak iyi bir yazar olsanız da işveren veya işveren temsilcisisiniz ve biz de işçiyiz. ‘biraz tazminat’ için dahi talep hakkımız var? Yoksa yok mu?<br />
* Ama onu yapmadık, yapmayacağımızı uzun uzun anlattık. Ama siz bizi  okumadınız ve dinlemediniz ya da öyle davranıyorsunuz ya biz ona yandık.<br />
* Ama bunu okurken not alın, sizden taleplerimiz arasında akçalı konular sadece bir bölümü oluşturuyordu. Ama velev ki sadece hak-alacaklarımız olsun. ‘biraz tazminat’ bu kalemler içinde en küçük ve heba edilebilir kalemdir. Size asıl diğer kalemleri (ücret vb haklarda gecikmenin günlük yüzde 5 faiz gerektirdiğini- (yıllık yüzde 1800) söyler isek matematik uyarı yerine geçer.<br />
* Dahasını sayalım mı? 2 yıldır bizleri aynı ücretle çalıştırma hakkını nasıl buldunuz. Biz 6 ayda bir sembolik de olsa zam alan devlet memurlarından daha mı haysiyetsiz insanlarız? Neden bize bir yılın sonunda 1 kuruş zam yapmak zorunda hissetmediniz.<br />
*Acaba ‘Mecbursunuz böyle çalışırsınınız. Bu ücreti dahi hak etmediniz. Nerede  ücret artışı. Hem buna layık olmadığınız gibi, ‘dua edin’ bu gazetede çalıştığınıza demiş olmayasınız. Bunun için iş hukuku bilmeye değil ama vicdana sahip olmanız daha insani olmaz mıydı?<br />
4- “Umarım, her yandan aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış, beş parasız bırakılmış bir gazeteden tazminat koparmak için verdiğimiz bu ‘şanlı mücadeleyi’ çocuklarınıza övünerek anlatabilirsiniz?<br />
* ‘Aşağılıkça ve kalleşçe kuşatılmış gazete’ gazete tanımı doğrudur. Ama bu o gazetenin çalışanlarına ‘sizler aşağılık insanlarsınız’ duygusunu yaşatma hakkını mı veriyor? Her kuşatılmış, gerçekliğini test edemediğimiz her ticari sıkıntıda olan şirkette neden kabak hep aşağıdakilerin başına patlıyor. IMF’ye borcumuz var’ diyen hükümetlerin işçi-memurlara para vermeme tutumu, ‘bölünme-şeriat tehlikesi var’ diyerek tüm hak ve özgürlükleri gasp etme hakkını kendinde görenler de haklı mı?<br />
* Diyelim, bu kuşatmaya beraber direnmemiz gerekiyor? O zaman madem parasız yapılacak bu iş, yol parasız kimi zaman icralık aç gazeteciler gazete yönetiminde neden yok. Neden siz patronsunuz, neden biz işçi. Madem bir siyasi dergi gibi çalışacağız. O zaman ‘gelin gazeteyi beraber yapalım’ demek çözüm olabilir miydi?  Neden biz işverenle empati kurmak zorundayız da gazetenin sahipleri işçisiyle empati kurmuyor?<br />
* Tazminat koparmak sözünü reddettik. Bu hakkımızdı, halen öyle.<br />
* sizin deyiminizle –ki artık bize göre de öyle- Şanlı mücadelemizi’ tazminat koparmak için yapmadık, velev ki öyle olsun. Siz de şanlı bir şey yapıp ‘attım sizi. Direnişinizi kırdım’ deseydiniz. Niye yapmadınız. Niye yapamadınız?<br />
* Evet bunu çocuklarımıza (var olanlar için) ve yakınlarımıza arkadaşlarımıza övünerek anlatabileceğiz? Onlara diyeceğiz ki Taraf’ın o çok cesur haberlerine biz de çekinmeden imza attık, çorbada bizim de tuzumuz oldu? Ama biz köle olmadık. Taraf, kurulu düzene karşı çıkıyordu, egemen medyaya benzemek istemiyordu, ama bizi tıpkı onlar gibi böcek gibi görüyordu. Bunu yapmayın etmeyin dedik. Ama dinletemedik. Mevcutlarına kıyasla görece iyi bir gazetede çalışmak, işverenin Ahmet Altan’ın bize tanıdığı bir lütuf değildi. Lütuf olmadığı için de biz eleştiririz, biz reddedebiliriz, biz işsiz kalmak pahasına sözümüzü söyler gideriz dedik.<br />
* Defalarca gönderilen ‘o büroyu kapatırım-atarım’ tehdidi yaparken ‘gelin konuşalım’ deme ihtiyacı duymayan insandan korkmayız, işsiz kalmaktan korksak da tercih ederiz.<br />
* Çocuklarımıza daha önce de dedik, sonra da diyeceğiz “Her şey iş-para değildir. Bazen reddet. Ama hiç kendini köleliliğe mecbur hissetme. Dünyanın en iyi gazetesi gazetecisi de olsa ona ‘hayır buna hakkın yok’ diyebil”<br />
5- ‘Biraz para bulur bulmaz o çok istediğiniz “çıkış’ kağıtlarını gönderip, özlemle beklediğinizi anladığım tazminatlarınızın ödenmesi için elimden geleni yapacağım” diyorsunuz.<br />
* İsabetli olur. Ama lütfen, ‘biraz’ değil ‘tümünü’ bulun ve  bu ‘çıkış kağıtlarını’ derhal gönderin. Bizi ‘istifa etmeyerek ‘haysiyetsiz’ davranmakla itham ettiniz. Biz tersini düşündük ve halen öyleyiz. Ama Lütfen bunu derhal siz yapın –çıkış kağıtlarımızı- acele gönderin ve haysiyet sizde kalsın.<br />
* Yine iş hukuku diyeceğiz, ama siz ‘ankara büro’ya evinize gidin’ dediniz. Ama tek tek bize ‘sizi işten atttım’ yazısı gönderin ki işten atıldığımızı işsizlik sigortası için gideceğimiz İŞKUR’a kanıtlayabilelim. Bu yasal-ahlaki gereklilik dışında bize son kıyağınız olsun.<br />
* Yoksa, hukuken işten atılmamış kötü gazeteciler olarak zorda kalacağız. İşten atılmamış hissiyle işe gelip gidebiliriz. Bu da sizi üzer.<br />
6 – ‘Şimdi evinize gidin” . Burada binbir meşakketle boğuşan meslektaşlarınızla aynı yerde bulunmanız, çalışan arkadaşlarınıza haksızlık olacak çünkü” dediniz.<br />
* Gidiyoruz. Ancak bir üst maddedeki (5) talebimizi dikkate almanızı talep de ediyoruz.<br />
* Gidiyoruz. Ama biz size ‘Seviyorduk be. Gitmek de istemiyoruz’ demiştik. Ama anlatamadık demek ki.<br />
* Gidiyoruz, ama çıkış kağıtlarımız gelene kadar büroya dikkat kesileceğiz.<br />
* Gidiyoruz. Ama giderken söylediklerimiz ‘binbir meşakketle çalışan arkadaşlarımıza’ haksızlık değildi. Bu sözlerimiz onlar adına da söylenmişti.<br />
Hülasa gidiyoruz. Hoşçakalın.<br />
Sizin şüphenizin aksine çocuklarımız ve diğer tüm yakınlarımız da bizi ‘iyi yaptınız’ diye karşılayacak ‘onurlu davrandınız’ diye kucaklayacak. Bize yeter. ‘biraz tazminat’ olmasın da derler. Belki de.<br />
Hoşçakalın Gözüm.<br />
****</p>
<p>Ankara Büro’da çalışan altı kişi (Adnan Keskin, Erdem Gül, Aylan Uncu, Soner Arıkanoğlu, Ezgi Akın, Dilek Karaaslan)  10 Ağustos Pazartesi günü gazete yönetimine ikinci bir ihtar çekerek iş akitlerinin feshedilip edilmediğinin bir gün içinde açıkça kendilerine bildirmesini, aksi halde iş akitlerinin işverence zımnen feshedildiğini kabul edeceklerini bildirmişlerdir.<br />
Ancak işveren bu ihtara da yanıt vermemiş, dolayısıyla bu çalışanlarla iş ilişkisini sona erdirdiğini kabul etmiştir.<br />
Bunun üzerine de bu çalışanlar, bu hukuki sonuç nedeniyle işyerinden eşyalarını toplayarak evlerine dönmüş, bir daha işbaşı yapmamışlardır.<br />
Bu arada görevden alınan İsmet Demirdöğen de haklı fesih yoluna giderek gazeteyle yolunu ayırmıştır.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-1/' title='Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1'>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 1</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/gazetecilik-ve-bilim-iletisimi-2/' title='Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 2'>Gazetecilik ve Bilim İletişimi &#8211; 2</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/tarafta-neler-oldu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başarısızlıktan Kurtulun</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2009 07:56:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim DEMİRCİ]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[burs]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[dersane]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ilköğretim]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal çevre]]></category>
		<category><![CDATA[stres]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=625</guid>
		<description><![CDATA[Yapmamız gereken ileri ertelediğimizde, atalet içine düştüğümüzde hayallerimizi gömüyoruz demektir. Ya da Victor Clam’ın dediği gibi: “Atalet fırsatların katilidir .” Hiç hoşumuza gitmese de, bazen ölümlü olduğumuzu hatırlamalıyız. Ancak bu şekilde, hayallerimizi gerçekleştirmek için harekete geçmemiz gereken zamanın tam da “bu an” olduğunu hissedebiliriz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yapmanız gerekenleri neden sürekli olarak gelip gelmeyeceği bile [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yapmamız gereken ileri ertelediğimizde, atalet içine düştüğümüzde hayallerimizi gömüyoruz demektir. Ya da Victor Clam’ın dediği gibi: “Atalet fırsatların katilidir .”</p>
<p>Hiç hoşumuza gitmese de, bazen ölümlü olduğumuzu hatırlamalıyız. Ancak bu şekilde, hayallerimizi gerçekleştirmek için harekete geçmemiz gereken zamanın tam da “bu an” olduğunu hissedebiliriz. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yapmanız gerekenleri neden sürekli olarak gelip gelmeyeceği bile belirsiz bir zamana erteliyorsunuz. Sizi durduran ne? Sürekli hayatın kısa olduğunu vurgularken, neden zamanı ataletin bir hırsız gibi çalıp gitmesine izin veriyoruz.</p>
<p>Ataletin nedenlerinden biri hayata hatalı bir perspektifden bakmaktır. Örneğin “iş” kelimesini ele alalım. İş deyince çoğumuz negatif duygulara kapılırız. Hatta çoğumuzun işe “Tanrı tarafından verilen bir ödül” değil “Tanrının insanları cezalandırması” olarak gördüğüne eminim. İnsan doğası gereği “acı veren” şeylerden kaçar. Bu nedenle işten kaçmak insanın doğasında vardır diyebiliriz.</p>
<p>İşten kaçmak taraftarlarındansanız Picasso’yu, Michelangelo’yu ya da Mozart’ı hayal edin. Sizce onlar sabah kalktıklarında “işe gidiyorum” mu diyorlardı? Onlar sanat yapıyorlardı ve mutlaka ki bundan iş olarak söz etmiyorlardı. Siz de kendinizi yaptığınız iş ne olursa olsun bir sanatçı olarak düşünün ve ürettiğiniz işe “eseriniz” gözüyle bakmaya çalışın.</p>
<p>Bir arabayı yürütmek için nasıl benzin gerekliyse, başarı için de kararlılık ve azim gereklidir. Azminiz ve kararlı tutumunuz olmazsa, başarıya gidecek yolda arabanın motorunu bile çalıştıramazsınız.</p>
<p>Azmin ve kararlılığın zıt kavramı ise atalettir. Azim asla vazgeçmemek demektir. Atalet ise asla başlayamamaktır. Başladığınız işleri bitirmemek de ataletin diğer bir örneğidir.</p>
<p>Atalet içindeki kişilerin genellikle şöyle dediğini duyarsınız: “Ben mükemmeliyetçiyim. Ben bir işe başlamadan önce şartlar benim çalışmam için uygun olmalı. Dikkatimi dağıtacak hiçbir şey olmamalı, çok fazla ses olmamalı, telefonlar mümkünse çalmasın, telefon çalınca dikkatim dağılır. Elbette fiziksel olarak kendimi iyi hissetmeliyim, başım ağrıyorsa nasıl çalışabilirim ki ?” bu kişiler atalet içinde olduklarından bir işe asla başlayamayanlardır.</p>
<p>Bir de başladıkları işi bitirmeyenler vardır, başladıkları işi hep yarım bırakırlar ama onların da mükemmeliyetçilik kılıfıyla örtülmüş bahaneleri daima hazırdır. Şöyle derler: “ben her şeyin tam ve mükemmel olmasını isterim. Hiçbir işten tatmin olmam. Bunun “i” harflerinin noktaları mükemmel bir benek şeklinde olmalı, bütün “t” harfleri birbirinin aynı olmalı. Yoksa o iş bitmiş sayılmaz. Ben kendimin en büyük eleştirmeniyim, ne yapayım ben böyleyim. Mükemmeliyetçi olduğum işler bitmiyor. Ama değişemem ki…”</p>
<p>Burada neler olduğunu görebiliyor musunuz? “Yanlış” bir davranış, “erdemli” bir davranışmış gibi gösteriliyor. Mükemmeliyetçi “kendi standartlarının içinde yaşadığı bu dünya için çok yüksek olduğunu” söylüyor. Hata-erdem sendromu adını verebileceğimiz bu davranış biçimi, aslında kişilerin zayıflıklarını örtmek için geliştirdikleri bir savunma kalkanıdır. Sahte bahaneler bulma çabasıdır. Elbette ki bu davranış şekli ataletin gerçek nedenlerini açıklamaz. Çünkü ataletin gerçek nedenleri çok daha derinlerde saklıdır.</p>
<p>Ataletin temelinde “başarısızlık korkusu” yatar. Korku sizi paralize etmiştir ve ilerlemekten alıkoymaktadır. Hiç başlayamamak ile başladığınız işi bitirememek arasındaki fark nedir? Aslında hiç fark yoktur. Her iki durumda da bir noktada takılıp kalırsınız. Her iki durumda da hiçbir yere varamazsınız. Yapmanız gereken görev ya da iş ne olursa olsun, karşısında yenik duruma düşmüşsünüzdür.</p>
<p>Bu davranışın gerçek nedeni ise sizin gelecekle ilgili oluşturduğunuz hatalı vizyonlarınızdır. Bu işi başaramadığınızda neler olacağını düşünmek, sizi o işi bitirmekten alıkoyan davranışı doğurur… Yani ataleti. Belki başarısızlığınız karşısında insanların size güleceklerinden korkarsınız, belki alacağınız eleştirileri kaldıramayacağınızı düşünür ondan korkarsınız ya da korkunuzun nedeni, işi beklenen şekilde tamamlayamadığınızda, cezalandırılacağınız düşüncesi olabilir.</p>
<p>Kısaca geleceğinizle ilgili oluşturduğunuz “negatif vizyonlar” sizi ilerlemekten alıkoyar, takılır kalırsınız. Bu pek çok kişinin zihninin kendi yarattığı bir araçtır.</p>
<p>Öyleyse bizi ilerlemekten alıkoyan ataleti yenmek için ne yapmalıyız? Şimdi size ataleti, azme dönüştürmenizi sağlayacak bir teknik göstereceğim. Ataleti ve pasifliği, üretkenliğe ve kararlılığa dönüştürmek için temel prensip şudur.</p>
<p>Parçalara Ayırma Prensibi</p>
<p>Tamamlamaya çalıştığınız işin niteliği, bu prosesin işleyişini değiştirmez. Belki bir kitap yazmak istiyorsunuz, bir dağa tırmanmak istiyorsunuz, ya da evinizi badana yapacaksınız. Başarmak istediğiniz şey ne olursa olsun, başarının anahtarı, yapacağınız işi küçük parçalara ayırabilmenizdir. Her küçük parça işin, kolaylıkla tamamlayabileceğiniz, idare edebileceğiniz, bir bölümü olmalıdır. Tam şu anda işin ne kadarlık bölümünü bitirmeniz gerekiyorsa o kadarlık kısmına odaklanın. Daha ilerisinin düşünmeyi bırakın. Geleceği negatif bir şekilde gözünüzün önüne getirmekten vazgeçerek, tam da bulunduğunuz an için pozitif bakış açısı geliştirin. Bu teknik ataleti yenmedeki en önemli tekniklerin başında gelir. Şimdi bunu bir örnekle biraz daha açıklayalım:</p>
<p>Diyelim ki sizden 400 sayfalık bir roman yazmanızı istedim. Eğer siz de çoğunluk gibiyseniz, bunun tamamlanması imkansız bir görev olduğunu düşünebilirsiniz. Ama şimdi size daha farklı bir soru sorduğumu farz edin; bu kez diyorum ki: “bir yıl boyunca her gün 1.5 sayfa yazı yazmanı istiyorum” Yapabileceğinizi düşünür müsünüz? 400 sayfalık kitap yazma fikri imkansız gibi görünürken, bu yeni teklif size biraz daha kolay gelmedi mi? En azından yapması imkansız gibi görünmüyor olsa gerek.</p>
<p>Burada yaptığımız “400 sayfalık kitap yazma işini parçalara ayırmak oldu. Peki iş kolaylaştı mı, belki evet… Ama inanın bana, hala bazılarınızın gözünün korktuğunu görür gibi oluyorum. Neden mi? Çünkü burada “bir yıl” boyunca sürecek bir çalışmadan bahsettim, her gün 1.5 sayfa yazın dedim. 1.5 sayfa yazma kısmı kolay. Ama bunu 1 yıl boyunca yapmanız söylendiğinde bu pek çok kişinin gözünü korkutur. İnsanlardan bir yıl boyunca sürekli aynı şeyi sürdürmesini istediğinizde, kişiler ileriye bakma ve negatif bir ruh hali geliştirme eğilimine girerler. Öyleyse ne yapmalıyız. Haydi işi biraz daha parçalara ayıralım:</p>
<p>Bu kez sizden, “bugün” 1.5 sayfa yazı yazmanızı istiyorum. Bunu isterken bir yıl, bir ay, bir hafta boyunca demiyorum. “Bugün 1.5 sayfa yazı yaz” diyorum, daha ötesine bakmanızı istemiyorum. Pek çok kişi bunu rahatlıkla kabul edecektir. Hatta 400 sayfalık bir kitap yazmanın kendileri için imkansız olduğunu düşünenler bile.</p>
<p>Yarın olduğunda bu kişilerden yine aynı şeyi isteyeceğim ve onlara şöyle diyeceğim “düne bakma, yarına da, asıl olan bu gündür ve bugün yapman gerek 1.5 sayfa yazı yazmaktır”. Sizce yapabilirler mi?</p>
<p>Buradaki teknikte yapılması gereken işin yanı sıra zamanı da parçalara ayırmış oluyoruz. Önemli bir işin için gereken zamanı bir günlük zaman dilimlerine bölüyoruz. Aynı anda yapılması gereken işin kendisini de parçalara ayırmış bulunuyorsunuz. İnanın bana bu tekniği bir yıl boyunca uygularsanız, sonunda hepinizin 400 sayfalık bir kitabı olacaktır!</p>
<p>Eğer gözünüzü korkutan bir işle karşılaştığınızda, içinde bulunduğunuz günü esas alır, geriye ve ileriye bakmadan günlük görevlerinizi yerine getirirseniz başaramayacağınız iş yoktur.</p>
<p>Unutmayın en uzun maraton koşusu bile “tek bir adım ile başlar”. Kalkın ve ilk adımınızı hemen şimdi atın.</p>
<p>Kısa boylu ve zayıf bir genç yanında duran uzun boylu ve iri yapılı kuzenine dönerek “ben senin yerinde olsam, dünya ağır sıklet boks şampiyonu olurdum” dedi. Bunu duyan kuzeni dönerek şu cevabı verdi: “Seni dünya hafif sıklet boks şampiyonu olmaktan alıkoyan ne?”</p>
<p>Hepimizin, fıkradaki genç gibi, kendi şartlarımızda elimizden gelenin en iyisini yapmak yerine, “başkalarının yerinde olsaydık” neler yapacağımıza odaklandığımız zamanlar olmuştur. Bizi böyle düşünmeye yönlendiren nedir?</p>
<p>Başarmak istediğiniz bir hedefi düşünün. Bu hedef ayda 3 kitap okumak, sigarayı bırakmak, aylık faaliyetlerinizi raporlamak ya da üniversite sınavını kazanmak olabilir. Hedefinize ulaşabilmek için neler yapmanız gerektiğini biliyorsunuz. Bu yapmanız gerekenleri niçin yapmanız gerektiğini de biliyorsunuz. İsterseniz nereden başlayabileceğinizi ve işleri nasıl yapabileceğinizi de biliyorsunuz. Yapmamakla neler kaybettiğinizi, yaparsanız neler kazanacağınızı da biliyorsunuz. O işi yapmayı istediğinizi de düşünüyorsunuz. Ama yine de yapmıyorsunuz. Bir türlü ilk adımı atamıyor, eyleme geçemiyorsunuz. Yâda eyleme geçtikten sonra yarı yoldan vazgeçiyorsunuz.</p>
<p>Hiç düşündünüz mü; sizi durduran ne?</p>
<p>Sizi durduran faktör “atalet”tir.</p>
<p>Atalet fizik biliminde “eylemsizlik hali”, kişisel gelişim terminolojisinde “amaca yönelik eyleme geçmeme” demektir. Onlarca kişisel gelişim kitabı okuduğu halde, o kitaplarda anlatılanları uygulamayanların sorunu atalet içerisinde olmalarıdır. Yıllardır başarılı olmak için hayalller kuran, hedefler koyan, planlar yapan ama bir türlü ilk adımı atamayan kişilerin sorunu da atalet halinde yaşıyor olmalarıdır.</p>
<p>“Ataletli” insanları nereden tanıyabilirsiniz? Atalet halinde yaşayan kişiler genellikle yavaş hareket ederler. Tembellik, yılgınlık, yeis, miskinlik, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hareket etmek, yumurta kapıya gelmeden harekete geçmemek, bezginlik, sevksizlik karakteristik özellikleridir. Görevlerini yaparken sık sık işleri erteler, mazeret beyan ederler. Hayata bakışları sitemkar, umursamaz, reaktif, kötümser, eleştirel ve kaygılıdır. Bu nedenle de yaşama sevinçleri ve hayat enerjileri çok düşüktür. Onları çağırdığınızda genelde başlarını kaldırmadan kaşlarını kaldırarak size bakarlar!</p>
<p>Türkiye’de en yaygın kişisel atalet örnekleri nelerdir? Yaptığımız bir ankette katılımcılardan “yapmamanız gerektiği halde yaptığınız ya da yapmanız gerektiği halde yapmadığınız 3 şeyi yazar mısınız?” diye sorduk. En çok gelen 10 cevap şunlardı: Yabacı dil öğrenmemek, kitap okumamak, sigarayı bırakmamak, düzenli spor yapmamak, ailesine ve çocuklarına yeterince zaman ayırmamak, deprem önlemleri almamak, aşırı televizyon seyretmek, tasarruf yapmamak veya çok israf yapmak, fazla kilolardan kurtulmamak, yaptığı günlük veya yıllık planlara uymamak.</p>
<p>İnsanlar neden eyleme geçemezler? Neden atalet halinde yaşarlar? Bu sorunun cevabı kişilere göre değişmektedir. Bununla birlikte temel nedenler şunlardır: hedef yokluğu, iç disiplin (irade) zayıflığı, kısa vadeli düşünmek ya da uzağı görememek, alınganlık ve pasif direnç duygusu içerisinde yaşamak, motivasyon yetersizliği, negatif kurum kültürü, konformist ve hedonist bir dünya görüşüne sahip olmak, başarısızlık korkusu, standart ve kriter algısının olmaması, öğrenilmiş çaresizlik duygusu, hedefin gerektirdiği asgari yeterliliklere sahip olmamak, zaman kullanma bilincinin olmaması, objektif bir performans değerlendirme sisteminin olmaması, yanlış yorumlanmış kadercilik anlayışı, açık değil imalı iletişim kültürüne sahip olmak, sert gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığı için bu tür verileri görmezden gelmek vb.</p>
<p>Atalet halinde yaşayan kişiler ikiye ayrılır:</p>
<p>1. İç disiplini ve motivasyonu zayıf olduğu için hedeflerinin gereklerini ya da görev tanımlarında yazanları yapmak için harekete geçemeyenler.</p>
<p>2. Aşırı iş yükü altında boğuşmaktan önemli işlere öncelik veremeyenler. Bu kişilerin sorunu kişisel organizasyon sistemlerinin yetersiz olmasıdır.</p>
<p>İlk grup tembel ve iradesiz, ikinci grup gayretli ama metotsuzdur. Ataletin sonuçlarını yaşama açısından iki grup eşit durumdadır.</p>
<p>İnsanlar ataletten neden kurtulamıyor? Birinci neden, kişilerin atalet halinde yaşadıklarının farkında olmamalarıdır. İkinci neden, kişilerin ataletin nedenini kendi içlerinde değil dışlarında arama eğilimine sahip olmasıdır. Üçüncü neden ataleti yenmek için de ataletten kurtulmuş olmanın gerekmesidir.</p>
<p>Ataletin oluşumu iki aşamada gerçekleşir. Birinci aşama, çevredeki değişiklikleri görmemek ya da yapması gerekenleri görememek (körlük) İkinci aşama, yapması gerekenleri gördüğü halde hiçbir şey yapmamak, ihmal etmek, üşenmek, ertelemek ve eyleme geçmemektir.</p>
<p>Ataleti ve kanseri tehlikeli yapan tedrici (aşamalı) şekilde oluşmalarıdır.</p>
<p>Şok değişimlere karşı kişiler, kurumlar yada toplumlar reflekslerini kullanarak harekete geçebilirler. Oysa tedricen (kademeli) oluşan değişimleri bünye tam algılayamaz. Bu durumun tipik örneği meşhur “ suyu ısınan kurbağa” deneyidir. Bir kurbağa sıcak suya direkt atılır. Yaşadığı “şok değişim”in etkisiyle kurbağa zıplayarak atıldığı kaptan çıkar. İkinci denemede kurbağamız bu defa içinde oda sıcaklığında su bulunan bir kaba konur. Kap bir ısıtıcının üzerine konur ve kurbağanın suyu ısınmaya başlar! Su ısındıkça kurbağa gevşemeye, rehavete ve atalete düşmeye başlar. Suyun sıcaklığı “yakıcı” seviyeye ulaştığında kurbağa zıplayıp kaptan dışarı çıkmaya çalışır ama artık bacak reflekslerinin “çalışmadığını” görür. Ataletin insanı etki altına alma şekli de yaklaşık olarak böyledir.</p>
<p>İnsanların hayat karşısındaki “duruşları” da kurbağanınki ile pek çok noktada benzerlik gösterir. Pek çok kişi, ya hiç eyleme geçmez yada artık eyleme geçmenin dahi sorunu çözemeyeceği noktada bir şeyler yapmaya başlar. İnsanları eyleme geçme şekillerine göre 4 gruba ayırabiliriz:</p>
<p>1. Bilen ve yapanlar (profesyonelce başaranlar)</p>
<p>2. Bilen ama yapmayanlar (ataletliler)</p>
<p>3. Yapan ama bilmeyenler (amatörler)</p>
<p>4. Yapmayan ve bilmeyenler (başarısız kişiler)</p>
<p>Eğer 1. grupta yer almak istiyorsanız aşağıdaki “ipuçlarını” izleyebilirsiniz.</p>
<p>1. Ataletten kurtulmanın ilk adımı atalet halinde yaşadığını fark etmektir. Bu kadar yoğun ve yaygın olarak atalet içerisinde yaşadığımız halde atalet algılamamızın olmaması ataletlerimize kalıcılık kazandırmaktadır.</p>
<p>2. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in deyişiyle “üşenmeyin, ertelemeyin, vazgeçmeyin”.  Atalete düşmek istiyorsanız, önce hedefler belirleyip planlar yapın, sonra da üşenin, erteleyin, vazgeçin!</p>
<p>İbrahim DEMİRCİ</p>
<p>Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/' title='Başarısızlığın Bireysel Nedenleri'>Başarısızlığın Bireysel Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2009 09:23:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim DEMİRCİ]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[burs]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[dersane]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ilköğretim]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal çevre]]></category>
		<category><![CDATA[stres]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=622</guid>
		<description><![CDATA[•  Öğrencinin oturduğu yer, kalabalık sınıf gibi uygun olmayan sınıf içi düzenlemeler ve ısı, ışık, ses yalıtımı gibi sınıfın fiziki koşullarının yetersiz oluşu, •  Okulun katı, kuralcı, yaratıcı ve özgür düşünceye imkan tanımayan disiplin anlayışı, •  Ders programlarının kısa zamana çok fazla ünite sığdıracak şekilde planlanması, ders sürelerini zaman bakımından öğrenci ilgilerine cevap veremeyecek kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>•  Öğrencinin oturduğu yer, kalabalık sınıf gibi uygun olmayan sınıf içi düzenlemeler ve ısı, ışık, ses yalıtımı gibi sınıfın fiziki koşullarının yetersiz oluşu,</p>
