İletişim Teknolojilerinin Gelişimi I

16 Haziran 2009 Yazan admin  
Kategori Medya Seminerleri, İletişim Teknolojileri

İnsanlığın gelişiminde, iletişim ve iletişim araçları, her zaman temel belirleyici ve yönlendirici bir unsur olmuştur. Sözden yazıya, yazıdan görüntülü nesnelere kadar iletilen her türlü düşün ve sanat ürünü ile onu ileten araçlar sürekli gelişim göstermiş, her dönem kendi iletişim ortamını yaratmıştır.
Karşılıklı bilgi alışverişi amacına yönelik etkinlikleri kapsayan ve bu amaçla kullanılan araçları tanımlayan iletişim, kavramsal olarak iki temel unsuru bünyesinde barındırmaktadır. Bunlardan birincisi iletilen olarak adlandırabileceğimiz her türlü düşünce ve sanat ürünüdür ki, bunlar insanlığın gelişimi ile birlikte sürekli gelişen ve belirli bir anlam ifade eden değerler bütünüdür. Çoğu zaman içinde geliştiği toplumun toplumsal etkinliklerinin ürünü olan ve sürekli gelişen, geliştikçe kendini yenileyen ve yanlışlarını bünyesinden atan bu değerler bütünü, bireylerin yaşamını yönlendiren temel unsurdur. İnsanların öğrenme, araştırma, düşünsel ve sanatsal yönlerini ortaya koyma, evreni kendi yaşam koşullarını oluşturmak için değiştirme çabaları ile elde ettiği bulgu ve sonuçları başkaları ile paylaşma, bundan maddi ve manevi kazanç elde etme düşüncesi doğal olarak bu sürecin oluşumunda en başat rolü oynamaktadır.
Yaratılmış olan bütün bu değerlerin, olgu ve olayların bireylerin ve toplumun yaşamında bir anlam ifade edebilmesi için, her şeyden önce başkaları ile paylaşılması ve gelecek kuşaklara aktarılması gerektirmektedir. Bunu sağlayacak olan da iletişim araçlarıdır. Bu da iletişimin ikinci temel unsurunu oluşturmaktadır. İnsanın düşünsel ve toplumsal çabalarının bir sonucu olarak ortaya çıkan bilgi ve onun türevlerinin iletilebilmesi için insanlık hem onun gelişimine, hem de onun iletimine olanak sağlayacak araçların geliştirilmesi yönünde ortak bir çaba sarf etmiştir. Çünkü yaratılmış değerlerin, olay ve olguların aktarılması için önce ifade edilmesi ve sonra da ifade edilenin başkalarına aktarılması gerekmektedir. Bu da ancak iletişim araçlarının gelişimi ile olanaklı olmuştur. Dilin ortaya çıkışından internetin gelişimine kadar, tarihsel süreç içerisinde, geliştirilen bütün iletişim araçları, düşün ve sanat ürünleri ile olay ve olguların aktarılmasında önemli işlevlere sahip olmuştur. Gelişen iletişim araçlarının etkisi sadece bilginin aktarımı ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda aktarılanın biçimini, niteliğini ve içeriğini de değiştirmiştir. Teknolojik gelişimler ve bunların iletişim alanında kullanımı ile birlikte, sözlü, basılı, görsel birçok düşün ve sanat ürünü iletişim yönteminin ve mesleğinin ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Bir bilim ve meslek dalı olan iletişim, bu gelişmeler doğrultusunda kendini konumlandırmış, her dönem kendi kuramsal temellerini oluşturmuştur.
İletişim araçları iletişimin gelişiminde her zaman temel belirleyici unsur olmuştur. Çünkü iletişim araçları, kendi olanakları ve kapasiteleri doğrultusunda iletilecek olanın biçimini, niteliğini ve içeriğini doğrudan belirlemiştir. Tarihsel süreç içerisinde iletişimin sağlanmasında en temel unsur hiç kuşkusuz dildir. Semboller dizisi ve zihinsel etkinliklerin ürünü olan dil, düşüncenin gelişimi ve aktarılmasında temel aracıdır. Dil bütün iletişim araçları için vazgeçilmez bir niteliğe sahiptir ve onsuz bir iletişim ortamı ancak bir takım eksikliklerle varlığını sürdürebilir. Dilin gelişimi ile birlikte gelişmeye başlayan sözel bilgi aktarımı, her zaman büyük bir önem taşımış ve önemi hiçbir dönemde azalmamış, hatta bazı iletişim araçlarının temel bilgi aktarım yöntemi olmuştur. Ancak sözel iletişim yöntemi, aynı etkiyi bilginin saklanması ve gelecek kuşaklara aktarılmasında gösterememiştir. Özellikle bilgi birikiminin artması, aynı zamanda bunun saklanması ve aktarılması sürecinde sözel iletişimin yetersiz kalmasına ve kaydedilme zorunluluğunu gündeme getirmiş, bu da yazının bulunmasına neden olmuştur. M.Ö. IV bininci yıllardan kalma Uruk tabletlerinden ilk yazılı belgelerin Sümerlere ait olduğu anlaşılmaktadır. Yazı daha sonra bütün toplumlarda etkin bir biçimde kullanılmaya başlanmış ve sürekli gelişerek günümüze kadarki evrimsel sürecini devam ettirmiştir.
