Gazetecilikte Yeni Arayışlar 2
19 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori Gazetecilikte Yeni Arayışlar, Medya Seminerleri
Dizüstü bilgisayarlar, dijital fotoğraf makineleri ve kameraların yaygınlaşması ve fiyatlarının giderek düşmesiyle haber kaydetme araçları olarak kullanılmaları, sıradan yurttaşlara kendi haberlerini yapmaları için olanaklar sunmaktadır. Hazırlanan haberler, haber yayma aracı olarak internet ortamının kullanılmasıyla erişime sahip olan herkese ulaşabilmektedir. Bu durum, yeni teknolojileri elde etme ve kullanma becerisine sahip her yurttaşı potansiyel muhabir haline getirse de uygulamada çözülmesi gereken sorunlar bulunmaktadır. Sıradan bir yurttaşın günde haber okumaya/izlemeye ayıracağı zamanın sınırlı olduğu düşünüldüğünde, insanların karmakarışık bir haber okyanusunda gereksinim duydukları habere ulaşmak için bir rehberliğe ihtiyaç duyacakları açıktır: Gereksinim duyduğu haberlere en hızlı biçimde hangi siteden, nasıl ulaşacaktır? Hangi sitenin içeriği güvenilirdir, hangi site hızlı habercilik yapmaktadır, aldığı enformasyonu yorumlayabileceği, değerlendirebileceği bilgiyi hangi siteden edinecektir?
Diğer yandan, Web siteleri ve webloglarda yayınlanan haberler, büyük medya kuruluşları için bir kaynak oluşturmaktadır. Örneğin, 2004 baharında, bir yurttaşın ABD askerlerinin bayrağa sarılmış tabutlarını Irak’ta bir uçağa yüklenirken gösteren dijital fotoğraflarını çekmesinden birkaç gün sonra, fotoğraflardan biri Seattle Times’ın ön sayfasında yayınlandı. Irak savaşında verdiği kayıpları gizlemek için tabut görüntülerinin yayımlanmasına yasak getiren ABD yönetimi, ABC televizyonunun ölen 721 askerin isim ve resimlerinin yayımlanmasıyla köşeye sıkışmıştır. 1969′da Amerika’nın Vietnam’da kaybettiği askerlerin isimlerini ve resimlerini yayımlayan Life dergisinden esinlenen ABC, ‘Ölüler sadece istatistik değil aynı zamanda isim ve yüzlerdir’ sloganını kullanır. Cumhuriyetçilerin ateş püskürdüğü programın sunucusu kıdemli gazeteci Ted Koppel, “Amacımız kayıpları politika ve günlük gazeteciliğin üzerine çıkarmaktı. 721 kişinin isimlerini okumaktaki niyet ne savaş karşıtlarını kışkırtmak ne de savaşı onaylamaktır” demiş, birkaç gün sonra, TheMemoryHole.org, Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (Freedom of Information Act) hükümleri sayesinde edindiği düzinelerce benzer fotoğrafı yayınlamıştır. Daha sonra, fotoğraflar tüm büyük gazetelerde yer alır ve ardından Irak’taki Ebu Gıreyb cezaevinden taciz ve işkence fotoğrafları akmaya başlar. Iraklı esirlerin fotoğrafları, gerçeği saklamak yönünde gösterilen tüm çabalara karşın, demokratik değerlerin ve yurttaşlık haklarının yaşadığının ve korunduğunun bir kanıtı olarak değerlendirilmiştir.
ABD’ye kalkacak bir uçağa yüklenen asker tabutlarını çeken kişinin bir gazeteci değil, eski bir kargo bölümü çalışanı olması, Bağdat yakınlarındaki Ebu Gıreyb Cezaevi’nde sorgulama taktiklerini fotoğraflayanların da asker olmaları, gerçekleri ortaya çıkarabilecek olayların artık gazeteciler değil, olayı deneyimleyen ya da ona tanık olan sıradan insanlar tarafından gündeme getirilebileceğinin kanıtları olarak sunulmaktadır.