<p>•  Okulun katı, kuralcı, yaratıcı ve özgür düşünceye imkan tanımayan disiplin anlayışı,</p>
<p>•  Ders programlarının kısa zamana çok fazla ünite sığdıracak şekilde planlanması, ders sürelerini zaman bakımından öğrenci ilgilerine cevap veremeyecek kadar kısıtlı hale getirmiştir. Öğretmen programın konularını belli bir yapısal doku içinde ve açıklayıcı bazı ders araçlarından yararlanarak, belli metotlar kullanarak ve bunları öğrencilere belli bir sıra ile sunarak görevini yerine getirdiği inancı içindedir. Bu çaba içinde öğretmen 40-50 kişilik sınıflarda öğrencilerin sorunlarına ve ilgilerine gereken önemi verememektedir.</p>
<p>•  Ders programlarında sadece öğretmeni dinlemeye ve tahtaya yazdıklarını okumaya dayanan eğitim yönteminin ağırlıklı olması, yaşayarak öğrenme ilkesinin (öğrencilerin deney yaparak, slayt ya da film izleyerek, gezilere katılarak öğrenmeleri) gerçekleştirilmesine fırsat verilmeyişi,</p>
<p>•  Gereksiz, sadece öğrenciye bıkkınlık duygusu yaşatmaya ve öğrenmeden soğutmaya yarayan ödev verme tarzı, araştırma yapma ve proje geliştirme konularında öğrencilere imkan ve zaman tanınmaması,</p>
<p>•  İlgilerin gerisinde çoğunlukla geliştirilmeye elverişli olan belli bir yetenek bulunmaktadır. Bu yeteneklere işlerlik kazandırmak için öğretmenin öğrencinin kendi çabasına dayalı çözüm yolları göstermede yapacağı rehberlik konuların hepsini eksiksiz olarak sınıfta tek tek sunmaktan daha az yorucu olduğu gibi, daha verimli sonuçlar da ortaya koymaktadır.</p>
<p>•  Okulda sessiz ve edilgen bir sınıf topluluğu, aktif ve gürültülü bir sınıfa yeğlenmektedir. Böyle bir toplulukta öğretmen aktiftir ve çok konuşur. Çok konu işler durumda iken öğrenci pasif ve sessiz ama öğrenme azdır. Bunun tersi bir durum öğretmen ve idarecileri rahatsız etmekte, öğretmeni sınıfta disiplini kuramama durumuna düşürmektedir. Oysa öğretmenin otoriter disiplini öğrencide kaygı yaratıcı ve öğrenmeyi ketleyici olmaktadır.</p>
<p>•  Okulda alışılmışlık ve geleneksellik başarı, yaratıcılık ise başarısızlık olarak nitelenmektedir. Her insanda bir ölçüde yaratıcılık vardır. Ancak bu, toplum içinde ve okulda yavaş yavaş söndürülmektedir. Her zaman her şeyin tek ve doğru bir cevabının olduğu kabul edilmekte ve pek çok zeki öğrenci tek doğru cevabın baskısı altında yanlış yapma korkusu içinde öğretmenin fikirlerine katılmasa bile bunu ifade edememektedir.</p>
<p>•  Okulda öğrenciler işbirliğinden çok yarışmayı öğrenmektedir. Bu yarışta yetenekli öğrenciler motive olabilmekte, ama kazanması umutsuz olan öğrencilerin bu yarışın içine çekilmesi sınıfı kaygı ve güvensizlik yaratan bir çevre haline getirmektedir. Sınıftaki bu yarışma ortamında beklenilen başarıyı gösteremeyen öğrenciler başarısızlık inancı geliştirip derslerden uzaklaşabilmektedir. Oysa işbirliği ortamında insanlar ortak bir amaca ulaşmak için yeteneklerini daha kolay ortaya koyabilirler. İşbirliğinin güvenli ortamı yarışma ortamında olduğu gibi yorucu, hırpalayıcı ve kaygı yaratıcı olmadığı için öğrenmeye daha elverişlidir.</p>
<p>•  Öğretmenler ders dışı etkinliklere yeterince zaman ayırmamakta, eğitimden çok öğretime ağırlık vermektedir. Bunun sonucu olarak okullarda akademik gizil güçlerin geliştirilmesi ön plana alınmış resim, müzik, spor ve diğer artistik yetenekler gibi akademik olmayan güçlerin geliştirilmesi ihmal edilmiştir. Spor, resim ve müzik gibi konular okul programında yer alsa da fazla önemsenmemekte, bu konular üzerinde yapılan ders dışı çalışmalar öğrencinin akademik programını aksatacağı düşüncesiyle engellenmekte, ancak akademik konularda başarılı olma koşuluyla bu alanlarla ilgilenme şansı verilmektedir. Bu konular eğer öğrencinin ilgisini çeken konularsa bunun gerisinde bir özel yeteneğin olduğunu kabul ederek akademik yönden başarısız olsa bile bu konulara zaman ayırma şansı verilmelidir. Gerçek yaşama baktığımızda akademik konuların ürünü olmayan ihtiyaçlar akademik konuların ürünü olanlardan daha az değildir. Bunlar yaşamı renklendiren insanı mutlu eden ihtiyaçlardır.</p>
<p>•  Okullarda öğretim ayrıntılı konular üzerinde yoğunlaşırken bunlardan genellemelere ulaşma ihmal edilmektedir. Öğrencinin ilgi ve ihtiyaçları ayrıntılı bilgileri öğrenmede ısrarlı olsa da ayrıntılar kısa sürede unutulurken genellemeler unutulmamaktadır. Bunlar üzerinde yeterince durmak için ayrıntılı olguları, bunlarla ilgili genelmelere ulaşırken ulaşılmış genellemeleri de yeni durumlara uygularken kullanmak öğrenmeyi daha kalıcı kılmaktadır.</p>
<p>•  Öğretimde bilgi kazandırılmaya önem verilmekte ancak o bilginin öğrenci için ne anlama geldiği üzerinde durulmamaktadır. Oysa bilgiler yüzeysel ve duygulardan yalıtılmış biçimde öğrencilerin dışında yer aldığı sürece köklü davranış değişiklikleri olamamaktadır.</p>
<p>•  Okul programları ve sınıf etkinlikleri çocuk zihninin psikolojik yapısına göre değil, yetişkin mantığının işleyişine göre düzenlenmektedir.</p>
<p>•  Öğretmenlerin sınıflarda daha çok başarılı öğrencilerle ilgilenme eğilimi, kendi branşlarından farklı branşlardaki derslere eğitici olarak girmesi, boş geçen dersler, öğrenciyi bir üst eğitim programına hazırlayıcı eğitim ve rehberliğin verilemeyişi gibi faktörlerinde başarısızlık üzerinde çok etkili olduğu düşünülmektedir.</p>
<p>•  Öğretmenin beklentisinin az veya düşük olması, öğrenciye daha az övgü ve dikkatle yaklaşarak öğrencinin başarı konusundaki beklentisini düşürmesine ve öğrencinin daha az çaba harcayarak kötü notlar almasına neden olur ve öğrenciyi giderek daha da başarısız kılan bir kısırdöngü ortaya çıkarır.</p>
<p>•  Okulun fiziki imkanlarındaki yetersizlikler, öğrenci sayısının kapasite üstünde olması, gerekli ders araç gereçlerinin yetersizliği, okuldaki öğretmen açığı gibi nedenler okul başarısını olumsuz etkiler.</p>
<p>•  Okulda dayak ve aşağılanma gibi davranışlara maruz kalmış çocuklarda uyum problemlerinin yanısıra akademik başarısızlık da yüksek oranda görülmektedir.</p>
<p>•  Okul değiştirme ve devamsızlık düşük okul başarısına yol açmaktadır. Okula devamsızlık ilk yıl içerisinde diğer yıllara oranla daha zararlı olsa da tüm sınıf düzeylerinde yapılan uzun süreli devamsızlıklar öğrenciyi hem derslerden hem de okul ortamından uzaklaştırdığı için başarısızlık ve uyum sorunları ortaya çıkabilir. Bununla birlikte okul değiştirme çocuğun yeniden uyum sağlamak zorunda kalmasını gerektirmekte, alışıncaya kadar geçen zaman da çocuğun derslerden geri kalmasına neden olmaktadır.</p>
<p>•  Okul yöneticisinin geleneksel, demokratik olmayan ve çağdaş eğitim anlayışından uzak yönetim anlayışı, okulu öğretmen için yaşanmaz hale getirir. Bir çok okulda bugün yüksek düzeyde bürokratik ve biçimsel bir yapıyla birlikte katı bir hava vardır. İdareciler mevzuata hakim oldukları kadar etkili yöneticiliğe, çocuk gelişimi ve eğitiminin temel noktalarına hakim değildir. İdareciler yönetimde yetersiz ve kişilik özellikleri bakımından yönetici olmaya elverişli olmadıklarında, yönetimin ilke ve kurallarını kötüye kullanıp, öğretmeni etkisiz kılabilmektedir. Bu durum çalışan öğretmenler için önemli ölçüde stres yaratır. Çünkü öğretmen ve okul idarecileri arasındaki ilişki okulun havası ve öğretmenin morali üzerinde büyük etkiye sahiptir. Araştırmalar göstermektedir ki ekonomik gereksinimlerin karşılanması bile, kendine saygı gereksinmesi karşılanmadan fazla etkili olamamakta ve verimi düşürmektedir.</p>
<p>•  Bazı düşük sosyo-kültürel çevre çocukları için okul zor bir çevre olabilmektedir. Tüm çabalara karşın genelde okullar orta sınıf kurumlardır. Bunun anlamı orta sınıftan gelen çocuğun okul ve ev çevresi özellikle değerler sistemi ve dilin kullanımı açısından büyük ölçüde birbirine benzerlik gösterir. Oysa yetersiz çevre koşullarından gelen çocuklar için okul ve aile yaşantısı arasındaki farklılıklar onları öğrenme sürecinden uzaklaştıran faktörlerdir. Evde edindikleri düşünme ve davranış biçimleri, okulun değer ve ödül sisteminden farklılık gösterdiği ölçüde başarısız olma olasılıkları artmaktadır. Bu çocuklarla okul arasındaki uçurum öğrenciler kadar öğretmen ve aileleri de etkilemektedir. Aile okulun amaç ve metotlarını, öğretmenler de çocuğun ev şartlarını ve çevresini anlamakta güçlük çekebilmektedirler. Öğretmenler kültürel açıdan dezavantajlı olarak niteledikleri bu çocuklardan daha az şey beklemekte, dikkatlerinin büyük çoğunluğunu diğer öğrencilere yoğunlaştırmaktadırlar. Öğretmen beklentisinin düşüklüğü öğrencide başarı için güdülenmede başlı başına engeldir.</p>
<p>•  Öğretimin bireysel özelliklere göre gerçekleştirilmesi başarı ve başarısızlık nedeni olan başka bir etkendir. Uygulanmakta olan eğitim orta düzeydeki eğitim orta düzeydeki öğrencinin kapasitesi dikkate alınarak düzenlenmiştir. Dersler bazı öğrencilere güç bazılarına kolay gelmektedir. Bunun sonucu olarak da öğrencilerin bir kısmı dersler kolay geldiği için çalışmamakta tembelliğe alışmakta, bir bölümü de zor geldiği için zorlanmaktadır.</p>
<p>•  Öğretmenin başarı durumunda oldukça etkili bir görevi vardır. Okulda bilgi aktarma ve öğrenim sürecini yöneten, sınıf içi düzen ve disiplin sağlayan kişi olarak çocukların olumlu benlik ve kişilik kazanmalarında onlara bir model olma ve yönlendiricilik görevi de vardır. Grubun uyumunu sağlamak ve her öğrenciyi bu uyum içinde yaratıcı, mutlu ve başarılı bir birey olmaya yönlendirmek öğretmenin eğitimcilik yeteneğine, anlayışına ve sevecenliğine bağlıdır.</p>
<p>BAŞARISIZLIĞIN BELİRTİLERİ</p>
<p>•  Genellikle okul başarısızlığı görülen çocukların başarıları, gerçek yeteneklerinin altında seyreder.</p>
<p>•  Okul başarısızlığı gösteren çocuklarda, çoğunlukla amaç ve değer eksikliği, aşağılanma sonucu oluşan duygusal örselenme, olgunlaşmamış ilişkiler, endişe ve huzursuzluk gibi belirtiler görülür.</p>
<p>•  Bu çocuklar, yetersiz çalışma alışkanlığı, dikkati yoğunlaştıramama, hayal kurma, aşırı hareketlilik, ödevlerini tamamlayamama ve organize olamama gibi özelliklere sahiptirler.</p>
<p>•  Genellikle sınıfta ya çok sessiz ve uslu ya da çok gürültücü ve yaramazdırlar, sınıf arkadaşlarıyla sürekli tartışır ve otoriteyi kabul etmek istemezler.</p>
<p>Ödevlerini hazırlarken dikkatsiz ve vurdumduymazdırlar.</p>
<p>•  Sınıfta ya hiç derse katılmaz ya da çok az katılırlar. Zamanlarını başta kalem yontma ve kemirme olmak üzere her çeşit eşya ile oynayarak, çevresindekilerle konuşarak ve onları rahatsız ederek geçirirler.</p>
<p>Bunların dışında çocuğunuzla ilgili olarak;</p>
<p>•  Öğretmenden çocuğunuzun derste başarısız olduğuna dair uyarılar alıyorsanız,</p>
<p>•  Kitabı önünde saatler boyunca çalıştıktan sonra bile, hala anlamadığından şikayet ediyorsa,</p>
<p>•  Nasıl çalışacağını bilmediğini söylüyorsa, düzensiz bir tarzı olduğu fark ediliyorsa,</p>
<p>•  Çalışmaya harcadığı zamanın karşılığı olacak notlar almıyorsa,</p>
<p>•  Ana noktalardan çok önemsiz noktalar için vakit harcıyorsa çocuğunuzun yardıma ihtiyacı olabilir.</p>
<p>İbrahim DEMİRCİ</p>
<p>Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/' title='Başarısızlığın Bireysel Nedenleri'>Başarısızlığın Bireysel Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 Aug 2009 09:21:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim DEMİRCİ]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[burs]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[dersane]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ilköğretim]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal çevre]]></category>
		<category><![CDATA[stres]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=619</guid>
		<description><![CDATA[•  Anne babanın arasında sağlıklı bir iletişimin olmaması, huzursuz ve kaygı verici bir ev ortamı, •  Anne babanın, kendi hayatlarındaki sıkıntılarından dolayı eleştirel ve sabırsız olması, çocuğun hatalarını tolere edememesi, baskıcı tutumu, çocuğu zorlamaları, çocuğun iyi yanlarından ziyade yetersiz yanlarına yoğunlaşması, çocukta kendine güvensizliğe ve kaygıya bu da başarısızlığa yol açmaktadır. •  Anne babanın çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>•  Anne babanın arasında sağlıklı bir iletişimin olmaması, huzursuz ve kaygı verici bir ev ortamı,</p>
<p>•  Anne babanın, kendi hayatlarındaki sıkıntılarından dolayı eleştirel ve sabırsız olması, çocuğun hatalarını tolere edememesi, baskıcı tutumu, çocuğu zorlamaları, çocuğun iyi yanlarından ziyade yetersiz yanlarına yoğunlaşması, çocukta kendine güvensizliğe ve kaygıya bu da başarısızlığa yol açmaktadır.</p>
<p>•  Anne babanın çok kaygılı olması çocuğunda kaygılanmasına neden olur. Anne babalardaki başarısızlık kaygısı başarısızlık var olmadan hatta daha çocuk okula başlamadan önce de görülür ve bazen tüm okul yaşamı boyunca sürer. Çocuğa da bulaşan bu kaygı çocuğun gerçek performansını ortaya koymasını engelleyerek başarısızlığa sebep olur.</p>
<p>•  Çocuk üzerine gerçekçi olmayan beklentiler ve çocuğa güven duymama önemli bir nedendir. Ebeveynlerin çocuğun potansiyelinin üzerinde olan beklentilerini çocuklara yansıtmaları çocukta kaygı ve başarısız olma korkusu geliştirir. Çocuktan başarılı olması konusunda çok fazla beklenti içinde olmak, onun kişilik değerinin sadece başarıyla değerlendirilmesi anlamına geldiği için, değerini anne babasının gözünde başarılı olmaya bağlanması çocukta kaygı yaratmaktadır. Başarıda en önemli engellerden biri olan kaygı veya korku böylece ailede yaratılmış olur.</p>
<p>•  Evde çocuğun kendine ait bir çalışma mekânının (oda, masa, bunlar mümkün değilse en azından bir köşe) olmaması,</p>
<p>•  Anne babanın zamanı etkili kullanma, okuma, sorumluluklarını yerine getirme konularında olumsuz model olup, bir taraftan çocuğun çok fazla televizyon izlemesine, gezmesine kızarken diğer taraftan zamanlarını hep bu şekilde geçirmeleri.</p>
<p>•  İyi niyetle sunulan bilgisayar, TV oyunları gibi teknolojik olanakların kullanımına sınır getirilmemesi sonucu çocukta bağımlılık yaratması,</p>
<p>•  Ödül verme yöntemini doğru kullanamayarak çocuğun, başarıyı başlı başına bir ödül olarak görmesinin engellenmesi,</p>
<p>•  Çocuğun ders çalışmaktan başka sorumluluğu yokmuş gibi davranarak aslında gelişimi için gerekli olan arkadaşlarıyla oyun oynama, sportif faaliyetlere katılma, resim yapma, müzik dinleme, yetişkinlerle vakit geçirme gibi etkinliklerin anne baba tarafından gereksiz görülmesi hatta çocuğa bunları gerçekleştirmesi için izin verilmemesi. Bu tutumların yol açtığı yüksek kaygının sadece kendisi bile başarısızlığın oluşmasında önemli bir etkendir.</p>
<p>•  Aileden çocuğa genler üzerinden aktarılan özellikler, onun bedensel ve zihinsel yapısında önemli bir yere sahiptir. Dolayısıyla çocuğun başarısında anne babadan aldığı bu genler belirleyici rol oynamaktadır. Aile aktardığı genlerle olduğu gibi çocuğu yetiştirme tarzı ve çocuğa sağladığı olanaklarla da çocuğun başarısında etkilidir.</p>
<p>•  Ailenin eğitim hataları, ana baba tutumundaki kararsızlık, anne babanın eğitim anlayışındaki farklılık başarıyı engelleyici olabilmektedir. Çocuğun gereğinden fazla koruyup güvensiz bir birey haline getirmek yada aşırı baskı ve otorite yoluyla eğitmek hatalı davranış modelleridir. Bunun yanı sıra anne babanın geçimsizliği gibi nedenlerde aileden kaynaklanan başarısızlık faktörleridir.</p>
<p>•  Ailenin öğrenim durumuna bakıldığında, başarısız gruptaki çocukların anne ve babalarının başarılı gruptakilere oranla daha eğitimsiz oldukları görülmektedir.</p>
<p>•  Aile içi iletişimin gencin başarısını etkileyişine bakıldığında çocukların okul başarılarının huzurlu aile ortamlarında arttığı bulunmuş, buna karşın büyük anlaşmazlıkların yaşandığı huzursuz aile ortamlarında yetişen çocukların hem kişilik gelişimlerinde hem de sosyal uyumlarında sorun olduğu görülmektedir.</p>
<p>•  Benliğe saygı ile başarı arasındaki ilişki incelendiğinde yeteneği ölçüsünde başarı göstermeyen erkek öğrencilerin başarılı erkek arkadaşlarına kıyasla daha olumsuz benlik tasarımına sahip doldukları bulunmuştur. Ebeveynin kabul ve reddedişiyle zeka ve akademik başarı ve benlik kavramı arasındaki ilişkiye bakılmış, babasını “reddediyor” diye algılayan çocukların akademik zekasının ve benlik kavramının olumsuz yönde etkilendiği görülmüştür.</p>
<p>•  Araştırma bulgularına göre aile içindeki disiplinin de okul başarısında önemli bir etken olduğu kanıtlanmıştır. Başarısız gruptaki çocukların %30´u bedensel cezalara çarptırılırken başarılı grupta bu oranın %16´ya düştüğü görülmektedir. Buna göre aile içindeki ilgi ve sevginin okul başarısını etkileyen önemli bir faktör olduğu, başarısız gruptaki çocukların daha çok kardeşlerinin sevildiğini ileri sürerken, başarılı gruptaki çocuklar kendilerinin de kardeşleri kadar sevildiğini ifade etmişlerdir.</p>
<p>•  Farklı sosyoekonomik düzeydeki öğrencilerin problem alanları ve başarı düzeyleri arasındaki ilişkilere bakıldığında öğrencilerin derslerden aldıkları notların aritmetik ortalamaları alt sosyo-ekonomik düzeyden üst sosyo-ekonomik düzeye gidildikçe arttığı görülmektedir.</p>
<p>•  Kardeş sayısı ile öğrencilerin okul başarısı arasında önemli fark bulunmuştur. Buna göre tek çocuk veya iki kardeş olan öğrencilerin okul başarıları, dört, beş ve daha fazla olan öğrencilerin okul başarılarından yüksek olmaktadır.</p>
<p>•  Anne babaların kültürel yoksunluk içinde olması ve çocuklarını nasıl eğitmeleri konusunda yeterince bilinçlenmemiş olmaları başarısızlıkta önemli bir nedendir. Anne ve babanın eğitim düzeyi yükseldikçe öğrencinin başarı düzeyi yükselmektedir. İyi eğitim görmüş anne ve babalar çocuklarıyla iyi ilişki kurabilmekte onların başarı güdüsünü arttırabilmektedir. Anne babanın eğitim düzeyinin düşük olması aile içi ortamı eğitim açısından elverişsiz kılarak çocukların zihinsel gelişimini engellemektedir. Çocukların okul başarısını arttırmada zihinsel yetenekler kadar, ailenin sosyal etkinliklere katılma imkanı, sosyal yaşantı, bilgi ve becerisinin çeşitliliği, anne ve babanın tutum ve davranışları da etkili olmaktadır.</p>
<p>•  Başarısızlık bir işte çalışan çocuklarda çok görülmektedir. Bu çocuklar ders çalışmaya zaman ayıramamakta, yeteri kadar dinlenememekte, maddi sıkıntılar nedeniyle duygusal, zihinsel ve bedensel gelişimleri olumsuz etkilenmektedir.</p>
<p>•  Kişiliğin öznel yanı, insanın özellik, yetenek, ideal ve değer yargıları gibi konularda kendisine ilişkin görüşlerinin dinamik örüntüsü benlik tasarımı olarak adlandırılır. Ebeveynlerin yansıttıkları değer ve davranışlarla çocukta benlik kavramı oluşur. Benliğin olumlu veya olumsuz gelişiminde ana babanın çocukla olan ilişki ve yaklaşımları oldukça önemlidir. Başarıyla benlik saygısı etkileşim içerisindedir. Öğrenme etkinliklerine bireyin katılımını engelleyen düşük benlik saygısı sonuçta düşük performansa yol açar.</p>
<p>•  Ölçülülük ve kısıtlılığa yol açan ebeveyn davranışları çocukta kendine güven duygusunun gelişimini engeller. Güven duygusu, kişinin kendini onaylama ya da onaylamama tavrını ve ne ölçüde yetenekli, başarılı ve değerli olduğuna dair kişinin inancını yansıtır. Kendine güvenen çocuklar kararlı, bağımsız ve zihinsel fonksiyonlarda iyidirler. Diğer yandan birçok çocuk kendine yeterli güveni olmadığı için yapabileceklerinin daha azını yapar.</p>
<p>•  Ebeveynler çocukların yakın çevrelerindeki modeller olarak ilk özdeşim kuracakları kişilerdir. Anne baba ve kardeşlerin eğitim düzeyi ve sosyal statüleri çocukların eğitiminde ve hedef belirlemelerinde önemlidir. Çocukların okuldaki etkinliklerine gösterilen ilgi ve yardım isteğinin karşılanması, sorularına açıklayıcı cevaplar verilmesi, anne babanın eğitim düzeyi ile ilişkilidir. Alt sosyo-ekonomik düzey ailelerin ilgi ve eğitim düzeylerinin düşüklüğü nedeniyle çocuğun yardım istekleri yeterince karşılanmamaktadır. Özellikle annenin eğitim düzeyi yükseldikçe çocuğun okul başarısının arttığı görülmektedir.</p>
<p>•  Düşük sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynlerin çocuklarından beklentileri, iç kontrolü, girişimi, merak duygusunu, konuşma ve ifade yeteneğini, kendine güven ve özerkliğin gelişimini engelleyecek nitelikte itaat ve bağlılık değerlerine yönelik olabilmektedir. Orta ve yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynlerde ise çocuğun benlik gelişimine uygun beklentiler söz konusudur. Ebeveynin çocuktan beklentilerini çocuklarını yetiştirmedeki tutum ve davranışları belirler. Düşük sosyo-ekonomik ailelerde anne baba ve çocuklarla ilişkilerde baba otoritesi hakimdir. Çocuk eğitiminde fiziksel ceza, azar gibi olumsuz tekniklere sıkça başvurulur. Bu disiplin yöntemi çocuğun benlik saygısını zedeler ve düşük benlik saygısı sonuçta okulda düşük performansa yol açar.</p>
<p>•  Evdeki kültürel atmosfer çocuğun okul başarısıyla dolaylı olarak ilişkilidir. Anne babanın birbiriyle ve çocukla sohbet ortamları çocukta dil ve düşünce gelişimini sağlar. Anne baba çocuk arasındaki iletişim alt sosyo-ekonomik düzey ailelerde yetersizdir. Anne baba birbirleriyle toplumsal güncel olaylar hakkında nadiren sohbet etmekte ve çocuğun söze karışmasına izin verilmemektedir. Anne babanın çocuklarının okuldaki durumları konusundaki ilgi düzeyleri ile çocuğun başarısıyla ilişkilidir. Alt sosyo-ekonomik düzeydeki ebeveynler okulla iletişimlerinin yetersiz olduğu genellikle öğretmenle görüşme talebinde bulunmadıkları veli toplantılarına öğretmeninin yaptırım gücüyle geldikleri ve toplantılarda pasif, sorunlara çözüm bulmakta yetersiz oldukları görülmektedir. Benzer durum orta sosyo-ekonomik düzeyden gelen başarısız öğrencilerin ebeveynlerinde de görülmektedir.</p>
<p>•  Anne baba geçimsizliğinin olduğu ailelerde çocuk istismarı ve ihmalinin daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. Çocuk istismarı ve ihmalinin okul başarısını doğrudan etkilediği ve başarısız öğrenciler arasında istismarın daha fazla olduğu görülmektedir.</p>
<p>•  Aile bireylerinden birini hastalanması veya ölmesi, ana babanın ayrılması, yeni kardeşin doğması gibi değişiklikler başarı üzerinde etkili olabilmektedir.</p>
<p>•  Ailenin sosyo-ekonomik konumu çocuğun aile dışındaki çevresini; tanışabileceği insanları, girebileceği okulları, sağlayabileceği meslek olanaklarını belirler. Alt sosyo-ekonomik aileden gelen çocukların çevrelerinin sınırlı olması başarılarını ve meslek sahibi olma olasılıklarını olumsuz etkilemektedir.</p>
<p>•  Gencin anne babasına karşı duyduğu, ancak doğrudan ifade edemediği kızgınlığı anne baba otoritesini reddetmek için kullanarak başarısız olması ve bu yolla anne babasından intikam almaya çalışması başarısızlığın nedenlerinden biri olabilmektedir. Ailenin tutumu gerçekte çocuğun algıladığı biçimde olmayabilir. Arzulanan başarıyı gösteremeyen genç aile otoritesinin bu doğrultuda algılayabilir.</p>