Yazının bulunması doğal olarak onun hangi ortama kaydedileceği sorusunu da gündeme getirmiştir. İlk başlarda doğal ortamdaki taşlar, kil tabletler, ağaç kabukları ve yaprakları, M.Ö. 3300’lü yıllardan itibaren papirüs bitkisinden elde edilen ve aynı adı taşıyan kâğıtlar ve M.Ö. 2. yüzyıllardan itibaren de Bergama’da hayvan derisinden yapılan parşömen, yazı malzemesi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yüzyıllar boyunca önemli bir yazı malzemesi olan ve günümüzde de etkinliği önemli ölçüde devam ettiren kâğıt, ilk önce M.S. 105 yılında Çinli bir saray görevlisi olan Tsai Lun tarafından üretilip geliştirilmiştir. Semerkant’ta Arapların tutsak aldığı Çin savaş esirleri Araplara kağıt yapma sanatını göstermiştir. Harun El Reşit (764-809) 800 yıllarına dek Bağdat’ta, kağıt imal ettiriyor ve daha sonra da kağıtlar, Araplar aracılığı ile Bizans’a ve Akdeniz boyunca da İspanya’ya yollanıyordu. Nitekim Avrupa’daki ilk kâğıt fabrikası da kâğıdın bulunuşundan 1045 yıl sonra 1150 yılında İspanya’nın Valencia kentinde, Türkiye’de ise Yalova’da 1744 yılında İbrahim Müteferrika tarafından kurulmuştur.
Yazı ve yazı malzemeleri yaklaşık 4000 yıllık bir süreç içerisinde yaygınlık kazanabilmiştir. Bu sürecin en önemli özelliklerinden biri de bilgi, olay ve olguların elle kaydedilmesidir. Yaklaşık olarak yazının bulunmasından 4000 ve kâğıdın bulunmasından 700 yıl sonra 8. ve 9. yy.larda Çin ve Japonya’da kutsal metinlerin blok baskı yöntemi ile çoğaltılması amacıyla matbaa kullanılmaya başlanmış ve 1041 yılında Çinli Pi Seng, ayrı ayrı harfler dökerek baskı yapma tekniğini geliştirmiştir. Basım tekniğinde Uzak Doğu’da yaşanan bu gelişmelerden yaklaşık 500 yıl sonra Avrupa’da ilk matbaa 1444 yılında Gutenberg tarafından kullanılmıştır. Burada üzerinde durulması gereken önemli nokta, matbaanın yaygınlaşması hatta endüstrileşmesinde Avrupa’nın temel belirleyici olmasıdır. Rönesans’ın, aydınlanma çağının ve endüstri devriminin Avrupa’da ortaya çıkması, toplumun eğitim seviyesinin yükselmesi ve buna paralel olarak toplumun bilgiye olan gereksiniminin artması, doğal olarak bilgi kaynaklarına olan talebi artırmış, bu da basım tekniğinin gelişimini ve yaygınlaşmasını hızlandırmıştır.