Gerçekte, haber konusu olayı meydana getiren, deneyimleyen ya da olaya tanık olan yurttaşlar, –ki gazetecilik terminolojisinde göre haber kaynakları- büyük medya kuruluşlarında yayınlanmayan hikayelerini, ağ teknolojileri sayesinde kitlelere ulaştıracak bir araca sahip olmuşlardır. Gazeteler de haberi doğrudan haber kaynağından almak yerine, ikincil bir haber kaynağı olarak interneti kullanmakta, sanal ortamda ilgi gören haberlere sayfalarında yer vermektedirler.
İçinde bulunduğumuz dönemde yoğun tekelleşme, medyayı tekseslileştirmekte, haber, bilgi ve düşünce üretiminin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Bu anlamda yurttaş gazeteciliğinin insan haklarını genişletmek için, engellenen fikirleri ve düşünceleri yansıtacak bir platform olmanın yollarını araması gerekmektedir.
Klasik ifade özgürlüğü hakkı, fikirlerin, ideallerin ve enformasyonun dile getirilmesiyle devletin müdahalesi dışında bir özgürlük sağlar. Bununla birlikte tam özgürlük, özgürleşme ve öz gelişim özgürlüğünü de kapsar. Yani, insan özgürleşiminin (emancipation) sürecini anlatır. İnsanların kendi yaşamlarına ilişkin kararları almada onları engelleyen tüm güçlerden özgürleşmesi anlamına gelir. İnsan hakları özgürlük ve eşitliğin sağlandığı alanlar hakkındaki karar verme süreçlerine yurttaşlar karışmadan gerçekleştirilemez. Dolayısıyla yurttaş gazeteciliğinin stratejilerini belirlerken bu noktayı göz önüne alması gerekir. Tüm insanları yaşamlarını etkileyen karar vermeye dahil etme ve bu tür katılımları siyasal alanın ötesine genişletmeye niyetlenmelidir. En fazla katılım ve genişletilmiş eşitlik ise insanların teknoloji ve kültür gibi eski seçkinci alanlarda karar vermeye katılmasını gerektirir. Yurttaş gazeteciliğinin de yurttaşların teknoloji ve kültürün gelişmesi ve kullanımı konusundaki kararlara katılmaya hakkı olduğunu kabul etmesi ve bu yönde projeler üretmesi gerekir.
Önemli bir öğe de liberal gelenekteki enformasyon özgürlüğünün doğrudan eşitlik ilkesine bağlı olmamasıdır. Sonuçta, enformasyon özgürlükleri sadece yeterli ifade araçları erişilebilir olduğunda gerçekleşebilecek olan ‘enformasyon yoksulları’nı destekleyemez. Temel sosyal ve ekonomik hakların ihmal edilmesi ise ifade özgürlüğü ve dernek özgürlüğü gibi sivil ve siyasal hakları da aşındırır.
Eşitlik kavramı, bu yüzden insan özgürleşimi ve öz gelişim için gerekli olan tüm (sosyo-ekonomik ve kültürel) alanlara genişletilmelidir. Demokratik toplumlarda eşit oy kullanma haklarını gerçekleştirmenin ötesinde, örneğin, kültürel yaşama eşit katılım yaratılmasına da çalışılmalıdır. Eğer yurttaş gazeteciliği, bunu başarabilirse, insan haklarının gelişmesine katkıda bulunabilir.
Ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri göz önüne almayan ve bu eşitsizlikleri giderme yolunda ciddi argümanlar getirmeyen bir gazetecilik anlayışının insan haklarını geliştirmek ve genişletmek açısından yapabileceği fazla bir şey yoktur. Yurttaş gazeteciliği de bu noktayı göz önüne alırsa, gerçekten başarılı olabilir. Aksi durumda, büyük medya örgütlerinin bir halkla ilişkiler çabası olmaktan öteye gidemeyecektir.