<p>•  Başarısız çocukların yarıdan çoğunun babalarının kendilerine zaman ayıramayacak kadar meşgul oldukları, yarıya yakınının ailesinde anne baba ilişkisinin iyi olmadığı görülmektedir. Ailedeki bu ilgisiz ve sorunlu ortam sadece çocuğun okul başarısını etkilememekte bununla birlikte duygusal gelişiminde de sorunlar yaratmaktadır. Başarısız çocukların yarıya yakınında dikkatsizlik ve dalgınlık, 3/1´inde arkadaş ilişkilerinde sorunlar, otoriteyle çatışma, yalan söyleme ve tırnak yeme gibi belli davranış problemleri gözlenmektedir. Okul başarısızlığıyla birlikte çocukta davranış problemi de görülüyorsa başarısızlığın kaynağının anne babanın hatalı tutumu olduğu inancı güçlenmektedir.</p>
<p>•  Çocuk ebeveynin eğitim konusundaki düşünce ve duygularını kendine mal eder. Eğitimsel süreçlere değer veren, öğretmenin çabasına saygı duyan ebeveynler çocuğun okula karşı tutumlarını olumlu etkilerken, öğretmene saygısı olmayan yada uzun bir eğitim görmediği halde yaşamda başarılı olan aileler genellikle olumsuz etkilemektedir. Benzer şekilde eğitimin önemli olduğunu söylemesine rağmen okuma ve öğrenmeye hiçbir kişisel ilgi göstermeyen ebeveyn, çocuğun okula duyduğu ilgiye engel olabilmektedir.</p>
<p>•  Bazı anne babalar çocuklukları küçük yaşlarda iken çocuklarında zeka belirtisi ararlar. Her gülümseme, her davranış, her düşünce, her soru onlar için zeka belirtisidir. Daha sonra çocuklarına bunları sergiletmeye başlarlar. En küçük bir hataya bile müdahale ederler. Alınan notlar, sıralamadaki düşüş, öğretmenlerin uyarısı ana babaların şiddetli tepkilerine yol açar. Bunun çocuk için zararlı olabileceğini akıllarından geçirmezler. Gelecekteki engelleri bir türlü düşüncelerinden silemezler ve çocuklarını bunlardan haberdar etme gereğini duyarlar. “İyi çalışmıyorsun, böyle giderse sefalet içinde yaşayacaksın”, “hayatını kurtarmazsan ömür boyu pişmanlık çekersin” gibi yoğun endişe dolu konuşmalarla çocuklarının duygusal dengelerini bozabilmektedirler. Onlardaki bu karamsarlık çocukları da olumsuz etkiler. Başarısızlık duygusu anne babaların çocukların güçlüklerine doğrudan katılmalarına neden olur. Çocuklarının her ödeviyle ilgilenerek kontrol ederek, adım adım izleyerek yardım ettiklerini zannederler.</p>
<p>•  Başarısızlıktan tümüyle kendilerini sorumlu tutan ebeveynler, kendilerini suçlu hissettikçe başarısızlık karşısında hatalı hareket ederler. Oysa problemi çözmek için öncelikle bu duygudan kurtulmaları gerekir. Kendileri tek sebep değildir, okul yaşamı, sistemin katılığı, bilgilerin verilişi, öğretmenin davranışları da hesaba katılmalıdır. Diğer yandan okulla öğretmeni suçlayarak başarısızlığın tek nedeninin onlardan kaynaklandığını düşünmekte aile yaşamının düzensizliği, ana baba arasındaki anlaşmazlıklar gibi ailevi nedenlerin göz ardı edilmesine yol açabilir.</p>
<p>•  Aile çocuğun gelişiminde ilk eğitimcisi ve etkili olan ilk çevre olduğu kadar okul başarısında da çok önemlidir. Aile içi ilişkilerin dengeli ve düzenli olması çocuğun başarısını olumlu etkiler. Sağlıklı bir aile ortamında karşılıklı anlayış sağlanırsa çocuk kendine güven veren, sorunlarıyla yakından ilgilenen bir anne baba bulur. Çocuklarla kurulan başarılı iletişim sayesinde çocuğun başarısı desteklenirken, başarısızlığı durumunda çocuk anlayışla karşılanıp, nedenleri araştırılıp birlikte mantıklı çözümler bulunur.</p>
<p>•  Anne babanın okula karşı tutumları çocuğu etkilemektedir. Bazı anne babalar öğretmen ve okula karşı olumsuz tutum takınırlar. Bu durum benzer tutumları bir süre sonra çocuğun da geliştirmesine yol açar. Ailenin okul başarısına karşı gösterdiği ilginin yetersizliği ile okul başarısızlığı sorunları arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.</p>
<p>•  Okul başarısını etkileyen en önemli faktörlerden biri de çocuğun sorumluluk almaya ve başladığı işi bitirmeye alışmasıdır. Bu hemen gelişen bir durum değildir. Bebeklikten itibaren gelişen ve anne babanın kazandırdığı bir süreçtir. Eğer anne baba bu duyguyu kazandırmak için fırsatlar yaratmamışsa ve okul zamanı geldiğinde derslerinin sorumluluğunu almasını istiyorsa bu konuda bir sorun yaşamaları ihtimali kuvvetlidir.</p>
<p>İbrahim DEMİRCİ</p>
<p>Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/' title='Başarısızlığın Bireysel Nedenleri'>Başarısızlığın Bireysel Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başarısızlığın Bireysel Nedenleri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Aug 2009 12:35:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim DEMİRCİ]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[akademi]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[burs]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[ders]]></category>
		<category><![CDATA[dersane]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[ilköğretim]]></category>
		<category><![CDATA[lise]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal çevre]]></category>
		<category><![CDATA[stres]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=616</guid>
		<description><![CDATA[•  Bilişsel, fiziksel ve duygusal olgunluk açısından yetersizlik, •  Beden imajı düşük olan öğrencilerin özsaygıları ve akademik başarılarının da düşük olması, •  Başarısızlığın devamlılığına yol açmada gelişim görevlerini gerçekleştirememek de etkilidir. Gelişim görevi kişinin yaşamının belli bir döneminde ortaya çıkan öyle bir ödevdir ki bunun o sırada başarılması insanı mutlu kılarken, başarılamaması mutsuzluğa ve ileri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>•  Bilişsel, fiziksel ve duygusal olgunluk açısından yetersizlik,</p>
<p>•  Beden imajı düşük olan öğrencilerin özsaygıları ve akademik başarılarının da düşük olması,</p>
<p>•  Başarısızlığın devamlılığına yol açmada gelişim görevlerini gerçekleştirememek de etkilidir. Gelişim görevi kişinin yaşamının belli bir döneminde ortaya çıkan öyle bir ödevdir ki bunun o sırada başarılması insanı mutlu kılarken, başarılamaması mutsuzluğa ve ileri ki ödevlerini gerçekleştirmesinde güçlüklerle karşılaşmasına neden olur. Bu durum, başlangıçta başarısızlığın benliğe mal olan yanını, daha sonra da kişinin ilerdeki başarısızlıklarını nasıl etkileyeceğini gösterir.</p>
<p>•  Ortaokul ve lise yıllarına rastlayan ergenlik döneminde yoğunluk kazanan duygusal nedenler, ilgi alanlarının değişmesi ve çeşitlenmesi önemli başarısızlık nedenlerinden biridir. Bu dönemde hızlı bir gelişme ve değişim sonucu ergenin dikkatinin zayıfladığı ve duygusal gerginlik nedeniyle içe çekildiği, kendisiyle ilgilenmenin arttığı ve belirli noktalarda yoğunlaşmayla düşünce alanının daraldığı, bütün bunların da çalışma ve başarıyı olumsuz etkilediği görülmektedir.</p>
<p>•  Ergenlik döneminde gencin sözel olarak ifadesi daha çok gelişmiştir. Artık sadece olanı değil olabilecek olanı da anlayabilmektedir. Olasılıkları, hipotezleri, gerçekler ve gerçekdışı mantığı kavrayabilme gücüne sahiptir. Ergenin soyut düşünce yeteneğinin bu düzeye gelmiş olması beklendiğinden müfredat programı da bu doğrultuda hazırlanır. Ancak bilişsel açıdan henüz bu olgunluğa ermemiş öğrenciler başarısız olabilmektedir.</p>
<p>•  Yaşıtlarına oranla fiziksel olarak geç olgunlaşma da gencin kendine güvenini zedelemekte, kişisel ve sosyal uyumunu bozmaktadır. Bunun getirdiği özgüvensizlik başarıyı olumsuz etkilemektedir.</p>
<p>•  Çocuğun başarısızlığının çevresi tarafından küçümsenmesi, çocuk tarafından içselleştirilmekte ve birey başarıyı hayat boyu benliğini değerlendirmekte bir ölçüt olarak kullanmaktadır. Sonuçta başarısızlıkla kendi benliğini özdeşleştiren bireye yardımcı olmaya çalışırken kaygı ve başarısızlık sorunlarının pek çoğuna bir benlik sorunu olarak bakma zorunluluğu ortaya çıkar.</p>
<p>•  Kaygının çok yüksek yada çok düşük olması gibi motivasyon eksikliği de başarısızlığa neden olabilmektedir.</p>
<p>•  Çocuğun ön bilgilerinin yetersiz olması, diğer bir ifadeyle bulunduğu sınıf düzeyine gelinceye kadar almış olduğu eğitimle oluşturduğu akademik temelin gereken becerileri ortaya koymasına engel olması,</p>
<p>•  Anlayamadığı konularda soru sormaktan çekinen, utangaç, kendine güveni düşük ve sınavlarda çok heyecanlandığı için bildiği soruları dahi yapamayan, kaygılı kişilik yapısı,</p>
<p>•  Araştırmalar sınav kaygısı ile akademik başarı arasında anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. Yüksek sınav kaygılı öğrencilerin başarıları düşük sınav kaygılı öğrencilerin başarısından daha düşüktür. Sınav kaygısının özellikle kuruntu boyutunun performansı kötü etkilediği belirtilmektedir.</p>
<p>•  Geçmişte aynı dersten başarısız olma veya o ders, konuyla tanışık olmama nedeniyle “Nasıl olsa başarısız olacağım” önyargısıyla çocuğun yeterince çalışmaması,</p>
<p>•  Görme, işitme kaybı, bulaşıcı hastalıklar gibi nedenler ders çalışmayı engellediği ve dikkat dağılmasına neden olduğu için başarısızlığa zemin oluşturur.</p>
<p>•  Okul olgunluğuna sahip olmama, aşırı hareketlilik, yerinde duramama ve hareketlerde kararsızlık gibi durumlarda çocuğun dikkatinin toplanması güç olduğu için başarısızlık ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>•  Öğrencinin kaldığı yerin okul başarısına etkisi incelendiğinde, ailesinin yanında kalan öğrencilerin yatılı okuyan ya da yurtta kalan öğrencilere göre daha başarılı oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte ailedeki birey sayısı fazla olan öğrencilerin, birey sayısı az olan öğrencilere oranla başarı seviyeleri daha düşüktür.</p>
<p>•  Ders çalışma alışkanlıkları ile akademik başarı karşılaştırıldığında, öğrencilerin ders çalışma alışkanlıklarının (zamanı iyi planlama ve kullanma, öğrenme motivasyonu vb.) akademik başarıyı olumlu etkilediği görülmektedir. Ders çalışma süresi uzun olan öğrenciler diğerlerine oranla daha başarılı olmaktadır.</p>
<p>•  Çocukta öğrenme güçlüğü olması başarısızlığın çocuktan kaynaklanan en önemli nedenidir. Başarının ön koşullarını oluşturan yetenekler açısından bazı çocuklar diğerlerine kıyasla daha dezavantajlıdır.</p>
<p>•  Öğrencinin doğuştan getirdiği özelliklerin yani sıra onun başarısını etkileyen bir faktörde öğrencinin sorumluluk alma gücünü kazanmış olmasıdır. Bunun diğer bir anlamı çalışma alışkanlığının olmasıdır.</p>
<p>•  Bunalım ve endişe halleri çocuğun okul başarısında engelleyici rol oynar. Psikolojik düzensizliğin belirli bazı halleri (depresyon) başarısızlık olasılığını yükseltir. Düşünce süreci sağlıklı olmayan çocuk doğal olarak başarısız olur ve bu başarısızlık çoğu kez var olan düzensizliği daha da yoğunlaştırabilir.</p>
<p>•  İlkokul çocuk için yeni bir sosyal çevredir. Okulun uyulması gereken kuralları çocuğun diğer çocuklar ve öğretmeni ile tanışıp anlaşması ve başarmak zorunda olduğu öğrenim görevleri vardır. Bütün bunlar çocuğun çevreye uyumunu güçleştirebilir. Okuldaki sosyal çevreye uymakta zorluk çeken çocuklar ise daha çok okul öncesinde aile dışına çok az çıkmış sosyal ilişkilerden mahrum bırakılan çocuklardır.</p>
<p>•  İlköğretimin son dönemleri ile lise dönemine rastlayan ergenlik döneminin özellikleri de başarıda önemli bir etkendir. Bu dönemde hızlı gelişim ve değişim sonucu ergenin dikkati zayıflamakta, daha çok kendi başına kalma isteği artmakta, belli noktalara yoğunlaşması ile ilgili düşünce alanı daralmakta, hayal dünyası içine girmekte ve bütün bunlar çalışmasını ve başarısını olumsuz etkilemektedir.</p>
<p>İbrahim DEMİRCİ</p>
<p>Balıkesir Uğur Dershanesi Koordinatörü<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-okula-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Okula Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizligin-aileye-bagli-nedenleri/' title='Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri'>Başarısızlığın Aileye Bağlı Nedenleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basarisizligin-bireysel-nedenleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Teknoloji Okuryazarlığının Gerekliliği</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/teknoloji-okuryazarliginin-gerekliligi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/teknoloji-okuryazarliginin-gerekliligi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2009 09:25:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[3G]]></category>
		<category><![CDATA[3N]]></category>
		<category><![CDATA[CSM]]></category>
		<category><![CDATA[haberleşme]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Medya Okuryazarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[uydu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=610</guid>
		<description><![CDATA[İletişim çağında cep telefonunda yaşanan devrimler ile başlayan kimlerine göre 3G İngilizce ifadesi ile &#8216;third generation&#8217; cep telefonunu bugünlerde en çok kullanılan kavramlardan biri. Ben 3G yerine Türkçe tabiri ile N3 (üçüncü nesil) demeyi daha uygun görüyorum. 3N telefonlar yalnızca görüntülü görüşme değil bir çok yönden yeni iletişim olanakları sağlayan, bir çok işin uzaktan yönetilmesini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-full wp-image-613" title="3g" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/3g.jpg" alt="3g" width="276" height="266" />İletişim çağında cep telefonunda yaşanan devrimler ile başlayan kimlerine göre 3G İngilizce ifadesi ile &#8216;third generation&#8217; cep telefonunu bugünlerde en çok kullanılan kavramlardan biri. Ben 3G yerine Türkçe tabiri ile N3 (üçüncü nesil) demeyi daha uygun görüyorum.<br />
3N telefonlar yalnızca görüntülü görüşme değil bir çok yönden yeni iletişim olanakları sağlayan, bir çok işin uzaktan yönetilmesini sağlaması bakımından önemlidir. 3N ile hızlı internete bağlanabilir, resim çeker, eşimize dostumuza örüntü ve belge iletebiliriz. Umarım eğitim ve düşünsel düzeyi çok oturmamış toplumlarda bu teknoloji amacına uygun kullanır. Diğer türlüsü sorun ve bağımlılık yaratır.</p>
<p>İletişimin Önemini İlk Çocukluğumda Hissetim<br />
Çocukluğumda iletişimin in önemini köy yerinde ölen akrabalardan birinin ölüm haberinin yaylada koyun yaylatan amcamıza haber vermek için bir gencin at sırıtanda iki günlük yolculuk ile ulaşması süreci ile anlamıştım. Sonraları Almanya&#8217;ya giden gurbetçilerin yine yurtdışından getirttikleri teyplere yakınlarının teybe okudukları sesin posta ile iletilmesine şahit oldum. İlerleyen yıllarda (1970&#8242;lı yıllarda) büyük kente gidip telefon bağlatılması bunu takip eden süreçte köyde bakkal dükkânındaki tek telefon ve evlere telefon bağlanması süreci derken bugün köylerin ücra köşelerinde görüntülü telefon ile köylülerimiz yıllardır göremedikleri yakınları ile yüz yüze canlı olarak görüşüyorlar.</p>
<p>İnternet İletişimin En İleri Teknolojisidir<br />
Tabii internetin yaşamımıza girmesi ile yaşam çok kolaylaştı. İlk defa bilgisayar ile üniversitemize Almanya&#8217;dan Hohenheim anlaşması çerçevesinde getirtilen bir bilgisayar ile tanışmıştık. Bilgisayardan sorumlu bir hocamız görevlendirmişti. Rahmetli hocamız Prof. Dr. Şefik Yeşilsoy eski Toprak-Su teşkilatında toprak su içeriğini hesaplamak için altı ayda hazırladığı tezinin verilerinin bilgisayarda birkaç saniyede hesaplanması ve grafikleri ile birlikte dökümünün kâğıda aktarılması sonucu &#8220;ben de Allahın kulu değil miyim&#8221; diyerek sevincini ve tepkisini dile getirmesi bende derin bir sorgulama yaratmıştı. Çok sınırlı sayıda kişinin kullanabildiği bilgisayar o zaman bazı akademisyen hocalarımız bizden geçti, gençler öğrensin dediler. Halen bilgisayara dokunmadan emeklilik noktasına gelen hocalarımız olduğu gibi bilgisayarı ileri yaşında öğrenen ve kullanan hocalarımız da var.<br />
Tabii bilgisayar bilgi işleyen ve elektronikli hafızalı daktilo olmaktan çok sonradan internet ile daha da önemli konuma geçti. İngiltere&#8217;de 1991 yılında ilk defa e-posta iletimine geçtik. Türkiye&#8217;deki arkadaşlar ile sanırım 1993 yılından itibaren e-posta ile görüşebiliyorduk.<br />
Yakın geçmişe kadar bir akdemiysen olarak makale veya bir yerden bir yere bir dosyayı göndermek için posta parası ile baş edemiyorduk. Bugün dergilere göndereceğimiz makaleler ve proje başvuruları internet üzerinden alınmaktadır. Bir zamanlar dört ayda posta ile alamadığımız makaleleri şimdi istenilen bilgiye anlık iletişim yolu ile ulaşıyoruz. İletişim teknolojisi çoğumuzun hayatına çok büyük kolaylıklar katmıştır.</p>
<p>İletişimde Uydu Teknolojisinin Önemi Kişinin Hâkimiyetini Artırıyor<br />
Bugüne gelince yerde uzay bilimi ve iletişim çağı öyle olanaklar sağladı ki gideceğiniz bir yeri büronuzdan görerek veya alanın fotoğrafını önceden görerek ve çıktısını alarak gedeceğiniz yeri elinizle bulmuş gibi sağlayabilirsiniz. Araçlara yerleşen Negivator sistemi ile gitmek istediğiniz yerin GPS sistemi ile adresini yükleyerek aracınız görüntülü ve sesli uyarı ile yönlendirerek götürdüğü biliniyor. 2004 yılında ilk defa İsviçre&#8217;de gördüğüm teknoloji büyülemişti. Bütün yolların haritası mevcut ve uydu yönlendirmesi ile adresler artık rahatlıkla bulunmaktadır.  Yeni algoritmalara sahip navigasyon sistemleri geliştirilerek arzulanan adrese ulaştırmaktadır. Araçlardaki navigasyon sistemi GPS uydusu aracılığı ile güçlendirilerek portatif cihaz ile radyo servisi ile bağlantı kurularak trafik bilgisini de alabiliyor. Yeni sistem yardımı ile sürücü planında bir değişiklik anında kısa sürede sistem yeni rota hesaplanması yaparak sürücüyü uyarmaktadır.  Her dilden yüklenen bir cep telefonu büyüklüğündeki ekran y</p>
<p>Teknoloji Sürekli Yenileniyor, Bizde Kendimizi Yenilemeliyiz<br />
Dün birinci nesil, bugün 3N ve ileride muhtemel N4 nesil cep telefonları ve buna bağlı olarak evlerde uygulanan bilgisayarlı sistemler artık teknolojinin yaşamın bir parçası olduğunun göstergesidir. Dün lüks olan teknoloji bugün ihtiyaç konumuna gelmiştir. Benim halen bırakın 3N, birinci 1N düzeyinde ilk çıkan bir Nokia telefonum var. Ancak halen ihtiyaçlarımı karşılayan telefonumun bazı fonksiyonlarının zaman zaman sorun çıkması nedeniyle değiştirme sırasının geldiğini düşünüyorum. Yalnız 3 N uyumlu telefon alır mıyım bilmiyorum. Yoksulluk sınırında maaş alan ve maaşı dışında geliri olmayan bir profesör olarak yaşam standardımla ve ihtiyaçlarım ekseninde davranacağım.<br />
Teknoloji günden güne yenileniyor. Yenilikleri izlemeliyiz. Kendimizi de çağa uygun hale getirecek bilgi ve donanıma hazır hale getirmeliyiz. Ancak yaşam kalitemizi düşürüp paramızı ihtiyaç üstü araçlar için de harcamayalım.</p>
<p>Teknoloji Sarhoşu Olmayalım, Teknolojiyi Anlayalım<br />
İlk defa cep teflonu çıktığında bir çok kişinin telefonu bir araç olarak görmekten çok gösterişe dönüştürdükleri çok konuşulmuştu. Telefon bir alet ve işimizin kolaylaşmasını sağlamaktadır. Kesinlikle amaç değildir. Ancak telefonu hele 3N uyumlu olan amaç dışında ve ihtiyaç dışı amaçlar için kullanılması toplumun teknolojiye karşı tepkisini oluşturur.<br />
3N bize dünyayı avucumuzun içine taşıyabilir. İstediğimiz TV programını izleyebiliriz. Bu bir özgürlüktür. Her özgürlüğün bir bedele bağlı olduğunu bilmek gerekir. Ancak bu özgürlüğün nasıl sağlandığının sorulması gerekir. Bu aletlerin nasıl yapıldığının bugüne kadar insanlığın ne tür bir süreçten geçtiğinin sorulması anlamlı. Ayrıca hangi ülkeler bu tür teknolojiyi yapabiliyor biz ve bizim gibi ülkeler neden bu teknolojiyi yapamıyor? Bu toplumların temel esprisi nedir? Bizim toplum olarak eksiğimiz nedir, eksikliğimizi nasıl kapatabiliriz? Ülke olarak neleri ne tür bir eğitim sürecinden geçirmemiz gerektiğini sormamız yararlı olacaktır.<br />
Teknoloji, meslek ve uzmanlık alanlarından sonra ürün üretimi ile sonuçlanmaktadır. Bu sürecin toplumların aydınlanmasına katkısı da bulunmaktadır.</p>
<p>Bilim Tarihi Teknolojinin Felsefesiz Olamayacağını Gösteriyor<br />
Bilim tarihinin geçmişine bakıldığında teknoloji üretebilen toplumların başarısında, bilimsel çalışmalar ve felsefi tartışmalar aydınlama sürecini başlattı. Felsefi tartışmalar ve sorgulamalar aydınlanmayı getirdi. Aydınlanma berberinde bilimin daha iyi anlaşılmasına ve topluma mal edilmesine neden oldu. Bilimsel bilgi teknolojiye dönüştürebilen toplumlar günden güne az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden farklılaşmaktadır. Teknoloji ve onun yaratığı etki ekonomik düzeyli bir yapı oluşmaktadır. Bugün dünyanın gerçeği bu eksende ilerlemektedir. Bugün dünyanın batı yarımküresindeki %15&#8242;lik dünya nüfusu dünya gelirinin %87&#8242;ini kontrol edebilmektedirler.</p>
<p>Teknoloji Satın Alan Değil Üreten Ülke Olalım<br />
Yakın geçmişte bilimsel bir toplantıya katıldığım Finlandiya cep veya taşınabilir telefonun keşfedildiği ülke. Finlandiya&#8217;nın kenti Nokia&#8217;nın ana üssünün bulunduğu kentin geçimi Nokia üzerine oturmuştur.<br />
Ayrıca teknolojiyi ve iletişim araçlarını bir eğlence aracı gibi görürsek ve de teknolojinin önemini kavramayıp onu geliştirmesek ülke olarak sürekli teknoloji satın alan ve bağımlılıktan kurtulamayan bir ülke oluruz. Yoksa sürekli teknoloji satın alan ve teknoloji mezarlığı olmaktan kurutulamaz ülkemiz. Yoksa Afganistanlı savaşçıların sırtında dünyanın en ileri stinger füzelerinin yalnızca düğmesine basarak yine milyon dolarlık uçakları düşüren insanlar konumuna düşmeyelim. Füzenin hangi fizik ve matematik bilgisi ile sağlandığını, tonlarca ağırlığındaki uçağın nasıl sesten hızlı uçurtulabildiğini bilmeden onu başkalarının çıkarı için alaşağı edebilen insanlar durumuna düşmeyelim.<br />
Başkaları sürekli zenginleşir ve kişi başına milli gelirini artırırken bizler eğitim kalitesini kaybetmiş sürekli teknoloji satın alan, lüks tüketimi teşvik edilmiş bir toplum oluruz. İşte bu durumda teknolojinin bize sunduğu özgürlük yeniden bizi bağımlı hale getirir ve özgürlük sorgulanır olur.</p>
<p>Üniversiteler Teknoloji ve Teknoloji Okuryazar Bölümleri Açabilmelidir<br />
Teknolojinin gelişmesi ile bazı mesleklere duyulan ihtiyacın azalmasına karşın yeni meslek alanlarının doğmasına neden olmaktadır. Teknoloji mühendislik bilimlerini geliştirmekle kalmadı, biyoloji ve ilgili alanlarda yeni alanların oluşmasına neden olmuştur. Bütün bu gelişmeler teknoloji okuryazarlığı artık yaygınlaştırarak her alanda gereksinim duyulur hale gelmiştir. İnsan bu ekipmanlar ile daha çok bilgi elde edecektir. Daha çok merak eden insanlar oluşacağı muhakkak. Ancak bu sayı sınırlı birkaç meraklının ötesine geçmesi yararlı olacaktır.<br />
Bütün bu olanaklar insanlığın evrenselleşmesi ile birlikte artan iletişim teknolojisi ile küçülen dünyanın bir anda bütünleşmesi ile sağlandı. Sebep sonuç ilişkisi içinde iletişim teknolojisinden kopmamak gerekir ancak ülke olarak sürekli iletişim araçları satın alan ve beklenenin ötesinde yüksek miktarda dövizi dışarıya aktarma konusunda da düşünmemiz gerekir.</p>
<p>Üniversiteler Uzay Bilimleri Çalışmalarını Gündemlerine Almalıdır<br />
Gelişmeler bize üniversitelerin artık uzay teknolojileri alanlarına girilmesini önemini vurgulamaktadır. Günümüz teknolojisi ayrıca uzay teknolojisi alanına yatırım yapamayan üniversitelerin ileride gelişmeleri izlemekten zorlanabileceğini gösteriyor. Bu arada konunun nano-teknoloji ve diğer ileri teknoloji konuları ile bütünleştirilmesi bugünden planlanmalı ve hayata geçirilmelidir. Geleceğe ilişkin olarak 4N alanındaki gelişmeleri şimdiden görmeliyiz. Çağı yakalamak için çağı ve gelişmeleri iyi bilmek ve hazırlıklı olmak gerekir. Temel bilimler olmadan teknoloji olamayacağı için, temel bilimler her yönü ile iyi kavranmalı ve buradan teknolojiye geçilmelidir. Gelişmenin yol haritasının ve felsefesinin temel bilimler üzerinde inşa edilmelidir.</p>
<p>Teknoloji Okur Yazarlığı Önemlidir<br />