Türkiye’de ise son derece ilginç ve düşündürücü sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce kâğıttan önce kullanılan yazı kayıt ortamları olan papirüs ve parşömen, Türklerin yaşadığı ve yurt edindiği bölgelerde bulunmuş ve kullanılmıştır. Yine aynı şekilde kâğıdın ve matbaanın ilk bulunup kullanıldığı bölgelerde de Türkler etkin bir şekilde yaşamaktadır. Ancak bu basım araç ve gereçleri, Türklerin yaşadığı bölgelerde etkinlik kazanamadan Avrupa’da kullanılmaya başlanmış ve birer endüstri haline gelmişlerdir. Türkiye’ye ilk matbaa İspanya’dan İstanbul’a göç eden Yahudiler tarafından, Avrupa’da kullanılmaya başlamasından yaklaşık elli yıl sonra 1493 yılında getirilmiş ve daha sonra 1567 yılında Ermeniler ve 1627 yılında da Rumlar tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı’da Müslümanlar tarafından ilk matbaa 1728 yılında İstanbul’ da kurulmuştur. Gerek yabancılar gerekse Müslümanlar tarafından bunların dışında matbaalar kurulmuş ve bu matbaalarda eserler basılmış olmasına karşın, Osmanlı’da yayıncılık ancak 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren etkinlik kazanmaya başlamıştır (Toplu, 2002, s.111 ). Osmanlı’da kâğıt fabrikasının da 1744 yılında kurulduğu dikkate alındığında, Türklerin hatta onların yönetimi altındaki bölgelerde, yazılı kültüre dayalı iletişim araçlarının toplumsal düzeyde etkinlik kazanamadığı, hatta bu yönde gereksinimin bile oluşturulamadığı söylenebilir. Bir başka deyişle basılı iletişim araçları hep Türklerin yaşadığı bölgelerde gelişmiş ancak ondan yararlanma ve onu içselleştirmede aynı ölçüde başarı sağlanamamıştır. Yerleşik kültürün bir ürünü olan yazının, göçebe toplumda yeterince etkinlik kazanması doğal olarak beklenemezdi. Buna bağlı olarak sözel kültürün toplumda etkin olması, yazılı araçlara olan gereksinimi azaltmaktadır.
Dünya’da ilk gazete 1609 yılında Avisa, Relation oder Zeitung ismi ile Almanca haftalık olarak Strasburg’da yayımlanırken (İnuğur, 1982, s.57) bundan yaklaşık 220 yıl sonra Osmanlı sınırları içerisinde- her ne kadar İstanbulda’ki Fransız Büyük Elçiliği 1796-1798 yılları arasında Fransızca Gazete yayımlasa da- Orta Doğu’da ilk gazete 1828′de Vaka-yı Mısrıyye ismiyle Kahire’de yayımlanmıştır. Günümüz Türkiye sınırları içerisinde yayınlanan ilk Türkçe gazete ise, 1831 yılında yayımlanmaya başlayan Takvim-i Vekayi’dir (Levis, 2000, 95). Gazetelerin ortaya çıkmasının, bilginin yayımı ve merkezi yönetimin düşüncelerinin taşra üzerinde daha etkin hale gelmesi açısından önemli işlevleri olmuştur. Birey ve gruplar daha önceleri çoğu kez sözel olarak ve içinde bulundukları ortamdaki bilgilere erişebilirlerken, gazetelerin ortaya çıkması ve yaygınlaşması ile bu sınır genişleyerek bölgesel ve/veya ülkesel boyuta ulaşmıştır. Bununla birlikte gazeteler daha güncel bilgileri okuyucularına ulaştırmaya başlamışlardır. Gazetelerin ortaya çıkması ve yaygınlaşması, aynı zamanda merkezi iktidar açısından bazı avantaj ve dezavantajları da beraberinde getirmiştir. İktidarlar çıkardıkları ya da destekledikleri gazeteler aracılığı ile ilk kez güçlü propaganda aracına sahip olmuşlardır. Ayrıca merkezden taşraya doğru yoğunlaşmaya başlayan bilgi akımı sayesinde, merkezi bakış açısı bütün toplumsal kesimlere benimsetilmeye başlanmıştır. Buna karşın, merkezi iktidara karşı olan güçler de kendi düşüncelerini yayma açısından daha güçlü iletişim aracına sahip olmuşlardır. Doğal olarak bu da sansür uygulamalarının daha etkin bir şekilde uygulanmasını gündeme getirmiştir. İletişim açısından düşünüldüğünde, gazeteler özellikle yazılı kültürün gelişip yaygınlaşmasında önemli bir işleve sahip olmuştur.
Gazetelerin yaygınlaşması, ulusal hatta uluslararası ölçekte birer iletişim aracı haline gelmesi, doğal olarak aktarılacak bilgi ve haberlerin de aynı düzeyde ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Gazetelerin kurumsal olarak dünyanın her yanındaki haber ve olayları tek başlarına elde etme olanağının bulunmaması nedeniyle bu alanda faaliyet gösterecek kurumların ortaya çıkmasına neden olmuş ve haber ajansları kurulmuştur. Dünya’da ilk haber ajansı 1835 yılında Agence Havas (Törenli, 2005, s.76) adıyla Paris’te kurulurken, Türkiye’de Anadolu Ajansı’nın temelleri 1920 yılında atılmıştır (Bengi, 2002, s.4).