Ayrıca, yurttaş gazeteciliği yüce ideallerle ortaya çıkmasına karşın, büyük ölçüde yeni gelişen dijital teknolojilerle bağlantılı olarak yürütüldüğü göz önüne alınmalıdır. Türkiye’deki internet erişimi ve kullanım olanakları düşünüldüğünde söz konusu gazetecilik anlayışının uygulama olanakları sınırlanmaktadır.
Yurttaş gazeteciliği yanında, bir düşüncenin, bir görüşün başarı kazanması için mücadele eden bir gazetecilik anlayışını yansıtan ve çoğunlukla demokrasi sorunları yaşayan ülkelerde benimsenen militan gazetecilik anlayışı da, gazetecinin tarafsız gözlemci/aktarıcı rolünden sıyrılarak olaya müdahale etmesini gerektiren bir tutumu onaylayıp teşvik etmektedir. Bu anlayışa göre, yurttaşlık ve iyi yönetim idealini savunmada gazetecilik burjuva sözde-yansızlığı tarafından sınırlanmamalıdır. Yayın hayatına 1991’de başlayan El Manar televizyonunun habercilik anlayışı, militan gazetecilik olarak bilinmektedir. El Manar, Hizbullah Örgütü militanlarının Güney Lübnan’ı işgal eden İsrail ordularına karşı düzenlediği saldırıları kaydetmiştir.Karakollar önce uzaktan atılan roketlerle vurulurken, sonra amatör kamerayla izlenen Hizbullah milisleri hedeflerine gizlice yaklaşıp karakolun içine el bombası atmışlar, karakollar daha sonra otomatik silahlarla taranmış, atılan her kurşun kameraya kaydedilmiştir. İsrail ordusu, 2000 yılı Haziran başında Lübnan’dan çekilince, El Manar da Filistin sorunu ve Afganistan’da devam eden askeri operasyonlara ağırlık vermeye başlar. Hizbullah’ın enformasyon ofisinden gelen bilgiler, anında haber bültenlerine aktarılmakta, El Manar aracılığıyla dünyaya yayılmaktadır. Ortadoğu’ya, Asya’ya, Afrika’ya Amerika kıtasına ve Orta Avrupa’ya şifresiz yayın yapan, El Manar’ın Beyrut’taki merkezinde çalışan 300 kişinin çoğu, gönüllü habercilerden oluşmaktadır. Kanalın, haber ve görüntülerinde şiddet ve propagandanın ön plana çıkması, Avrupa ülkelerinde tartışma yaratmıştır. Hollanda ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri şiddeti teşvik eden görüşleri dolayısıyla El Manar’ın yayınlarının durdurulmasını kararlaştırmışlar, ancak yasaklamaya karşı çıkanlar, Hizbullah’ın Lübnan Parlamentosu’nda temsil edilen yasal bir parti olduğunu savunarak, yasaklamanın ifade özgürlüğünü kısıtladığını belirtmişlerdir.
Geleneksel tarafsızlık duruşunu reddeden bir diğer gazetecilik anlayışı da barış gazeteciliğidir. Barış gazeteciliği, çatışmaları şiddete başvurmadan ortadan kaldırmak için çözüm arayan, çatışmaların tüm taraflarını ve tüm sorunlarını tartışmaya katan aktif katılımcı bir gazetecilik önermektedir.
Gazetecilik etiği ilkeleri de gazetecinin tarafsızlığının değil, taraf olması gerektiğinin altını çizmektedirler. UNESCO’nun 1983 yılında Paris toplantısında kabul edilen “Profesyonel Gazetecilik Etiği Uluslararası İlkeleri”, gazetecinin evrensel değerler yanında taraf olması gerektiğini vurgulamaktadır. Örneğin, “Evrensel değerlere ve kültürel çeşitliliğe saygı” başlıklı 8. maddede şöyle denilmektedir:
“Gazeteci, barış, demokrasi, insan hakları, toplumsal ilerleme ve ulusal özgürleşim gibi evrensel insani değerleri savunur.”