Evde kullanılan en küçük cihazdan ev yönetiminde tutun da araçlarımıza kadar her taraf teknoloji ve elektronik olarak yönetilmektedir. Elektronik bilgisi artık zorunluluk haline gelmiştir. Enformasyon bilgisine sahip insanların artması, teknolojiyi kullananların artması bunun eğitimde kullanılması ve bu konuda öğrenme yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir kazanım olacaktır.<br />
Bu arada hayatımızın her alanına giren teknolojinin anlaşılması için teknoloji okuryazarlığı önemlidir. Bilgisayar öğrenmek yetmiyor. Teknolojinin mantığını bilmek gerekir. Teknoloji geliştikçe, teknoloji kullanımı doğal olarak insanların ihtiyaçlarını da farklılaştırıyor. Fen okuryazarlık gibi teknoloji okuryazar olarak kendi teknolojimizi biz yaratmalıyız. Teknoloji ve onun oluşturulduğu etki insanda merak oluşturmalı. Merak edenlerin sayısını artırmak ve buna uygun eğitim sistemi geliştirmeliyiz.<br />
Teknolojinin yenilenmesi doğal olarak eski bilginin eskimesi ve yenileme ihtiyacı doğurmaktadır. Bir zamanlar 3 yıllık ilk okul mezunu olmak yetiyordu, sonra lise mezunu şimdi üniversite mezunu olmak yetmiyor; çünkü teknolojinin yenilenmesi ve bilgi katlanarak gelişmesi üniversite bilgilerinin de kısa sürede eskimesine ve daha fazla eğitim yanında teknoloji okur yazarlığı da önemli olacaktır. Bugün bir çoğumuzun evindeki ekipmanların elektronik ve bilgisayarlı olması nedeniyle çalıştırması veya en küçük bir sorunda teknik personel çağırılmasını gerektirmektedir. Artık her vatandaşın biraz teknoloji okur yazar olması gerekiyor.</p>
<p>Sonuç olarak bilginin hızla yenilendiği ve kümülâtif olarak katlandığı iletişim teknolojileri çağında yaşıyoruz. Çağı yakalamak için insanımızın her yönü ile hazırlıklı olmak gerekir. Toplumun eğitime, bilime ve teknolojiye önem vermesi gerekir. Önemli olan teknoloji satın almak ve bunu bir aksesuar olarak kullanmak değil, amaca uygun olarak kullanmak ve bundan yararlanarak ülkemizin eğitimini ve ekonomimizi geliştirmek ve insanımızın sağlık ve kültürel kalitesini artırmaktır. Yoksa başkasının ürettiği teknolojiyi satın almak için koşturur dururuz.<br />
Ülkemiz üniversitelerinde teknoloji okuryazarlığını programlarına yerleştirmeli. Bu konuda yeni bölümler ve fakülteler açılmalıdır. Üniversiteler ve araştırma kurumaları bilimsel olarak desteklenmelidir. Ancak önce fen bilgisi öğrenimi gelişmiş öğrencilerin üniversiteye hazırlanması gerekir. Her ne kadar son 700 bin kişi fen sorularına dokumamış olsa da yinede gençlerden gelecekten umutluyum.</p>
<p>Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/iphone-eksiklerini-giderdi/' title='iPhone eksiklerini giderdi'>iPhone eksiklerini giderdi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ab%e2%80%99den-korkmak-yersiz/' title='AB’den korkmak yersiz'>AB’den korkmak yersiz</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/teknoloji-okuryazarliginin-gerekliligi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üniversitelerde Seçim Sistemleri</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/universitelerde-secim-sistemleri/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/universitelerde-secim-sistemleri/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Aug 2009 12:14:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fen Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSS]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSYM]]></category>
		<category><![CDATA[rektör]]></category>
		<category><![CDATA[SBS]]></category>
		<category><![CDATA[seçim]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite Tercihleri]]></category>
		<category><![CDATA[YÖK]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksek Öğretim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=606</guid>
		<description><![CDATA[Üniversitelerimizin en tartışmalı konularından biri olan rektör belirleme ile ilgili olarak Sabancı Üniversitesi yeni bir model uygulamaya başlatmaktadır. Rektörlük görev süresi 1 Ağustos&#8217;ta dolan Prof. Tosun Terzioğlu yerini Ocak 2009 tarihinde belirlenen Prof. Dr. Nihat Berker&#8217;e bırakıyor. Model biraz da büyük şirket anlayışına benziyor. Prof. Dr. Nihat Berker, 2009&#8242;da Koç Üniversitesi&#8217;nden, Hürriyet Gazetesinden Vahap MUNYAR&#8217;ın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Üniversitelerimizin en tartışmalı konularından biri olan rektör belirleme ile ilgili olarak Sabancı Üniversitesi yeni bir model uygulamaya başlatmaktadır. Rektörlük görev süresi 1 Ağustos&#8217;ta dolan Prof. Tosun Terzioğlu yerini Ocak 2009 tarihinde belirlenen Prof. Dr. Nihat Berker&#8217;e bırakıyor. Model biraz da büyük şirket anlayışına benziyor. Prof. Dr. Nihat Berker, 2009&#8242;da Koç Üniversitesi&#8217;nden, Hürriyet Gazetesinden Vahap MUNYAR&#8217;ın ifadesi ile  &#8221;rektör adayı planıyla transfer edilmiş&#8221;. Klasik üniversite anlayışında transfer anlayışı kulağa pek hoş gelmiyor. Çünkü bilim kişiliği para ve servet ile ölçülemeyecek kadar ulvi bir payedir.<br />
Sabancı Üniversitesi bir vakıf üniversitesi olarak bir sahiplik konumundadır. Mütevelli heyeti ile yönetiliyor ve heyette belirli kişilerden oluşuyor. Mütevelli heyeti kendi yöneticilerini birinci elden belirliyor. Ancak kamu üniversitelerinden bu modelin uygulanması tartışmalı ve zor görülüyor. Ancak kamu üniversitelerinin başta YÖK ve Cumhurbaşkanlığı makamının üniversite yöneticileri belirlemesi ve atanması konusunda uygulanabilir yöntem ve model geliştirmesi gerekir. Kamu üniversitelerinin mütevelli heyet yerine mutlaka kendi kriterlerini ve ölçütlerini oluşturması ve denetleme mekanizmasını da geliştirmelidir.</p>
<p>Rektör Göreve Başlamadan Belirli Bir Süre Önce Seçilmiş ve Eski Rektör İle Çalışıyor Olması Gerekir<br />
Ülkemizde üniversitelerde yaşananlardan edindiğimiz tecrübe, rektörlük seçimi ve ardından yaşanan halef selef durumu maalesef üniversitelerinin geleneksel kültürlerinin yürütülmesi yerine, kişiselleştirilmiş ve rektörlerin kendi anlayışlarına göre yönetimi öncelik kazanmıştır. Üniversite gibi kurumsal kültürü ve bilimsel erki gerektiren akademik kurumlarda kişisel tercihlerin ön plana çıkması üniversiteleri önemli ölçüde liyakatten uzaklaştırmış, bu durum beraberinde verimsizliği ve iç sürtüşmeleri artırmıştır. Bu bağlamda üniversitelerin kişilerden arındırılarak ve önceden belirlenmiş ölçütler ile üst yöneticilerinin belirlenmesi ve kurumsal düzeyde yönetim modeli geliştirmesi önemli olmaktadır.<br />
Sabancı Üniversitesi&#8217;nin geleceğin rektör adayını arama konferansı ile ölçütlere bağlı olarak araması ve görev süresinden önce belirlenen rektörün, mevcut rektörle hazırlık dönemi geçirmesi sürdürülebilir üniversite yönetimi için önemli bir başlangıçtır. Ayrıca üniversite gibi kurumlarda bilimsel yetkinlik daha önemli olması gerektiği için üniversitenin bilim politikasının kesintisiz yürütülmesi için eski ve yeni yöneticilerin birlikte çalışması önemlidir. Bu modelin kamu üniversitelerinde de uygulanması bir çok yönden yararlı olacaktır. Eski yönetici ve yeni yöneticilerin birlikte çalışabilmesi bugünkü rektör belirleme yöntemi ile sağlanamaz. Bunun bir çok temel ve sistemden kaynaklana nedeni bulunmaktadır. Çünkü üniversitede üniversite bileşenleri (öğretim üyesi, öğretim görevlisi, çalışan ve öğrenciler) tam olarak yönetici belirleme ve atama şeklini benimsemiş değildir. Üniversitelerde yapılan eğilim yoklaması sonucuna göre atanan çoğu rektör öğretim üyelerinin %20&#8242;sinin desteğine bile sahip değildirler.<br />
Üniversite gibi sürekliliği olan kurumların devir teslim öncesi mutlaka yöneticiler görev süresinden en azından 6 ay-1 yıl kadar önceden seçilmeli ve eski rektör ile çalışarak süreci tanımalı, performansını ortaya koyma becerisini gösterebilmedir. Hatta bir önceki rektörlerin üniversite yönetim kurullarında bulunması bu bağlamda yararlı olacaktır. Yönetim modelinin temelinde eski yöneticilerin de içinde olduğu bağımsız bir kurulun iç denetim yapma hakkı tanınmalıdır. Baştan aşağı bağımsız bilgi sunma özelliğine sahip olacak olan kurullar aracılığı ile ancak üniversite üniversite niteliği kazanır. Bilim kurumlarının yönetiminin seçim, tarafgirlik ve benzeri uygulamalardan uzak, bilimsel yeterlilik ve sürdürülebilirlik ilkesi ile yönetilmeli uygun olacaktır.</p>
<p>Üniversitenin Kendisini Yönetmesi Zorunlu<br />
Platon &#8220;kendini yöneten dünyayı yönetir&#8221; diyor. Dünyayı yönetmeye talip olan üniversiteler kendilerini yönetemese ne topluma ne de çağa yön verebilir.<br />
Seçim sistemlerinde, birinin tercihi değil; hak-hukuk esasında düşünebilme, üretebilme, eleştirebilme, katılma ve denetleme niteliğini merkeze alan demokrasidir. Yükseköğretim reformu da bu anlamda nitel bir reform olmalıdır.<br />
Sorun üniversite üst yönetimini belirlemek değil, daha temelden üniversiteyi yönetmeye talip olan adayların üniversiteye ilk alınmalarında doğru seçimi yapmaktır. Üniversiteler akademisyenlerini doğru seçer, iyi yetiştirir ve liyakati ön planda tutarsa, eminim ki kendi bölüm başkanını, dekanını ve rektörünü de doğru seçecektir. Maalesef doğru bilim adamı seçemediğimiz için doğru üst yönetim seçiminde de zorlanmaktayız.</p>
<p>Demokrasi Hak Kavramına Dayanır, Seçim Bir Araçtır<br />
Seçim Türkiye&#8217;de yalnızca oy vermek olarak algılanmaktadır. Örneğin herkes toplansa ve bir kişinin öldürülmesine karar verse bu, demokratik bir eylem olarak mı görülecektir? Elbette hayır! Çünkü demokrasinin birinci kuralı &#8220;hak&#8221; ve &#8220;eşitlik&#8221; kavramıdır; aynı yöntemlerin herkes için geçerli olmasıdır. Bilime, akademisyenliğe, öğrencisine, topluma ve insanlığa katkı sunma amacını taşımayan herhangi bir yönetim veya reform arayışı anti-demokratiktir.<br />
Maalesef günümüzde anti-demokratik bir anlayışla reform tartışması yapılmaktadır. Demokrasinin basit bir seçim (çoğunluk rejimi) değil, azınlıklar da dahil hak edenin yükselebileceği bir rejim olduğunu kabul etmek zorundayız.  Kaldı ki, demokrasilerde katılım sistemin sadece bir kısmıdır. Esas olan diğer kısım ise denetlemedir. Bunun için yurttaşın katılımı, özgürlüğü, kurulların özerkliği şarttır. Özerklik olmadan katılım ve denetleme, yani demokrasi olamaz!<br />
Demokrasi yalnızca çoğunluk tarafından seçilmiş olmak değildir; başta Sayıştay ve mahkemeler olmak üzere tüm kamu ve sivil toplum örgütlerinin denetimine açık olmayı gerektirir. Bu gereklilik mevcut YÖK sisteminin en büyük zaaflarından birini oluşturmaktadır.</p>
<p>Seçilme ve Atama Kriterleri Yeniden Belirlenmelidir<br />
Üniversitelerin birinci sorunu haline gelen rektör belirleme sisteminin zafiyeti üniversitelerde ciddi sorunları da beraberinde getirmektedir. Bugünkü hali ile üniversitelerin yönetim anlayışı ve üst yönetimi belirleme şekli, mahalli idare şekline benzemektedir. Üniversite öğretim üyeleri tarafından belirlenen adayların birinci sırada olan dahi çoğu zaman çoğunluğu temsil etmedikleri de görülmektedir. 6 adayın YÖK&#8217;e isim bildirmesi nedeniyle çoğu üniversitede adayların aldığı oy dağılımına göre %20-30 aralığında oy alarak birinci olan adayın üniversitenin tam desteğine sahip olmadığı görülmektedir. Mutlaka çoğunluğun güvenini ve desteğini alan adayların yönetici olması sağlanmalıdır. Bir defalığına iki dereceli seçim yararlı bir yöntem olabilir. Atanacak aday en az üniversitenin %50 sinden fazlasını arkasına almalıdır. Üniversite dışında adaylar gelişmiş üniversitelerde olduğu gibi ilan süreci ile dosyaları ve projeleri ile üniversiteyi ikna ederek seçime katılabilmelidir. Üniversitelerin tek adam hâkimiyet<br />
Asıl olanın bilim adamlığı olduğu ilkesinden hareketle adayların yönetici hastalığına yakalanmaması için bir defalığına seçilmesi üniversite sağlığı için yararlı olmaktadır.<br />
Bazı ülkelerde olduğu gibi rektörlük merkezi rektör ve yardımcı ekibi ile birlikte üniversiteyi paylaşarak yönetilebilir. Bu bağlamda üniversiteler kendi dışındaki kurumlara da model alacağı nitelikte nitel seçimler ve yönetim şekilleri geliştirmelidir.</p>
<p>Aday Belirleme Şekli Önemli<br />
Mevcut hali ile genelde cesaret gösterip aday olan kişiler sürece üniversitede oy kullanma hakkı olan kişileri ziyaret etmesi ile başlar. Belirlenen günde her profesör doğal aday olduğu için kullanılan oyların dağılımında ilk altı sıraya giren adaylar YÖK&#8217;e rektör adayı olarak bildirilir.<br />
Aday belirlenmesi sürecine çok adayla katılmak her zaman iyidir. Ancak adayların aday olma biçimi de önemli olmaktadır. Bu bağlamda kişilerin adaylığını açıklaması iyi, ancak esası yeni önerilerin ve üniversite politikalarının geliştirilebilmesi konusunda tabandan gelecek öneriler ile adayların belirlenmesi gerekir.<br />
Bu bağlamda artık adayların tek tek adaylıklarını açıklaması yanında hatta belki de daha da önemlisi üniversite dinamiklerinin kendi içinde geliştirecekleri yöntemler ile ne aradıklarını belirleyebilirler. Asıl olanı üniversite, yönetim anlayışını belirleyerek buna uygun adayların kimler olabileceği konusunu gündeme getirmelidir. Ayrıca belirli ilkeler de netleştirilerek üniversitenin bilgisine sunulmalıdır. Böylece sözde değil de uygulanabilir ilkeler geliştirilmelidir.<br />
Çoğunlukla oy kullananların örgütsüz olması veya yukarıda belirtildiği gibi rektör belirleme sürecindeki belirsizlik nedeniyle pasif kalmakta ve çoğunlukla sürecin dışında kalmayı tercih etmektedirler. Oylamaya katılanların çoğu bu şekildeki seçimde ehveni şer tercih etliklerini belirtmektedirler. Ülkemizde ziyaret ettiğim üniversitelerde ve aldığım yüzlerce e-postadan edindiğim izlenim, üniversite üst yönetimlerine nitelikli adayların sürecin belirsizliklerinden dolayı talip olmaktan kaçındıkları yönündedir.</p>
<p>Üniversite de Seçim Üniversiteyi Ayrıştırmaktadır<br />
Prof. Dr. Osman Demircan, 5 Ekim 2007 tarihli CBT sayı 1072&#8242;de &#8220;Bir rektörlük seçiminin ardından&#8221; adlı yazısında, üniversitelerde rektör belirleme seçimin de yaşananları değerlendirdi. Sonuç olarak üniversite gibi bir entelektüel ortamda dedikodu, karalama, ortalıkta dolaşan isimsiz mailler, harcanan emek ve boşa giden zamanın önemini vurguluyor. Dr. Demircan üniversiteleri bu hengâmeden kurtarmak için bir şeyler yapılması gerektiğini belirtmektedir. Öneri olarak açık ilanla rektör aranmasını ve belirli kriterlerin getirilmesini önermektedir. Gerçekten sayın Demircan hocanın dediklerine katılmamak elde değil. YÖK&#8217;ün kuruluşu ve sonrasında yapılan Rektör belirleme ve atama sürecinin akademik dünyanın yapısına uygun olmayan şekli maalesef bugün üniversitelere büyük zarar vermiş, yaratılan ayrışmalarla iyice içinden çıkılamaz bir duruma gelmiştir.<br />
Ne yazık ki yaşananlardan, seçim sürecinde adayların ister istemez yandaşlarını seçimi kazanan adayın atanması veya atanmaması durumunda kendisini desteklemeyen veya destekleyen öğretim üyelerine karşı olan muhtemel tutumu öğretim üyelerini kaygılandırmakta, çalışma barışını tehdit edebilecek duruma kadar gelebilmektedir. Üniversitelerde yapılan seçimlerin üniversiteleri kamplaştırdığı, verimini düşürdüğü ve kendi içinde çalışılamaz duruma geldiği açıktır.</p>
<p>Üniversiteler Üst Yönetimlerini Kendileri İç Dinamikleri İle Belirlemeli<br />
Doğal olarak her seçim öncesi herkesin kafasında nasıl bir aday uygun olur sorusu bulunmaktadır. Fakat bunu harekete geçirecek ortak aklı kullanarak, üniversitelerin yönetim anlayışını siyasi partilerin hizmet yarışı anlayışından çıkaracak sürece getirmek gerekir. Üniversitelerin üst yönetimlerinin belirlenmesi süreci bir hizmet yarışı süreci olmakla beraber, tansiyonların yükseldiği ancak tam bir seçim de olmadığı için sonuçta üniversitelerin iç enerjilerinin olumsuz yönde heba olmasına neden olmaktadır. Bugüne kadar yaşananlardan da bazı dersler çıkarılarak geleceğe yönelik bazı mekanizmaların da oluşması gerekir.<br />
Maalesef bugüne kadar çok büyük vaatler ile yönetime gelen yöneticiler, ilk günden gelecek seferin hesabını yapmaya ve ne yazık ki ona göre de ödünler vermeye başladıkları en sık konuşulan konuların başında gelmektedir. Bundan mutlaka kurulmak için herkesin üzerinde anlaşabileceği objektif yöntemlerin bulunması için çalışmalar yapılmalıdır.</p>
<p>Ne Yapılabilir?<br />
Yeni bir özerk yüksek öğretim yasasının çıkarılması ve üniversitenin bilimsel yeterlilik ve nitelik esasına dayalı yöneticilerini belirlemesi gerekiyor. Ancak, kısa sürede böyle bir yasanın gündemde olmamamsı nedeniyle acilen üniversitelerin kendi sistemlerini ortaya koymaları gerekir. Bunun için öncelikli üniversitenin ne istediğini veya yaşananlardan ders çıkararak neyi istemediğini net olarak bilmesi gerekir. Ne yazık ki rektör atanması konusunda net olmayan atama kriterleri ve kamuoyunda oluşan siyasetin müdahale ettiği algısı bir çok insanın, özellikle de beklentisi olanların düşüncelerini açıklamaktan uzak tutuyor. Her şeye rağmen toplumun üniversitelerden beklediği ülkenin sorunları konusunda üniversitelerin sessiz kalmamasıdır. Üniversitelerin küçük çıkarları için değil, ülke yararına kendilerine yüklenen sorumluluk bilinci ile davranarak en azından kendi yönetimlerini kendilerinin belirlemesi konusunda bilimsel yöntem ve model önermeleri beklenilmektedir.<br />
Öncelikle üniversitelerin;<br />
1. Nasıl bir üniversite istiyoruz sorusunu sormamız ve kafamızın berrak olması gerekir. Veya nasıl bir rektör istiyoruz? Tersinden, yaşanan tecrübe ile nasıl bir rektör istemiyoruz sorularının net olarak kendimize sormamız gerekiyor. Bu soruların sürekli sorulduğu ortamlarda sağlıklı adayların çıkacağı beklenilmektedir.<br />
2. Aradığımız üniversiteyi yönetecek rektörde ne tür özellikler olmalı?<br />
3.  Bu niteliklere uygun adaylar nasıl belirlenir?<br />
4.  Üniversite iç enerjisini tüketmeden nasıl seçime hazırlanır? Sorularını sorarak kendi içinde beyin fırtınası yaratabilir. Örneğin özerk üniversitenin birinci koşulu olan ve Afrika ülkelerinde bile uygulanan öğrenci ve diğer çalışanların eğilimi ve ne düşündüğü küçük anket çalışması ile sağlanabilir. Üniversite yasada olmamasına karşın, demokratik davranarak gayrı resmi olarak öğrenci, asistan ve çalışanların nabzı bir şekilde tutulabilir.<br />
5. Üniversiteye yakışır, zekâsı, karakteri, insani nitelikleri, yönetme becerisi, üniversitelilik bilinci, projeleri, niteliği olan adayların kendilerini ve projelerini üniversite kamuoyuna açıklayabilmesi için kendilerine fırsat sağlanabilir.<br />
Üniversite yönetimlerinin süreklilik içinde eski ve yeni yönetimlerinin birlikte çalışarak yönetimi devrettikleri ve kurulların çalıştığını ve tek adam hegomanyasının olmadığını göstererek diğer kurumlar içinde model gösterebilirler.<br />
Üniversitelerin en azından kendi kendilerini yönetme konusunda bilimsel bilgi ve araştırmaya dayalı, liyakate önem vererek ve ön yargılardan arınmış düşünce oluşturarak topluma kendi kendilerini yönettiklerini göstermeleri gerekir.<br />
Gerekirse iki veya daha fazla ön seçimle en azından üniversitenin %50&#8242;sinin takdirini alan adayların önceden belirlenmesi sağlanabilir. Böylece üniversitelerin kendi içinde ağırlıklı olarak arkasında durabilecekleri bir adayını YÖK&#8217;e bildirebilir. Böyle bir durumda YÖK veya cumhurbaşkanlığının da daha düşük oy alan bir adayın atanması yerine üniversitenin tercihine değer vereceği, hatta YÖK veya cumhurbaşkanlığının da elini güçlendirecektir.<br />
Kamu üniversitelerinin kendi yöneticilerinin çok önceden belirlemesi ve eski yöneticiler ile yeni yöneticilerin birlikte çalışması için üniversitelerin kendi modellerini geliştirmesi gerekir.<br />
Mütevelli heyeti modeli kamu üniversiteleri için bu bağlamda tartışmalı ve çok zor görülüyor. Mutlak Üniversite eğilim yoklaması, YÖK değerlendirmesi ve Cumhurbaşkanı ataması için ölçütler geliştirilmeli ve belirlenen ölçütlerin liyakate ve niteliğe dayalı uygulanması da önerilebilir.</p>
<p>Kamu Üniversitelerinin En Ciddi Sorunu İç Denetimin Mekanizmalarının Olmamasıdır<br />
Üniversite yöneticilerinin seçimi ve atanması kadar denetlenmesi de önemlidir. Yöneticilerin seçilmesi kadar nasıl denetlendiği ve görevini yerine getiremeyen yöneticilerin gerektiğinde yine ölçütlere göre görevden el çektirilmesi de gelecek açısından şimdiden düşünülmesi gerekir. Sanırım şu anda kamu üniversitelerinin bir diğer sorunu da rektörlerin tek başına yönetimi ve buna karşı üniversite bileşenlerinin yönetimlere etki edecek denetim mekanizmalarının olmamasıdır. Üniversitelerin sağlıklı yönetimi için iç denetim mekanizması şart.</p>
<p>Prof. Dr. Ibrahim ORTAS, Çukurova Üniversitesi<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/universite-tercihleri-hangi-kriterlere-gore-yapilmali/' title='Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı'>Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/oss-sinav-sonuclari-ve-ulkemizin-bilimsel-gelecegi/' title='Ülkemizin Bilimsel Geleceği'>Ülkemizin Bilimsel Geleceği</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/universitelerde-secim-sistemleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/universite-tercihleri-hangi-kriterlere-gore-yapilmali/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/universite-tercihleri-hangi-kriterlere-gore-yapilmali/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Jul 2009 11:08:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fen Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSS]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSYM]]></category>
		<category><![CDATA[SBS]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite Tercihleri]]></category>
		<category><![CDATA[YÖK]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksek Öğretim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=602</guid>
		<description><![CDATA[Bugünlerde ÖSS sonuçlarına göre 165 ve üstünde puan alan  öğrencilerin en ciddi sorunu tercih yapabilmektedir. Tercih kelimesi nin Türkçe karşılığı: üstün tutmak, seçmek, yeğlemektir.  Tercih yapmak bir şeyi diğerinden ayırt etmek, bir şeyi öne  çıkarabilmek başlı başına bir bilinç gerektirir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,  Çukurova Üniversitesi</p>
<p>Bugünlerde ÖSS sonuçlarına göre 165 ve üstünde puan alan  öğrencilerin en ciddi sorunu tercih yapabilmektedir. Tercih kelimesi nin Türkçe karşılığı: üstün tutmak, seçmek, yeğlemektir.  Tercih yapmak bir şeyi diğerinden ayırt etmek, bir şeyi öne  çıkarabilmek başlı başına bir bilinç gerektirir. Bir şeyi  bilerek ve bilinçli olarak seçebilmektir. Seçtiğini veya tercih  ettiğini de kabullenmek, içselleştirmek ve sorumluluğunu da alabilmektir. Genç bir insanın hayatındaki önemli tercihlerinden  biri, geleceğini kazanacağı ve mutlu olabileceği bir meslek  alanının seçimini yapmaktır. Kişinin istediği ve yeteneğine  uygun olan kendisini gerekleştirebileceği bir alanı tercih etmesi  önemli.<br />
Nüfusunun önemli kasımı genç ve işsizliğin yüksek olduğu  bizim gibi ülkelerde istihdamın istenilen ölçüde sağlanamaması  doğal olarak üniversite kapısına bu kadar öğrencinin  yığılmasına neden olmaktadır. Son yıllarda bu eksende  işsizliğin genelde üniversite gençleri arasında yaygın olması,  mesleki garantisi ve geliri görece yüksek olan alanlara yönelik  ilginin artmasına, ilgili ilgisiz, yetenekli yeteneksiz bu alanlarda yığılmalara yol açmaktadır.</p>
<p>Üniversite İş Bulma Kapısından Önce Hayata Nitelikli İnsan  Hazırlama Ortamıdır<br />