Yazının bulunması ile başlayan ve yaklaşık 5.000 yıldan fazla bir zaman dilimi içerisinde etkin hale gelebilen yazılı kültür geleneği, 19. yy.’ın son çeyreğinden itibaren hem kendi gelişimine katkıda bulunacak, hem de kendine rakip olabilecek yeni iletişim araçları ile karşı karşıya kalmıştır. Fotoğrafın, 1839 yılındaki icadından sonra, kitap, gazete vb. gibi basılı iletişim araçlarında, yazının yanında görselliğin daha etkin bir biçimde kullanılması ve enformasyonun okuyuculara daha çekici bir biçimde aktarılabilmesi olanaklı hale gelmiştir. Fotoğrafın gelişimi, yazının yanında ilk kez yeni bir iletişim aracının ortaya çıkması açısından da son derece önemlidir.
Bu süreç içerisinde telgraf ve telefonun gelişimi, iletişime yeni bir boyut ve içerik kazandırmıştır. 1844 yılında Samuel Mors’un geliştirdiği özel bir alfabeyle (Mors Alfabesi) kodlanmış elektrik sinyallerinin alıcı ve verici arasında kurulan kablo bağlantısıyla uzak mesafelere gönderilmesine olanak sağlayan telgraf (Törenli, 2005, 70), iletişim hızının artırılması ve yeni bir boyuta taşınması konusunda etkin rol oynamıştır. Bununla birlikte 1899 yılında Marconi tarafından ilk telsiz telgraf haberleşmesi Manş üzerinde gerçekleşmiştir. Telgrafın gelişimi, iletişimin boyutunu yerellikten ulusal ve uluslararası ölçeğe taşırken, aynı zamanda gazetelerin haberleri daha güncel elde etmelerine ve içeriğini zenginleştirmelerine olanak sağlamıştır. Telgraf askeri alandan yönetime, ticaretten gündelik yaşama kadar toplumsal yaşamın diğer alanlarını da doğrudan etkilemiştir. Türkiye’de ilk telgraf hattı 1847 yılında İstanbul Edirne arasında döşenmeye başlanmış ve hizmete 1854 yılında girmiştir (Paçacı, 2006).
Telgrafın bulunuşundan yaklaşık 30 yıl sonra 1876 yılında, bir başka telli iletişim aracı olan telefon ilk kez insan sesini bir boyuttan başka bir boyuta taşımayı başarmıştır. Bu, iletişim tarihinde yeni bir dönemin açılmasına, sözel kültürün etkinliğinin tekrar artmaya başlamasına neden olmuştur. Türkiye’de ise ilk telefon kullanımı 1908 yılında gerçekleştirilmiştir. 20. yüzyılın başında 1906 yılında Aubrey Fessenden, Massachusetts’ten Atlantik Okyanusu’ndaki gemilere radyo dalgaları üzerinden insan sesini ileterek telsizin gelişimine olanak sağlamıştır (Atabek, 2001, 72). Özellikle askeri alanda ve ticari alanda önemli işlev üstlenen telsiz, herhangi bir hatta bağlı kalmadan sesin aktarılabilmesi açısından oldukça önemlidir.
19. yy.’nin ikinci yarısından itibaren telgraf, telefon ve telsiz teknolojisi alanındaki gelişmeler doğrudan birer kitle iletişim aracı olmasalar da, 1920 yılında ABD’de gerçek anlamda yayın hayatına başlayan Radyo’nun öncülüğünü yapmışlardır. Türkiye’de ise ilk radyo yayını 1927 yılında İstanbul ve Ankara’da yapılmıştır (Kocabaşoğlu, 1980). Radyo yayıncılığını kendinden önceki kitle iletişim aracı olan gazetelerden ayıran en önemli farklılık, birinin yazılı diğerinin ise sözel kültürün ürünü olmasıdır. Radyolarda gazetelere göre daha güncel bilgi edinme olanağı ortaya çıkmış, dinleyiciler daha kısa zamanda enformasyona ulaşabilir hale gelmişlerdir. Radyoların, gazetelere göre başka bir avantajı da müzik vb. eğlencelerin ilk kez bir kitle iletişim aracında yayınlanabilmesine olanak sağlamasıdır.