“Savaşların ve insanlığı tehdit eden diğer kötülüklerin ortadan kaldırılması” başlığını taşıyan 9. maddede ise, evrensel insani değerlere bağlı bir gazetecinin savaşı, şiddeti, nefreti, ayrımcılığı, ırkçılığı, baskıyı haklılaştıracak bir gazetecilik anlayışından uzak duracağı ve barış için çaba göstereceği belirtilmektedir.
Türkiye’de ise Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin yayımladığı “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi”nin “Gazetecinin temel görevleri ve ilkeleri” bölümünde şöyle denmektedir:
“Gazeteci, başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Irk, etnisite, cinsiyet, dil, milliyet, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtıcı yayın yapmamaya özen gösterir.”
Barış gazeteciliği şiddete değil, çatışmaya odaklanan bir anlayışı yansıtır. Savaş gazeteciliği ölü, yaralı sayıları, kim kazanıyor, kim kaybediyor türünden haberler verirken barış gazeteciliği şiddetin önlenmesi için neler yapılması gerektiği üzerinde durur, fikir ayrılıklarına odaklanır ve tüm farklı fikirlerin kendilerini duyurmalarına aracılık eder.
Savaş gazeteciliği anlayışı, medyayı bir propaganda aracına dönüştürürken, barış gazeteciliği tüm tarafların yalanlarını açığa vuran, haberde doğruluk odaklı bir gazetecilik anlayışını yansıtır. Savaşların ve şiddetin tırmanışa geçtiği, barış girişimlerinin sonuçsuz kaldığı bir dönemde barış gazeteciliği giderek daha fazla taraftar toplayan yeni bir gazetecilik anlayışı olarak ortaya çıkmaktadır.
Eğer toplumsal güç dengelerinin eşit olmadığı bir ortamda gazeteci de tarafsız olmak zorunda değilse, bu durumda kimin tarafını tutacağı siyasal bir soru olarak ortaya çıkmaktadır. Gazeteci de kendi işlevini ve mesleğinin temel amaçlarını yeniden sorgularken neye hizmet edeceğini, kime hizmet edeceğini iyi belirlemek zorundadır. Bu açıdan yeni gazetecilik anlayışlarının, geleneksel tarafsızlık ilkesinin uygulamada var olanı meşrulaştırma işlevi gördüğünü fark ederek taraflı bir duruşu sergilemeleri önemlidir. Ancak, içinde bulunduğumuz dönemde yoğun tekelleşme, medyayı tekseslileştirmekte, haber, bilgi ve düşünce üretiminin önünde büyük bir engel oluşturmaktadır. Eğer bilgisayar ve ağlar konusunda erişim, kullanım ve beceriler konusundaki mevcut dezavantajlar değişmezse, toplumların önemli bir kesimi küresel elektronik demokrasiden dışlanacaktır. Özellikle bazı insanların seslerinin sistematik olarak dışlandığı durumlarda, sadece müdahaleden uzak olmak insanları kamusal iletişime katmayı sağlayamaz. Dolayısıyla yurttaş gazeteciliğinin, tüm insanları yaşamlarını etkileyen karar verme sürecine dahil etmesi gerekir. Bunu gerçekleştirebilmesi için de ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri göz önüne alarak, bunları giderme yolunda ciddi argümanlar getirmesi zorunludur. Ayrıca, medyanın sahiplik yapısından kaynaklanan sorunların aşılmasında yeni yollar öneremeyen, yeni alternatifler üretemeyen bir anlayışın mevcut medya düzeninde bir değişiklik yapması beklenmemelidir.
Bilgi: Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ruhdan Uzun’un 10 Mayıs 2008 tarihinde verdiği “gazetecilikte yeni arayışlar” konulu seminer.













Yorumlar
Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.