Ancak sık sık vurguladığımız gibi, üniversite geleceğe  yönelik iş bulma kapısı değil, kişinin hayata hazırlanma  alanıdır. Üniversite felsefi düşünme ve analiz etme yeteneğini  geliştirme, sorun çözme becerisi geliştirme, tartışarak  öğrenmeyi sağlamak için ortam hazırlar. Bu arada belirli bir  disiplinde de kendisini hayata hazırlayacağı bir meslek alanında  yetenek ve becerilerini geliştirmek için eğitim sağlar.<br />
Üniversitenin temelde üç görevi bulunmaktadır.<br />
Birincisi, bilimsel araştırma yaparak evrensel anlamda bilgi  üretmektir. Bunun için bilimsel proje yaparak bilimsel bilgiye  katkıda bulunur. İkinci görevi bir toplumun gelecekteki nitelikli  insan gücünü yetiştirmektir. Yetiştirdiği insanın yerel  değil, evrensel anlamda her yönü ile donanımlı olması beklenir.  Bilgi sahibi, kendini gerçekleştirebilen ve düşünebilen insan  yetiştirmek. Üçüncüsü toplumu aydınlatmak, toplumun önünde  olmak, örnek olmak ve bu konuda her türlü yayın ve etkinlikte  bulunmaktır. Üniversite ortamı bu bağlamda dört ile altı yıl  gibi gençliğin en dinamik ve yoğun yaşadığı bu dönemde  gençler kendi yol haritasını da bu aşamada çıkarabilir/ çıkarırsa çok anlamlı olur. Bu bağlamda kişinin üniversite  okuması anlamlı ve buna göre de neyi çalışmak istediklerini ve  hangi üniversitede ve hangi bölgede gerçekleştirmek istedikleri  önemli. Ancak hepsinden önemlisi, kişinin ne istediğini bilmesi  ve o uğurda da çaba sarf etmesidir.</p>
<p>Bu konuda üniversitelerin ÖSYM büroları ne yapıyor, bilemiyorum.  Yalnızca sınavın yapılması için kimin hangi salonda görev  alacağını mı belirliyorlar? En azından ÖSYM büroları ve  yönetimlerinin üniversite rehberlik bilgisini ve sistemin  işleyişi hakkında genel bilgi sunabilmesinde/sağlayabilmesinde  yarar bulunmaktadır.</p>
<p>Öğrenciler Tercih Yapmakta Ve Önlerini Görmekte Zorlanıyor<br />
Üniversitelerin ve bilim alanlarının tercihleri genelde kişilerin istekleri ile değil, daha çok ÖSS sınav sonucunda aldığı  puanın en yüksekten düşük düzeye kadar sıralanmasına  dayanmaktadır. Bu konuda maalesef, ailelerimiz binlerce meslek içind e bir iki alana çocuklarını yönlendirmektedirler. Bu bağlamda,  ailelerin çocuklarının algılarına ve kendi tercihlerine önem  vermesi ve çocuklarının özgürce kendilerini ifade etmesine  olanak tanıması önemlidir. Yine maalesef, dershaneler öğrencilere aldıkları puana göre ve bir önceki yıldaki  yerleştirme durumuna göre yönlendiriyor. Zaman zaman öğrenci bir  yere yerleşsin de ne olursa olsun anlayışı dershaneyi ön plana  çıkarırken, öğrenci yanlış yönlenmiş olabilir. Gerçi şimdi  öğrenciler biraz daha bilinçli olarak yeni yeni meslek seçimi  konusunda fikir üretebiliyorlar. Ancak yine de çoğunluğu halen  bocalamaktadırlar. En azından bana değişik yollarla ulaşan  öğrencilerin ve ailelerin ifadelerinde öğrencilerin ciddi anlamda geleceğe yönelik alan belirlemede bocaladıkları,</p>
<blockquote style="border-left: 1px solid #cccccc; margin: 0pt 0pt 0pt 0.8ex; padding-left: 1ex;"><p>Dünyada Hangi Bilim Dalları Vardır.<br />
Son yıllarda başta Amerika, Avrupa Birliği, Çin ve Japonya gibi  bilim yapabilen ülkelerde bilinen bilim alanları ve mesleklerin  dışında yeni meslek eğitim alanları bulunmaktadır.<br />
Başta Avrupa Birliği olmak üzere ihtiyaç duydukları alanlarda  öncelikli olmak üzere proje teklifleri almaya çalışmaktadır. Bu  çerçevede ön plana çıkan FP 7 programında en çok aranan  alanlar şöyledir.<br />
Sağlık bilimleri genelde genetik temelli tıp bilimi,  biyoteknoloji, nanaoteknoloji, enerji mühendisliği, lojistik,  tarım, gıda, balıkçılık, çevre, malzeme bilimi, tasarım,  beşeri bilimler, sosyoloji, psikoloji, yönetim ve karar verme, ulusl ararası ilişkiler, siyaset bilimi gibi alanlar öne çıkmaktadır.  Sosyal bilimler hızla Avrupa ve Amerikan Üniversitelerinde son  yıllarda ilgi gören alanlar içinde öne çıkmaktadır.</p>
<p>Üniversite tercihlerinin yapılmasında nelere dikkat edilmelidir?<br />
1.      Kişinin ne istediğini bilmesi veya neyi istemediğini  bilmesi gerekir.<br />
Öncelikle gençlerimizin neyi okumak istediklerini bilmeleri ve bu ko nuda kararlı olmaları gerekir. Tersinden neyi istemediğini de  bilmesi gerekir. Öğrencinin kendi yeteneklerinin bilincinde olması  ve kendi geleceğini kendisinin belirliyor olması gerekir. Diğer  bir ifade ile gelecekte hangi işi yaparak mutlu bir gelecek  kuracağına şimdiden karar vermesi gerekir. Örneğin kişi X  alanında okumak istiyorsa X ve benzeri bir alandaki bölümleri/ bilim dallarını tercih etmelidir.<br />
Pekâlâ, X bölümünü/bilimini hangi üniversitede okumalıdır?</p>
<p>2.      Üniversite tercihinde nelere dikkat etmelidir?<br />
-Üniversitenin eğitim kalitesini belirleyen mezunlarının iş  bulma kapasitesi nedir?<br />
-Üniversitenin nitelikli akademik kadrosu var mı? Ulusal ve uluslar  arası nitelikte öğretim üyelerine sahip olması önemli.  Üniversite belirli alanlarda bilimsel ve sosyal alanda ön plana  çıkan bilim insanı var mı? Nitelikli eğitim için tanınan ve  bilimsel erki olan bilim insanlarının varlığı üniversiteye  üstün nitelik kazandıracaktır.<br />
-Üniversitenin bilim ve teknoloji geliştirme kapasitesi nedir? Bu ko nuda herhangi bir çıktısı (icat, patent v.b) var mı?<br />
-Üniversitenin bilimsel çıktıları, uluslararası bilimsel  yayınları, basılan kitap, patent, vs var mı? Üniversitenin  çıktıları ne oranda değer görüyor?<br />
-Üniversitenin belirli alanlardaki başarılı çıkışları,  mükemmeliyet merkezleri var mı? Belirli alanlarda üniversite  kendisini dünyaya kabul ettirmiş midir? Örneğin bir  üniversitenin A bölümü veya herhangi bir anabilim dalı diğer  birimlerden farklı olarak dünyanın ilgisini çekebiliyor mu? Bu  alana bir şekilde cazibe oluşabiliyor mu? Bu tür alanlarda genelde  başarılı bir bilim insanı bulunmaktadır.<br />
-Üniversitenin uluslararası ilişkileri var mı? Erasmus programı  dâhil, diğer üniversiteler ile her alanda işbirliği yapabiliyor  mu? Bu işbirliğine öğrencilerini katabiliyor mu? Öğrencilerin  Erasmus programından yararlanması gelecekleri açısından önemli  bir kazanım sağlamaktadır.<br />
-Üniversitenin ulusal ve uluslararası düzeyde proje üretebilme kapasitesi. Bu projelerle öğrencilerinin yer alması,  sonuçlarından haberdar olabilme düzeyi nedir?<br />
-Üniversite bilimsel toplantı, kongre düzenleyebiliyor mu?  Üniversitede her tülü alanda farklı seminer, temsil ve gösteri  yapılabiliyor mu? Bu toplantılara öğrencileri fikren ve  düşünsel anlamda katabiliyor veya katkı sunabiliyor mu?<br />
-Üniversitenin sosyal sorumluluk projelerini öğrenciler ile  birlikte hazırlayabiliyor mu? Veya bu projelere öğrencilerini  katabiliyor mu?<br />
-Örneğin meslek sonrası eğitim projeleri yapan bir üniversite  mi? Üniversitenin bu ve benzeri konularda iddiası ve sosyal projesi  var mı? Bu faaliyetlere öğrencilerini katabiliyor mu?</p>
<p>3. Üniversitenin alt yapı olanakları<br />
- Üniversitenin kütüphane, laboratuar, sosyal ve sportif  olanakların varlığı ve kullanılabilirliği nedir?<br />
-Üniversitenin coğrafi konumu, bulunduğu kent ve diğer alt yapı olanakları nedir?<br />
-Yurt ve ulaşım kolaylığı bulunuyor mu?</p>
<p>4. Üniversitenin sosyal iklimi/ortamı önemli<br />
-Öğrencilerin barınma ve diğer sosyal imkânları bulabilme  şansı var mı?<br />
-Örneğin üniversitenin bulunduğu bölgenin kültürel gelişimine  katkıda bulunacaksa, öğrencileri sisteme dahil edebiliyor mu?  Kişinin yol haritasının şekillenmesinde, belki de gelecekteki  yaşamını anlamlı kılacak bir çok unsur bu aşamada  belirlenmektedir.<br />
-Öğrencilerin kendini geliştirme ortamı var mı?<br />
Üniversite bir okul ve meslek öğrenme ortamından çok, temel  bilimsel bilgi kadar bilinç gelişimine da katkıda bulunması  bakımından önemlidir. Üniversite eğitimi kişinin genç yaşta  yol haritasını çıkaracağı ve geleceğini nasıl yöneteceğinin  kararlarının verildiği dönem itibarı ile üniversite ortamı  önemlidir. Üniversite kol faaliyetleri, öğrenci kulüpleri ve  diğer aktiviteler önemlidir.<br />
Sosyal alanlar, öğrencinin kendini gerçekleştirme ortamlarının  varlığı yanında, üniversitenin bulunduğu kentin sosyal yapısı  ve imkânları da önemlidir. Öğrencinin bu dönemde sinema,  tiyatro, opera vb alanlara gidebilme olanağını bulabilecek mi?  Hayatında tiyatro ve operaya gitmeden üniversiteden mezun olan bir k işinin toplumun gelişmesine ve kültürel hayatına katkıda  bulunması ne oranda beklenir?<br />
-Ayrıca üniversitede edebiyat, felsefe, sosyoloji, güzel sanatlar alanında etkinlikler var mı? Bu konuda öğrencinin beklentilerini gerçekleştirme şansı var mı? Üniversite yönetimlerinin bu  konudaki tavırları da önemlidir.</p>
<p>Dinamik ve Değişime Hazır Üniversiteler İlgi Görüyor<br />
Bu bağlamda üniversitenin toplumsal sorumluluk ve toplumu  aydınlatma fonksiyonu önemli olmaktadır. Üniversitede toplumun  önüne çıkabilen öğretim üyesi var mı? Üniversiteye  yakışır ölçüde yenileri ve farklılıkları gören, yaratan ve  bunu öğrencileri ve tolumla paylaşan öğretim üyesi kadrosu var  mı? Bilimsel olarak sosyal yönü gelişmiş bilim insanları o  üniversitenin her zaman dinamik gücünü oluşturacaklardır. Bu tür üniversitelerde değişim dinamiği her zaman yüksektir.<br />
Bütün bu unsurlar gelişmiş ülkelerin öğrencilerinin tercihleri  arasında yer almaktadır. Şimdilik bizde öğrenci sayısı ile  üniversite kapasitelerinin yarattığı arz talep dengesi rayına  oturmadığı için tercihlerde bütünsel bakış açısı ile  seçim yapılamamaktadır. Yarın ülkemizde de bu konular  öğrencilerin gündemine gelecektir. Bugün bazı vakıf  üniversiteleri bu konuya önem veriyorlar ancak kamu üniversiteleri maalesef bu konular/kavramları çok öne almamaktadırlar. Ancak bu  konuları öğrencilerine sunabilen veya bu konuda kendisini  gerçekleştiren üniversiteler ileride öğrencilerin en çok tercih  etikleri üniversiteler olacaklardır. Bu durumda, üniversiteleri  farklılaştırarak tercih edilebilme durumunu yaratacaktır.  Gelişmiş üniversitelerde yönetimler, toplumun diğer  kesimlerinden önce değişime ve gelişime hazır olduklarını, kamuoyuna, gerek aktiviteleri ve gerekse diğer kanallarda duyuru ve değişimi benimseyen yenilikçi genç dinamikleri bünyesine  çekmeyi başarırlar. Bu tür üniversitelerde kapalılık değil,  açıklık</p>
<p>Sonuç olarak adaylar tercih yaparken hayatlarının yol haritasını belirleyecek olan üniversite eğitiminin ve bilim alanının kendi  istek, bilgi ve yeteneğine uygun olması gerekir. Okuyacakları  üniversitenin üniversitelilik ortamı ve bilinci yanında,  üniversitenin içinde bulunduğu bölge, kent ve sosyal yapıyı da  dikkate alarak tercih yapmaları önemli bulunuyor. Ayrıca geleceğe  yönelik okudukları alanda en iyisi olmayı, farklı olmayı ve uzun  erimli olmayı hedeflemelidirler. Tabii bir de, hiç arzulamasak da; e konomik olanaklarını, harç paralarını, geçim şartlarını düşünmek zorundalar.</p>
<p>Bütün gençlere gönüllerince bilinçli bir tercih yapmalarını  ve arzuladıkları alanda iyi bir eğitim almalarını dilerim.</p></blockquote>
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/universitelerde-secim-sistemleri/' title='Üniversitelerde Seçim Sistemleri'>Üniversitelerde Seçim Sistemleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/oss-sinav-sonuclari-ve-ulkemizin-bilimsel-gelecegi/' title='Ülkemizin Bilimsel Geleceği'>Ülkemizin Bilimsel Geleceği</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/universite-tercihleri-hangi-kriterlere-gore-yapilmali/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hazır giyim ve tekstil kan kaybediyor</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/hazir-giyim-ve-tekstil-kan-kaybediyor/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/hazir-giyim-ve-tekstil-kan-kaybediyor/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 24 Jul 2009 14:54:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[faiz]]></category>
		<category><![CDATA[hazır giyim]]></category>
		<category><![CDATA[ihracat]]></category>
		<category><![CDATA[konfeksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[kriz]]></category>
		<category><![CDATA[küresel kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Tekstil]]></category>
		<category><![CDATA[yeşim tekstil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=593</guid>
		<description><![CDATA[Yeşim Tekstil CEO’su ve aynı zamanda Uludağ İhracatçılar Birliği Konfeksiyon Hazır Giyim Başkanı olan Şenol Şankaya, ISO 500 listesinde ilk 100 firma arasında sadece bir tane tekstil firmasının ve hiç hazır giyim firmasının bulunmadığına işaret ederek, sektörün gittikçe  küçüldüğüne dikkat çekti.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeşim Tekstil CEO’su ve aynı zamanda Uludağ İhracatçılar Birliği Konfeksiyon Hazır Giyim Başkanı olan Şenol Şankaya, ISO 500 listesinde ilk 100 firma arasında sadece bir tane tekstil firmasının ve hiç hazır giyim firmasının bulunmadığına işaret ederek, sektörün gittikçe  küçüldüğüne dikkat çekti.<br />
Yeşim Tekstil CEO’su ve Uludağ İhracatçılar Birliği Konfeksiyon Hazır Giyim Başkanı Şenol Şankaya, hazır giyim ve tekstil sektörünün her geçen gün ciro ve ihracat bazında kan kaybettiğini belirterek “ISO 500 listesini incelediğimizde, hazırgiyim firmalarının sayısının çok azaldığını, ilk 500’de yer alan firmaların büyük bir kısmının da geçtiğimiz yıllara göre sıralamada daha gerilerde kaldığını görüyoruz” dedi.<br />
Yeşim Tekstil’in IS0 500 Büyük Firma listesinde hazır giyim firması olarak ilk sırada yer alırken, genel sıralamada 172. olduğunu belirten Şankaya, Yeşim’in krizin tüm olumsuz etkilerine rağmen sektördeki liderliğini devam ettirdiğini söyledi.<img class="alignright size-full wp-image-596" title="senolsankayagenel" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/senolsankayagenel.JPG" alt="senolsankayagenel" width="293" height="309" /><br />
“Hazır giyim ve tekstil sektörü sıralamada gittikçe düşüyor”<br />
Şankaya, ilk 100 firmada sadece bir tane tekstil firmasının bulunmasının hiç hazır giyim firması bulunmamasının ihracatın lokomotifi olarak görülen sektör için düşündürücü olduğunu vurgulayarak, listedeki tekstil ve hazır giyim firmaları incelendiğinde büyük bir kısmının geçmiş yıllara göre daha alt sıralarda yer aldığını kaydetti.<br />
Sektörün 2009 yılındaki ilk 6 ayını da değerlendiren Şankaya, rakamların çok da parlak olmadığını söyledi. Şankaya, resmi rakamlara göre, Türkiye&#8217;nin yıllık ihracatının ilk 6 ay itibariyle yüzde 15,51&#8242;lik düşüş gösterdiğini, tekstil, hazır giyim ve konfeksiyon sektörleri genelinde de yüzde 25,8 oranında daralma olduğunu belirterek, bu duruma paralel olarak sektördeki istihdam kaybının da yüzde 30’ları bulduğuna dikkat çekti.<br />
Şankaya ayrıca hazır giyim birlik başkanı olduğu Uludağ İhracatçı Birlikleri kayıtlarına göre de, Ocak-Haziran döneminde  Türkiye&#8217;nin en önemli tekstil ve konfeksiyon merkezlerinden olan Bursa’da, yılın ilk yarısında yapılan ihracatın, tekstilde yüzde 27,2,  hazır giyim ve konfeksiyonda ise yüzde 32,5 oranında düştüğünü belirtti.<br />
“Teşvik paketi yetersiz”<br />
Şankaya son açıklanan teşvik paketiyle ilgili şunları söyledi: “Geçtiğimiz günlerde açıklanan teşvik paketinin özellikle yeni yatırımları, yeni kredi ve istihdam olanaklarını estekliyor. Küresel ekonomik koşullar göz önüne alındığında, bu teşviklerden faydalanabilecek hazır giyim firma sayısının çok fazla olmayacağını  düşünüyorum. Pakette 1 ve 2. bölgelerde yer alan tekstil ve hazırgiyim firmaları için ise teşvik yer almıyor. Açıklanan teşvik paketinden hükümetimizin hazır giyim sektörünü doğu bölgesine kaydırmak istediği anlaşılıyor. Hazır giyimde sadece 3 ve 4. bölgelerdeki firmalara teşvik verildiğini görüyoruz. Bursa gibi tekstil ve hazır giyim sektörünün yoğun olduğu 1 ve 2. bölgelerdeki büyük yatırımların verilen teşviklerle bu bölgelere taşınma olasılığı yok denecek kadar az. Özellikle zamanla yarışılan ve  rekabet şartlarını kaybetmemek için büyük bir çaba gösterilen bir dönemde bu taşınmanın olması  mümkün değil. ”<br />
Kriz döneminde bir çok köklü tekstil ve hazır giyim firmasının eleman  çıkarmak zorunda kaldığına dikkat çeken Şankaya işsizliğin önüne geçmek istiyorsak üretim şartlarını tekrar rekabet edebilir şartlara getirmeliyiz dedi. Tekstil ve hazır giyim sektöründeki 1 ve 2. bölgedeki firmaların canlandırılması halinde istihdam sorununun çözüleceğini söyleyen Şankaya bu sektörlerin hala Türkiye için çok önemli olduğunu söyledi. Krizin etkilerini azaltmak üzere bu bölgelerdeki firmaların maliyetlerinin düşürülebilmesi için en azından bir yıl boyunca sigorta primlerinin ve muhtasarlarının ertelenmesinin bu bölgelerdeki firmalar için son derece önemli olduğunu ifade etti.<br />
Bursa’daki tekstil ve hazırgiyim firmalarının birçoğunun uzun yıllar boyunca oluşturulan bir sistem ve insan kaynağı ile bugünkü rekabet gücüne sahip olduğunu dikkat çeken Şankaya sistemin sadece makineler ve binalardan oluşmadığını, bu sistemi kusursuz bir şekilde işleterek üretimi gerçekleştirecek kalifiye insan gücü ve yetişmiş insan kaynağına da ihtiyaçları olduğunu söyledi. Bu yüzden 3 ve 4. bölgelerde 5 yıl boyunca verilecek  teşviklerin de en az 10 yıl için verilmesinin daha anlamlı olacağını ifade eden Şankaya, teşvik süresi uzamalı dedi. Doğuya taşınan bir  firmanın  en az 3 yılda sistemini tam olarak kurarak randıman almaya başlayacağını belirten Şankaya sistemin sürekliliğini sağlamak için 10 yıl boyunca  teşvik verilmesinin bu bölgelerdeki yapılanmanın doğru bir şekilde olması ve devamlılığı için son derece önemli olduğunu söyledi.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/cin-tekstili-tasarimi-da-ogrendi/' title='Çin tekstili tasarımı da öğrendi'>Çin tekstili tasarımı da öğrendi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/matematik-yalan-soylemez/' title='Matematik yalan söylemez'>Matematik yalan söylemez</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/dunya-bankasi-karamsar/' title='Dünya Bankası karamsar '>Dünya Bankası karamsar </a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bankaci-gozuyle-ekonomi/' title='Bankacı Gözüyle Ekonomi'>Bankacı Gözüyle Ekonomi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ne-kadar-bursasporluyuz/' title='Ne kadar Bursasporluyuz?'>Ne kadar Bursasporluyuz?</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/hazir-giyim-ve-tekstil-kan-kaybediyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 13:51:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[24 temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[baskı]]></category>
		<category><![CDATA[BGC]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Edinme Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiye erişme hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceyi açıklama özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[nuri kolaylı]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sinan tunç]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[TGF]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=590</guid>
		<description><![CDATA[Genel Sekreterlik görevini sürdürdüğüm Bursa Gazeteciler Cemiyeti'nin Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Nuri Kolaylı, basından sansürün kaldırılışının 101. yıldönümü nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genel Sekreterlik görevini sürdürdüğüm Bursa Gazeteciler Cemiyeti&#8217;nin Başkanı ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Nuri Kolaylı, basından sansürün kaldırılışının 101. yıldönümü nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı.<br />
24 Temmuz 1908’de, gazetecilerin onurlu direnişi sonucu kalkan sansürün, ne yazık ki yaşadığımız çağa ayak uydurarak açıkça devam ettiğini vurgulayan gazeteci büyüğümüz Nuri Kolaylı, yazılı açıklamasında şu görüşlere yer verdi:<br />
“Günümüzde medyada yaşanan uygulamalara baktığımızda, sansürün kalkmadığı görülmektedir.  Düşüncelerini yazdıkları, röportaj yaptıkları gerekçesiyle meslektaşlarımız yargılanmakta, gazeteciler kesin kanıtlara dayanılmadan gözaltına alınmakta, medyaya ve basın mensuplarına yönelik baskılar ve saldırılar sürmektedir.<br />
Çalışanların sendikasızlaştırıldığı, iş ve can güvenliklerinin olmadığı, TCK’da yer alan maddelerle basına çok ağır cezaların getirildiği bir ortamda ne basın özgürlüğünden, ne de sansürün kalktığından söz edilebilir.<br />
Oysa hızla gelişen dünyamızda basın özgürlüğü, iletişim özgürlüğünü de kapsayarak ulusal boyuttan, evrensel boyuta taşınmıştır. Basın özgürlüğü artık, bir iletişim hakkıdır. Basın özgürlüğü basınla ilgili kurumların ve kuruluşların özgürlük alanı olmasının ötesinde, bireysel hak ve özgürlük alanı haline gelmiştir. Bilgi edinme ve bilgilenme hak ve özgürlüklerini kapsamaktadır. Bu nedenle, düşünce ve ifade özgürlüğünün önündeki engeller mutlaka kaldırılmalıdır. Bugün demokrasimizin sınırları genişletilmiş çağdaş anlamda bir haber alma ve bilgi edinme özgürlüğüne ihtiyacı vardır.<br />
Özetlemeye çalıştığım gerçekler doğrultusunda 24 Temmuz’u Basın Bayramı olarak değil, geçtiğimiz yıllarda da vurguladığımız gibi dayanışma günü olarak görüyoruz.<br />
Halkın gerçekleri öğrenme ve bilgi edinme hakkının aracı olan basın özgürlüğünün önündeki engeller kalkmadıkça, 24 Temmuzlar bizler için bayram olmayacaktır.”<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ülkemizin Bilimsel Geleceği</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/oss-sinav-sonuclari-ve-ulkemizin-bilimsel-gelecegi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/oss-sinav-sonuclari-ve-ulkemizin-bilimsel-gelecegi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 12:19:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konuk Yazarlar]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Fen Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSS]]></category>
		<category><![CDATA[ÖSYM]]></category>
		<category><![CDATA[SBS]]></category>
		<category><![CDATA[sınav]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[YÖK]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksek Öğretim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=585</guid>
		<description><![CDATA[2009 yılı ÖSS sınav sonuçları ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan tarafından açıklandı. Sonuçlar ülkemizin geleceğini belirleyecek olan bugünün gençliğinin ne denli temel bilgilerden yoksun olduğunu gösteriyor. 30 bin kişinin puanı hesaplanmayacak kadar düşük olduğu, 700 bin kişinin hiç bir fen sorusuna cevap vermediği bir eğitim sistemin artık insan ve düşünme sorunu haline geldiği açıktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ,  Çukurova Üniversitesi</p>
<p>Bir ülkenin geleceği o ülke insanlarının göreceği eğitime bağlıdır, Albert Einstein</p>
<p>Özet:<br />
2009 yılı ÖSS sınav sonuçları ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan tarafından açıklandı. Sonuçlar ülkemizin geleceğini belirleyecek olan bugünün gençliğinin ne denli temel bilgilerden yoksun olduğunu gösteriyor. 30 bin kişinin puanı hesaplanmayacak kadar düşük olduğu, 700 bin kişinin hiç bir fen sorusuna cevap vermediği bir eğitim sistemin artık insan ve düşünme sorunu haline geldiği açıktır.<br />
Ayrıca yeni açılan ve alt yapısı yetersiz üniversiteler yanında, artırılan kontenjanlar ile üniversitede okuyamayacak çok sayıda öğrencinin yetersizliğini doğrudan üniversitelere yıkmak, ciddi bir yük ve sorumluluk demektir.<br />