Ancak, sesin yanında görselliği de kapsayan televizyon yayıncılığının etkisi çok daha fazla olmuştur. Televizyon yayıncılığının başlangıcı konusunda farklı tarihsel yaklaşımlar söz konusudur. Cavalier ilk televizyon yayıncılığının BBC tarafından Londra’da 1928 de ve Jeanneney ise aynı kurum tarafından ve aynı yerde 2 Kasım 1936 yılında başlatıldığını belirtmektedir.
Türkiye’de ilk televizyon yayını İTÜ tarafından 1952 yılında başlatılsa da, asıl televizyon yayıncılığı TRT tarafından 1968 yılında başlatılmıştır (Yanatma, 2008; Aziz, 1998). Televizyon yayıncılığı kendinden önceki tüm eğlence ve haberleşme yollarını, geleneksel kurumlarımızı ve sosyal ilişkilerimizi tümden değiştirmiştir. Televizyonun, sesin yanında görselliği de içermesi onu daha izlenebilir hale getirirken, özellikle sinemanın mekânsal bağımlılığını bir ölçüde de olsa yıkmış ve bunu evlere taşımıştır. Bununla birlikte televizyonda görsellik ve sesin birlikte sunulması, elde edilen enformasyonun daha kalıcı olmasına olanak sağlamıştır.
1948 yılında ilk kez ABD’de uygulamaya konan kablo tv uygulaması (Atabek, 2001, s.83) televizyon yayıncılığında çok sayıda yayın kanalı için bir sorun haline gelen frekans sorununu çözmek için kullanılan bir yöntemdir. Türkiye’de ise ilk kablolu tv yayınları 1980 yılında İstanbul’da Ortadoğu Video İşletmeleri ve Ankara’da Irmak Video Şirketi tarafından o zaman için tek televizyon kanalı olan TRT Televizyonuna ek olarak videobantlarından film yayınlarının kablo ile dağıtılması ile başlanmıştır. PTT ise ilk kablolu tv yayınını 1989 yılında Ankara’da Çankaya Oran Sitesi’nde deneme amaçlı olarak başlatmıştır.
Türkiye’de matbaa ve onun ürünleri dışındaki diğer teknolojik araçların, ortaya çıkışından en geç 15-20 yıl sonra kullanılmaya başlamasına karşın, kablolu tv’nin yaklaşık kırk yıl sonra gündeme gelmesinin iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi televizyon yayınlarının uzun yıllar TRT’nin tekelinde olması ve tek kanalla yayın yapılması -Türkiye’de ilk özel televizyon 1990’lı yılların başında yayın hayatına başlamış ve daha sonra yaygınlaşmıştır- ve ikincisi de telekomünikasyon alt yapısının yine 1990’lı yılların başına kadar gerek teknolojik olarak, gerekse yaygınlık anlamında yetersiz olmasıdır.
Bu gelişmelerle birlikte 1979 yılında, ilk defa İngiltere’de televizyon kanalları üzerinden yayınlanmaya başlanan teleteks yayıncılığı, haberlerin yine televizyonlar üzerinden yazılı olarak erişilebilmesine olanak sağlamıştır. Aynı dönemde kullanılmaya başlanan videoteks yayıncılığı ise, etkileşimli televizyon yayıncılığının öncüsü olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan uzay yarışı uydu teknolojilerinin gelişimine önemli katkı sağlamıştır. Gelişen bu uydu teknolojileri daha sonra her türlü iletişim teknolojilerinin ve kitle iletişim araçlarının yayımında etkin bir biçimde rol oynamıştır. Günümüzde uydular, iletişimin boyutunu belirleyen temel araçlardır.
Gazete, radyo ve televizyon ortaya çıktıkları dönemden itibaren birey ve toplumun gelişiminde önemli işlevler üstlenmişler, her araç kendi okuyucu, dinleyici ve izleyicisini oluşturmuştur. Hatta kitle iletişim araçları, kendinden sonra gelenleri kendi varlığı için bir tehdit unsuru olarak algılamışlardır. Ancak kitle iletişim araçları, gelişmeleri takip ederek, yayıncılık politikalarını gözden geçirerek ve içeriklerini zenginleştirerek varlıklarını sürdürmüşlerdir.
1990’lı yıllardan itibaren internet ve sayısal yayıncılık alanındaki gelişmeler, kitle iletişim araçlarının mevcut yayıncılık anlayışını ve politikasını ve içeriğini tümden değiştirmiş, tek bir ortamda hepsini erişilebilir kılmıştır.
Sovyetler Birliği 4 Ekim1957 tarihinde uzaya ilk kez Sputnik adında insansız bir araç göndermiş, ABD teknolojik yarışta üstünlüğü ele geçirmek amacıyla, 1969 yılında ARPANET’i (Advanced Research Projects Agency Network) kurmuştur. Kuruluş’un temel amacı, ülkedeki askeri ve akademik birimler arasındaki çalışmaların koordinasyonunu sağlamak, işbirliğini artırmak, bilgi alışverişini gerçekleştirmek ve kurumlar arasında etkin bir iletişim ortamı yaratmaktır. 1972 yılında bu ağ içerisinde ilk kez e-mail gönderilmiş ve 1973’te de ABD dışında, İngiltere’deki Londra Kolej Üniversitesi ile ağ üzerinden bağlantı kurulmuştur. 1986 yılında Ulusal Bilim Kuruluşu güçlü bir ağ yapısıyla (NSFnet) ARPANET’e bağlanarak bugünkü alt yapının oluşumuna zemin hazırlamış ve 1995 yılından itibaren ticari kuruluşları da kapsayacak şekilde genişleyerek, internet adı verilen ve ağların ağı olarak adlandırılan bilgi ağı ortaya çıkmıştır.
Günümüzde “yeni medya” olarak adlandırılan sürecin ortaya çıkmasını olanak sağlayan bir başka etmen de dijital yayıncılığın gelişimidir. Metin, ses, görüntü, fotoğraf vb. her türlü enformasyonun elektronik ortamda aktarılmasına olanak sağlayan ve dijital yayıncılık olarak adlandırılan gelişme, geleneksel medyadan farklıdır ve tamamen bilgisayar teknolojisi temelinde çalışmaktadır.
Dijital yayıncılığın gelişimi ve yaygınlaşması doğal olarak ilk başta yazılı enformasyon alanında gözlenmiş, 1983 yılında Amerikan Kimya Kurumu dergilerin elektronik tam metinlerini bir ticari şirket aracılığı ile hizmete sunmaya başlamıştır. Ancak internet ve diğer akademik ağlar aracılığı ile gerçek anlamda elektronik yayıncılık yapma projeleri 1989’ da meydana gelen “soğuk füzyon” olayından sonra hız kazanmıştır. Grafik, görüntü vb. enformasyonun dijital ortama aktarılması yönündeki çalışmalar 1960’lı yıllara kadar uzanmaktadır. Ancak yazılı metinlere göre çok daha fazla kapasitede işlem yapılmasını zorunlu kılması nedeniyle, bu alandaki çalışmalar, 1990’ların başında, bilgisayar teknolojisindeki mikroişlemcilerin gelişimi, işlem hızı ve kapasitelilerinin artması ile birlikte etkinlik kazanabilmiştir.
Elektronik ve internet yayıncılığının basın sektöründe ilk uygulamaları ABD’de ortaya çıkmıştır. 1995 yılında ABD’de sekiz büyük gazete, çevrimiçi olarak, baskıya hazır gazete sayfalarını anında okurların bilgisayarlarına aktarmak amacıyla bir araya gelerek gazete yayımcılığında sanal dönemi kurumsal düzeyde başlatmışlardır. Bu gelişmeyi izleyen aşamada diğer ülkelerdeki gazeteler de (Der Spiegel, USA Today gibi) İnternet’e girerek sanal versiyonlarını yayımlamaya başlamışlardır. Türkiye’de internet ortamını kullanarak geleneksel basından çevrimiçi yayıncılığa ilk adımı Temmuz 1995 yılında Aktüel Dergisi atmıştır. Onu hemen ardından Ekim 1995’de Leman Dergisi izlemiştir. Ülkemizdeki gazeteler arasında çevrimiçi yayıncılık uygulamalarına ilk başlayan medya kurumu ise 2 Aralık 1995 tarihi ile Zaman Gazetesi olmuştur.