Okuduğunu doğru dürüst anlamayan, matematik ve fen bilmeyen (soyut düşünemeyen) insanlara üniversitelerde nasıl bilim anlatılacak? Uzun zamandır bazı birimlerde özellikle düşük puanla öğrenci alan alanlarda öğrencilerin dersleri izlemekte zorlandıkları öğretim üyeleri tarafından dile getiriliyor. Bundan sonra öğretim üyelerinin ders anlatmakta daha da zorlanacakları anlaşılıyor. Üniversitelerimiz konuyu mutlaka değerlendirmedir. Bu öğrencilere nasıl ders anlatılacak? Ortaöğretimde sağlanamayanı üniversite vermeye çalışırsa, üniversite eğitimini kim verecek?<br />
Bu durumda, nasıl bu gençlikten ülkemizi ileriye taşıması beklenecek? Suç yalnızca bu gençlerde mi? Öğrenme ve kendini geliştirme motivasyonunu kaybetmiş yalnızca sınava ve bireysel bir kazanıma yönlendirilmiş bu gençlerin ne tür bir sorumluluğu var?<br />
Gördüğüm kadarıyla, sorunun temelinde uzun zamandır uygulanan politikalar ve düşünen-sorgulayan bir toplumdan korku yatıyor. Zaten böyle bir insan ve toplum modelide istemiyor. Okur-yazar olmayan bir topluma razılar gibi.<br />
Artık rakamları bırakıp ciddi ciddi ülkemizin geleceğini düşünmek zorundayız.  Konu işgal edilmiş olmak kadar çok ciddi sonuçları olacak özellikte. Önünü bile göremeyen, basit bir fizik kuralını algılayamayan bir toplumun bekası da sorunlu olacaktır. Konu temelden ele alınmalıdır.<br />
Konuya ilgi duyanlar için daha ayrıntılı bilgi aşağıda sunulmuştur.</p>
<p>ÖSS Sonuçları Ülkemizin Eğitim Fotoğrafını Ortaya Koymuştur<br />
2009 yılı Ortaöğretim Seviye Belirleme Sınavı (SBS) ve Üniversite Seçme ve Yerleştirme Sınavı (ÖSYS) sonuçları açıklandı. Genelde SBS sınavı iyi bir liseye girmek ve oradan da iyi bir üniversiteye girerek gelecekte iyi bir işe girme ekseni üzerine kurgulanmıştır. Orta öğretim seviye belirleme sınavı liseye geçişin ilk aşaması olup Fen ve Anadolu Lisesi gibi prestijli liselere giriş sınavları üniversiteye giden yolun ilk basmağı olması bakımından çok önemsenmektedir. İlkokuldan başlayan ve üniversiteye giriş sınavına kadar ki sınav maratonu çok ciddi bir sınav rekabetini ortaya koymuş. Bunun için özel okullar, dershaneler derken doğal olarak geleceğin nitelikli insanı yetiştirmek yerine sınavı kazanan insana yatırım yapılıyor ve sınavı kazanma ile öğrencinin değeri nerdeyse eşdeğer duruma getirilmiştir. Bu durum doğal olarak eğitim kalitesini gerilere itmiştir. Bunun yansımasının son örneği yılki sınav sonuçları bir şekilde çok tartışılacak ve ülkemizin geleceğinin nasıl bir insan profili ile şekilleneceğini<br />
Sınav sonuçlarının genel değerlendirilmesi ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan tarafından yapıldı.  2009 yılı itibarı ile sınava 1.324.197 öğrenci katıldı sınava giren adaylardan 1 milyon 229 bin 800&#8242;ü (yüzde 92.89) tercih yapma hakkını elde etti. ÖSYM bu sınav ile iki konuya çözüm arıyor. 1. Ortaöğretimim Lise bölümünden mezun olan öğrencilerin sorun çözme başarı oranını belirliyor. Diğer bir ifade ile bir kanaat belirliyor, öğrencilerin ve okulların veya ülkenin öğretim kalitesinin karnesini oluşturuyor. 2. Belirli bir düzeyin üzerinde puan alan öğrencilerin hangi yüksek öğretime yerleştirileceğini belirliyor. ÖSYM&#8217;nin yaptığı sınav genelde başarılı, öğrencinin düzeyini belirliyor. Ancak yorum yapma gücü ve muhakeme gücünü ölçememesi dışında genelde başarılı bir sınav sistemi.<br />
Bu yılkı SBS birincileri ve ikincileri özel okullardan mezun olmuşlar arasından çıkmıştır. ÖSS birincileri özel liselerden geliyor. Her iki sınav sonucuna göre Özel okulların öğrencileri Milli Eğitim Bakanlığına bağlı devlet okullarından daha başarılı.<br />
ÖSS&#8217;de dereceye giren 17 öğrencinin 14&#8242;ünün erkek, 3&#8242;ünün kız olduğu görülüyor. Bireysel başarıda erkekler genelde de kızlar daha başarılı. Kızlar genelde daha disiplinli ve sorumluluk almaları nedeniyle uzun zamandır erkeklerden daha başarılı olduğu biliniyor. Ülkemizin batısında sanayinin geliştiği yörelerde başarı daha yüksek, doğu ilerinde ise sınavda yüksek puan alma daha düşük düzeyde gerçekleşmiştir.</p>
<p>Testlerde Başarı Oranı Nedir.<br />
Sosyal bilimler liseleri, fen liseleri, yabancı dille eğitim yapan liseler ve Anadolu liseleri genelde başarılı liseler. Sınavda, en başarılı okullar sıralamasında bu yıl ilk defa sosyal bilimler liseleri Fen liselerinin önüne geçmiş oldu. Sosyal bilimler okullardan sınava başvuran toplam 316 adayın tamamı 165 ve üstünde puan aldı. Resmi fen liselerinden sınava giren 6 bin 584 adaydan 6 bin 575&#8242;i, Anadolu liselerinden sınava giren 148 bin 493 adaydan 148 bin 8&#8242;i, özel fen liselerinden sınava giren 3 bin 226 adaydan 3 bin 214&#8242;ü, askeri liselerden giren 477 adaydan 474&#8242;ü 165 ve üstünde puan alarak tercih yapmaya hak kazandı.<br />
Sınavda, tüm soruları doğru yanıtlayan aday sayısı Türkçe testinde 1281, Sosyal Bilimler-1&#8242;de 133, Matematik-1&#8242;de 8 bin 655, Fen Bilimleri-1&#8242;de 140 olarak tespit edildi.<br />
Türkçede 20 bin 558, Sosyal Bilimler-1&#8242;de 76 bin 498, Matematik-1&#8242;de 251 bin 324, Fen Bilimleri-1&#8242;de 704 bin 712 adayın puanı, 0.25&#8242;in altında kaldığı için &#8220;hesaplanamadığından&#8221; &#8220;sıfır&#8221; oldu.<br />
Edebiyat-Sosyal Bilimlerde 629 bin 752 adaydan 61&#8242;i, Matematik-2&#8242;de 449 bin 233 adaydan 393&#8242;ü, Fen Bilimleri&#8217;nde 249 bin 424 adaydan 234&#8242;ü tüm soruları doğru yanıtlarken, Sosyal Bilimler-2 testinde tüm soruları doğru yanıtlayabilen aday çıkmadı.<br />
YDS&#8217; de İngilizcede 22 bin 718 adaydan 11&#8242;i, Almancada 1280 adaydan 38&#8242;i tüm soruları doğru yanıtlarken, Fransızcada tüm soruları doğru cevaplayan çıkmadı. Tersi durumda sınava katılan 704 bin 712 fen bilimlerinde yani adayların neredeyse yüzde 60&#8242;ı Fen Bilimleri testine cevap vermiyorlar veya veremiyorlar. Matematik testinde 251 bin, Sosyal Bilimlerde 76 bin, Türkçe testinde de 20 bin aday hiçbir soruyu cevaplandırmamış.</p>
<p>Ülkemizin Fen ve Matematik Okuryazarlı Çok Düşüktür<br />
Genelde ülkemizin matematik ve fen düzeyinin düşük olduğunu biliyoruz. Ancak bu yıl sosyal bilimlerde de öğrenciler düşük başarı sergilediler. Sınava katılan tüm öğrencilerin sınav başarısına bakıldığında genel gidişatın çok da parlak olmadığı görülüyor. Bu yılki sınav sorularının çözebilme başarısının geçmiş yıllara göre daha düşük düzeye gerçekleşmiştir. İlk değerlendirmeler sınavın ilk bölümünde müfredattan dört ayrı alanın her birinden 30 sorunun sorulduğu testlerin ortalaması: Türkçe: 14,1, Sosyal Bilimler: 11,4, Matematik: 9,0, Fen Bilimleri: 4,0 olarak hesaplanmıştır. Türkiye genelinde başarı puanı geçen yıla göre 4 puan azaldığı belirlenmiştir. Genelde ülkemizde sınav birinciler üzerine yoğunlaşır. 30 bin öğrencinin puanın hesaplanamaması diğer bir ifade ile sıfır almış oluyor. 180 sorudan hiçbirine veya kısmen belili bir puanın altında sorulara cevap vermeyen öğrencilerin durumu gerçekten araştırmaya değer niteliktedir. Ancak en ciddi sorun fen bilimleri sorunlarının çözülmesinden kaynaklanıyor. Bu<br />
Bunda ÖSYM merkezinin hiçbir sorumluluğu yok. Bazı yorumcu soruların zorluğunu gündeme getirdiler. Ancak sorun soruların zorluğunda değil. Uzun zamandır hedeflenen formata yetiştirilen öğrencilerin genel durumunu yansıtmaktadır.</p>
<p>Ülkemiz Eğitim Düzeyi Tartışma Konusu<br />
Gelişmeleri izleyen son 10-15 yılda artan sınav kaygısı, özel okullar kamu okullarının giderek daha az ilgi görmesi ile paralel olarak artan oranda büyük sayıda öğrencinin başarısızlığı ortaya çıkmıştır. Genelde her yıl gittikçe başarı düzeyinin düştüğü görülüyor. Bu durumu birçok ulusal ve uluslararası (PISA ve TIMSS) sınav sonuçlarından ülkemizin öğrencilerinin başarısının düşük olduğu görülüyor. SBS ve ÖSS sınav sonuçları genelde bir birine paralel yansımalar gösteriyor. Genelde bu sınavlardaki başarı ile Üniversite sınav sonuçları ve buradan öğrencinin üniversiteyi bitime ve ALES sonuçları arasında bir ilişki bulunmaktadır.</p>
<p>Hiçbir Soru Çözmeden Liseden Nasıl Mezun Oldu Bu Öğrenciler<br />
Türkçe sorularına hiç cevap vermeyen on binlerce öğrenci nasıl okuyor, okuduğunu nasıl anlıyor. Ciddi merak konusu. Bugünkü toplumsal sorunların, içinde çıkılmaz sorunlar ve artan şiddet kültürü ile sınav sonuçları arasında ciddi bir ilişkinin olacağını düşünüyorum.<br />
Yüz binlerce kişinin fen bilimleri sorularına el sürmediği bir eğitim sisteminde mezun olan lise gençleri nasıl diploma aldı? Bu sonuçları başka bir ülkenin bilim inansına sorsanız acaba ülkemizin geleceği ile ilgili ne düşünürler?<br />
Doğal olarak ülkemizin yetkilileri ne düşünüyor? Sınava yönelik yoğun dershane ve test çözümü bugün bu ülkenin gençliğini temel bilimler bilgisinden yoksun bıraktığının açık ilanıdır.<br />
Bu öğrencilerin hocaları ne düşünüyor? Yöneticiler ne düşünüyorlar. Gönülleri rahat mı?  Doğal olarak içimdeki korku acaba üniversite mezunlarının durumu analiz edilse benzer sonuç çıkar mı? Dört yıl boyunca üniversiteye yetersi koşullarda ayak basan bu gençlere ne oranda eğitilerek mezun oluyorlar?</p>
<p>Başarısız olan öğrenci değil sistem<br />
Bu sınav sonuçlarından kim sorumlu, öğrencinin kendisinin yoksa sistem mi? Bireysel olarak öğrenciler sorumluluğu var, ancak sonuçların Türkiye coğrafyasındaki dağlımı ve iller içindeki gelir guruplarına göre dağılımı sorunun bir sistem sorunu olduğunu gösteriyor. Ülkemiz coğrafyasının başarı sıralaması genelde uzun yıllardır izlediğim kadarı ile doğu illeri Hakkâri, Ardahan, Şırnak hep başarısız iller. Batı illeri genelde başarılı. Doğu batı farklılığının sınav üzerindeki gelişmişlik farkı mutlaka bir çözüme kavuşturulmalı, yoksa sosyal boyutları gittikçe ağırlaşacaktır.</p>
<p>Öğrenciler Neden Başarısız?<br />
Maltepe Üniversitesinden Prof. Dr. İsa Eşme&#8217;nin yürüttüğü bir araştırmanın sonuçlarına göre öğrencilerin yarısından fazlası bilgisayar dersini ancak bilgisayar görmeden işliyormuş. Fen derslerini laboratuara girmeden öğretmenlerin tahtaya yazdığını deftere geçirerek geçtiğini belirtiyor. Gözlem yapamayan, araştırma ruhu kazandırılmayan, kitap okumayan, ders dışı hiçbir sosyal faaliyeti olmayan insanların yaşamı anlaması, mantık yürütmesi beklenemez. Geçmişte liselerde komposizyon, mantık ve felsefe dersleri vardı. Lise bitirme ve olgunluk sınavları yapılırdı. Hepsi ortadan kaldırıldı. Son 30 yılda sayısız program ve müfredat değişikliği yapıldı. Şimdi geriye doğru gidildiğinde neden ve nasıl bu duruma geldik sorusunun sorulması kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu durumdan kim sorumlu? Yalnızca Mili Eğitim Bakanlığındaki yerli ve yabancı uzmanlar mı? Siyaset mi? Amacı ve sorumluluk bilinci verilmemiş günlük yaşayan geniş insan kitleleri mi? Yoksa toptan hepimiz mi sorumluyuz?<br />
Son yılların sonuçlarının genel değerlendirmesi ülkemiz ciddi olarak eğitilmeyen veya öğretilemeyen bir nesil ile karşı karşıyadır. Bu gençliğin yarınki Türkiye&#8217;si nasıl olacak, bunu düşünmek istemezsiniz herhalde.</p>
<p>Sorun Temelden Kaynaklanıyor<br />
Lise bitirme ve olgunluk sınavları yapılmadığı için öğrencilerin ne bilip bilmediği tam olarak bilinmiyor. Bilindiği gibi bu yıl liseyi dört yıl okuyarak bitiren öğrenciler girdiler ancak sonuç geçmiş yıllara göre daha düşük. Acaba dört yıllık lise eğitimi öğrenciye bir şey katmadı mı? Geçmişte üç yıl olan eğitim sürecinde ne eksikler görüldü de eğitim dört yıla çıkarıldı? Bu durumda ne değişti? Bunun üniversite eğitimine ve sürecin anlaşılmasına ne oranda katkıda bulunacağının araştırılması gerekir. Dört yıllık lise eğitiminin ne getirdiği ve ne götürdüğü ileride daha iyi ölçülebilecektir.</p>
<p>Önce adaletsizlikleri sorgulayalım<br />
Bu durum yeni bir sorun yaratıyor. Vakıf üniversiteleri çok düşük puanla öğrenci alıyor. Bu durum parası olanın istediği okula girmesine, parası olmayanın da okuyamadığı bir durum yaratıyor ki hakkaniyet ve kalite sorunu yaratmaktadır.<br />
Sınava endekslenen öğrenciler muhakeme yeteneklerini yitirdi. ÖSS eğitim sistemini iflas ettirdi.&#8217; &#8216;Fırsat eşitsizliği çok büyük&#8217;.<br />
Eğitim artık sınava hazırlanabilen ve parası olanın yapabildiği bir duruma gelmiştir. Doğu illerinin ve gelir düzeyi düşük bölgelerde ve ailelerin çocuklarının başarısının düşüklüğü de buna bağlı olarak değişmektedir.<br />
Her yönü ile okul öncesinden lise eğitimine kadar ciddi bir fırsat eşitsizliği ve adaletsizliliğin olduğunu belirtmek gerekir. Okullar arası, iller arası ve adaylar arasında Ağırlık Ortaöğretim Başarı Puanı&#8217;nın hesaplanmasının yarattığı adaletsizlik, sınava hazırlanma ve puanlar arasındaki küçük farklılıkların etkisi bir bütün olarak ele alınmalıdır. Okular arası farklılıklar kadar eğitmenlerin bilgi ve deneyimi ayrıca tartışılması gereken bir diğer konu.<br />
Eğitimde fırsat eşitsizliği bölgeler arası dengesizlikle paralel gelişmektedir. Araştırmalara göre öğrencilerin yüzde 80-85&#8242;i kadarı dershaneye gidiyor, yüzde 20 kadarı da ek özel ders alıyor. Varlıklı çevrelerin çocukları açıkçası daha başarılı oluyor.<br />
Bu bağlamda başarısız olan öğrencilerimiz değil, geleceğin nitelikli insanı yetiştirecek, farkına varılabilirliği gelişmiş, belirli bir düzeyde genel bir eğitim almış, bilimsel gelişmeleri izleyen, sorgulayıcı eğitimi veren sınava endeksli ezberci eğitime sistemi bugün iflas etmiştir.</p>
<p>Kontenjan Artışı Başarısızlığı Gölgelemiştir.<br />
Ülkemizde Üniversite kontenjanlarıyla ilgili bilgi veren Yarımağan, kontenjanların merkezi yerleştirmeyle öğrenci alan programlar ve özel yetenek sınavıyla öğrenci alan programlardan oluştuğunu kaydetti. Ancak bu öğrencilerin tercih yapma şansının elde etmesi için geçmiş yıllarda uygulanan belirli sayıdaki soruların %15&#8242;ini doğru cevaplama düzeyi %10&#8242;a indirilerek ileride olası kontenjan açığının oluşmamsı için önlem alınmış olu.<br />
Sınavı geçerli sayılan adaylardan 1 milyon 294 bin 74&#8242;ünün ÖSS puanı hesaplanırken 29 bin 927 adayın ise ÖSS puanları hesaplanamadı. Böylece tercih yapma hakkını elde edemeyen aday sayısı ise 94 bin 201 (yüzde 7.11) oldu.<br />
Bu yıl açıkçası YÖK üniversite önündeki birikimi eritmek için bir taraftan kontenjanları artırdı diğer taraftan kontenjan açığı yaşanmaması için taban puan için gerekli olan belirli orandaki soru çözme oranın düşürdü. Kontenjan artırılması mezun öğrenci birikimini azaltmak ve yeni açılan vakıf üniversitelerini doldurmak için atılmış bir adım olduğu artık sıradan insanlar tarafından da seslendirilmektedir. Doğal olarak artırılan kontenjanlara paralel olarak eğitim kalitesinin arttığını söylemek çok zor, tersine yüksek öğretimin kalitesi düşmüş ve ileride daha da düşecektir.<br />
Bu yıl bir taraftan kontenjanlar artırılırken (yaklaşık 90 bin) diğer taraftan hızla geçmişten kalarak biriken öğrenci sayısı eritilmeye çalışılmaktadır. Mevcut kontenjan durumu merkezi yerleştirme ile öğrenci alan programlar grubuna devlet üniversiteleri için 529 bin, vakıf üniversiteleri için 73 bin, KKTC üniversiteleri için 16 bin ve yurt dışı üniversiteleri için çoğunlukla orta Asya&#8217;daki üniversiteler için ise 2 bin 400 olmak üzere toplam 621 bin 749 kontenjana yerleştirme yapılacaktı. Özel yetenek sınavı ile öğrenci alan programlar grubunda devlet üniversitelerinde 14 bin, vakıf üniversitelerinde 5 bin 400, KKTC üniversitelerinde bin 898 ve yurt dışı üniversitelerinde 264 olmak üzere toplam 21 bin 779 kontenjan bulunuyor. Şimdilik toplam 643 bin 528 kişi bu yıl bir yüksek öğretim programına kayıt yaptıracaklar. Ancak unutmayalım dünyanın hiçbir ülkesinde açık öğretim dahi iki yıllık ön lisans okullarına giren öğrencileri de sayarak &#8220;bilmem şu kadar öğrenciyi üniversiteye soktuk&#8221; denilemez.<br />
Bu durumda neredeyse sınava gripte üniversiteye girmeyen öğrenci kalmayacak. Sınava giren her iki adaydan biri üniversite kapısından içeriye girmiş olacaktır. Buna rağmen yinede kontenjan açığı yaşanacaktır. Çünkü artık bazı okullara kayıt yaptırmanın da bir anlamı kalmadı. Ciddi anlamda genç işsizlik işe girme ekseninde kurgulanmış üniversite sınavı durumunu sorgular olmuştur. Bu durumda bugün açtığımız bazı üniversiteleri belki de kapatacağız.</p>
<p>Üniversite Türkçe ve Matematik Öğretmez<br />
&#8216;Kontenjanlar arttı ama pekâlâ bu gençlerin üniversite okuma potansiyeli var mı? Mezunların kalitesi ne olacak? Mezunlarımızı yarın batı ülkelerindeki üniversitelere gönderebilecek konumda mıyız? ÖSS sınav sonuçları bir şekilde bu ülkede okuma yazma bilmeyen lise mezunu olduğunun göstergesidir. 30 bin öğrencinin genel bir sınavda sıfır çeken, yüzde 60 öğrencinin fen testine dokunmadığı bir neslin Türkiye&#8217;nin geleceğine ne katacağını şimdiden düşünmek gerekir. Bu kişileri üniversiteye iteleyerek sorunu üniversitelere yıkmak ne denli doğru? Doğal olarak kontenjan artışı ile eğitimsiz ve yetersiz yüz binlerce kişi üniversitenin kucağına atılmış olmaktadır. Açıkçası üniversitelerin durumu bu bağlamda çok parlak değil. Başta üniversitelerin bu denli yetersiz öğrenciyi kabul etme ve etmeme konusunda görüşlerini ortaya koyması gerekir. Üniversiteye gelen öğrenciye Türkçe, matematik ve fen bilgisi öğretilmez. Üniversite temel bilimleri bilim yapmak üzere öğrencinin kendi yeteneğini ve fikirlerini oluşturması beklen<br />
Üniversite nedir? Amacı meslek mi kazandırmaktadır? Yoksa öğrenciye genel kültür ve felsefi bilgi derinliği kadar meslek mi öğretir sorusunu sordurtuyor.<br />
Üniversite kişiyi hayata bağlayacak, okuyarak, çalışarak yaşamda mutlu olmanın yolarını kazandırması gerekir, hiç matematik sorusu çözemeyen yani soyut düşünemeyen bir öğrenciye nasıl bilim anlatacaktır. Uzun zamandır öğretim üyeleri (%50&#8242;den fazlası)  liseden gelen öğrencinin dersi izleme ve anlama düzeyinden şikâyetçiydiler. Bilemiyorum yarın nasıl olacaktır. Düşük bilgi ile üniversiteye gelecek ve buradan da yeterince eğitilmeden, hiçbir yabancı dil bilgisi olmadan, bilimsel düşünme ve kritik yapma becerisi geliştirmeden mezun olacak yüz binlerce diplomalı insanla bu ülkeyi nereye taşıyabiliriz.</p>
<p>Ne Yapılmalı?<br />
Yaşanan bunca sınav endeksli sistem artık liselerde eğitimin sınava endekslendiğini ve eğitim sistemini esir aldığını ve eğitimin iflas ettiğini görmek gerekir. Ayrıca öğrencilerin sınava endekslenerek muhakeme yeteneğini yitirdiğini görmek gerek. Eğitim her açıdan bir bütün olarak ele alınmalı ve temelden sorgulanmalıdır.<br />
Artık rakamlarla oynayarak bilmem kaç kişi üniversiteye girdi değil, temelden konu masaya yatırılmalı ve köklü çözüm yolları aranmalıdır. Ülkemizde lise eğitimine kadar yaşanan yoğun sınav ve yaşanan kaygıların yarattığı stres ve yeterli bilgi alamamak önemli faktör olabilir. Öğrencilerin ÖSS&#8217;ye yorgun, yılgın ve çaresiz girdiğini sıkça gözlüyoruz. Eğitimin kalitesinin artırılması ve daha nitelikli bir eğitim için sürecin bir bütün olarak ele alınması gerekir.<br />
Bu yılki ÖSS sınav sonuçları sınava giren öğrencilerin büyük çoğunluğunun başarısızlığı ilk defa net olarak orya çıkmıştır. Milli Eğitime bağlı liselerin eğitim düzeyi mutlaka mercek altına alınmalıdır. Ülkemizin eğitim geleceği bana göre savunma kadar önemli ve iş özel okullara ve dershanelere bırakılmayacak kadar ciddi boyuttadır.</p>
<p>1.      Eğitim fakülteleri günün koşullarına göre güncellenmeli. Yeniden Öğretmen okulları aşılmalı ve öğrenciler geçmişte olduğu gibi yetenek sınavına göre öğretmenliğe alınmalıdır.<br />
2.      Yüksek öğretim görmek ve belirli bir meslek edinmek isteyen öğrencilerin Üniversite yerine, Meslek Yüksek Okulları, Politeknik Üniversiteler gibi daha çok mesleğe yönelik eleman yetiştiren okullara yönlendirilmeli. Üniversite eğitimi gerçek amacına uygun felsefi tartışma ve bilimsel metot ve mesleki araştırma alanına getirilmelidir.<br />
3.      Ulusal Eğitim Şurası acilen toplanmalı. Özel okul ve dershanelerin durumu gözden geçirilmeli. Yeniden ilk ve Ortaöğretim ağırlıklı olarak millileştirilmeli. Avrupa ülkelerinde olduğu gibi belirli sayıda amaca uygun vakıf ve özel okullar olabilir ancak ülkemizin bugünkü görüntüsü ile eğitim % 40&#8242;ından fazlası özel sektör tarafından yürütülmekte ki bu durum OECD standartlarının çok çok üzerinde. Buna karşı uluslararası testlerde de en sonlarda geliyoruz. Orta öğretim yeniden bilgi kazanma ve kendi geliştirme eksenine taşınmalıdır.<br />
4.      Lise eğitimi yeniden tanımlanmalı. Orta öğretimde yetenek ve başarıya göre liseye yönlendirilecek öğrenciler üniversiteye hazırlanmalı. Genelde ortaöğretimdeki öğrencinin ancak %30 kadarı liseye yönlendirilir. Geriye kalan öğrenciler de yeteneklerine ve ihtiyaca göre meslek liselerine yönlendirilmiştir. Meslek liseleri de belirli bir düzeye kadar başarı durumuna göre yalnızca kendi alanında üniversiteyi okuyacak şekilde yönlendirilmelidir.<br />
5.      Lise son sınıfta liseyi bitirme sınavı yapılmalı ve olgunluk sınavı yapılarak kişinin yetişkin bir birey olarak en azından belirli bir bilgi ve bilince eriştiğinin belirlenmesi gerekir. Bu çerçevede herkesin üniversite sınavına girmesine gerek kalmaya bilir.<br />
6.      ÖSS&#8217;de soru ağırlığı müfredatla uyumlu hale getirilmeli.<br />
7.      Ortaöğretim başarı puanının etkisi artırılmalı.<br />
8.      Lise bitirme ve olgunluk sınavı mutlaka yapılmalıdır<br />
9.      Dershanecilikten öğrenciler kurtarılmalıdır. Maddi durumu iyi olan ailelerin çocukları dershanelere ve özel hocalarla gidip sınava iyi hazırlanırken yoksul ailelerin çocukları bu imkândan yoksun olarak sınava hazırlanamıyor. Bu soruna da çözüm bulunmalıdır.<br />
10.     Test usulü ezberci yaklaşımdan sistem kurtarılmalıdır</p>
<p>Bu sınav sonuçlara göre ülkemizin geleceği pek parlak bir bilimsel gelişme beklemiyor. Alınan sonuçlar ülkemizin ileride bilim yapamayacağını ve bilimde geride kalacağının bir işaretidir. Fen ve matematik bilmeyen hiçbir toplum ilerleyemez. İnsanlığın bugüne kadarki tecrübesi temel bilimleri kullanamayan toplumların gelişmediği yönündedir. Neden bu kadar öğrenci başarısı sorusunun cevabı bu ülkenin geleceği sorunu olup, her şeyi bir yana bırakıp ülke olarak bu konuya yönelmemiz gerekir. Anlaşılan orta eğitim yeniden düşünülmeli ve ülkenin geleceğini ileriye taşıyacak sürece girmesi gerekir. Başta siyasiler olmak üzere bütün yetkililerin ve aklı başında sorumluluk sahibi herkesin bu sorunu ciddiye alıp bir an önce çözüm yolları araması gerekir.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/universitelerde-secim-sistemleri/' title='Üniversitelerde Seçim Sistemleri'>Üniversitelerde Seçim Sistemleri</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/universite-tercihleri-hangi-kriterlere-gore-yapilmali/' title='Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı'>Üniversite Tercihleri Hangi Kriterlere Göre Yapılmalı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/okullar-acilirken-sorunlar-ve-yeni-paradigma-gereksinimi/' title='Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi'>Okullar Açılırken Sorunlar ve Yeni Paradigma Gereksinimi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/davis-universitesi-neden-bir-numara/' title='Davis Üniversitesi Neden Bir Numara'>Davis Üniversitesi Neden Bir Numara</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basarisizliktan-kurtulun/' title='Başarısızlıktan Kurtulun'>Başarısızlıktan Kurtulun</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/oss-sinav-sonuclari-ve-ulkemizin-bilimsel-gelecegi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çin tekstili tasarımı da öğrendi</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/cin-tekstili-tasarimi-da-ogrendi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/cin-tekstili-tasarimi-da-ogrendi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2009 10:17:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[manset]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[defile]]></category>