Dijital yayıncılığın gelişimi, enformasyonun yayımından eğlenceye kadar toplumsal yaşamın hemen hemen bütün alanlarını etkilemiştir. Bilginin yayımı, depolanması ve erişiminde enformasyon merkezleri eski ağırlıklarını kaybederlerken, internet sayesinde oluşan enformasyon otobanları sayesinde, bireyler uluslararası düzeyde daha fazla bilgiye erişebilir hale gelmişlerdir. Kamu hizmetlerinin elektronik ortama aktarılması sayesinde, sağlıktan eğitime kadar birçok hizmet daha etkin ve daha verimli bir şekilde e-devlet kapsamında verilmeye başlanmış, vergiler ve her türlü ödemeler internet ortamında ödenmeye başlanmıştır. Bilginin elektronik ortamda sunumu ve erişimi sonucunda hizmeti sunan ve hizmeti alanlar arasında oluşan ‘karşılıklı etkileşim’, geleneksel yönetim biçiminin evrilerek ‘karşılıklı yönetim’ anlayışına dayalı bir demokratik düzeni yapılandırmaya başlamıştır. Kamu kurum ve kuruluşları dâhil olmak üzere iktisadi, ticari, sağlık, eğitim, kültürel vb. bütün birimlerdeki merkezi yönetim algılayışı terk edilmiş ve dağınık yapılı (âdemi merkezi) yönetim düşüncesi etkinlik kazanmıştır. İnternetin gelişimi ile birlikte küreselleşme olgusu iktisattan hukuka kadar toplumsal yaşamın hemen her alanında etkin olmaya ve bunun sonucu bütün düzenlemeler bu çerçevede yapılmaya başlanmıştır. Uluslararası düzenlemeler, yerel uygulamalardan daha fazla etkin hale gelirken, çok uluslu şirketlerin ve örgütlerin ülkelerin karar mekanizmalarındaki ağırlığı daha da artmıştır. Ancak bütün bu gelişmelerde enformasyonu ve teknolojiyi yaratan ülkeler, aynı zamanda o alandaki uluslararası düzenlemelerin oluşturulmasında etkin bir şekilde söz sahibi olurken, alıcı konumundaki ülkeler ise genellikle kararları uygulamakla karşı karşıya kalmışlardır.
İnternet ve dijital yayıncılık alanındaki gelişmeler medya kurumlarının işleyişinde, örgütlenme yapısında ve kendi aralarındaki ilişkilerinde önemli değişiklikler yaratmıştır. Dijital teknik ve çoklu yayıncılık sistemleri geleneksel medyanın (gazete, televizyon, radyo vb.) ulusal egemenliğine henüz bir son vermiş olmasa bile, gücün dağılmasına yol açarak sistemin yeniden yapılandırılmasını zorlayan yeni bir dönem başlatmıştır.Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan her yeni iletişim aracı var olan ve kurumsal bir kimlik kazanmış medya için bir tehdit olarak algılanmıştır. Ancak uygulamada, yeni iletişim araçları, var olanı tehditten ziyade çoğunlukla işbirliğini ve ortaklık koşullarını sağlayacak ortamın oluşumunda önemli işlevler üstlenmişler, hatta enformasyonun yayımında aynı kaynaklardan yararlanmışlardır. Ancak yeni medya düzeni olarak adlandırdığımız süreçte köklü değişikliklerin oluştuğu görülmektedir.
Geleneksel ve yeni medya arasındaki en önemli temel farklılıklardan biri örgütlenme ve işleyişte ortaya çıkmaktadır. Geleneksel medyada, güçlü bir örgütlenme ve sermayenin yanında, bina, matbaa vb. gibi her türlü alt yapı koşulları ile enformasyonun toplanmasından onun okuyucu, dinleyici ve/veya izleyiciye aktarılmasına kadarki süreç içerisinde yer alacak teknik donanımlı, deneyimli ve nitelikli personele gereksinim duyulmaktadır. Özellikle basılı medyadaki sayfa sınırlamaları, medyanın gerek kendi muhabirleri, gerekse bölgesel, ulusal ve uluslararası ajanslardan elde ettiği haberlerin seçimi ve okuyucuya aktarımında etkin bir karar mekanizmasının oluşturulmasını zorunlu kılmaktadır. Yöneticilerin ve patronlarının düşünce yapısı ve dünya görüşü haberlerin seçiminde etkin biçimde belirleyici olmakta, olay, olgu ve enformasyon onların bakış açıları doğrultusunda okuyucuya aktarılmakta, bu da sansür başta olmak üzere bir takım kısıtlamaları gündeme getirmektedir. Ayrıca yine klasik medyanın etkin olduğu dönemlerde siyasi erkin sansür uygulamaları, medyanın kurumsal yapısı nedeniyle, daha etkin bir şekilde uygulanabilmektedir.
Eski teknolojiler birkaç azınlığın çoğunlukla iletişim kurmasına izin vermekte, çoğunluğun istek ve beğenileri azınlık tarafından belirlenmektedir. Yeni teknolojiler ise çoğunluğun kendi istediği enformasyona ulaşmasına izin vermektedir. Eski iletişim teknolojileri üretici merkezlidir ve aynı iletişim içeriğini bütün izleyiciler için sağlamaktadır. Yeni iletişim teknolojileri ise kullanıcı merkezlidir ve bilgisayarın hafızasındaki enformasyona erişim biçimi çoklu kılınmıştır.
İnternet ve dijital yayıncılığın belirleyici olduğu yeni medya düzeninde ise, iki farklı görünüm mevcuttur. Birincisi medya, geçmişe kıyasla, finansal kaynak, alt yapı koşulları ve personel bakımından çok daha az yatırımla etkin, güncel ve kapsamlı yayın yapma olanağına sahiptir ve ulusal hatta uluslararası boyutta etkili olabilmektedir. Bu bir bakıma yerelin ulusal ve/veya uluslararası ölçekte kendini ifade edebilmesi olanağını sağlamaktadır. İkincisi ise, gazete, radyo ve televizyon gibi her türlü medya yayıncılığında ortaya çıkan tekelleşmenin çok daha güçlü bir medya yapısının ortaya çıkmasına neden olmasıdır. Bu da iktidarlar ve toplum üzerine çok daha etkin ve yönlendirici bir ortamın oluşmasına, olay ve olguların olduğu gibi aktarılmasından ziyade, içeriksiz, popülerleşmiş, yönlendirilmiş, hatta çoğu zaman sansürlenmiş bir yayıncılık anlayışının gelişmesine neden olmaktadır. Farklı ekonomik ve çıkar gruplarının elinde bulunan medya kuruluşları, aynı olayı kendi bakış açıları çerçevesinde okuyucu, dinleyici ve izleyicilerine aktarmakta, birey ve/veya toplum da çoğu zaman bu oluşan enformasyon kirliliği içerisinde ya verilene kendi değer yargıları çerçevesinde inanmakta, ya da doğrusunu araştırma yolunu tercih etmektedir. Bununla birlikte toplumdaki çıkar gruplarının çok daha fazla ayrımlaşması nedeniyle birey ve toplumlar her koşulda daha fazla enformasyona erişebilir hale gelmiştir. Ayrıca birçok sivil toplum örgütü ve çıkar grubu, internetin enformasyonun erişiminde sağladığı yeni olanaklar sayesinde, üyelerine ve diğer toplumsal kesimlere bilinçlendirme konusunda daha etkin bir şekilde rol alabilmektedir.
Günümüzde medya iki farklı görüntü ile karşı karşıyadır. Bunlardan birincisi çoğunlukla ticari amaçlar çerçevesinde üretilmiş, dünyayı tek tipleştirmeye yönelik ve neredeyse yerel kültürü yok etme gücüne sahip yayıncılık anlayışının etkin olması halidir. İkincisi ise, iletişim ve yeni medya olanakları sayesinde, yerel medyanın gücünün uluslararası boyuta taşınabilmesi ve bunlarla her türlü kültürel değerin, bilgi birikiminin, olay ve olguların kendi dışındaki dünyaya ulaştırılabilme olanağının yakalanmış olmasıdır. Yeni iletişim ortamı, tekelleşmenin getirdiği dünyanın tek tipleştirilmesi yönündeki olumsuzlukları giderme açısından önemli avantajlar sağlamaktadır.
Geleneksel ve yeni medya arasındaki en temel farklılıklardan biri enformasyonun yayımı sürecindeki güncellik, hız ve etkileşim alanlarında ortaya çıkmaktadır. Geçmiş dönemlerde, gazeteler yayınlandığı anda bir önceki günün haberlerini aktarabilme şansına sahipken, televizyonlar haber ve görüntüleri, yayın merkezine ulaştığı anda izleyiciler ile paylaşabilmekteydi. Günümüzde, internet ortamında yayınlanan gazeteler Web sayfaları aracılığı ile, televizyonlar da canlı yayınlarla dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen olayları anında okuyucu ve izleyicilerine aktarabilmektedirler.
(devamı 2. bölümde)

Paylaşmak için tıklayınız:
  • Digg
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Google Bookmarks
  • RSS
  • Twitter
  • Technorati
  • email
  • Live
  • Yahoo! Bookmarks
  • FriendFeed
  • LinkedIn
  • MySpace

İlgili yazılar:

Yorumlar



Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.