		<category><![CDATA[ihracat]]></category>
		<category><![CDATA[iplik]]></category>
		<category><![CDATA[konfeksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[kreasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kumaş]]></category>
		<category><![CDATA[moda]]></category>
		<category><![CDATA[tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Tekstil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=555</guid>
		<description><![CDATA[Türk tekstili, tekstilcilerin markalaşma çabalarına rağmen kan kaybetmeye devam ederken, Çin tekstili ucuz üretim avantajına “tasarım” yeteneğini de ekledi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><img class="size-full wp-image-570 alignnone" title="cinmodasiic3" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/cinmodasiic32.jpg" alt="cinmodasiic3" width="571" height="184" /></p>
<p style="text-align: left;">Türk tekstili, tekstilcilerin markalaşma çabalarına rağmen kan kaybetmeye devam ederken, Çin tekstili ucuz üretim avantajına “tasarım” yeteneğini de ekledi.<br />
Bu gelişmenin ne anlama geldiğini en iyi tekstilciler bilir. Seslerini bir türlü duyuramayan, duyurduklarında da sonuç alamayan tekstilcimizin halini rakamlar çok net ortaya koyuyor:<br />
. 2003-2008 yılları arasında kapanan firma sayısı 490 bin,<br />
. Krizde sektörden 3 bin firma kapandı, 3 bin firma daha kapanmanın eşiğinde,<br />
. Hazır giyim ihracatı 2009’un ilk 6 ayında yüzde 25 geriledi.<br />
. İç pazarda hazır giyim harcamaları yüzde 13 azaldı.<br />
. Ağustos 2008&#8242;de 346 bin olan kayıtlı tekstil çalışan sayısı Mart 2009 itibariyle 309 bine, Ağustos 2008&#8242;de 434 bin olan kayıtlı hazır giyimde çalışan sayısı 362 bine geriledi.<br />
. Sektör için hazırlanan ve 1 Ocak 2009’da uygulanacağı söylenen “Tekstil, Hazır giyim ve Deri Sektörü Strateji Eylem Planı” lafta kaldı.<br />
Türk tekstilinde ortaya çıkan tablo böyle. Türk tekstilinin mevcut üretim kapasitesini, istihdamını ve kredilerini korumak için destek ihtiyacının sürdüğü ortada.<br />
Sektörün yeniden güç kazanması için hem ulusal tekstil stratejilerinin belirlenmesi ve bu stratejiler paralelinde yenilikçi ürünler geliştirilmesi, hem de otomotiv ve beyaz eşyada olduğu desteklenmesi gerekiyor.<br />
Peki, rakibimiz Çin’de neler oluyor.<br />
Düşük maliyet avantajına “tasarım” gücünü de ekleyen Çin, tekstilde dünyanın zirvesine oynamaya devam ediyor. Bir çok Çinli tasarımcının ismini öğrenmeye başladık bile. Örneğin Guo Pei , Wu Yong, Jiang Zhuo ve Xuan Yu, şimdiden isimlerini tüm dünyaya duyurdular. Tekstil ürünlerinde Batı stili çizgilere yer veren, bunun yanında Çin kültüründen süslemeleri kullanan Çinli tasarımcılar, krize rağmen tekstil gelirlerinin yaklaşık yüzde 25 artmasını sağladılar.<br />
Her yıl düzenlenen Çin Uluslararası Moda Haftası da, Çinli tasarımcıları dünya devleriyle aynı platforma taşıyor.<br />
Bundan 4-5 yıl önce moda dünyasında Çin stilinden söz edilmezken, günümüzde takip edilen konuma ulaştılar.<br />
Sırada ne var hepimiz biliyoruz. Elbette ki markalaşma. Hızla gelişen Çin tekstili tasarımın ardından markalaşmada da söz sahibi olduğunda, dünya tekstili Çin’in tekeline girmiş olacak.<br />
Allah, Türkiye’de yatırım ve üretim yapan, istihdam yaratan Türk tekstilcisinin yardımcısı olsun! Çünkü Allah’tan başkasının yardım edeceği yok gibi görünüyor.<br />
Sinan Tunç<br />
<img class="aligncenter size-full wp-image-560" title="cinmodasiic2" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/cinmodasiic2.jpg" alt="cinmodasiic2" width="551" height="122" /><br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/hazir-giyim-ve-tekstil-kan-kaybediyor/' title='Hazır giyim ve tekstil kan kaybediyor'>Hazır giyim ve tekstil kan kaybediyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/mini-etek-2009-yazinda-yeniden-gundemde/' title='Mini 2009 yazında yine moda'>Mini 2009 yazında yine moda</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/cin-tekstili-tasarimi-da-ogrendi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ne kadar Bursasporluyuz?</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/ne-kadar-bursasporluyuz/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/ne-kadar-bursasporluyuz/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2009 09:41:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<category><![CDATA[Antrenör]]></category>
		<category><![CDATA[Barcelona]]></category>
		<category><![CDATA[Beşiktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Bursaspor]]></category>
		<category><![CDATA[çalım]]></category>
		<category><![CDATA[Chelsea]]></category>
		<category><![CDATA[Dortmund]]></category>
		<category><![CDATA[facebook]]></category>
		<category><![CDATA[faiz]]></category>
		<category><![CDATA[Fenerbahçe]]></category>
		<category><![CDATA[football]]></category>
		<category><![CDATA[futbol]]></category>
		<category><![CDATA[futbolcu]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray]]></category>
		<category><![CDATA[Göteborg]]></category>
		<category><![CDATA[hakem]]></category>
		<category><![CDATA[kaleci]]></category>
		<category><![CDATA[kazanç]]></category>
		<category><![CDATA[korner]]></category>
		<category><![CDATA[kur]]></category>
		<category><![CDATA[küresel ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Liverpool]]></category>
		<category><![CDATA[Madrid]]></category>
		<category><![CDATA[Manchester]]></category>
		<category><![CDATA[Milan]]></category>
		<category><![CDATA[para]]></category>
		<category><![CDATA[santra]]></category>
		<category><![CDATA[şut]]></category>
		<category><![CDATA[taç]]></category>
		<category><![CDATA[teknik direktör]]></category>
		<category><![CDATA[yan hakem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=546</guid>
		<description><![CDATA[Futbol dev bir sektör ve bu sektör hem kentleri dünya çapında tanıtıyor, hem de sağladığı ekonomik hareketlilikle refah seviyesini yükseltiyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Liverpool, Göteborg, Manchester, Madrid, Milan, Chelsea, Dortmund, Barcelona.</p>
<p>Ve daha sayamayacağım kadar çok sayıda kent.</p>
<p>Hiç birini gidip görmedim. Ama bu kentleri biliyorum. Siz de biliyorsunuz.</p>
<p>Dağını, ovasını, tarihini mi biliyoruz?</p>
<p>Hayır.</p>
<p>Sadece ve sadece futbol takımlarının başarıları nedeniyle tanıyoruz bu kentleri.</p>
<p>Peki, Dünya’daki en büyük sektörler neler?</p>
<p>En başta elbette telekomünikasyon var. Ardından silah, kimya, otomotiv, elektronik, beyaz eşya ve petrol geliyor.</p>
<p>Futbol bu sıralamanın neresinde?</p>
<p>Futbolda dönen para hayallere sığmayacak kadar büyük miktarda.</p>
<p>Milyarlarca Euro’nun bozuk para gibi el değiştirdiği futbol, ülkelerin olmasa bile şehirlerin kaderini değiştiren bir öneme sahip.<img class="aligncenter size-full wp-image-545" title="bursasporic" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/bursasporic.JPG" alt="bursasporic" width="541" height="178" /></p>
<p>Özetle anlatmak istediğim, futbol dev bir sektör ve bu sektör hem kentleri dünya çapında tanıtıyor, hem de sağladığı ekonomik hareketlilikle refah seviyesini yükseltiyor.</p>
<p>Dönelim Bursa’ya.</p>
<p>bilyoner.com, 1 milyon üyesini kapsayan bir araştırmayla “Türkiye’nin Taraftar Haritası”nı çizdi ve sonuçları geçtiğimiz hafta açıkladı.<br />
Türkiye’nin 81 ilinde hangi takım taraftarlarının çoğunlukta olduğunu gösteren araştırmaya göre, 5 büyük ilden İstanbul ve Ankara’da en çok taraftarı olan takım Fenerbahçe iken; İzmir, Bursa ve Adana’da Galatasaray taraftarı çoğunlukta.</p>
<p>Cimbom’lu Bursaymışız da haberimiz yokmuş.</p>
<p>Ankete Bursa’dan katılanların yüzde 34’ü Galatasaraylı, yüzde 28’i Fenerbahçeli, yüzde 20’si de Beşiktaşlıyım demiş. Toplamı yüzde 82 ediyor.</p>
<p>Kalan yüzde 18’i Bursasporlu sanmıyorsunuz değil mi?</p>
<p>Trabzonlusu var, Sivaslısı var, Eskişehirlisi var, var da var…</p>
<p>Bursa böyleyken diğer Anadolu kentlerinde durum ne?</p>
<p>Trabzon’da Trabzonspor taraftarının oranı yüzde 72. Eskişehir’de Eskişehirspor %27’yle Galatasaray’ın ardından ikinci sırada yer alıyor. Sivas’daki Sivassporluların oranı yüzde 26, Malatya’daki Malatyasporluların oranı yüzde 23.</p>
<p>Araştırma gösteriyor ki, Bursalıların ve Bursa’da yaşayanların Bursa’yı futbolda marka kent yapmak gibi bir ideali yok.</p>
<p>Gönlümüz başka takımda bile olsa, kentimiz ve geleceğimiz için Bursaspor’un başarısını arzulasak, bu hedef doğrultusunda elbirliğiyle çalışsak ne güzel olurdu.</p>
<p>Sinan Tunç</p>
<p>NOT: Bir de facebook’a bakayım dedim, acaba ne kadar Bursasporlu var? 26.285 hayran<a href="http://www.facebook.com/s.php?k=100000000004&amp;id=7924643393">ı</a> olan bir sayfa buldum. Facebook hesabınız varsa, aşağıdaki bağlantıyı kullanarak destek olabilirsiniz.</p>
<p><a href="http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.facebook.com/pages/bursa-Turkey/Bursaspor/7924643393" target="_blank">http://www.facebook.com/share.php?u=http://www.facebook.com/pages/bursa-Turkey/Bursaspor/7924643393</a><br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bankaci-gozuyle-ekonomi/' title='Bankacı Gözüyle Ekonomi'>Bankacı Gözüyle Ekonomi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/matematik-yalan-soylemez/' title='Matematik yalan söylemez'>Matematik yalan söylemez</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/hazir-giyim-ve-tekstil-kan-kaybediyor/' title='Hazır giyim ve tekstil kan kaybediyor'>Hazır giyim ve tekstil kan kaybediyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/ne-kadar-bursasporluyuz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medya piyasaları çöküyor</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 10:56:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceyi açıklama özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[EFJ]]></category>
		<category><![CDATA[emekçi]]></category>
		<category><![CDATA[enformasyon]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[grev]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[iş sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[işveren]]></category>
		<category><![CDATA[kamera]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Olay Medya]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<category><![CDATA[sabah gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[TGF]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=514</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa Gazeteciler Federasyonu'nun son bildirgesinde, "İnternet günlükleri ve sosyal paylaşım ağları, dünyanın yeni alanlarını gün ışığına çıkarırken, diğer alanlarda geleneksel medyanın, özellikle de gazetelerin ışığı solmakta" denildi. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa&#8217;daki gazeteci sendikalarının oluşturduğu üst örgüt olan Avrupa Gazeteciler Federasyonu&#8217;nun (European Federation of Journalists &#8211; EFJ) son bildirgesi, medyanın içinde bulunduğu ortam açısından oldukça düşündürücü belirlemeler içeriyor.<br />
<img class="aligncenter size-full wp-image-515" title="habercilericsayfa" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/habercilericsayfa.JPG" alt="habercilericsayfa" width="580" height="146" /></p>
<p>İnsanlara kendi içeriklerini oluşturma ve paylaşma olanağı sağlayan teknolojinin, aynı insanların içinde yaşadıkları topluma hitap eden medyayı ise zayıflattığı vurgulanan bildirgede, &#8220;İnternet günlükleri ve sosyal paylaşım ağları, dünyanın yeni alanlarını gün ışığına çıkarırken, diğer alanlarda geleneksel medyanın, özellikle de gazetelerin ışığı solmakta&#8221; denildi. Bildirgenin devamında şu görüşlere yer verildi:<br />
Medya piyasaları çöküyor. Reklamların internete kaçışı, gazeteler ve geleneksel televizyon için daha az zaman ayıran yeni bir kuşak, nitelikli gazeteciliğin zararına personel sayısını azaltan ve yazı işleri maliyetlerini düşüren bu endüstride paniğe yol açıyor ve demokratik çoğulculuğu zayıflatıyor.<br />
Sektörden umutsuzca daha fazla kar çıkarma peşinde olan işverenlerin neden olduğu Avrupa&#8217;da, gazetecilik ve medyadaki gerileme, son ekonomik darboğazdan ötürü son aylarda çarpıcı bir biçimde hızlandı. Bununla birlikte, Avrupa&#8217;da medyanın içinde bulunduğu kriz, yıllardır oluşum halindeydi, bu kriz son ekonomik durgunluktan önce başlamıştı.<br />
Kriz, medyanın Avrupa&#8217;daki siyasal, toplumsal ve demokratik yaşamı izlemesi üzerinde çarpıcı bir etkiye sahip. Özel sektör medyasıyla, başta radyo televizyon olmak üzere devletin fonladığı ve Avrupa halkına geleneksel olarak çoğulcu ve çeşitlilik içeren haberler sunan haber mecraları arasında artık, önceden var olan tatmin edici dengeden söz edilemez.<br />
Artık medyada çoğulculuğun teminat altında tutulabileceğinin garantisi yoktur. Özel sektör artık Avrupa&#8217;da demokrasi standartlarının korunması ve yükseltilmesinde merkezi öneme sahip olan enformasyon hizmetinin sağlanmasını garanti edemez.<br />
Aynı zamanda, kamusal radyo-televizyon alanı da kendine ait bir krizi yaşamakta ve hala büyük siyasi baskıların hedefi olmaktadır. Avrupa medyasının merkezinde, hem devlet destekli, hem de özel medya benzer biçimde olağan dışı bir baskı altındadır.<br />
Bu, kısa dönemli bir kriz değil. ABD&#8217;de geleneksel medyanın çöküşünün boyutu, hem medya çalışanları hem de kamusal kuruluşlarda büyük bir şoka yol açmıştır. Avrupa&#8217;nın da, piyasanın yeniden yapılanmasının sonuçlarıyla kısa sürede yüz yüze geleceğinde hiç kuşku yoktur.<br />
Değişim oldukça amansızdır ve daha açık, daha ilgili ve daha iyi enforme edilmiş toplulukların yaratılması için imkanlar sunmaktadır, ancak bu toplulukların ortaya çıkması yalnızca gazeteciliğin mesleki, kamusal amaçları (kamusal tartışmaları başlatma, bu tartışmalar hakkında eğitici ve bilgilendirici olma, toplumda iktidar sahibi olanlardan hesap sorma) korunduğu sürece mümkün olabilecektir. Gazetecilik, araştırma ve yolsuzlukları kontrol etme mekanizmaları sunmakta ve toplumları açık toplum olarak tutmaktadır.<br />
Bu tehditkâr koşullara karşılık, Avrupa Gazeteciler Federasyonu (EFJ), gazeteciliğin geleceği konusunun, medyanın Avrupa kıtası boyunca istikrar, sosyal adalet ve eşitliğe dayanan bir demokrasi inşa edilmesinde oynadığı kilit role ilişkin ulusal ve uluslararası düzeydeki tartışmanın merkezine oturtulması gerektiğine inanmaktadır.<br />
Gazeteciler ve sendikaları, çalışma koşulları, mesleki standartların ve demokratik medyanın can daman olan sendikal haklarını savunmaya kararlıdır. Gazeteciliğin ve Avrupa medyasının yaratıcı kalbi olan medya profesyonelliğinin korunması, beslenmesi ve gelişmeye teşvik edilmesi gerektiğine inanıyoruz.<br />
EFJ bu düşünceyle; Etik Gazetecilik Girişimi çerçevesinde ve aşağıdaki ilkeler doğrultusunda, medyada kamu yaran değerleri ve etik gazeteciliğe bağlılığın yeniden canlandırılmasına yönelik olarak kıta çapında bir kampanya çağrısında bulunmaktadır:<br />
1. EFJ, gelişmenin önündeki engel olarak kabul ettiği, her tür sansür ve otosansür uygulamasına karşı tutumuna sıkı sıkıya bağlı kalmayı sürdürmektedir. Hükümetlerin, gazetecilerin özgür çalışmalarına imkan sağlayacak yasal, düzenleyici koşulları oluşturmakta başarısız kalmaları halinde, demokrasi işlevini yerine getiremez.<br />
2. Gazetecilik inanılır ve güvenilir olmalıdır. Bu da, gazetecilerin işlerine, onların yaptıkları çalışmalara yatırım yapılmasını, toplumsal koşullarındaki, iş koşullarındaki belirsizliklerin giderilmesini gerektirir. Kadrolu veya serbest tüm gazetecilerin, fikri haklarının ve profesyonel statülerinin koruyucu düzenlemelerle desteklendiği uygun çalışma koşullarına sahip olması, nitelikli gazeteciliğin de güvencesidir.<br />
3. Özellikle daha açık, çoğulcu ve temsili hükümet yönünde çaba gösteren toplumlarda olmak üzere, gazetecilerin mesleki eğitimine ve yetişmesine daha fazla önem verilmelidir.<br />
4. Medya dallarının birbirine giderek daha fazla benzemesi, yakınlaşması, yeni yönetim modelleri gerektirmektedir; basın konseyi ve radyo televizyon yayımcılığı konseyleri, farkı biçimlerdeki iç düzenleme, ortak düzenleme ve bağlayıcı yasalar. internet gerçeklikleri, var olan yapıları giderek daha demode hale getirmektedir.<br />
5. Enformasyon dünyasındaki değişim, eski ve test edilmiş değerleri esas alan yenilikler ve yeni vizyonlar gerektirmektedir. EFJ, gazeteciler ve onların sendikalarının, tehditlerin üstesinden tek başlarına gelemeyeceğini kabul etmektedir. Medyanın rolünü güçlendirmeye ilişkin yeni diyalog ve tartışmaların başlatılması için, medya sahipleri, açık toplum gruplan, ulusal ve Avrupa düzeyinde siyasetçiler de dahil bütün ilgilileri kapsayan yeni ittifaklar oluşturmalıyız.<br />
Avrupa&#8217;da basının geleceği üzerinde ulusal düzeylerde ve Avrupa düzeyinde kamuoyu tartışmaları başlatılması için, Avrupa Birliği&#8217;nde 2009 yılındaki yönetim değişikliğini bir fırsat olarak kullanmalıyız.<br />
Bu tartışma sadece telefon, radyo-televizyon yayını, yazılı ve dijital medyanın teknolojik olarak birbirlerine yakınlaşmasından kaynaklanan iletişim politikaları ve teknolojik sorunlara odaklanmamalı. Bunlar önemlidir, ancak kritik ve tarihi önemdeki mesele, Avrupa&#8217;nın demokratik hayatında çoğulculuk ve halk katılımı mekanizmasının temel taşı olarak gazeteciliğin rolünün güçlendirilmesidir.<br />
Bu nedenle EFJ, Varna&#8217;da yapılan 2009 Yıllık Toplantısında, Avrupalı gazetecilerin, aşağıdaki eylemler aracılığıyla, gazetecileri, değişimin öncülüğüne yerleştireceğini ilan etti:<br />
• Medya sektöründeki gelişmelerin eksiksiz incelenmesine olanak sağlamak için, Avrupa düzeyindeki siyasetin değişmesi yönünde güçlü bir kampanya yürütmek ve yeni girişimleri teşvik etmek; bu yeni girişimlerin, bütün tarafların katılımıyla bir Avrupa medya zirvesinin yapılmasını, medyadaki krizin doğurduğu belirsizlik ortamında AB ülkelerinin yol bulmalarına yardımcı olmak üzere, basın sendikalarının da katılımıyla, AB bünyesinde bir &#8220;medya görev gücü (task force)&#8221; oluşturulmasını da kapsaması;<br />
• Siyasal karar vericiler ve hükümetlerle diyalog alt yapısının iyileştirilmesi olanaklarını medya sahipleri ve diğer taraflarla birlikte araştırmak;<br />
• Medyaya acil destek kapsamında ulusal düzeyde ve Avrupa düzeyinde yapılacak önerileri desteklerken; geleneksel veya yenilikçi biçimlerde yapılabilecek bu yardımların, aşağıdaki şartlar altında gerçekleşmesinde ısrarcı olmak:<br />
-Editoryal bagımsızlığın ve basın özgürlüğünün temel etik ilkelerine saygı ve bu değerleri medya kurumlan ile gazeteciliğin değişen çehresinde de savunmak;<br />
-Gazeteciler ve diğer medya emekçilerinin iş standartları ve uygun çalışma koşullarını da kapsayan sosyal haklara saygı;<br />
-Nitelikli gazeteciliğe yatırım yapılması, çeşitliliğin teşvik edilmesi ve çoğulcu medyatik sistemler bünyesinde kamunun yararına olan değerlerin vurgulanması;<br />
• Avrupa&#8217;da basın endüstrisindeki değişimi izlemeyi sürdürmek ve gelişmeleri haberleştirmek;<br />
• Pervasız maliyet azaltma stratejilerine karşı direnişlerinde gazetecilere destek olmak, Avrupa çapında EFJ&#8217;ye bağlı güçlü sendikaların gelişimini ve toplumdaki tüm gruplara, özellikle de gençlik kesimine erişebilme yeteneklerini teşvik etmek;<br />
• Gazeteciliğin savunulmasına ilişkin yeni girişimlerin belirlenmesi ve Avrupa&#8217;da medyanın geliştirilmesi amaçlı yeni girişimlerin olgunlaştırılması amacıyla, 2009 Yılında, medya krizi üzerine Avrupa çapında bir konferans düzenlemek.<br />
EFJ, geleceğin büyük fırsatlar sunmasının yanı sıra çok önemli tehditler de getireceğine inanmaktadır. Mesleği ve gazetecilerin istihdamını savunma çalışmalarında, üyemiz olan sendikaların yanındayız; bütün bireylerine değerler ve diyalog sunan bir toplumun öneminin ve basın özgürlüğünün ön plana çıkarıldığı, geleceğe dair yeni tartışmalar ve diyalogları teşvik etmeyi sürdüreceğiz.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2009 06:08:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül]]></category>
		<category><![CDATA[ATV]]></category>
		<category><![CDATA[basın hukuku]]></category>
		<category><![CDATA[Basın İş Kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[BGC]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[düşünceyi açıklama özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[emekçi]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[grev]]></category>
		<category><![CDATA[haber]]></category>
		<category><![CDATA[haberci]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[iş sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[işveren]]></category>
		<category><![CDATA[kamera]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Medyada çalışma ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Olay Medya]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme]]></category>
		<category><![CDATA[örgütlenme özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[sabah gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar arası ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[TGF]]></category>
		<category><![CDATA[TMSF]]></category>
		<category><![CDATA[Turkuvaz]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=502</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın 12 Eylül ihtilalinde grev eylemlerinin durdurulmasının ardından Bursa'daki ilk basın grevi 3 Temmuz 2009 Cuma günü başladı.Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), ATV ile Sabah gazete ve dergi gruplarının bağlı olduğu Turkuvaz işletmesine ait Bursa'daki iş yerinde grev uygulaması başlattı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignright size-full wp-image-510" title="grevsabahic" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/grevsabahic.jpg" alt="grevsabahic" width="92" height="426" />Türkiye Gazeteciler Sendikası&#8217;nın 12 Eylül ihtilalinde grev eylemlerinin durdurulmasının ardından Bursa&#8217;daki ilk basın grevi 3 Temmuz 2009 Cuma günü başladı. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), ATV ile Sabah gazete ve dergi gruplarının bağlı olduğu Turkuvaz işletmesine ait Bursa&#8217;daki iş yerinde grev uygulaması başlattı.</p>
<p>TGS temsilcileri, Bursa Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nuri Kolaylı ve Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca ile Türk-İş&#8217;e bağlı sendikaların şube başkanları tarafından Turkuvaz Haber Ajansı&#8217;nın Kırcaali Mahallesi Kahramanoğlu 1 Plaza&#8217;nın ikinci katındaki bürosuna grev pankartının asılmasının ardından bina önünde basın açıklaması yapıldı.</p>
<p>Basın açıklamasında ilk sözü alan TGS Ankara Şubesi Mali Sekreteri Cem Kor, TGS Yönetim Kurulu&#8217;nun 6 iş yerinde grev başlatılması nedeniyle hazırlanan metni okudu. Konuşmasının ardından greve destek veren BGC Başkanı Nuri Kolaylı’ya teşekkür eden Cem Kor, “BGC’yi ve başkanını, sivil toplum kuruluşu olarak yanımızda görmekten memnunluk duyuyoruz” dedi.</p>
<p>BGC Başkanı Nuri Kolaylı da, basın sektöründe sendikal örgütlülüğün önemine işaret ederek, Turkuvaz iş yerlerinde 13 Şubatta başlayan grev uygulamasının bir an önce çalışanların lehine sonuçlanması dileğinde bulundu.</p>
<p>Greve katılan 10 gazetecinin işten çıkarılmasının &#8221;patron ayıbı&#8221; olduğunu anlatan Kolaylı, Turkuvaz&#8217;daki örgütlenme sürecinin bir benzerinin de Bursa&#8217;da Olay Medya&#8217;da yaşandığını hatırlattı. Olay Medya çalışanlarının örgütlülük mücadelelerinin sonuç verdiğine, Olay Gazetesi&#8217;nde yetkiyi alan TGS&#8217;nin toplu iş sözleşmesi için yakın zamanda işverenle masaya oturacağına işaret eden Kolaylı, bu iş yerindeki sürecin anlaşmayla sonuçlanmasını temenni ettiklerini dile getirdi.</p>
<p>Türk-İş 8. Bölge Temsilcisi Mehmet Kanca da, TGS&#8217;nin yaklaşık 4,5 ay önce İstanbul&#8217;da başlattığı grevin ilk tabelasını asanlardan biri olduğunu, Bursa&#8217;da da grev pankartını asan teşkilatla yine beraber olmanın gururunu yaşadığını belirtti.</p>
<p>Turkuvaz işvereninin çalışanlarına karşı sergilediği tutumu &#8221;insanlık dışı&#8221; olarak nitelendiren Kanca, işverenin, örgütlenme hakkının yasalarla belirlenmiş olmasına rağmen bu hakkı kullanan sendika üyelerini istifaya zorlayarak, toplu iş sözleşmesi sürecindeki müzakerelerde 22 madde görüşüldükten sonra masadan çekildiğini, arkasına bir gücü alarak bu toplu iş sözleşmesinin akıbetini sonuçsuz bıraktığını savundu.</p>
<p>Kanca, TGS yönetiminin bu nedenle yasanın kendilerine verdiği yetkileri kullanarak, Turkuvaz&#8217;a ait İstanbul, Ankara&#8217;da toplam 3 iş yerinde Şubat ayında greve çıktığını, bugün de 6 ilde bulunan iş yerlerinde grev uygulamasının başlatıldığını belirterek, şunları söyledi:</p>
<p>&#8221;Bu grev, ne ilk grevdir ne de son grev olacaktır. Kamudaki yaşanan olumsuzluklar önümüzdeki günlerde diğer toplu iş sözleşmelerine de sirayet edeceği için TGS&#8217;nin grevinin, bizim için sendikal açıdan diğer grevlerle hiçbir farklılığı yoktur. bu grev, TGS&#8217;nin grevi değil Bursa&#8217;daki Türk-İş&#8217;e bağlı sendikaların grevidir, bu grev Türk-İş&#8217;in grevidir. Bu grev, sonucu çalışanların lehine oluncaya kadar Türk-İş&#8217;e bağlı sendikalarımızdan yerelde ve genelde destek görecektir.</p>
<p>TGS&#8217;nin en son grevinin 12 Eylül 1980 sürecinde durdurulduğunu, 29 yıl aradan sonra yapılan ilk grev olan &#8221;Turkuvaz grevi&#8221;nin Bursa&#8217;da da basın sektöründe uygulanan ilk grev olduğunu kaydeden Kanca, şöyle devam etti:</p>
<p>&#8221;Bursa ilk toplu iş sözleşmesi de inanıyorum, güveniyorum, her ne kadar TMSF yönetiminde de de olsa Olay gazetesindeki cengâverlerin başlattığı sendikal örgütlenme hareketinin sonucu olarak neticelenecektir. Bu sürecin tüm basın çalışanlarına hayırlı olmasını diliyorum. TGS ve BGC saflarında henüz yer almayan basın mensuplarının da üyeliklerini mutlaka yapmaları gerektiğini söylüyorum.&#8221;<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-3/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 3</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-2/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/bilgi-edinme-hakki-1/' title='Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1'>Bilgi Edinme Hakkı &#8211; 1</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Basın Reklamının Etkileri 1</title>
		<link>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/</link>
		<comments>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2009 08:55:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya Seminerleri]]></category>
		<category><![CDATA[Reklamın Etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[basın reklamı]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa Gazeteciler Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazi üniversitesi iletişim fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[ilan]]></category>
		<category><![CDATA[küçük ilan]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[reklamın öyküsü]]></category>
		<category><![CDATA[reklamın tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[saydamlık]]></category>
		<category><![CDATA[sinan tunç]]></category>
		<category><![CDATA[tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sinantunc.com/?p=488</guid>
		<description><![CDATA[Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay'ın verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="attachment_490" class="wp-caption alignleft" style="width: 130px"><img class="size-full wp-image-490" title="ipana1963" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/ipana1963.JPG" alt="İpana - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="120" height="172" /><p class="wp-caption-text">İpana - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Her şey bir “elma”yla başladı… Havva’nın Adem’e uzattığı elmayla… Elmanın çekiciliği karşısında ikna olan Adem, yasakları çiğnemek pahasına da olsa elmayı yedi.</p>
<p>Dünyanın en çok bilinen bu öyküsü günümüz reklamcıları tarafından reklamın mitosu olarak kabul edilirken elma da reklamın simgesi oldu.</p>
<p>Mitosun dışında reklamın bir de gerçek öyküsü var. Bu öykü, insanın üretmeyi öğrenmesiyle başladı.</p>
<p>Mağara ve kovuklarda barınan en eski atalarımız, gereksinimlerini doğal yollarla doğadan karşıladılar. Onların yaşamlarını sürdürebilmeleri için, avlanmaları ya da çeşitli bitkileri, kökleri ve meyveleri toplamaları yeterliydi. Yaklaşık bir milyon yıl süren bu çağın sonunda bir devrim gerçekleşti ve atalarımız yerleşik yaşama geçtiler. Gereksinimlerini doğada aramak yerine kendileri üretmeye başladılar. Koyun ve keçinin yanı sıra arpa, buğday, mercimek gibi bitkileri de evcilleştirdiler. Pişmiş topraktan çanak çömlek yapmayı öğrendiler.</p>
<p>Sonraki çağlarda üretimin ivmesi daha da artarken üretim biçimleri ve ürün çeşitleri de arttı. Günümüzden altı bin yıl önce tarımsal üretimin yanı sıra madencilik, dokumacılık ve çömlekçilikte de büyük gelişmeler gösteren atalarımız, komşu bölgelerle değiş tokuş yöntemiyle ticaret yapmaya başladılar. Ürünlerini günümüzün pazarcılarına benzer yöntemlerle sergileyen, tanıtımlarını ise yine onlar gibi sese ve söze dayalı çığırtkanlıkla yapan atalarımız farkında olmadan reklamın da öncüleri oldular. Onların kullandığı bu yöntem günümüzde de geçerliliğini koruyor. Üstelik de dünyanın her köşesinde.</p>
<div id="attachment_491" class="wp-caption alignright" style="width: 150px"><img class="size-full wp-image-491" title="piyale1964" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/piyale1964.JPG" alt="Piyale - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="140" height="211" /><p class="wp-caption-text">Piyale - 1964 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Reklamla ilgili ilk maddi buluntular Mısır, Babil, Roma ve Yunan uygarlıklarında karşımıza çıkar. Mısır’da, kaçan bir esiri bulup getirene ödül verileceğini duyuran bir papirüs ile esirlerin fiyat ve özelliklerinin yazıldığı duvarlar; Roma ve Yunan kentlerinde alan ve köşe başlarındaki taşlar üzerinde yer alan çeşitli malların, sirklerin gladyatör yarışmalarının ilanları, karşımıza çıkan ilk reklam örnekleridir.</p>
<p>Ortaçağ’da esnaf loncalarının kalite kontrol esaslarını koymasıyla marka ve markalaşma kavramları da ortaya çıkar.</p>
<p>1450’de Gutenberg’in matbaa makinesini icat etmesi, reklam için de ilk büyük dönüm noktası olur. 1480’lerde William Coxton adlı matbaacı, bastığı kitapların pazarlanmasında sorun yaşayınca, kitaplarını tanıtan el ilanları basar ve bunları başta kiliseler olmak üzere halkın yoğun olarak bulunduğu yerlerde dağıtır. William Coxton’ın el ilanları ilk basılı reklam örneği olarak benimsenir. 1525 yılında Almanya’da yayınlanan bir gazetede yer alan ilaç ilanı ise farklı görüşler olsa da ilk basın reklamı olarak Kabul edilmektedir.</p>
<p>Türkiye’de reklamın gelişimi</p>
<p>16. yüzyılda Almanya’da, 17. yüzyılda ise İngiltere’de görülmeye başlanan basın reklamlarının ülkemize gelmesi 19. yüzyılı bulmuştur. Bununla birlikte bildiğimiz en eski Osmanlıca ilan, 17. yüzyılın ikinci yarısına ya da 18. yüzyılın başına ait olduğu tahmin edilen Venedik’ten ithal Altınbaş Tiryaki başlıklı ilandır. Bu ilanı Osmanlıca bilgisi yetersiz biri büyük bir olasılıkla Venedik’te hazırlamıştır.</p>
<div id="attachment_492" class="wp-caption alignleft" style="width: 150px"><img class="size-full wp-image-492" title="RCA1948" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/RCA1948.JPG" alt="RCA - 1948 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="140" height="214" /><p class="wp-caption-text">RCA - 1948 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Avrupalılar, 1821’den itibaren İzmir’de çıkarttıkları Fransızca gazetelerle ilancılığın Osmanlıya girmesini sağlamış oldular. Osmanlı topraklarında reklam içeren ilk gazete Spectateur Oriental’dır. Gazetenin 24 Mart 1821 tarihli ilk sayısında Didier adlı bir kişinin sigorta temsilciliğine atandığına dair ilk ilan yer alır.</p>
<p>1800’lü yılların ilk yarısında İlanat (ilanlar) başlığıyla Ceride-i Havadis’te çıkan ev, arsa satışı ilanlarına diğer gazetelerde yer almaya başlayan ilaç, ziraat makinesi ilanlarının eklenmesi, Osmanlı’daki ilancılığın ilk adımlarıdır.</p>
<p>1842’de yayınlanan ve Samuel Rodoko adlı bir doktorun icadı olan nasır ilacına ait ilan, ilk resimli ilan olarak reklam tarihimize geçti.</p>
<p>Bu arada Ceride-i Havadis sadece ilan gelmesini beklemedi, Ceridehane’yi alıcı ve satıcı arasında aracı olarak kullanıp bir çeşit “reklam acenteliği” de başlattı.</p>
<p>1860’tan sonra yayımlanan Türkçe gazetelerde daha çok kitap ilanlarına rastlanırken, Tercüman-ı Ahval daha ilk sayısında başlığın hemen altına koyduğu “ilanatın satırı üç kuruştur. İlanatın tekrarında fiyat tenzil edilir” ibaresiyle sistemli bir uygulamanın ilk örneklerinden birini verdi.</p>
<p>1880’den itibaren gazetelerin son sayfalarının ilana ayrılması, ilanlarda resimlerin kullanılmaya başlaması, gazetelerde tam sayfa ilan ve kampanyalara rastlanması ise ilancılıktan reklamcılığa geçişin en önemli göstergeleri oldu.</p>
<p>Osmanlı’da ilk reklam şirketi, E. Hoeffer’in 1909 yılında iki ortağıyla birlikte kurduğu “İlancılık Kolektif Şirketi”dir. Böylece profesyonel anlamda reklam etkinlikleri de başlamış oldu. 1. Dünya Savaşı ile duraklayan reklamcılık, Cumhuriyet’in ilanıyla yeniden canlandı. 1923 yılında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi ile 1928’de gerçekleştirilen Harf Devrimi, bu yeni dönemin yönünün belirlenmesinde etkili oldu; İktisat Kongresi ile Türkiye’nin ekonomide izleyeceği yol belirlenirken, Harf Devrimi ile aydınlanma yolundaki en önemli adımlardan biri atıldı.</p>
<p>Cumhuriyet döneminin Türk reklamcılığı açısından ilk mihenk taşını ise İhap Hulusi Görey oluşturdu. Başta Tayyare Piyangosu (Milli Piyango) olmak üzere Tekel İdaresi, Ziraat Bankası, İş Bankası, Yapı ve Kredi Bankası, Sümerbank, Garanti Bankası, Emlak Kredi Bankası, Türk Ticaret Bankası, Türk Hava Kurumu, Kızılay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu, Cumhuriyet Halk Partisi, Ford, Pirelli, Beykoz Kunduraları, Harrison Çorap Makineleri, Yerli Malları Pazarları, Çapamarka, Burla Biraderler gibi kurum ve firmalara sayısız afiş ve ilanlar hazırlayan İhap Hulusi Görey, hem Türk grafik sanatının hem de Türk reklamcılığının gelişmesine büyük katkılar sağladı. Atatürk’ün isteğiyle ilk alfabenin tasarımını da gerçekleştiren İhap, genç Türkiye’nin kurumsal kimliğinin oluşturulmasında da tasarımcı olarak önemli bir rol oynadı.</p>
<div id="attachment_494" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-full wp-image-494" title="turkiyeisbankasi1963" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/turkiyeisbankasi1963.JPG" alt="Türkiye İş Bankası - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="150" height="211" /><p class="wp-caption-text">Türkiye İş Bankası - 1963 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Türk reklamcılığının en önemli mihenk taşı olan Eli Acıman’a geçmeden önce 1937 yılında basılan ilginç bir kitaba göz atmakta yarar var. İkinci baskısı geçen yıl Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Kırkıncı Yıl Kitaplığı serisinin 3. kitabı olarak yapılan Muvaffak Uyanık’ın, Yeni Okulun Ders Vasıtalarından Gazete adlı eserinin 94, 95, 96 ve 97. sayfaları reklama ayrılmış. Öğretmenin el kitabı niteliğini taşıyan bu eserde reklam, öğrencilerin yaratıcılıklarını geliştirebilecekleri bir alan olarak görülüyor. “Gazetelerin ilan sahifelerinde çıkan reklamların yazıların tetkiki”, “Reklam mevzuları”, “Reklam ve propagandanın ehemmiyeti”, “Yazıların tetkiki” ve “Gazete kıraat kitabı” başlıkları altında, öğretmenlerden öğrencilerine, çeşitli basın reklamlarının görselleriyle ilgili izlenimlerini yazdırmaları ya da belli bir ürün verilip reklam metni hazırlatmaları öneriliyor.</p>
<p>Eli Acıman’ın 1944 yılında, dönemin “Şen Şapka”, günümüzün ise Vakko firmasının sahibi Vitali Hakko ve Mario Began ile birlikte kurduğu Faal Reklam Ajansı, 1965 yılında Manajans’a, Manajans ise daha sonra J. Walter Thompson’la kurulan ortaklık sonucunda Manajans/Thompson’a dönüştü. Türkiye’nin birçok büyük kampanyasına imza atan Manajans’ın, birçok başarılı reklamcının yetişmesinde ve sayısız reklam ajansının kurulmasında büyük payı vardır.</p>
<p>Çok partili dönem olarak anılan 1950’lerde özel sektör girişimlerinde önemli bir artış görülür. Bu durum reklama olan talebin yükselmesini sağlarken, kitle iletişim araçları da en önemli reklam araçları olarak önem kazandı. 1951’e kadar yasak olan radyo reklamları o yıl, özel sektör için serbest bırakıldı. Yaşanan tüm bu gelişmeler reklamcılığı olumlu yönde etkiledi. Bu dönemde reklam ajanslarının sayısı giderek artarken bilimsel bir yaklaşım da doğmaya başladı.</p>
<p>1960’lar reklamın artık bir meslek haline dönüştüğü yıllar olarak benimsenirken 1970’ler reklam ortamlarının çeşitlenmesiyle öne çıkar. 1968’de yayına başlayan TRT televizyonunda, ilk reklam filmi 3 Mart 1972’de yayınlandı. Böylece gazete, dergi ve radyodan sonra yeni bir reklam ortamı daha çıktı sahneye: Televizyon.</p>
<p>12 Eylül ve Özal damgasını taşıyan 1980’ler ise yalnızca Türk reklamcılığının değil tüm Türkiye’nin yönünü değiştirmiştir. Çokuluslu şirketlerin Türkiye’ye olan ilgileri giderek artarken bu durum reklam sektörüne de yansıdı; yerli ajanslar, yabancı ajanslarla ortaklıklar kurdular.</p>
<p>1990’lar televizyonun yıldızının iyice parladığı yıllardır. Bir yandan özel kanalların açılmasıyla TV kanal sayısının artması, diğer yandan renkli yayına geçilmesi ve yayın süresinin 24 saate çıkartılması televizyonu en gözde reklam ortamı durumuna getirirken, reklamcıların da bulundukları noktadan çok daha ileriye gitmelerine yol açmıştır.</p>
<p>Bu arada iletişim ve bilişim alanlarında yaşanan hızlı gelişmeler reklam sektörünün köklü değişimler geçirmesini sağladı. Bilgisayarın etkisini belki de en fazla yaşayan sektör reklam oldu. Bu durum, reklam çalışmalarının pratikleşmesine ve niteliğinin yükselmesine yol açtı. Aynı dönemde gazetelerin baskı tekniklerinin değişmesi ise basın reklamları açısından bulunmaz bir fırsat yarattı. Basın reklamları hem estetik hem de tasarım açısından göz kamaştırmaya başladı.</p>
<p>İletişim ve bilişim alanlarındaki gelişmeler reklam dünyasını genel anlamda olumlu etkilerken yepyeni reklam ortamlarının da çıkmasına yol açmıştır. İnternet bunların en önemlisidir. Gücünü ve etkisini her geçen gün daha da artıran internet, basın ve televizyon gibi vazgeçilmez reklam ortamları için ciddi bir rakip haline geldi. Kullanıcı sayısı giderek artan internette kullanıcıların yaş ortalamasının da giderek düştüğü görülüyor. Bu durum, internetin gelecekte daha güçlü bir reklam ortamı olacağını gösteriyor.</p>
<p>1990’lar Açık Hava reklamlarının da büyük ölçüde geliştiği, çeşitlendiği ve yaygınlaştığı bir dönem oldu. Açık Hava da internet gibi gücünü her geçen gün artıran bir reklam ortamı haline geldi. Transit Reklamlar ile Araç Giydirme uygulamaları da birbirinden farklı örnekleriyle reklam ortamları içindeki rekabete renk kattılar.</p>
<p>Reklam ortamları ve mesaj bombardımanı</p>
<p>Basın, televizyon ve radyo gibi ana reklam ortamlarının yanı sıra açık hava uygulamalarından transit reklamlara, araç giydirme uygulamalarından internete kadar hemen her alanda karşımıza çıkan reklamlar, gerçek anlamda bir mesaj bombardımanına da yol açtı. Kitle iletişim araçlarının bu bombardımandaki payını da unutmamak gerekir.</p>
<p>Yapılan araştırmalara göre İngiltere’de yaşayan bir çocuk, 18 yaşına geldiğinde yaklaşık 140,000 TV reklamı görmüştür.</p>
<p>NY Times’ın bir hafta sonu nüshası, 17.yüzyıl İngiltere’sinde ortalama bir insanın yaşamı boyunca karşılaşabileceğinden daha fazla bilgi içermektedir.</p>
<p>Son 30 yılda, önceki 5000 yılda üretilenden daha fazla enformasyon üretildiğini de eklemeden geçmeyelim.</p>
<p>Türkiye için elimizde bu türden veriler yok ama olsaydı da pek farklı olmazdı. Bütün bu verileri değerlendirirken insanların, öğrendiklerini sandıkları şeylerin %80’ini 24 saat içinde unuttuklarını unutmayalım.</p>
<p>Basın reklamları ne durumda?</p>
<p>Bir yanda reklam ortamları arasındaki giderek şiddetini artıran rekabet ile mesaj bombardımanı var, diğer yanda ise insanların unutma eğilimleri…</p>
<p>Bu tablo yalnızca basın reklamları için değil, genel anlamda reklamlar için akıllara birçok soruyu getiriyor.</p>
<div id="attachment_495" class="wp-caption alignleft" style="width: 170px"><img class="size-full wp-image-495" title="ziraatbankasi1937" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/ziraatbankasi19371.JPG" alt="Ziraat Bankası - 1937 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="160" height="222" /><p class="wp-caption-text">Ziraat Bankası - 1937 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Reklam-verenler reklam ajanslarına boşuna mı para veriyorlar? Bu bilgi kirliliği içinde yayınlanan reklamlar, gecenin karanlığında hiçbir iz bırakmadan kaybolup giden koskoca gemilere mi benziyor? Basın reklamları bu tablonun neresinde yer alıyor?</p>
<p>Durduğunuz yere ve bakış açınıza göre farklı yorumlar yapabilirsiniz. Biz, olumlu bir noktadan bakmayı yeğliyoruz. Baktığımız noktadan da özellikle basın reklamlarının durumunu her şeye karşın olumlu görüyoruz. Çünkü bir reklam ortamı olarak basın, her türlü rekabete alışkındır ve bu noktada reklamın gücünü kendisi için de en iyi şekilde kullanmasını bilir.</p>
<p>Neden basın reklamları?</p>
<p>Reklam ortamı olarak basın dediğimizde; yapıları gereği belirli yönlerden birbirlerinden farklılaşan gazete ve dergiler gelir aklımıza. Her ikisinde de reklam mesajları; yazı, fotoğraf, grafik tasarım ve düzenleme gibi temel öğelerle aktarılır.</p>
<p>Gazeteler dağıtım alanı, yayın sıklığı ve içeriğe bağlı olarak üç farklı şekilde sınıflandırılabilirler.</p>
<p>Dağıtım açısından; yerel, ulusal ve uluslararası olarak üçe ayrılır, gazeteler. Bunlar belli bir bölge içinde yayınlanan yerel gazeteler, tüm ülkede yayınlanan ulusal gazeteler ve ulusal gazetelerin yurtdışında satılması ya da özel olarak basılması durumunda ortaya çıkan uluslararası gazetelerdir.</p>
<p>Reklam kampanyalarının medya planlaması yapılırken; yerel gazeteler daha çok küçük ve bölgesel işletmeler tarafından seçilirken, ülke çapında üretim yapan firmalar ulusal, küresel kampanyaları yürüten firmalar ise gerek ulusal gerekse uluslararası gazeteleri seçerler.</p>
<p>Yayın sıklığı açısından; günlük, haftalık ve aylık olarak sınıflandırılan gazeteler, içerdikleri haberlere göre de; siyasi, ekonomi, spor ve magazin gibi kategorilere ayrılırlar.</p>
<p>Reklam kampanyalarının medya planlamaları hazırlanırken öncelikli olarak hedef kitle analizi doğru bir biçimde yapılmalı ve buna bağlı olarak gazete sınıflandırmaları göz önünde bulundurulmalıdır. Yaratıcı stratejinin ve reklam mesajlarının doğru ve etkili bir biçimde hazırlanması ise son aşamadır. Bu şekilde hazırlanan bir kampanya hedef kitle üstünde istenilen etkiyi fazlasıyla yapacaktır.</p>
<p>Gazetelerin bir reklam ortamı olarak, etki ve ayrıcalıkları</p>
<p>Gazeteler, diğer hiçbir reklam ortamının olmadığı kadar esnektir. Reklamın kısa üretim süresi ve teslim tarihi, gazetelere büyük bir ayrıcalık sağlar.</p>
<p>Gazeteler, sundukları yaratıcı özelliklere göre de esnektirler. Okurların dikkatini çekmek ve ilgi duymalarını sağlamak için gazete reklamları; çeşitli boy, form ve formatta hazırlanabilir, renk kullanılabilir ya da özel ilan olarak tasarlanabilirler.</p>
<p>Yalnızca göze hitap eden gazete ve dergiler, reklam mesajlarını da bu öğeler aracılığıyla hedef kitlelerine ulaştırmaya çalışırlar.</p>
<p>Hedef kitlesine, 24 saat boyunca ulaşabilme olanağı bulunan gazete ve dergi reklamları, radyo ve televizyona oranla çok daha kalıcıdır. Üstelik, belirli bir süre kısıtlaması olmaması sayesinde reklamı yapılan ürün, hizmet ya da marka ile ilgili tüm bilgiler ayrıntılı olarak aktarılabilir.</p>
<div id="attachment_496" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><img class="size-full wp-image-496" title="uniroyal1967" src="http://www.sinantunc.com/wp-content/uploads/uniroyal1967.JPG" alt="Uniroyal - 1967 yılında yayımlanan gazete reklamı." width="150" height="197" /><p class="wp-caption-text">Uniroyal - 1967 yılında yayımlanan gazete reklamı.</p></div>
<p>Gazetelerde, reklam için ayrılan yerde istenilen her türlü uygulama, düzenleme yapılabilir. Reklamın dikkati çekmesini sağlamak ve mesajı en etkili biçimde aktarabilmek için birçok farklı düzenleme ve tasarım olanağı bulunur.</p>
<p>Gazetelerin yayın frekansları yüksektir. Her gün yayınlanmaları nedeniyle hedef kitleye sürekli ulaşabilirler. Reklam teslim tarihinin kısa olması ise istenilen değişikliklerin hemen yapılabilmesine olanak tanır.</p>
<p>(Devam ediyor)</p>
<p>Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Görevlisi Barbaros Gürçay&#8217;ın 19 Nisan 2008 tarihinde verdiği “basın reklamının etkileri” konulu seminer.<br />
<h3 class='related_post_title'>İlgili yazılar:</h3>
<ul class='related_post'>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-2/' title='Basın Reklamının Etkileri 2'>Basın Reklamının Etkileri 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/nuri-kolayli-sansur-kalkmadi/' title='Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı'>Nuri Kolaylı: Sansür Kalkmadı</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/fotografin-toplumsal-anlamlari-2/' title='Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2'>Fotoğrafın Toplumsal Anlamları &#8211; 2</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/medya-piyasalari-cokuyor/' title='Medya piyasaları çöküyor'>Medya piyasaları çöküyor</a></li>
<li><a href='http://www.sinantunc.com/ihtilalden-bu-yana-ilk-basin-grevi/' title='İhtilalden bu yana ilk basın grevi'>İhtilalden bu yana ilk basın grevi</a></li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sinantunc.com/basin-reklaminin-etkileri-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Dynamic page generated in 1.070 seconds. -->
<!-- Cached page generated by WP-Super-Cache on 2010-09-03 19:54:17 -->
